Liberalizm ve Feminizmin Ölümü – Catharine A. MacKinnon

Bir zamanlar kadın hareketi diye bir şey vardı. Onu ilkin Rat’in kurtarılmış bir sayısında duydum.[1] Bu sayıyı Robin Morgan ve bir grup korkusuz kadın, çalıştıkları yeraltı gazetesini ele geçirerek çıkarmıştı. Kurtarılmış Rat’ten öğrendiğim şey, kadınları eşit katılımdan dışlayan, kadınların sesini aşağılayan, kadınların katkısını susturan, kadınları ciddiye almayan, kadınlara patronluk taslayan bir şeyin, [bu sözüm ona solcu gazete gibi] başka her ne yapıyor ya da yapmıyor olursa olsun, en asgarisi açıktan reddedilmesi, en iyisi de el konulup değiştirilmesi gerektiğiydi. O dönem feministlerin Rat’i sansürlediği gibi bir şey duymadım, ama kuşku yok ki bazı insanlar böyle düşünmüştü. Bence yapılan sansür değil, ifade özgürlüğünün kullanılmasıydı.

O zamanlar, kökü toplumsallıkta olan—doğal ya da Allah vergisi ya da hatta Kongre’nin bahşettiği bir şey değil—tecavüz gibi eylemleri, kadına yönelik eril şiddeti, bir cinsel terör biçimi olarak görüp eleştiren bir kadın hareketi vardı. Savaşı bir eril boşalma olarak görüp eleştiriyordu. Evliliği ve aileyi erkek egemenliğinin kurumsal dayanakları ve vajinal orgazmı kitlesel bir histerik hayatta kalma tepkisi olarak görüp eleştiriyordu. Erdemliliğe dair tanımlamaları açıktan cinsiyetçi, sınıfçı ve ırkçı görüp eleştiriyordu. Masalları bile eleştiriyordu.

Bu hareket, tecavüzü eleştirdiğinde, eleştirdiği şey tecavüzcüler ve tecavüzü seks olarak gören bakış açısıydı. Fuhşu eleştirdiğinde, pezevenkler, alıcılar ve kadınları seks satmak için doğmuş gören bakıştı. Ensesti eleştirdiğinde eleştirdiği şey, bunu bize yapanlar ve savunmasızlığımızı ve dayatılmış sessizliğimizi seksi bulan bakış açısıydı. Dayağı eleştirdiğinde, dayakçılar ve şiddeti aşkın yoğunlaştırılmış bir ifadesi gören bakış açısıydı. Bu pratikleri eleştirirken, hareketin bunların kurbanlarını eleştirdiğini düşünmüyordu hiç kimse.

Bu hareket, bir yandan da, kutsallık atfedilmiş konseptleri kadınların maddi varoluşu noktasından; tercih gibi konseptleri, kadınların gerçekliği noktasından eleştiriyordu. Maddi koşullar seçeneklerinizin yüzde 99’unu olanak dışı bıraktığında, kalan yüzde 1’e—yaptığınız şeye—tercih demenin anlamlı olmadığını bilen bir hareketti bu. Bu hareket, rıza gibi konseptlere kanmıyordu. Zor kullanmak seksin normalleştirilmiş bir parçası olduğunda, ‘hayır’ erkekler tarafından ‘evet’ olarak anlaşıldığında, korku ve çaresizlik itiraz edememeye neden olduğunda ve itiraz edememek rıza olarak anlaşıldığında, rızanın anlamlı bir konsept olmadığını biliyordu.

Bu hareket, eşitlik gibi, sahiplenip bizim kıldığımız konseptleri de eleştiriyordu. Tanımlanageldiği biçimiyle eşitliğin, yalnızca anlamsız bir simetriye, boş bir denkliğe dayalı olmakla kalmayıp, eril bir standarda göre de belirlendiğini biliyordu. Ya erkeklerle aynı ya da erkeklerden farklı olabileceğinizin söylenmesinin nasıl bir sınır ifade ettiğini biliyordu. Erkeklerle aynıysanız, onların standartlarına eşittiniz; erkeklerden farklıysanız, onların standartlarından farklıydınız. Bu hareket, eşitlik bu demekse, onu istemiyoruz, diyordu.

Hakim özgürlük konseptini de eleştiriyordu; özellikle de cinsel özgürlük… Onun içini açtı ve istismar özgürlüğü olarak maskesini düşürdü. Güç ve iktidar sahibi insanlar kadınları ezmelerini özgürlük olarak savunduklarında, bu hareket, onların savunduğu şeyin, iktidarlarının getirdiği heyecan olduğunu biliyordu. Bu, ezme özgürlüğünü eleştiren bir hareketti, daha fazla ezildiğimizde kadınlar olarak özgür olacağımızı düşünen bir hareket değil.

Bazı cesur ruhlar, kadınları ezilmişliklerine bağlayan bir kendi kendini imha şehveti olduğunu söyleyerek, aşkı bile eleştirdi. Ve en sonunda ve büyük bir bedel ödeyerek, bazıları, bir tabiiyet stratejisi ve pratiği olarak duhul müessesesi de dahil, seksi eleştirdi.

