Kendine ait bir deva* – Imogen West-Knights

newstatesman.com

20 Kasım 2019

19 yaşındayken, bir gece kulaklarım kaldığım öğrenci evindeki leş gibi banyonun duvarlarında yankılanan kendi çığlıklarımla çınlarken, artık ambülâns çağırma zamanının geldiğine karar verdim. Ağrı kesici almış, kova kova su ve turna yemişi içeceği içmiştim ama hiçbir şey bacaklarımın arasında hissettiğim şiddetli, yakıcı ağrıyı biraz bile olsun azaltmamıştı. Sağlık görevlileri geldi ve ev arkadaşlarımın dehşet içindeki bakışları altında, doğrudan kalçama morfin enjekte etti. Acil serviste geçen işkence gibi saatlerin ardından, sabah erkenden eve gönderildim. Ertesi gün, aynı şeyler baştan yaşandı.

O ilk yıl en kötüsüydü. Sistoskopi, idrar torbası biyopsisi, üretral dilatasyon oldum. Derslerimi ve arkadaşlarımla buluşmaları kaçırdım. Doktorlar farklı farklı ilaçlar denedi, beni okumakta bile zorlanacağım derecede mıymıntı yapan antidepresanlar da dahil. Aylarca süren tedavi ve prosedürlerin ardından, sonunda tanı konmuştu: hiçbir şeyim yoktu. Kronik vulva ağrısı çekiyordum ama bunun görünür bir sebebi yoktu.

Yaşadıklarımın sadece benim başıma geldiğini düşünüyordum ama kadınların acı çekmesi üzerine yazılan kitaplarda son dönemde yaşanan patlama bunun aksini söylüyor. Son birkaç yıldır, kadınların acı çektiği rahatsızlıklar üzerine kadınlar tarafından yayınlanan bir düzineden fazla kitap var. Bu rahatsızlıkların listesi uzun: endometriyozis, vajinismus, vulvodini, Lyme hastalığı, meme kanseri bunlar arasında ve kitaplar ise Eleanor Thom’un Private Parts’ı (Mahrem Yerler) gibi dostane “nasıl yapmalı” rehberlerinden Lucia Osborne-Crowley’nin I Choose Elena’sı (Elena’yı Seçiyorum) gibi dokunaklı hatıratlara, Sinéad Gleeson’ın Constellations’ı (Dizilimler) gibi makale derlemelerinden Gabrielle Jackson’ın Pain and Prejudice’ı (Acı ve Önyargı) gibi popüler bilim polemiklerine kadar değişiyor. Ve genel olarak kadınların jinekolojik sağlığını ele alan kitaplarda da bir artış oldu: reglle, menopozla ve Lynn Enright’ın Vagina: A Re-education (Vajina: Bir Yeniden Eğitim) ve Dr. Jennifer Gunter’ın The Vagina Bible (Vajina İncili) gibi vajinayla ilgili kitaplar. Kurguda bile, kadınların acı çektiği rahatsızlıklar güneşin altındaki yerini almış durumda. Sally Rooney’in Conversations with Friends’inin (Dostlarla Sohbet) bu kadar çok kadına hitap etmesinin sebebi, ana karakterlerinden birinin endometriyozisten mustarip olması.

Ne kadar çok kadının her Allah’ın günü ıstırap çektiği ve tıbbın onları nasıl yüz üstü bıraktığı sonunda kafalara dank ediyor galiba. Acı ile kadınlık arasında ne kadar güçlü bir bağ olduğunun ve bu bağı koparmamızın ne kadar acil bir gereklilik olduğunun farkına varıyoruz.

