Gerçek ‘Sineklerin Tanrısı’: Tekneleri batan 6 oğlan çocuğun çıktıkları adada 15 ay boyunca yaşadıkları – Rutger Bregman

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanından 1963’te uyarlanmış olan filmden bir kare. Fotoğraf: Ronald Grant

Rutger Bregman, makalesinde, bir grup genç öğrencinin 1965’te bir adada mahsur kaldıklarında yaşadıklarının, William Golding’in çoksatar romanında[1] aktarılanlardan epeyce farklı olduğunu ortaya koyuyor.

Yüzyıllar boyunca, batı kültürünün başat düşüncesi, insanların bencil yaratıklar olduğu doğrultusundadır. İnsanlığa ilişkin bu kuşkucu (sinik) bakış filmlere, romanlara, tarih kitaplarına, bilimsel araştırmalara değin sızmıştır. Ancak, son yirmi yıllık dilimde olağandışı bir yeniliğin belirdiğini gözlemliyoruz. Dünyanın her yanında bilimciler insanlığa ilişkin umutlu bir bakış açısına yönelim gösteriyorlar. Bu gelişme öyle yeni bir tomurcuklanma ki farklı alanlarda çalışan araştırmacılar birbirlerinden çoğu durumda habersiz durumda.

İşte bu umutlu bakış açısına ilişkin bir kitap yazmaya koyulduğumda, eğilmem gerekecek bir anlatının olduğunu biliyordum. Anlatı Pasifik dolaylarındaki ıssız bir adada geçiyor. Bir uçak oraya biraz önce indi. Sağ kalanlar, şanslı olduklarına inanamayan birkaç İngiliz öğrenci. Kumsallardan, deniz kabuklularından, miller boyunca uzanan sudan başka ne var? Bundan daha iyisi de şu: Büyükler yok.

Oğlanlar, adaya çıktıkları ilk günün sonunda aralarında bir çeşit demokrasi kurmuş durumdadır. Oğlanlardan biri, Ralph, kümenin önderi olarak seçilmiştir. Atletik, karizmatik, yakışıklı Ralph’in oyun tasarısı yalındır: 1) Gül, eğlen. 2) Yaşamda kal. 3) Gemiler için duman sinyalleri yolla. Birinci maddede başarılı olurlar. Ya diğerlerinde? Diğerlerinde başarılı oldukları söylenemez. Öyle ki ateşi sürekli beslemekten çok, gülüp eğlenmekle, her günü bayram eylemekle ilgililer. Çok geçmemiş, yüzlerini boyamaya başlamışlar. Giysilerini çıkartıp atmışlar. Dahası güçlü dürtüler geliştirmişler; çimdikleme, tekmeleme, ısırma gibi dürtüler…

Bir İngiliz deniz subayı karaya ayak bastığında, ada için için yanan çorak bir arazidir. Çocuklardan üçü ölmüştür. Subay “zaten, bir küme İngiliz oğlanın bundan daha iyi bir gösteri kotarabileceğini beklemiyordum” diyor. Ralph bunun üzerinde gözyaşlarına boğulmuştur. Bundan sonraki satırda “Ralph masumiyetin ölümüne ağlıyordu,” sözcesini okuyoruz, “ağlıyordu insan yüreğinin karanlık oluşuna.”

Ancak, bu anlatı gerçekte hiç olmamıştır. Bütün bunlar, bir İngiliz okulunun müdürü olan William Golding’in 1951 tarihli kurmaca yapıtından.İşte bu Sineklerin Tanrısı o zamandan bu güne milyonlarca sattı, otuzdan çok dile çevrildi, yirminci yüzyılın başyapıtlarından biri olarak yüceltiliyor. Dönüp geriye baktığımda, kitabın başarısının altındaki giz apaçık görülüyor: Golding’in, insanlığın en dipsiz karanlıklarını betimleme yolunda ustalıklı bir yeteneği vardı. Elbette, Golding’in yelkenlerini (yeni bir kuşağın, ana babalarını, İkinci Dünya Savaşı’nın canavarlıklarından dolayı sorguya çektikleri) 60’ların ‘zeitgeist’i[2] de çokça şişirmişti. 6o kuşağı şunu bilmek istiyordu: Auschwitz bir anomali mi, yoksa her birimizin içinde bir Nazi tetikte mi bekliyor?

