Türk destekli milisler, Efrin’deki yaşamı kesintisiz bir işkence, kaçırılma ve ölüm korkusuna dönüştürdü.

Suriye’nin kuzeyindeki Efrin’de yakalanmasını detaylandıran bir videoda, isimsiz bir kadın, “Kızımı öldürmek, bana tecavüz etmek, fotoğraf çekmek ve bunları herkese dağıtmakla tehdit etti. Beni kadınlara yapılan acımasız işkenceyi izlemeye zorladı. O kadar kötüydü ki, sadece görmek bile beni mahvetti,” diye anlatıyor.
Bir zamanlar Efrin, kanlı bir savaşın hüküm sürdüğü ataerkil bir ülke olan Suriye’de, kadınların diğer yerlere göre daha fazla hakka sahip olduğu Kürt çoğunluklu bir bölgedeydi. Çocuk evlilikleri ve çok eşlilik yasaklanmıştı ve aile içi şiddet suç haline getirilmişti.
Şehir, Suriye savaşının çoğu boyunca güvenli bir yer ve herkesi kucaklayan bir sığınak olmuştu. Efrin’in eski sakinlerinden ve Kürt Kızılayı gönüllüsü olan 31 yaşındaki Shiler Sido, openDemocracy’ye şunları söylüyor: “Herkesin, özellikle de kadınların kendini istediği gibi ifade ettiği özgür bir ortamımız vardı. Şort, etek, kısa elbiseler – dilediğinizi giyebiliyordunuz.”
Suç oranı çok düşüktü. Suriye’nin herhangi bir yerinde böyle güvende olmak ayrıcalıktı neredeyse. Ütopik bir atmosfer vardı ve çok huzurluydu” diye anımsıyor Shiler.
Ancak bu çok geçmeden değişti.
Efrin, 2018’den beri, Kürt güçlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan iki aylık bir operasyonun ardından şehrin kontrolünü ele geçiren Türk destekli milislerin kontrolünde. Şehirdeki birçok sivil için bu durum kuşatma altında yaşamak gibi.
“Kentin bu fraksiyonlara dayanması artık mümkün değildi” diyor Mart 2018’de ailesi ile birlikte evlerini terk edip kaçan Shiler.
Korku iklimi
Yakın tarihli bir BM komisyonu raporu, “Kürt kadınlar için durumun istikrarsız olduğuna” dair birçok kanıt buldu. BM Suriye Soruşturma Komisyonu, 2020’nin ilk yarısında, artık gündelikleşen tecavüz, cinsel şiddet, taciz ve işkence vakalarına dair çok sayıda kanıt buldu. Raporda, Efrin’de kaçırılan sivilleri hedef alan rahatsız edici insan hakkı ihlali örneklerine atıfta bulunuluyor. Yalnızca Şubat ayında Kürt kenti Telabyad’da en az 30 kadın tecavüze uğramış. “Taraflar her gün yüzlerce ve binlerce ihlal gerçekleştiriyor. Akrabalarım orada,” diyor Shiler endişeli bir ses tonuyla.
Bu yılın başlarında bir video, kadınların gizli, yasadışı, kalabalık bir hapishane hücresinden çıkarılışı gösteriyordu. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, bulundukları sırada kadınların çıplak olduğunu bildirdi.
Bu zulümler, daha birkaç yıl önce Irak ve Suriye’nin bazı bölgelerinde IŞİD’in elinde Kürt nüfusun başına gelenlerin yinelenmesinden başka bir şey değil. Ancak bu kadınlara işkence yapanlar militan bir İslamcı gruptan ibaret değiller, ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi Türkiye’nin desteklediği milisler bunlar.
Efrin’in Kayıp Kadınları Projesi‘nin kurucusu Meghan Bodette, artık “kadınların silahlı bir grup tarafından hedef alınmak istemedikleri için evlerinden çıkmaktan korkma noktasına geldiği yaygın bir işkence korkusu iklimi var” diyor. Meghan, işkencenin yanı sıra büyük bir endişe kaynağı olan bölgedeki kayıp/kaçırılmış kadın vakalarını izlemek için 2018’de bu web sitesini açmış.
Ocak 2018’den bu yana 173 kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığı ifade ediliyor. Bunların sadece 64’ünün serbest bırakıldığı bildirilirken, diğer 109’unun akıbeti bilinmiyor. Meghan, “Kürt nüfusuna karşı tam bir terör kampanyasından” söz ediyor. Diğer yerel insan hakları araştırmacıları 1500’den fazla insan kaçırma olayının yaşandığını belirtiyor. Meghan’ın yalnızca kimlik bilgilerine tam olarak sahip olduğu kadınları belgelediğini belirtmekte fayda var.