Tıp anlayışımızın büyük kısmı, erkek bedeni üzerine erkek doktorlar tarafından yapılan çalışmalara dayanıyor. Kronik ağrı rahatsızlığı çekenlerin yüzde 70’i kadın olmasına rağmen, ağrı üzerine araştırmaların yüzde 80’i erkekler ve erkek fareler üzerinde yapılıyor. Kadınların ağrılı rahatsızlıklarının bu kadar anlaşılmaz kalışının bir sebebi bu. Örneğin Eleanor Thom, endometriyozisten mustarip insan sayısı diyabetlilerle aşağı yukarı aynıyken, ABD’deki Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün, bağışlardan, diyabetli olduğuna inanılan her şahıs için hasta başına yılda 36 dolar harcarken, endometriyozisli hasta başına yılda 1 dolardan az harcadığına işaret ediyor. Rahim içi zarının, bir başka deyişle endometrium tabakasının rahim dışında (örneğin; karın boşluğunda, yumurtalıklarda veya vücudun herhangi bir yerinde) oluştuğu bir hastalık olan endometriozis, yaygın şekilde, gergin ve hırslı, orta sınıf, çocuksuz kadınları etkileyen bir “kariyerli kadın hastalığı” olarak biliniyordu.

Artık ağrılı birçok farklı kadın rahatsızlığının tarihsel olarak “histeri” şemsiyesi altında göz ardı edildiğine inanılıyor. Histeri kelimesi eski Yunanca “hystera”dan (rahim) geliyor. Sinir krizi (histeri) geçiren kadınlarda, rahmin yerinden oynayarak vücutta dolaştığına inanılırmış. Bu inanış ortadan kalkmış olsa da, sayısız çalışma, kadınların ağrıları olduğunu söylediklerinde hala “histerik” olarak algılandığını gösteriyor. Bu alanda ünlü bir makale olan “The Girl Who Cried Pain”de (Acıyla Ağlayan Kız) özetlenen araştırmada, ağrı şikâyetiyle doktora giden kadınlara sakinleştirici verilirken, erkeklere ağrı kesici verildiği bulunmuş.

Birden bire, ‘aşırı hassas kadın’ fikrini gözden düşüren bir sürü dişi kronik ağrısına dair hatıratımız oldu. Çoğu zaman yazarın ergenlik yıllarının başındaki ilk ağrı deneyimleri ile başlıyor bu hatıratlar. Ergenlik yılları, genellikle değişen bedenimiz ve duygularımızla ilgili çok az bilgimizin olduğu ve bize onlara dair kendi bilgilerimize güvenmemenin öğretildiği bir dönemdir. Eleanor Thom’ın yazdığına göre, ergen bedeni ona “Kılavuzu yetersiz bir Ikea eşyası” gibi geliyormuş.

O dönem genç kadınlara okulda yetersiz cinsel eğitim veriliyor olması da yardımcı olmayan bir faktör. Ask Me About My Uterus (Bana Rahmimle İlgili Soru Sor) adlı hatıratında, Abby Norman, cinsel eğitim öğretmeninin “vajina” kelimesini bile söyleyemediğini, onun yerine “velvita” gibi uydurma bir kelime kullandığını anımsıyor. Menstürasyon konusunda da bilgimiz yetersiz: genç kadınlara regl ağrılıdır deniyor ve sonra da sonra tampon sokmaya çalışmanın ıstırabını ve kat kat giysilerden geçen kanı normal karşılamaları bekleniyor.

Küçük yaşlardan itibaren cinsel organlarımızdan söz etmememiz öğretiliyor bize: yetişkin kadınlar olarak, bu utancı üzerimizden atmamız gerek. Hem Vagina: A Re-education hem de The Vagina Bible kitaplarının ana teması bu ve ikisi de pelvik ağrıya ilişkin çizimler ve kılavuzlar içeriyor. Private Parts’ta, Thom, cinsel organlarından bahsetmesi gerektiği için uzun süre endometriyozisinden kimseye bahsetmediğini yazıyor. Bu utanma duygusunu ben de kesinlikle hissettim. Bu makalenin başında, fark ettiyseniz “vajinam” yazmadım. Ve jinekologlar ezici çoğunlukla erkek olduğundan, bu utanç kadınlar için daha da yoğunlaşıyor.

Bunların üstüne bir de, bu kitapların her birinde bahsi geçen, ağrıyı anlatma ihtiyacına yetmeyen dil var. Ağrı çeken herkes, her yazar, bu boşluğu kapatmak için kendi metaforlarına başvuruyor. Abby Norman ağrısını “görünmez bir saldırganın görünmez bir bıçak saplaması gibi” diye anlatıyor. Thom, ağrısını “yanımda daima küçük bir çocuk veya yaşlı bir akraba ile gezmek gibi” diye tanımlıyor. Meme kanseri hatıratı The Undying’de (Ölmeme), Anne Boyer, ağrıyı anlatmaya çalışmayı, “bir parfümün kokusunun fotoğrafını çekmek” gibi diye tanımlıyor.