Tüm bu eleştirilerde saklı olan şey, “erkek egemenliğinde bir strateji” olarak soyutlamanın eleştirisiydi. Bu, daima, kadınların asli olarak nerede durduğunu bilmek isteyen bir hareketti. Kadınların “tercihi” neredeydi? Kadınların “rızası” neredeydi? Kadınların tanımladığı şekliyle eşitlik neredeydi? Kadınlar için özgürlük ne demekti? Biz bu harekette, eril gerçekliği olduğu şekliyle eleştirirken, daima resimdeki şerefsiz herife bakıyorduk. Soyutlamaların, aslında olup bitmekte olan cinsiyetlendirilmiş gerçekliğin örtbas edilişi olduğunu görüyorduk. Bu temelde, bu hareket, kadınların yaşamlarının erkek egemen gerçekliğinin ve bunu erkek egemenliği değilmiş gibi gösteren parlak soyutlamaların, sistematik, amansız, derinden maddi temelli ve ampirik olarak sağlam bir eleştirisini üretti. Bu hareket bu süreçte ırk, sınıf ve cinsel ezilmişlik arasındaki derin bağlantıları deşifre etti ve bunların peşine, ilave gündemler olarak değil, dipnot olarak değil, liste olarak değil, esas oldukları için düşüp takipçisi oldu. Bu, her meselenin kadınların meselesi ve her yerin kadınların yeri olduğunu söyleyen bir hareketti.

Bu aynı zamanda, Miss America Güzellik Yarışması’na ve Snuff[2] pornoya karşı gösteri yapan ve bu ikisi arasındaki bağlantıyı anlayan da bir hareketti. Kullanım şeklinde cinsel objeleştirmenin ve istismar şeklinde cinsel objeleştirmenin aynı sorunun iki yüz olduğunu, her ikisinin de mantığının, bir bireyi seksüel bir şey haline getirmek olduğunu anlıyordu. Miss America, kadını oyuncağa dönüştüren prova idi. Snuff ise bunun kadını cesede dönüştürerek tamamına erdirilmesi idi.

Objeleştiren posterleri yırtıp atan bir hareketti bu. Yürüyüşler yapardı, imza kampanyaları düzenlerdi, örgütlenirdi, Wall Street’e nazarı değer ve Pentagon’u ayağa kaldırırdı, davalar açardı, bulabildiği her şeyi kullanırdı. Monique Wittig’in sözleriyle, bulamıyorsa icat ederdi.

Tüm bunları neden yapıyorduk? Yaptık çünkü, bence, kadınlara değer veren bir harekettik. Kadınlar önemliydi. Bu konuda defansif değildik. Kadınlar incitildiğinde, bu hareket onları savundu. Bireysel olarak ve gruplar şeklinde örgütlendi ve tüm kadınlardan oluşan ve tüm kadınlara yönelik sığınaklar ve gruplar kurdu: dayak yiyen kadınlar, ensest kurtulanları, fahişeler. Bunları bu kadınlar toplum tarafından “kötü” görüldüğü veya suçlu sayıldığı ya da dışlandığı için yapmadık. Onlara yapılanlar, söz konusu saldırıyı esasen onlar göğüslüyor olsa da, her birimize karşı yapılan sistematik iktidar eylemleri olduğu için yaptık. Salt duygusal bir özdeşleşme ve sahiplenme değildi bu. Onlara yapılabilen her şeyin, bize de yapılabileceğini, yapıldığını ve yapılacağını biliyorduk. Onlar bizdik de aynı zamanda.

Bu, her konuda kadınların tarafını tutan bir hareketti. Her şeyi bırakıp şu soruyu sorardı: “Kadınlar için iyi bir şey mi bu?” Her kadın, bir şekilde tüm kadınlardı. Hakları çiğnenmiş herhangi bir kadın önceliğimizdi. Derinden kolektivist bir hareketti. Bu harekette, “biz kadınlar” dediğimizde, bunun bir anlamı vardı. Bu ortak koşulun parçası olmak için hepimizin aynı olması anlamına gelmiyordu. Aslında bu, bu hareketin dahice ve benzersiz katkılarından biriydi: birliği, ortaklığa olduğu kadar, çeşitliliğe de dayandırıyordu. Ortaklığı aynılık saymıyordu.

Bu, insanların, gündelik yaşamda cesaretle davranmanın gerekliliğini; feminizmin daha iyi bir anlaşma ya da risksiz bir garanti olmayıp, düşmanca bir gerçekliğin disiplini olduğunu anladığı bir hareketti. Kişisel olan politiktir demek, başka şeylerin yanında, gündelik yaşamda yapıp ettiklerimizin önemli olduğu anlamına geliyordu. Direnmediğin şeye dönüşürsün demekti. Kişisel olan ve gündelik olan, değiştirmek için örgütlendiğimiz siyasi düzenin parçası, siyasi gündemimizin parçası olarak anlaşılıyordu. Kişisel olanı politik görmek, seni cinsel olarak tahrik eden şeyin, desteklediğin politikaları dayandırdığın şey olduğu anlamına gelmiyordu.

Ayrıca, tüm kadınlara bir sorumluluk düştüğünü de hissediyor ve anlıyorduk sanırım. Kadınların görünmez oluşuna karşı çıkıyorduk, kadınların haysiyetinde ısrar ediyorduk, kadınlar pahasına yaşanan her ilerlemeyi sorguluyorduk. Bu hareket en çok da değişime inanıyordu. Dili, topluluğu, ruhun ve bedenin ve zihnin yaşamını, fizikselliğin ve zekanın tanımını, sol ve sağın, doğru ve yanlışın anlamını ve iktidarın biçim ve içeriğini dönüştürme niyetindeydi.