Sineklerin Tanrısı romanını ilk olarak ergenliğimde okumuştum: Sonraları, kitaptan düş kırıklığı duyduğum zamanları anımsıyorum. Ne var ki Golding’in, insan doğasına ilişkin içgörüsünün sağlamlığından bir an bile kuşku duymuyordum. Ancak, yıllar sonra, yazarın yaşamını derinlemesine kurcalamaya başlayınca işin rengi değişti. Golding’in nasıl da mutsuz bir kişi, depresyonun pençesinde bir alkolik olduğunu öğrenmiştim. Golding “Nazileri hep anlayışla karşılayageldim,” diye itiraf ediyordu, “çünkü doğa bakımından ben onlara benziyorum.” Evet, Golding Sineklerin Tanrısı’nı “kısmen bu üzücü özbilgi eşliğinde” yazmıştı.

Merak ediyordum: Gerçek yaşamda çocuklar kendilerini ıssız bir adada bulsalar neler olur? Bu soruya yanıt olacak gerçeklerin ardına düşenler var mıdır? Daha sonra Sineklerin Tanrısı romanını modern bilimsel öngörülerle karşılaştırdığım bir makalede, tüm olasılıkların, çocukların gerçekte çok daha farklı davranacaklarını imlediği çıkarımına vardım. Okurlar makaleme kuşkucu tepkiler verdi: Örneklerim yalnızca evdeki, okuldaki ya da yaz kampındaki çocuklara dayanıyordu. Böylece, gerçek yaşamlı bir Sineklerin Tanrısı arayışına koyuldum. İnternette bir süre gezindikten sonra, ilgi çekici öyküsü olan gizemli bir blogla karşılaştım: “1977’de, bir gün, altı oğlan çocuk Tonga’dan bir balıkçı teknesiyle açıldı… Çıkan fırtınada tekneleri battı, kendilerini ıssız bir adada buldular. Peki, ne mi yaptı bu küçük kabile? Kesinlikle kavga etmeme yönünde bir anlaşma.”

Rutger Bregman: Gerçek ‘Sineklerin Tanrısı’nı günyüzüne çıkartarak Davos’u sallayan Hollandalı tarihçi. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Makale herhangi bir kaynak göstermiyordu. Ancak, bazen işiniz şansa kalır ve o şans gelir kapınızı tıklatır. Bir gün bir gazetenin arşivini tararken arama çubuğuna tarihi yanlış girince, aradığımı rastlantıyla bulacaktım. 1977 girdisinin bir dizgi yanlışı olduğu ortadaydı. Avustralya gazetesi olan The Age’in 6 Ekim 1966 tarihli sayısındaki şu başlık beni afallattı: “Pazar günü, bizi, Tongalı kazazedelere gönderiyor.” Haber, Pasifik Okyanusu’ndaki ada kümesinden olan Tonga’nın güneyindeki kayalıklı bir adacıkta üç hafta önce bulunan altı oğlan çocukla ilgiliydi. Çocuklar Avustralyalı bir deniz kaptanınca kurtarıldıklarında ‘Ata Adası’nda bir yılı aşkın bir süre mahsur kalmış durumdaydılar. Makaleye göre, kaptan, çocukların macerasını yeniden canlandıracak film için bir televizyon kanalıyla bile anlaşmıştı.

Aklımda sorular biri birini kovalıyordu. Çocuklar sağ mıydı? Televizyon çekimlerini bulabilir miyim? Her şeyden önemlisi, elimde bir ipucu vardı: Kaptanın adı Peter Warner’dı. Ona ilişkin araştırma yaparken, şans kapımı yine tıklatıyordu. O günlerde gözüme, Avustralya’nın Mackay kentinden küçük bir yerel gazetenin bir sayısında şu başlık ilişecekti: “50 yıldır kankalar.” Bu başlığın yanındaki küçük fotoğrafta; biri, kolunu diğerinin omuzuna atmış durumda gülümseyen iki adam görülüyordu. Makale şöyle başlıyor: “Lismore yakınındaki Tullera’da yer alan muz plantasyonun derinliklerinde öngörülemeyen iki kanka bizleri karşılıyor… Büyük olan 83 yaşında, zengin bir sanayicinin oğlu. Genç olan, 67 yaşında, tam anlamıyla, bir doğa çocuğu.” Adları ne mi? Peter Warner ile Mano Totau. Bu ikilinin yolları nerede kavuşmuş, peki? Adada, ıssız bir adada.