Acı çekenlerin en çok ihtiyaç duyduğu dil, bir tanı, Boyer’in “ocağına düştük” dediği şey. Endometriyozis hastaları, sırf tanı konabilmesi için ortalama yedi buçuk yıl bekliyorlar. Şahsen ben, neyin olduğunu anlatacak bir kelime, kendi açıklayabilecek somut bir şey için samimiyetle özlem duyuyorum.

***

Neden özellikle acı çeken kadınlara odaklanıyorlar? “The Grand Unified Theory of Female Pain” (Dişi Istırabı Üzerine Büyük Birleşik Teori) başlıklı makalesinde, Leslie Jamison, kadın olmanın ıstırap içinde olmayı gerektirdiğini; “acının, dişi bilincinin bitmeyen tutkalı ve önkoşulu olduğunu” ileri sürüyor. Seks yaparken acı duymak bize normal bir şeymiş gibi sunuluyor, çünkü seksin varoluş nedeni erkek hazzına hizmet etmek. Endometriyozisten mustarip birçok kadına, reglin ağrılı olduğu ve çekmeleri gerektiği söyleniyor ve bu, birçok kadının bu konuda yardıma başvurmasını geciktiren bir şey. Aynı şey doğum ağrısı için de geçerli: Gleeson, birçok insanın doğumda ağrı kesici almayı veya sezaryeni seçen kadınlara burun kıvırdığını yazıyor.

Ve eğer semptomlarınızı tarif etmeyi başarabilirseniz, buna inanılacağının da bir garantisi yok. Sorun iki yönlü: ilkin, insanların “neröpatik” ağrıyı (bende olan ağrı gibi) anlaması ve anlatması zor. Sinir sisteminiz, aslında bir hasar falan olmayan beyninizde hasar olduğuna dair sinyaller vermeye başlıyor. Dolayısıyla, ağrı beyninizle alakalı olduğu sürece, “kafanızın içinde” oluyor ama birçok insanın duyduğu, ağrının kendisinin “uydurma” olduğu. İkinci olarak, Nuh’u nebiden bu yana kadınların sözlerine güvenilmeyeceğini varsayıyoruz ve bedenlerimizle ilgili algı ve duygularımız da bunun dışında değil. Doing Harm (Zarar Vermek) kitabında, Maya Dusenbery, “insanı kendi kendisinden şüphe ettiren çok etkili bir hükümsüz kılma” olarak tanımlıyor bunu. Kronik ağrı bildiren kadınlarda en yaygın deneyimlerden biri, görünen o ki, kendisine inanılmaması. Norman, göründüğü ilk doktorun ona “hepsi kafanda” deyişini hatırlıyor ve bunu “kesin şekilde suçlayıcı bir şekilde, neredeyse iğrenir gibi” yaptığını.

Virginia Woolf, çok alıntılanan 1926 tarihli “Hasta Olmak Üzerine” yazısında, ağrıyı tanımlamaya uygun bir dil olmadığını ileri sürmüştü. Bu doğru olabilir ama onu ifade etmek için hiçbir yolumuz olmadığı anlamına da gelmiyor. İşkence çeken birini gördüğünüzde, acı içinde olduğu konusunda hiçbir kuşkunuz olmayacaktır. Sorun ağrıyı iletmenin uygun hiçbir yoluna sahip olmamamız değil, sorunumuz, iletene inanılmaması.

Tıp müessesesi, kadınlara inanma konusunda sorunlu olduğunu biliyor. Thom, 2017’de, BK Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmeliyeti Enstitüsü’nün, sağlık çalışanlarının, pelvik ağrı bildiren dişi hastaları daha iyi dinlemesi gerektiğini söyleyen yeni rehberler yayınladığını not ediyor. Eleanor Morgan, kadın sağlığı üzerine yeni kitabı Hormonal’de, bunu açık bir şekilde #MeToo hareketi ile ilişkilendiriyor: “Gerçek şu ki, kadın olarak, ağrılarımız çoğu zaman ciddiye alınmıyor… Bir sürü kadına, suskun kalmalarının travmalarından daha geçer akçe olacağı söyleniyor.”