Gülden ibaret değildi sahip olduğumuz bu hareket. Ama yeryüzünün simasını değiştirmek niyetindeydi. Bunun gerekli olduğunu biliyordu. Hepsinden çok da, ihtiyacımız olanı ve alabileceğimizi, henüz almış olmadığımızı biliyordu.

Bildiğim her şeyi bu hareketten öğrendim.

Sonra bir şey oldu. Ya da olmaya başladı veya belki hep olan bir şeydi de bazılarımız göz ardı etmiştik. Bu şeyi ilk fark edişim, Eşit Haklar Kanunu ile oldu. Bize, bu anayasal değişikliğin olabileceği ve olması gerektiği, çünkü yasal kapsamdaki cinsiyet eşitliğinin aslında fazla bir şey yapmayacağı, aslında bir şeyi değiştirmeyeceği, hele ki temel hiçbir şeyi değiştirmeyeceği söylendi. Hareketin, kadınların erkekler tarafından yaygın ve yapısal olarak ezilmesi ve sömürüsü olarak tanımladığı şey, “yasa tarafından yapılan cins temelli sınıflandırmalar”[3] diye bir kötü bir şeye dönüştürüldü. Cinsiyet eşitliğinin değiştirmesi gereken şey, aniden, bu oldu. Bu cinsiyet eşitliği nosyonu altında, bize erkeklerle aynı olma —solun bizim için tercihi— ya da erkeklerden farklı olma —sağın bizim için tercihi— seçenekleri sunuldu. Solun tercihinin elbette daha iyi ve de gerçek eşitliğe giden yol olduğu söylendi bize. Böylelikle, sözüm ona toplumsal cinsiyet tarafsızlığı [nötrlüğü, körlüğü] —ayırt edici biçimde kadınlara yapılan şeyi ve bunları ayırt edici biçimde kimlerin yaptığını göz ardı etme— feminist bir pozisyon olarak tarif edildi. EHK’ye bu yaklaşım altında, bunun iki türlü de bir eril standart olduğu, iki türlü de hareketin aklındaki eşitliğin bu olmadığı gerçeğine kimsenin itiraz ettiğini duymadım. Bu analize dayalı EHK stratejisi, görünen o ki, cinsiyet eşitliğinin hiyerarşik statükoya tehdit oluşturmaz hale getirilebileceği ve yine de gerçek olabileceği idi. Bu yaklaşım mücadele etmemiz gereken şeyi asla erkek egemenliği olarak tanımlamadı. Onu ivedilikle ararken cinsiyet eşitliğinin çok fark yaratacağını şevkle inkar eden feministlere dair —açıkçası, aşağılayıcı bulduğum— sıra dışı bir görüntü sundu.

Sonra, bunu kürtaj konusunda olup bitenlerle bağlantılandırmaya başladım. Kadın hareketi kamusal ile özel arasındaki çizgiyi eleştirmiş ve özel olanı kadınların ikincilleştirilmesinin birincil alanı olarak belirlemişken, Roe v. Wade[4] davası, kürtaja erişimi özel hayatın gizliliği kapsamında suç olmaktan çıkardı. Özel/mahrem alanın, kamusal koşulumuzun bir örtüsü olduğunu bilen bir harekete, aniden, kürtaj hakkının, aynı özel/mahrem alan dahilinde bir hak olduğu söyleniyordu. Bu hareketin neyi bildiğini unutursanız, bu iyi bir şey gibi görünüyordu; erkeklerle aynı olmanın iyi bir şey gibi görünmesi gibi. Erkekler, özellikle de düzcinsel beyaz olanlar, toplumsal cinsiyet olarak tarafsız [nötr, cinsiyet körü] bir evrende yaşarlar. Kadınların yaşadığı cins-spesifik evrenden çok daha iyidir bu. Erkeklerin mahremiyeti vardır. Belki kadınların da biraz olsa, işler daha iyi olurdu. Sonra da Harris v. McRae[5] davası geldi ve başından beri farkında olduğumuz özel alan mantığını öne sürerek, kürtaja parası yetmeyen tüm kadınlar için kamusal fon ayrılması talebini reddetti. Parasını veremiyorsanız, kürtaj da olamazsınız —veya erişmenin, hak gibi görünmeyen başka yolları vardır. Elbise askısı bir hak değildir. Mantık şuydu: hükümet, yani kamu, hükümetin uzak durması gereken özel alanı kamusal olarak fonlamak gibi bir vazifeye sahip değildi. Suç olmaktan çıkarmak, hapis cezası karşısında elbette bir ilerlemeydi. Mesele, kürtaja erişimin, özel alandaki cinsiyet eşitsizliğini dikkate almaksızın salt özel hayatın gizliliği kapsamında bir mahremiyet hakkı olarak tanımlanmasının, cinsiyet eşitliğinin zaten var olduğunu varsaymasıydı.