Eve yakın
Çok sayıda Kürt 2018’de Efrin’den kaçtı. Bunlardan biri de 50 yaşındaki Hassan Hassan. openDemocracy’ye ailesinin sadece “sırtımıza yüklediğimiz bir miktar yiyecek ve kıyafetle, evimizi, fotoğraf albümlerini, bir ömür biriktirilmiş kitaplarımızı, çocukların oyuncaklarını, mobilyaları ve elektrikli aletleri geride bırakarak” nasıl kaçtığını anlatıyor.
Hassan ailesi bir köye kaçtı ve bir mağarada 45 gün yaşadı: “Her gün bomba sesleri duyuyorduk, gökyüzü F-16’lar ve insansız hava araçları ile doluydu. Kuşatma altında kalmaktan şükür ki kaçabildik.” Şimdi Shiler ve üç çocuğu da dâhil diğer yerinden edilmiş kişilerle birlikte Halep yakınlarındaki kasvetli Şehba kampında yaşıyorlar.
Hassan ve Shiler, gerilerinde yaklaşık 200.000 Efrin sakini bıraktılar. Geride kalanlar işkence ve kaçırılma riskiyle karşı karşıya. Hassan’ın kuzenleri, arkadaşları ve komşuları kayboldu.
Yeni hayatları ıstıraptan azade değil. Shiler, “Dün şiddetli bombardıman sesleri yüzünden uyuyamadık” diyor.
Kampın bulunduğu bölge bir zamanlar IŞİD’in kontrolündeydi ve yüzlerce kara mayını yerleştirilmişti. Shiler, can kayıplarına tanık oldu, her gün cesetlerin yanından geçiyor. “Bu tür bir hayata neden mi katlanıyoruz? Çünkü burada coğrafi olarak kendimizi eve yakın hissediyoruz” diye açıklıyor.
Güvenli olmayan bölge
Bir yıl önce, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, terörist saydığı “PKK [Kürdistan İşçi Partisi], PYD [Demokratik Birlik Partisi] ve YPG’nin [Halk Savunma oruma Birlikleri] tüm unsurlarını ortadan kaldırmak için” Suriye’deki Kürt bölgesini işgal etti. İşgal ettiği sınır boyunca 300 mil genişliğindeki alanı “güvenli bölge” olarak nitelendirdi. Tüm bu şiddet, Donald Trump’ın ABD birliklerini Suriye’nin kuzeyinden çekme emriyle tetiklenmişti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, “güvenli bölgedeki” gerçekliğin günlük yağma, infaz, silahlı saldırı ve zorla yerinden edilmeler ile yaşanan dehşet olduğunu söylüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü Ortadoğu direktörü Sarah Leah Whitson, “Türkiye’nin önerdiği ‘güvenli bölgelerin’ neden güvenli olamayacağına dair kahredici kanıtlar var” diyor.
Meghan, Trump’ın asker çekme kararının, “ABD iç siyasetinde birçok tepkimeye” yol açtığını, bunun ise, bir anlamda yeni bir Amerikan siyasi açısı sayesinde batı medyasının dikkat kesilmesini ve cinayetleri çok daha fazla fark etmesini sağladığını belirtiyor.
Bunun bir örneği, Türkiye’nin kuzeydoğu Suriye’ye saldırısı olan ‘Barış Pınarı Harekatı’ sırasında işkence gören ve idam edilen Kürt-Suriyeli siyasetçi ve inşaat mühendisi Hevrin Halef’in öldürülmesiydi. Bir Bellingcat videosu, Halef’in katlinin izini Türk destekli isyancılara kadar sürüyor. Diğerleri, Türk destekli Suriye Ulusal Ordusu’nun bir parçası olarak savaşan Suriyeli isyancı grup Ahrar al-Sharqiya’nın (inkâr etmelerine rağmen) olaya karıştığını bildirdi.
Halef cinayeti, 180 derece ters çevrilerek, iktidar yanlısı Türk gazetesi Yeni Şafak’ta “başarılı bir terörle mücadele operasyonu” olarak tasvir edildi. Halef, hayatını demokrasi ve feminizme adamış bir kadındı. Otopsisi gösteriyor ki, arabasından o kadar şiddetli çekilip sürüklenmiş ki, saçları kafatasından sökülmüş, daha sonra yakın mesafeden başından vurulmuş ve şiddetli beyin kanaması sonucu hayatını kaybetmiş.
Türk yayılmacılığı
Meghan, Suriye’ye kadar uzanan ve etnik ve dini azınlıklar için büyük bir tehlike olduğunu söylediği “Türkiye’deki son derece milliyetçi, yayılmacı politika” konusunda endişeli. “Türkiye Suriye topraklarında var olduğu sürece, daima işgalini genişletmeye çalışması gibi bir risk söz konusu olacak” diye devam ediyor.