Bazı durumlarda, cinsel saldırı ve kronik ağrı daha bile doğrudan ilişkili. Osborne-Crowley’nin hatıratı, gençliğinde yaşadığı cinsel travmanın korkunç fiziksel ağrılara nasıl yol açtığının sıra dışı bir anlatımı, “bedenim, zihnimin söyleyemediği bir şeyi söylemeye çalışıyordu,” diyor. Cinsel saldırı söz konusu olduğunda, ağrı çeken kadınlar çoğu zaman yapılacak en iyi şeyin sessiz kalmak olduğunu hissediyor. Michele Lent Hirsch’ün Invisible’ı (Görünmez), çeşitli türde kronik ağrılar çeken kadınlarla mülakatlardan oluşuyor. “Kadınların, içselleştirilmiş kadın düşmanlığı, güçsüz veya korkmuş hissetmeleri veya kimseyi meşgul etmek istememeleri gibi bir dizi karmaşık sebeple, başlarına geleni çoğu zaman önemsizleştirdiği” sonucuna varıyor.

“İyi hasta” fikrinde kadınları baskılayan ve ezen bir şey var. Kadınların bazen tek istediği, iyi olmadıklarını söyleyebilmek. Lent Hirsch, cesur, meydan okuyan hasta kadın üzerine kurulu “ilham pornosu”na karşı sayıp sövüyor. Ama gerçekte, kronik ağrı zor ve korkutucu ve anlamsız. Üstelik başka acılara da gebe: depresyon, tükenme, bağımlılık ve kendi bedeninize yabancılaşma. Ağrı için verilen ilaçlar kendi nahoş duygularıyla birlikte geliyor. Depresyon ve ağrı, Norman’ın “kaçmanın mümkün olmadığı bir ağrı döngüsü” dediği şeyde el ele gidiyor. Her şekilde, fiziksel ve zihinsel ıstırap arasında yapılan ayrım çok gelişigüzel. Ağrı, Dusenbery’nin de açıkladığı üzere, algılanan bir şey değil sadece, bir duygu da aynı zamanda: “Ağrıyı ağrı yapan şey, bize kendimizi kötü hissettirmesi.”

Lent Hirsch, dişi hastaların, olur da doktorları onlara inanmazsa diye “çok güçlü ya da çok zayıf, çok sağlıklı ya da çok hasta, çok akıllı ya da çok dağınık” görünmemeye çalıştıklarını ortaya çıkarmış. Bu imkânsız dengeleme çabası, her kadının aşina olduğu ve hayatının başka alanlarında da geçerli olan bir şey. Feminen giyin ama fazla açık olma. Bedenini sev ama diyet yap. Kariyerin olsun ama çocuk yap.

Bu kitaplarının çoğunun beyaz kadınlar tarafından yazılmış olması tesadüf değil. Mevzu ağrı için tedavi almak olduğunda, beyaz kadınlara inanılması etnik azınlıklardan daha olası ki birçok yazar bunu kabul ediyor da. Lent Hirsch’ün kitabı, kayda değer sayıda beyaz doktorun, siyan insanların acıya az duyarlı olduğu gibi, “siyahlar ile beyazlar arasındaki biyolojik farklılıklara dair yanlış inançlara sahip ” olduğunu ortaya çıkaran 2016 tarihli bir çalışmayı ele alıyor. Bu inançların sonuçlarının önemini ne kadar vurgulasak az: ölümcül sonuçlar. ABD’de, Lent Hirsch’ün yazdığına göre, bu inançlar, köleliği ve tıbbi araştırmalarda siyahlara insanlık dışı muamelede bulunulmasını meşrulaştırmak için kullanılıyordu. Pain and Prejudice’da, iki parasetamol verilip hastaneden eve gönderildikten 15 saat sonra kan zehirlenmesinden ölen gebe bir Aborjin kadın olan Naomi Williams’ın dokunaklı bir anısı var.