Özel hayatın gizliliği ve mahremiyet hakkının erkek egemen doğası konusundaki bu şüpheler, bazılarımızın farkına vardığı başka bir şeyle daha da arttı. Bu, penisin mahremiyet namına anal duhulde bulunma özgürlüğünün, homofobi eleştirisini mizojini eleştirisiyle bağlantılandırmaksızın, kadınlar için “gey ve lezbiyen hakları” sloganı altında birincil bir mesele haline gelmiş olmasıydı. Homoseksüellik davalarında hiçbir şey, toplumsal cinsiyet eşitsizliği bir yana, toplumsal cinsiyet eleştirisinde bile bulunmuyordu.

Bu şüphelerin cinsiyet ayrımcılığı kanununa kadar götürülmesi halinde, örneğin sıradan bir cinsiyet ayrımcılığı davası olan Sears v. EEOC davasında[6], daha başka zorluklar da ortaya çıkmaktadır. Burada, Sears’daki en iyi maaşlı işlerin bazılarında, uzun bir süredir, kadınlar ile erkekler arasında ciddi bir eşitsizlik, devasa bir istatistiki fark görüyoruz ve Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu onları dava ediyor. Bir kadın —feminist— mahkemede, kadınlar istihdamdan erkeklerde aynı şeyi, mesela para kazanmayı istediği için, bunun Sears’ın ayrımcılığının somut kanıtı olduğuna dair beyan veriyor.[7] Bir başka kadın —bir feminist— bunun illa ki Sears’ın ayrımcılık yaptığının kanıtı olmadığını çünkü kadınların istihdamdan beklentisinin erkeklerinkinden farklı olduğunu beyan ediyor. Buna göre, toplumsal cinsiyet farkı, bu istatistiki eşitsizlikle tutarlı çünkü kadınlar, kadın oldukları için az para ödeyen işleri, tercih ediyor.[8]

Dolayısıyla, üst kademede koca bir erkek yığılması, alt kademede de koca bir kadın yığılması var ve soru, bunu bu iki teoriden hangisinin en iyi açıkladığı: kadınların erkeklerle aynı olduğunu söyleyen teori mi, yoksa kadınların erkeklerden farklı olduğunu söyleyen teori mi? Açık ki, ikincisi bu açıklama işini daha iyi yapıyor, özellikle de kadınların yapmak istedikleri şeyi yaptığına ve diledikleri şeyi isteme hakları olduğuna inanıyorsanız. O zaman bile, kadın hareketi, Sears’ın pozisyonunun, bir feministin ağzından ifade ediliyor olsa bile, bazı kadınları aşağıda tutan baskıcı bir statükoyu meşrulaştırdığından ve bunu feminizm adına yapmanın abukluk olduğundan gayet emindi.

Sonra, bize feminist gruplar tarafından, doğum izninin bir cinsel ayrımcılık biçimi olduğunun ve bunu yapan [kadınlara doğum izni veren] bir yönetmeliğin, Medeni Haklar Kanunu’nun VII. Başlığını ihlal ettiğinin söylendiği gün, yatağa dönmek için —yatak sizin için güvenli bir yerse eğer— iyi bir gün haline geldi. Konuyla ilgili Yüksek Mahkeme davasına yazılı önerge veren hiçbir feminist grup, kadınlara doğum izni vermemenin cinsel ayrımcılık olduğunu söylemedi. VII. Başlık kadınlara doğum izni verilmemesini gerektiriyorsa, Anayasaya göre bunun cinsel ayrımcılık olacağını kimse söylemedi. Bu mahrumiyetten zarar gören tüm insanlar kadınsa, bunun onu cinsiyet temelinde ayrımcılık haline getirdiğini hiç kimse açıkça ifade etmedi.

Aslında, Yüksek Mahkeme, tüm bunları kendi başına ve herhangi bir kadın grubunun verdiği herhangi bir yazılı önergeden daha iyi akıl etti. Yüksek Mahkeme, temel olarak, yasayla doğum izni vermenin, cinsel ayrımcılık olmadığını, cinsiyet eşitliği olduğunu söyledi. Cinsiyet eşitliğinin anlamı, kadınların çalışmak için ihtiyaçları olan şeyi almasıdır. Burada, kararın, siyah bir adam olan Yargıç Thurgood Marshall tarafından yazıldığını ekleyeyim.[9] Onun yazdığı karar, aksini savunmuş olan bazı feminist gruplarca coşkuyla kutlandı ve kendi başarılarıymış gibi sunuldu.

Sonra da sadomazoşizm tartışması geldi. Bu meseleyi daha önce kaçırdıysanız, kadın hareketinin niyet ettiği şeydeki bu bozulmayı kaçırmak zor. Vurgulamak istediğim kısmın, cinsel istismar dahil olmak üzere, cinsellik tartışmalarında “biz” sözcüğünü söyleyebilme ve onun bir anlamı olmasını sağlama kabiliyetimizle ilgisi var. Bana öyle geliyor ki, sadomazoşizmin kadınların ilk aşkı, kadınların nihai alın yazısı, eğer gerçekten istediğimizi yapsak hepimizin yapacağı şey olarak savunusu, kadınların cinselliği neden tam da en başından beri onlara dayatılmış olanla aynı şekilde—tepeden aşağıya—deneyimleyeceğinin bir eleştirisinin olmayışına dayanıyor. Aslında kadınlar sadomazoşizm siyasetini büyük ölçüde reddettiler. Ama savunusunun kalıntıları yine de son derece yıkıcı oldu. Cinsellik tartışmalarında, kadınlar artık “biz kadınlar” diyemiyorlar, onun yerine “kendi adıma konuşursam, şahsen ben…” diyorlar. Sadomazoşizm konusundaki çatışma, “biz kadınlar” demeyi, cinsel alanda bir tabu haline getirdi. Bu çatışma ahlaki bir bataklıkta başladı ve hiçbir zaman uymaya, riayet etmeye dayanmamış, daima direnişe dayanmış bir kolektivitenin altını oyarak, bizi, siyasi olarak, cinselliğin bireyselci bir analizi ile baş başa bıraktı.