Eşim Maartje ile birlikte, Brisbane’da bir araba kiraladım. Üç saat kadar süren bir yolculuğun ardından, hedefimiz olan, Google Haritalar’ı zorlayan hiçliğin ortasındaki bir noktaya vardık. Toprak yolla varılan tek katlı bir evin verandası önünde, işte o adam oturuyordu: Kayıp altı çocuğu 50 yıl önce kurtaran o adam, demem o ki Kaptan Peter Warner.

Sineklerin Tanrısı romanından uyarlanan, 1963 tarihli filmde vahşileşen çocuklar. Fotoğraf: Ronald Grant

Peter, Avustralya’nın zamanın en nüfuzlu ve varsıllarından Arthur Warner’ın en küçük oğludur. 1930’larda Arthur Warner, Electronic Industries adlı, o zamanlar ülkenin radyo pazarının egemeni konumundaki koca bir imparatorluğu yönetiyordu. Peter, babasının izinden gitmek üzere yetiştirilmişti. Ancak, o,17 yaşındayken macera arayışı içinde denize koşacaktı; sonraki birkaç yılını da yelkenli gemilerde Hong Kong’tan Stockholm’e, Shanghai’den St Petersburg’a mekik dokuyarak geçirecekti. Gezip tozup 5 yıl sonra dönen savurgan oğul, babasına gururla, İsveç mühürlü kaptanlık sertifikasını sunmuş. Bundan hiç de etkilenmeyen baba Warner, oğlundan daha yararlı bir meslek edinmesini istemiş. Oğul “Bunun en kolay yolu ne, peki?” diye sormuş. Baba, onu, yalandan “Muhasebe,” diyerek yanıtlamış.

Peter, babasının şirketinde çalışmaya başlamış, ancak, deniz, onu yine çağırıyormuş. İlk fırsatta soluğu, kendi balıkçılık filosunu kuracağı yer olan Tazmanya’da[3] almış. Bu filo, onu 1966’nın kışında Tonga’ya götüren yolu açmış. Eve dönüş yolunda birazcık sapınca masmavi denizin ortasında bir ada, ‘Ata’yı görmüş: Adada bir zamanlar yerleşim varmış. Ancak, 1863’te kara bir günün ufkunda bir köle gemisi belirmiş, yerlileri alıp götürmüş. ‘Ata, o zamandan bu yana terk edilmiş durumdaymış; lanetli, unutulmuş bir ada.

Peter bu sırada yadırganası bir şey ayırt etmiş. Çevreyi dürbünüyle gözlerken, yeşil kayalıkların üstünde ateşle oluşmuş açıklıklar görmüş. Bize, yarım yüzyıl sonra “Tropikal bölgelerde, yangınların kendiliğinden çıkması olağandışıdır” diyordu. Sonra bir oğlan görmüş. Çıplak. Saçları omuzlarında. Derken, bu yabanıl yaratık uçurumdan aşağıya sıçrayarak suya atlamış. Bunun hemen ardından, onu diğer oğlanlar izlemiş, ciğerlerini parçalarcasına bağırıyor, çığlık atıyorlarmış. İlk oğlanın, tekneye varması çok zaman almamış. Oğlan kusursuz bir İngilizceyle “Benim adım Stephen,” diye bağırmış: “Adım Stephen. Biz altı kişiyiz ve tahminimize göre, 15 aydır burada mahsuruz.”

Tekneye binen çocuklar, Tonga’nın başkenti Nuku’alofa’daki yatılı okulun öğrencileri olduklarını söylemiş. Okul yemeklerinden tiksinti getirmişler; bir gün bir balıkçı teknesi bulmaya karar vermişler. Çıktıkları yolda onları fırtına yakalamış. Peter bu öyküyü akla yatkın bulmuş. Telsiz radyosunu kullanarak Nuku’alofa’yı aramış. Operatöre “Burada, yanımda altı çocuk var” demiş. Operatörden “Bekleyiniz, size döneceğiz” yanıtı gelmiş. Bunun ardından yirmi dakika geçmiş. (Öykünün bu kısmını anlatırken Peter’ın gözleri buğulanıyor.) Sonunda telsizin ucuna, gözyaşlarına boğulan operatör dönmüş: “Siz onları buldunuz! Biz, çocukların öldüklerini düşünmüş, onları aramayı bırakmıştık. Onlar için cenaze törenleri düzenlemiştik. Çocuklar gerçekten onlarsa, onlarsa, bu tam bir mucize!”