Her ağrı çeken insan farklıdır ve her ağrı çeken insanın kendi baş etme mekanizması var. Bazıları ilham kaynağı insanlarda buluyor teselliyi. Thom ve Gleeson, hastalıkla beraber korkusuz bir yaratıcı yaşam örneği olarak Frida Kahlo’ya çeviriyorlar gözlerini. Bu yıl çıkan The Collected Schizophrenias (Toplu Şizofreniler) kitabında kısmen, Lyme hastalığı ile geçen hayatını anlatan Esmé Weijun Wang’ın duvarında bir Joan of Arc alıntısı asılı. Bazıları kendilerini eğitmeye koyuluyorlar. Gleeson, tıbbi terimleri evirip çevirmenin, kendi bağımsızlığını koruma çabasının parçası olduğunu anlatıyor. Bir de alternatif tedaviler var tabi. Hepimiz sağlıklı yaşam sektörüyle dalga geçiyoruz ama tıp müessesesinin henüz çözmeyi başaramadığı rahatsızlıklardan mustarip olanlar için tek seçenek gibi görünebiliyor.

Bu kitapların her birinde kadınların acı çekmesi üzerine yazma konusunda bir kaygı var. Kadınlar, inanılmak için hep kendilerinde de kabahat bulmak zorunda kalmışlardır. Yoksa nasıl olacak da bir kadının acısına parmak sallamadan şahitlik edeceğiz? Anne Boyer, “farkındalık yaratma”nın her koşulda pozitif bir şey olduğundan emin değil. Meme kanseri farkındalığı yaratma adına satılan pembe kovada KFC tavuk, “beyaz üstünlükçü kapitalist patriyarkanın kanser yapıcılığı” dediği şeye karşı çıkmak için pek de işe yaramıyor. Ancak Enright, Vagina: A Re-education’da “kadınların ağrılarını belli etmenin ne kadar faydalı olduğu söylense az” diyor. Hilary Mantel’ın bir gazetede hastalıkla ilgili yazısını okuduktan sonra kendi endometriyozisini keşfetmiş.

Gleeson, “Hastalık, erişilmez bir yerdeki bir ileri karakol, ayda veya kutupta gibi” diyor. Başkalarının nasıl ağrı çektiğini okumak, yalnız olma hissini hafifletiyor. Bu yazarlardan birçoğu, kendileri gibi hisseden başka kadınları bulabildikleri internette teselli buluyor. Kendileri de yazarak, kendileri gibi acı çekenlerden oluşan bir topluluğa dâhil oluyorlar. Empatiye yer açılıyor ki bu, kronik ağrı hastalarının çoğu zaman bulamadığı bir şey. “Dünyayı değiştiremem,” diye kabul ediyor Osborne-Crowley. “Ama sessizliğin boyutunu değiştirebilirim.” Ve yazmanın kendisi geçici bir çare olabiliyor. Gleeson için, acı çeken birinin aksi halde öngörülmez olan yaşamına form kazandırıyor: bariz bir anlatı yapısını, açık seçik belli bir gidişatı boşa düşüren bir yaşam. Kronik ağrının bir başı var ama sonu yok. “Kendini yazmaya veya sanata vermek, kendini yaşamaya adamak,” diye yazıyor. “Kendine bir yetiştirme tarihi koyarak, varoluşunun devamı için sebep yaratıyorsun.”

Bu kitapları okumaya başladığımda aklımdaki sorulardan biri şuydu: “Bu kitapların ağrılı rahatsızlıklara sahip kadınlara bir faydası var mı?” Bu soruya bu kadar net bir cevap alacağımı beklemiyordum. Okumalarım sırasında bir noktada jetonum düştü: endometriyozis semptomları bende de vardı. Şu an en sonunda bir teşhis konabilmemi sağlayabilecek (hala ihtimal!) randevuları ayarlıyorum. Yani sorumun cevabı neredeyse kesin: evet. Bundan sonra ne olursa olsun, benim için ve ağrılı rahatsızlıklar çeken milyonlarca kadın için, bu kadar çok içgörü sahibi kitabın olması, yalnız olmadığımızın iç rahatlatıcı bir kanıtı. Birlikten kuvvet doğar.

(*) Virginia Woolf’un “Kendine Ait bir Oda”sına gönderme

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s