Bazılarımızın farkına varmaya başladığı her şey, porno tartışmasında tam olarak faş oldu. Birçoğunuzun bildiği üzere, Andrea Dworkin ve ben, parçası olduğumuzu düşündüğümüz kadın hareketinin politikalarına dayanarak bir kanun tasarısı hazırladık ve aynı yanılgıya [kadın hareketinin parçası olduğu yanılgısına] sahip başkalarıyla paylaştık. Bir cinsiyet eşitliği kanunuydu bu, bir medeni haklar kanunu, kadınların görseller ve sözcükler üzerinden cins olarak ikincilleştirilmesinin, kadınların cinsel olarak alınıp satılmasının, kadınların medeni haklarını ihlal ettiğini söyleyen bir kanundu.[10]

Feminist bakış açısıyla yapıldı bu: kadınların önemliymiş gibi; çünkü kadınlara değer veriyoruz; çünkü sadece baskıyı eleştirmek yetmiyordu ve sadece gerilla tarzı direniş faaliyetlerinde bulunmak, kritik önemde olsa da, yetmiyordu. Biz normu [yasaları/kuralları] da değiştirmek istiyorduk. Normu değiştirmek için, sistemde zayıf bir nokta aradık. Bizim işimize yarayabilecek bir şey, kullanabileceğimiz bir şey aradık. Bulabildiğimiz her şeyi kullandık ve bulamıyorsak icat ettik. Kadınların şartlarını göz önünde bulundurarak, porno karşıtı bir cinsiyet eşitliği kanunu icat ettik.

Özellikle bizim için hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, birçok insan karşı çıktı bu kanun tasarısına. Cinsiyet eşitliğinden pornodan daha fazla nefret ettiklerini keşfeden muhafazakarlar karşı çıktı. İfade özgürlüğünü —yani seksi, yani kadınların kullanılmasını— cinsiyet eşitliğinden çok daha fazla sevdiklerini keşfeden liberaller karşı çıktı. Sonra da kendisine feminist diyen çevrenin muhalefeti ile karşılaştık: FACT, yani Sansür Karşıtı Feminist Görev Gücü. Bu noktada, bildiğim şekliyle kadın hareketi, benim için sona erdi.

FACT, olağanüstü bir yatay düşmanlık örneği sergileyerek, mahkemeye müdahil olup, kanun tasarısı karşıtı bir yazılı önerge verdi.[11] Böyle bir kanunun var olmasını engellemek; kadınların kanıyla, kadınların gözyaşıyla, kadınların acısıyla, kadınların deneyimiyle, kadınların sessizliğini bozarak yazılmış bu kanunu, kadınlara karşı eylemleri—mecbur etme, zor kullanma, saldırı, etimizin alınıp satılması gibi eylemleri—dava edilebilir hale getirecek bu kanunu kadınların elinden almak için ellerinden geleni yaptılar. Pornografinin cinsiyet eşitliği olduğunu söylediler. Tek eksiği, kadınların ona daha iyi erişebilmesiydi. Eskiden bildiğimiz haliyle kadın hareketinin aslında onun eleştirisi üzerine kurulu olduğu bu alçaltıcı aynılık-olarak-eşitlik modelini kullanarak, pornonun kurbanları tarafından dava açılabilecek bir şey olmaması gerektiğini savundular çünkü, başka sebeplerin yanı sıra, “cinsellik alanında feminist tahayyül ve ifade çeşitliliği, daha yeni yeni dile getirilmeye” başlamıştı onlara göre. “Kadınların, geleneksel olarak eril dilde olan [pornonun] gücünü kendilerine mal etme özgürlüğüne ve bunu yapmak için toplumsal olarak kabul görmüş bir alana ihtiyacı var,” diyorlardı.[12] Erkekler buna sahip, FACT kadınları bunu istiyor. Dolayısıyla, “kadınlar için sorunlu olan porno bile, kadınların arzularının ve kadınların eşitliğinin olumlanması olarak tecrübe edilebilir”[13] (vurgu eklenmiştir) idi. Bu, yazılı önergede Ellen Willis’ten yapılan bir alıntıdır: “Porno fiziksel saldırı olabilir,” –çaktınız mı, tecavüz sadece sizin kafanızın içinde— “ama kadınlar için, tıpkı erkekler için olduğu gibi, bir erotik haz kaynağı da olabilir… Bir kadının pornodan hoşlanması, bu bir tecavüz fantezisi bile olsa, bir anlamda, isyandır.” Nasıl isyan etmektedir? Cevapları şu: “Cinselliğinin eril ayrıcalığı olarak tanımlanmış bir yönü üzerinde ısrar ederek.”[14] Tecavüz ile seks arasındaki farkı söyleyemeyen kim şimdi? Tecavüz bir eril ayrıcalığı olmuştur. Ama zaten zorla tanımlanmaya çalışıldığın şey ile tanımlanmakta ısrar etmek, en hafif tabirle, biraz sınırlı bir özgürlük ve de tercih anlayışı. Ve tecavüzcü ayrıcalığını deneyimlemeye talip olan bir kadın hareketi, parçası olmak istediğim bir kadın hareketi değil.