Ben, bunu izleyen aylarda, ‘Ata’da ne olup bittiğine ilişkin bilgileri olabildiğince eksiksizce derleyip toplamaya çalıştım. Bu bağlamda, Peter’ın hafızası gerçekten çok güçlü çıktı. 90’lık Peter’ın anlattığı her şey; diğer önemli bilgi kaynağım olan, o zamanlar 15’inde, şimdi 70’ine merdiven dayamış Mano’nun anlattıklarıyla tam tamına uyumlu çıkacaktı. Mano’ya, Peter’ın evinden birkaç saat süren araba yolculuğuyla ulaştım. Gerçek Sineklerin Tanrısı, diyecekti Mano,gerçek Sineklerin Tanrısı 1965’in haziranında başladı. Kahramanlarımız 6 oğlan çocuktur: Tümü Nuku’alofa’daki katı Katolik yatılı okulun öğrencileri; adları Sione, Stephen, Kolo, David, Luke, Mano. Çocuklardan en büyüğü 16, en küçüğü 13 yaşındaymış; ortak konumları, sıkıntıdan canlarının patlamak üzere olmalarıymış. Bunun üzerine bir kaçış tasarısı yapmışlar: kapağı, yaklaşık 500 mil kadar uzaktaki Fiji’ye, hatta daha da uzağa Yeni Zelanda’ya atmak.

Önlerinde tek bir engel varmış. Hiçbirinin teknesi yokmuş, Çocuklar, düşünüp taşınıp, hiç sevmedikleri balıkçı Taniela Uhila Bey’den tekne “ödünç almaya” karar vermişler. Yolculuğa hazırlıkla çok oyalanmamışlar. Öyle ki yanlarına iki çuval muzdan, birkaç hindistancevizinden, küçük bir gaz ocağından başkaca bir şey almamışlar. İçlerinden biri bile, bırakınız pusulayı, bir harita almayı akıl etmemiş.

O akşam limandan küçük teknenin ayrıldığını fark eden olmamış. Gökyüzü sütlimanmış; dingin denizi yalnızca belli belirsiz esintiler okşuyormuş. Ne var ki o gece oğlanlar ölümcül bir yanlış eylemişler. Uyuyakalmışlar. Birkaç saat sonra, dalgaların kabarıp yüzlerine şaplak atarcasına inmesiyle ayılmışlar. Hava zifiri karanlıkmış. Rüzgar, kaldırdıkları yelkeni kısa sürede paçavraya çevirmiş. Bunu, dümenin kırılması izlemiş. Mano “Denizde sekiz gün sürüklendik” diyordu. “Aç, susuz sürüklendik.” Çocuklar balık tutmaya çalışmışlar. Yağmur suyunu, içi boşaltılmış hindistancevizi kabuklarının içinde biriktirmeyi becermişler; her biri sabahleyin bir, akşamleyin bir yudum içerek suyu kardeşçe bölüşmüşler.

Sonra, sekizinci gün, ufakta bir mucize belirmiş. Tam tamına söyleyelim, bir adacık… Ancak, rüzgarla salınan palmiye ağaçlarının, apak kumsalların uzandığı tropikal bir cennet değil, başını okyanusun göbeğinden göğe doğru (bin fiti aşacak değin)[4] kaldırırcasına yükselen koca bir kaya kütlesi… O zamanlar ‘Ata, hiç yerleşilmemiş ıssız bir yer olarak düşünülüyordu.” Ne var ki Kaptan Warner, anılarında “biz oraya vardığımız sırada” diye yazmış, “oğlanlar, yiyecek bahçesiyle, yağmur suyu biriktirme kabı olarak içi oyulmuş ağaç gövdeleriyle, alışılmadık ağırlıklar içeren spor salonuyla, tüylü top[5] alanıyla, tavuk çiftlikleriyle, hiç sönmemesi için sürekli besledikleri ateşiyle küçük bir komün kurmuş durumdaydı. Üstelik bunların tümü, kendi ellerinin yalnızca eski bir bıçakla ve tam bir kararlılıkla yaptıkları işlerdi.” Ayrıca Sineklerin Tanrısı romanındaki oğlanlar ateş için yumruk yumruğa gelirken, bu gerçek yaşama dayalı durumda akranları, ateşi, bir yılı aşkın bir süre besleyip sürdürmüştü.