Rojava Bilgi Merkezi’nin bir raporu, 40’tan fazla eski IŞİD üyesinin “işgal altındaki bölgelerde Türkiye tarafından barındırıldığını, finanse edildiğini ve korunduğunu” ve Efrin’de faaliyet gösterdiğini ortaya koyuyor. Eski bir öğretmen olan Shiler, bir zamanlar 200’den fazla öğrenciyi barındıran okulunun artık Türk istihbarat merkezi olduğunu ve Erdoğan’ın bir fotoğrafının Efrin’in ortasında olduğunu söylüyor. Hassan, çiftliğine “eski IŞİD savaşçıları tarafından el konulduğunu” söylüyor.
“Hepimizin başına geliyor”
Sadece IŞİD’in lafının geçmesi bile, özellikle de o militan grubun elinde soykırıma uğrayan dini azınlık olan Ezidi kadınlar için endişe verici. Harvard Üniversitesi Ortadoğu İnisiyatifi’nde misafir araştırmacı ve Wilson Center’da araştırmacı olan Amy Austin Holmes, “Efrin’deki Ezidi nüfusunun yaklaşık %90’ının evlerinden sürüldüğünü” söylüyor. Bir topluluk yıllar boyunca bu kadar çok zulümle nasıl hayatta kalabilir?
Ezidilerle çalışan tanınmış Kürt-Alman psikolog Dr. Jan İlhan Kızılhan, Ezidilerin yüz yüze olduğu toplu travmadan söz ediyor. “Tüm toplum doğrudan ve dolaylı olarak cinayetlerden etkileniyor. Bu toplu travmanın bir parçası oluyorsunuz. Eğer bundan mustaripseniz kabuslar, uyku bozuklukları ve çaresizlik hissedebilirsiniz.”
Jan bunun Efrin’de de olduğunu söylüyor. “[Militanlar] tecavüz ediyorlar ama aynı zamanda toplumun onurunu da yok ediyorlar. Bu, dünyayı anlamanıza yönelik bir saldırı, çünkü soru şu: Bir insan bunu nasıl yapabilir?”
Bu görüş Hassan ve Shiler tarafından paylaşılıyor. “Kadınlara ne olduğunu duyduğumuzda, hepimizin başına geldiğini hissediyoruz. Başkalarının psikolojik olarak üzerimizdeki etkiyi anlaması zor,” diyor Shiler. Hassan ise bir süre önce hayatını kaybeden babasının “üzüntüden” öldüğüne inanıyor.
BM komisyonu , Efrin bölgesindeki dini alanların, türbelerin ve mezarlıkların yağmalanması ve yıkılması hakkında da ayrıntılı bilgiler veriyor.
Çok az, çok geç
BM raporu, Meghan’ın bulgularını teyit etmekte. Meghan bunun için minnettar olsa da, “bu gruplar bölgenin kontrolünü ele geçirir geçirmez sivillere zulmetmeye başladılar. Bu yüzden bu tür raporlar için çok geç kalındığını düşünüyorum.” Gazetecilerin bu alana girmesi çok zor ve sesini yükseltenler de hayatlarını riske atıyor.
“Medyaya bölgede izin verilmiyor, bu nedenle her gün işlenen ihlallerin sayısı Efrinliler tarafından bilinmiyor. İnsanlar çok korktukları için dışarı çıkmak yerine evlerinde ölmeye karar veriyor” diyor Shiler.
Bu tür raporlar, BM’nin suç işleyen devletleri cezalandırması için bir savunma aracı olarak kullanılmalıdır. Şu anda ABD, Türk destekli hiçbir silahlı gruba yaptırım kararı almış değil ve birçoğu ABD güçleri ile yan yana IŞİD’le savaşta ailesini kaybetmiş olan Kürtlerin demografisinin bozulmasına izin veriyor.
Dolayısıyla ABD ve İngiltere de sorumluluk taşıyor. Birleşik Krallık, Türkiye’ye silah satışı için yeni ihracat lisanslarını durdurdu, ancak mevcut ihracat lisansları hala geçerli.
“Türkiye bu ihlallerin olup olmadığını umursamıyor, Kürtler için hayatı cehenneme çevirecek olan her şeyden memnunlar. Ama bence insanların uluslararası alanda bu konu hakkında konuşup dikkat kesilmesinden hoşlanmıyorlar” diyor Meghan.
Shiler ise işgalin “cehennem gibi” olduğunu düşünüyor.
Kaynak: openDemocracy
11 Kasım 2020
Yorum bırakın