FACT önergesindeki eşitlik, kadınların pornoya eşit erişimi anlamına geliyor. Yani, pornolarının erişilebilir olması için, kanun tasarısının dava edilebilir hale getirdiği şekillerde muamele görmek zorunda olan kadın nüfusuna, kadınların eşit erişimi. FACT önergesi, tasarıya, “cinsel olarak açık seçik pozisyonlarda sergilenen veya objeler tarafından penetre edilen kadınların görüntülerini erotik, özgürleştirici ya da eğitici bulan kadınları toplumsal olarak görünmez kıldığını” söyleyerek karşı çıkıyor.[15] Yani, tüm bir kadın nüfusu, başka bir kadın nüfusu kendileri pahasına bunların erotikliğini, özgürleştiriciliğini veya eğiticiliğini deneyimleyebilsin diye, tasarının dava edilebilir hale getirdiği biçimlerde muamele görmeye devam etmek zorunda.

FACT önergesi, cinsiyet eşitsizliğinin var olduğu bir toplumda —seksin kadınların sattığı bir şey olduğu, seksten ibaret olduğumuz, değerimizi seksin belirlediği, seks doğup seks öldüğümüz bir toplumda—bunların tümünü seçmezsek, bunların bir tercih olduğunu kabul etmezsek, o zaman, fahişeleri bizim küçük gördüğümüzü ve kadınları bizim ezdiğimizi ima etmesiyle, tasarının ardındaki politika açısından kritik önemdeydi. Tasarının mahkemeye, kadınlar cinsel olarak mecbur bırakıldıklarını söylediklerinde mahkemelerin onlara inanmamak için hep kullanmış olduğu tüm o bahaneleri kullanamayacağını söylediğinde, bunun, kadınların rızasına bizim saygı göstermememiz olduğunu söylüyordu önerge. Ekonomik olarak ayakta kalabilmek için bir erkekten dayak yeme tercihinin, bir evlilik sözleşmenin sağlıyor gibi göründüğü rıza görüntüsüne rağmen, gerçek bir tercih olmadığını anlayan bir hareketti bu. Dayak yiyen kadınların kocalarından ayrılmasına yardımcı olabilecek her şeyi yapmak, bu kadınları alçaltıcı veya baskıcı bir şey olarak değerlendirilmiyordu. Buna rağmen işte bu noktadayız; feminizm adına, ekonomik olarak ayakta kalabilmek için yüzlerce erkek tarafından sikilme tercihinin gerçek bir tercih olarak olumlanması gerektiğine ve kadın bir sözleşme imzaladıysa, ortada bir zorlama olamayacağına inanmamız bekleniyor.[16]

Kanun tasarısı lehine mahkemeye sunulmuş olan ve kadınların cinsel kurbanlaştırılmasına dair tüm o bilgi, veri, anlayış ve deneyime FACT’in ne cevap verdiğini merak ediyor olabilirsiniz. Kanunu kullanmak isteyen tüm kadınlara, kanun var olabilsin diye ses çıkarma cesareti gösteren, hayatlarını, itibarlarını ve evet, onurlarını ortaya koyan kadınlara ne cevap verdiler. Çoğunlukla, FACT onlardan söz etmedi bile. Bu kadınlar onlar için fark edilmeye bile değmiyordu. Mecbur bırakılan kadınlar, saldırıya uğrayan kadınlar, tabi kılınan kadınlar “bazı kadınlar” haline gelmişti. Aslında, FACT önergesi, pornonun yaptığını yapıyordu: kadınlara verilen zararı seks haline getirerek görünmezleştiriyordu. Tıpkı kanun tasarısının anayasaya aykırı olduğuna hükmeden sağcı erkek yargıcın yaptığı gibi, kadınlara verilen zararı, seksle ilgili fikirler haline getiriyordu. Özünde, FACT önergesi, bir penise hitabe idi. “Ondan hoşlanıyoruz. Onu istiyoruz. Tüm isteğimiz ‘içimizde’ olması. İzlemek ister misin?” diyordu.

Ve bu işe yaradı da. Kadınların eşitliği, kanun tasarısını düşünceye yasak koymak olarak hükümsüzleştiren kararda, seks konusunda bir “bakış açısı” haline geldi.[17] Eşitsizlik eylemleriyle ilgili bir şey yapmak, bir bakış açısına düzenleme getirmek [ifade özgürlüğünü sınırlandırmak] haline geldi. Bu başarı tek başına FACT’e atfedilemez. Onların gücü, erkek egemenliğine paravan olmalarından geliyor. Ama öte yandan suçun tamamı da FACT’e yüklenemez. O şeref pornoculara, bunların medyadaki meşru destekçilerine ve ACLU’ya ait. Ama feminizm adına açıktan antifeminist bir araç olarak, FACT, o sağcı yargıcın, kanun tasarısını ezerken şunları yazmasını mümkün kıldı: “Feministler iki tarafta da davaya müdahil olmuşlardır.”[18] Evet: Deep Throat porno filminde zorla oynatılan Linda Marchiano ve Playboy kapağına çıkan ve pezevengi tarafından öldürülen Dorothy Stratten, tecavüz kriz merkezleri, işçi sınıfı mahallelerini ve renkli topluluklarını temsil eden topluluk grupları—bunlar bir taraftaydı. Çoğunlukla akademisyenlerden ve avukatlardan oluşan elit bir grup olan FACT, diğer taraftaydı.