1968’de çekilmiş fotoğrafta (soldan üçüncü) Peter Warner, tayfası ve ‘Ata’dan sağ çıkan çocuklar ile birlikte. Fotoğraf: Getty Images aracılığıyla Fairfax Medya Arşivi

Çocuklar, bahçe, mutfak ve nöbet görevlerini sıkı bir düzenle yürütmek için ikili takımlar olarak çalışmak üzere uzlaşmış. Elbette kavga ettikleri de olmuş, ancak, beliren kavgalar bir ara verdirilerek, büyümeden önlenmiş. Günlerini bir şarkıyla, bir de duayla karşılamışlar ve günlerini bir şarkıyla, bir de duayla uğurlamışlar. Kolo, bir yarısı hindistancevizi kabuğundan, kalanı suyla sürüklenmiş bir dal parçasından ve batan tekneden kurtardıkları 6 adet çelik telden derme çatma bir gitar yapmış (Peter o gitarı bu yaşına değin gözü gibi korumuştu.) Peter’ın, arkadaşlarına moral vermek üzere gitar çaldığı zamanlar olmuş. Çocuklar, sık sık moral yükseltme gereksinimi duymuşlar. Adaya bütün bir yaz boyunca yağmur yağmamış, çocuklar susuzluktan delireyazmışlar. Adadan kurtulmak üzere bir sal yapmayı denemişler, ancak, sal, dalgalar üstünde batıp çıkarken parçalanmış.

En kötüsü, bir gün Stephen’ın, bir kayalıktan kayarak düşüp ayağını kırması olmuş. Diğer oğlanlar, onun ardından aşağıya güçbela inmişler; ona, yine yukarıya çıkması için destek olmuşlar. Çocuklar Stephen’ın bacağını dal parçaları ve yapraklarla destekmişler. Sione “Merak etme,” diye şaka yollu konuşmuş. “Sen, Ekselansları Kral Taufa’ahau Tupou olarak yan gelip yatarken biz her işi hallederiz!”

İlk başlarda balık, hindistancevizi ve (etini yemekle kalmayıp kanlarını da içtikleri) evcil kuşlarla yaşamda kalmışlar; deniz kuşu yumurtalarını lüpletmişler. Sonraları, bir gün adanın doruğuna ulaştıklarında, onları eski bir volkanik krater karşılamış; bir yüzyıl önce insanlar orada yaşıyorlarmış. Ayrıca orada (yüz yıl önce son Tongalıların adadan ayrıldıkları günden bu yana ürüyor, çoğalıyor olan) yabanıl gölevezler, muzlar, tavuklar varmış.

Sonunda, çocuklar 11 Eylül 1966 Pazar günü kurtarılmış. Yerel doktor, çocukların kaslı bedenleri, Stephen’ın tümüyle iyileşmiş bacağı karşısında şaşırıp kalmış. Ne var ki çocukların küçük macerasının sonu burası değilmiş, çünkü çocuklar Nuku’alofa’ya döner dönmez polisler Peter’ın teknesine binmişler, çocukları tutuklayarak hapse tıkmışlar. Taniela Uhila’nın, yelkenli teknesini 15 ay önce “ödünç” diye almış olan çocuklara öfkesi dinmemiş durumdaymış. Uhila çocuklardan davacı olmuş.

Neyse ki Peter, tez kurduğu bir tasarıyla çocukların yardımına koşmuş. Tekne kazası öyküsünün, kusursuz bir Hollywood malzemesi demek olduğunu biliyormuş. Babasının kurumsal muhasebecisi olarak şirketin film haklarının yönetimine geçmiş; televizyon çevrelerinde de tanıdıkları varmış. Bunun üzerine Tonga’dan, Sydney’deki Channel 7’ın müdürünü aramış. Onlara “Avustralya hakları senin olsun,” demiş. “Dünya haklarını bana ver.” Sonra Peter, Uhila Bey’e, eski teknesi için 150 pound ödemiş; çocukların, çekilecek filmde işbirliği yapması koşuluyla salıverilmelerini sağlamış. Birkaç gün sonra Channel 7’den bir ekip Tonga’ya gelmiş.