Siyah hareketin Tom Amcaları ve Oreo bisküvileri var. İşçi hareketinin grev kırıcıları var. Kadın hareketinin de FACT’i var.

Eskiden sahip olduğumuz kadın hareketi ile şimdiki kadın hareketi —hareket denilebilirse eğer— arasındaki fark ne? Farkın liberalizm olduğunu düşünüyorum. Feminizm kolektifken, liberalizm bireyselcidir. Buna indirgendik. Feminizm toplumsallığa dayalı ve eleştirelken, liberalizm doğalcıdır, kadınların ezilmişliğini kadınların doğal cinselliğine atfeder, onu “bizim” kılar. Feminizm kadınların toplumsal belirlenim yollarını, o belirlenimi değiştirme çabasıyla eleştirirken, liberalizm iradecidir, yani sahip olmadığımız tercihlere sahipmişiz gibi davranır. Feminizm maddi gerçekliğe dayalıyken, liberalizm kafanın içindeki ideal bir dünyaya dayanır. Ve feminizm inatla politikken, iktidar ve iktidarsızlıkla ilgiliyken, bu yeni hareketin çıkarabildiği en iyi şey, sulandırılmış bir ahlakçılık biçimidir: şu iyidir, bu kötüdür; ortada hiçbir iktidar ya da iktidarsızlık analizi yoktur. Yani, kadınlar gibi, bir grubun üyesi olanlar, grup üyelerinin sanki benzersiz bireylermiş gibi algılandığı hayatlar sürmekten başka bir seçeneğe sahip değildir. Toplumsal özellikleri, böylelikle doğal özelliklere indirgenir. Tercihlere mani olunması, özgür iradenin ifadesi haline gelir. Maddi gerçeklik, gerçeklik hakkındaki fikirlere dönüşür. Ve iktidar ve iktidarsızlık hakkındaki somut pozisyon alışlar, makul insanların farklı ama eşit ölçüde geçerli tercihler oluşturabileceği göreceli değer yargılarına dönüşür. Kadınların istismar deneyimi, bir “bakış açısı” haline gelir.

Bunun hukukta aldığı şekil, toplumsal cinsiyet tarafsızlığıdır [körlüğüdür]. Toplumsal cinsiyet tarafsızlığı [körlüğü], toplumsal cinsiyeti hesaba katamayacağınız, tarafsızlığın tarafsız olmayan statükoyu pekiştirdiğini (bir zamanlar bunu yapmak zorunda olduğumuzu bildiğimiz gibi) kabul edemeyeceğimiz anlamına gelir. Rıza, yapmaya zorlandığınız şeyin, özgür iradenize bağlanması anlamına gelir. Mahremiyet, kadının yakınları tarafından ezildiği alanı koruma altına alır. İfade özgürlüğü, kadınlara yönelik cinsel şiddeti ve kadınların cinsel kullanımını koruma altına alır çünkü bunlar erilliğin kendini ifade biçimleridir. Birinci Anayasa Değişikliği kapsamında, sadece zaten ifade özgürlüğüne sahip olanlar koruma altına alınmıştır. Kadınların erkeklerin ifadesi olması daha olasıdır. Bu hakları, kendisine zaten toplumsal olarak garanti edilmemiş hiç kimse yasal olarak alamaz.

Bu liberalizm politikaları ile kadınlar için ne elde edilmiştir? EHK kaybedilmiştir. Ücretsiz kürtaj hakkı kaybedilmiştir. Tecavüz kanunundaki reform önemli hiçbir şey kazandırmamıştır. Yüksek Mahkeme, büyük oranda kendi kendine, cinsiyet ayrımcılığına karşı bazı ilerici yasalar biçimlendirmektedir. Söylemek gerekiyor ki, devlet cinsiyet eşitliğini kadın hareketinden daha iyi yaptığında, bu inanılmaz bir hakaret olmalı. Bu feminizmin istediği şeyler olsaydı, zorunlu doğum iznini kaybetmiş olacaktık. Ve porno kurtarıldı.

Liberalizm, bu sonuçları gerekli kılıyor, kısmen cinsel mizojiniyi göremediği için. Çünkü mizojini cinseldir. Şunu net koyalım, solda cinseldir, sağda cinseldir, liberaller için cinseldir ve muhafazakarlar için cinseldir. Sonuç olarak, cinsellik, toplumsal örgütlenişi ile, derinden mizojinisttir. Şu anda hakim ideolojisi liberalizm olan erkek egemenliği için, tüm bu sorunların kökeninde yatan cinsel mizojini, bir cinsiyet eşitliği meselesi olarak görülemez çünkü cinsellik cinsel eşitsizlik üzerine kuruludur. Eşitlik kanunu cinselliğe uygulanamaz çünkü eşitlik seksi değildir, eşitsizlik seksidir. Eşitlik cinselliğe uygulanamaz çünkü cinsellik özel alanda gerçekleşir ve özel alana, ne kadar eşitsiz olursa olsun, hiçbir şeyin müdahale etmemesi gereklidir. Ve eşitlik ifade özgürlüğünden daha önemli olamaz çünkü cinsel ifade özgürlüğü sekstir ve eşitsiz seks erkeklerin ifade etmek istediği bir şeydir.