Çocuklar Tonga’daki ailelerine kavuştuklarında herkes çok sevinçliymiş. Nüfusu 900 olan Ha’afeva Adası’nın neredeyse tümü, onlara hoş geldiniz demek üzere sokağa çıkmış. Peter ulusal kahraman olarak onurlandırılmış. Bunun hemen ardından, Kral Taufa’ahau Tupou IV’dan huzura kabul çağrısını bildirdiği bir ileti almış. Ekselansları “Altı yurttaşımızı kurtardığınız için teşekkür ederim,” diyorlarmış. “Şimdi sizin için yapabileceğim bir şey var mı?” Kaptan, yanıt için çok düşünmemiş. “Evet! Sizden bana, sularınızda ıstakoz avlama ve iş yeri açma izni vermenizi diliyorum.” Kral, dileği kabul etmiş. Peter Sydney’e dönmüş, babasının şirketinden istifa etmiş, yeni bir gemi donatmış. Sonra altı çocuğu çağırtmış, onlara bütün bu macerayı başlatan düşleri bağışlamış: Tonga’nın ötesinde uzanan dünyayı görme olanağını. Onları, yeni balıkçı teknesinin tayfaları olarak görevlendirmiş.

‘Ata’nın çocukları bugün kendi yazgılarına bırakılmış durumda; Golding’in kitabı ise milyonlarca okur tarafından yine okunmakta. Dahası, medya tarihçileri, Golding’i, günümüz televizyonunun en popüler eğlence türlerinden birinin kasıtsız yaratıcısı olarak, dememiz o ki ‘reality TV’nin yaratıcısı olarak niteliyorlar. Geçenlerde hit dizi Survivor’’ın yaratıcısı, bir demecinde “Sineklerin Tanrısı’nı okudum, okuyorum, hep okuyacağım,” diyerek esin kaynağını açıklıyordu.

Ancak, artık farklı bir öykü anlatmanın zamanı gelip çattı. Gerçek ‘Sineklerin Tanrısı’ bir dostluk ve bağlılık destanıdır; birbirimizle dayanıştığımızda nasıl da güçlendiğimizin destanı. Eşim, Peter’ın fotoğrafını çekti. Daha sonra Peter vitrinli bir dolaba döndü, orayı biraz karıştırdı, sonra gelip ellerime ağırca bir deste gazete tutuşturdu. Anılarım, diye konuştu; çocuklara, torunlara bıraktığım anılarım. Destenin üstündeki ilk sayfaya baktım: Orada “Yaşam bana çok şey öğretti,” yazıyordu, “Bunların en başında, insanlarda iyi ve olumlu olan ne varsa onları arayıp bulmayı öğütleyen ders geliyor.”

(*) Bu makale, Rutger Bregman’ın Humankind kitabından, Elizabeth Manton ile Erica Moore tarafından uyarlanarak çevrilmiş alıntılarla oluşturulmuştur. Bregman ile Owen James arasında Sorulu-Yanıtlı canlı söyleşi ise 19 Mayıs 2020 akşamı saat 7’de yapılmıştır.

(*) Bu makale, William Golding’in çocuklarını dövdüğüne ilişkin dokundurmayı kaldırma yolunda 12 Mayıs 2020’de değiştirildi. Söz konusu satır, Golding’in dört yaşındaki oğluyla yaptığı yastık savaşında ona vurmaktan zevk aldığını, ancak “(oğlumun) gözlerinden yaşlar geldiğinde” durduğunu belirttiği kendi anlatımına dayandırılmıştı. Ne var ki Golding’in kızı bize gönderdiği mektubunda, babasının kendilerini hiçbir zaman dövmediğini, kendilerine şaplak filan atmadığını (mektup için tıklayınız) açıklıyordu.


[1] Sineklerin Tanrısı, Türkçesi: Mina Urgan, İş Bankası Kültür Yayınları, 45. Baskı: 2019

[2] Zamanın ruhu

[3] Avustralya’nın en büyük adası

[4] Yüzölçümü 1,5 km². Üç doruğundan en yükseği 309 metre. (Kaynak: Wikipedia)

[5] Badminton

Kaynak

Çeviri: Erhan Kuzhan

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s