Bununla birlikte, işte bu salondayız—bu konferansta, Bolşeviklerin Çar’ı devirmesine yetmiş olandan daha fazla insan var. Beni, geri dönebileceğimiz bir kadın hareketimiz olduğuna inandırmaya başlıyorsunuz. Atölyelerinizde, kadınların cins temelli fiziksel ve ekonomik güvencesizliğini, kadınların savunmasızlığını ve çaresizliğini harekete geçirmenin, kadınların cins temelli şahsi aşağılanmasıyla, kadınların sıkılmışlığıyla ve kadınların çaresizliğiyle yenilgiye uğramamanın yollarını —kanun tasarısı bunlardan bir tanesiydi, başka yollar da biliyoruz ve daha bir sürüsü keşfedilmeyi bekliyor— düşünebildiniz belki de. Kadınların korkusunu, korku artık hissettiğimiz en rasyonel duygu olmayacak şekilde nasıl değiştirebiliriz, kadınların görünmezliğini ve tükenmişliğini ve sessizliğini ve öz-nefretini nasıl dönüştürebiliriz, bunun yollarını düşünün. Bunların tümünden kopuşsak, önünde ne durabilir [bu hareketin]? Ayrıca, her türlü zorluğa karşın, tarihe rağmen, ortada olan tüm kanıtlara rağmen, cins temelli bir umudu nasıl yaratabiliriz —icat edebiliriz— bunu da düşünün.

Kaynak

Serap çevirdi


[1] “1960’ların sonu ile 1970’lerin başında, Rat, New York City’deki önde gelen karşı-kültür/Yeni Sol gazetelerinden biriydi. Ocak 1970’te, Rat’te çalışan ve gazete içeriğinin gideren agresifleşen cinsiyetçiliği ile iç hiyerarşisinden usanan bir grup kadın, New York’taki Kadın Kurtuluş Hareketi gruplarının da yardımıyla gazetenin yönetimini ele geçirdi ve onu feminist bir gazeteye çevirdi.”

[2] Gerçek tecavüz ve ölüm sahneleri içeren porno türü.

[3] Bu dönüşümün bir örneği için bkz. Brown, Emerson, Freedman, Falk, “The Equal Rights Amendment: A Constitutional Basis for Equal Rights for Women,” 80 Yale L.J. (1971).

[4] Roe v. Wade, 410 A.S. 113 (1973).

[5] Harris v. McRae, 448 U.S. 297 (1980).

[6] EEOC v. Sears, Roebuck & Co., 839 F.2d 302 (7th Cir. 1988)

[7] EEOC v. Sears, Roebuck & Co., 504 F. Ek 241 (N.D. 111. 1988) davasında Dr. Rosalind Rosenberg’in Şahitliğine İlişkin Delil Sunumu ve Dr. Rosalind Rosenberg’in Birleşik Devletler Illinois Mahkemesi Önündeki Yazılı Mukabil Delil Şahitliği.

[8] EEOC v. Sears, Roebuck & Co., 504 F. Ek 241 (N.D. 111. 1988) davasında, Alice Kessler-Harris’in Birleşik Devletler Illinois Mahkemesi Önündeki Yazılı Beyanı.

[9] California Federal Savings & Loan, et al. v. Guerra, 479 U.S. 272 (1987).

[10] An Ordinance for the City of Minneapolis, Amending Title 7, Chapter 139 of the Minneapolis Code of Ordinances relating to Civil Rights, section 139.10 et seq., reprinted in Dworkin and MacKinnon, Pornography & Civil Rights: A New Day for Women’s Equality (Minneapolis: Organizing Against Pornography, 1988).

[11] Brief Amici Curiae of Feminist Anti-Censorship Task Force et al. in American Booksellers Association v. Hudnut, 21 J. of L. Reform 69 (1988).

[12] Age, s.121.

[13] Age.

[14] Age.

[15] Age. S. 129.

[16] Age. s. 122, 127-28, 130, 131.

[17] American Booksellers v. Hudnut, 771 F.2d 323, 327 (7th Cir. 1985).

[18] Age. s. 324.

Catharine A. MacKinnon’ın 1990 tarihli The Sexual Liberals and the Attack on Feminism (Cinsel Liberaller ve Feminizme yönelik Saldırı) antolojisine eklenen bu konuşmasının kaleme alındığı günden bu yana çok bir değişim olmadı. Eşit Haklar Kanunu Eşitlik Kanununa dönüştürülmekte, ABD’yi kürtaj yasakları sarıyor ve porno hala var.

Antolojinin tamamını (İngilizce) PDF olarak buradan indirebilirsiniz

MacKinnon’ın konuşmasını İngilizce olarak şuradan dinleyebilirsiniz

Liberalizm ve Feminizmin Ölümü – Catharine A. MacKinnon” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s