Branko Milanović* – Umutsuzluk?

16 Temmuz 2022

Çeviren: S. Erdem Türközü

Yakında yıkılacak olan Kiev’deki Anavatan anıtı.

Dünyanın günümüzdeki durumunun, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana en kötüsü olduğu, aşırıya kaçan ya da özgün bir beyan değildir. Bir nükleer savaşın eşiğinde bocalarken, insanları bunun böyle olduğuna ikna etmek için çok fazla söze gerek yok.

Soru şu: buraya nasıl geldik? Ve bir çıkış yolu var mı?

Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için Soğuk Savaş’ın sonuna gitmemiz gerekiyor. Bu savaş, Birinci Dünya Savaşı gibi, iki tarafın da sonu farklı anlamasıyla sona erdi: Batı, Soğuk Savaş’ın sonunu Rusya’ya karşı kapsamlı zaferi olarak anladı; Rusya bunu kapitalizm ve komünizm arasındaki ideolojik rekabetin sonu olarak anladı: Rusya komünizmi başından savdı ve o andan itibaren diğer kapitalist güçlerin yanında başka bir güç olacaktı.

Bugünkü çatışmanın kökeni bu yanlış anlamada yatmaktadır. Bu konuda zaten birçok kitap yazıldı ve daha fazlası da olacak. Ama hepsi bu değil. Avrupa-ABD dünyası 1990’larda kötü bir seçim yaptı çünkü hem (eski) Batı hem de (eski) Doğu kötü bir seçim yaptı. Batı, yurtiçinde uzlaştırıcı tutumu ve ülke içinde neoliberalizm ve ülke dışında militan yayılma için uluslararası alanda düşman askerî blokların olmadığı bir dünya tasavvur etme isteğiyle sosyal demokrasiyi reddetti. (Eski) Doğu, ekonomide özelleştirmeyi, kuralsızlaştırmayı ve yeni bağımsız devletlerin temelindeki ulusal ideolojilerde dışlayıcı bir milliyetçiliği benimsedi.

Doğu’da ve Batı’da bu aşırı ideolojiler, iyi niyetli insanların umduklarının tam tersiydi. Batılı sömürge ve yarı-sömürge savaşları ve Sovyet işgalleri sona erdikten sonra insanların arzuladıkları dünya, her iki sistemde de ılımlı sosyal demokrasinin hâkim olması, savaş tellalı ittifaklarının dağılması ve militarizmin sona ermesiyle birlikte, iki sistemin yakınsadığı bir dünyaydı. Böyle bir şey olmadı: bir sistem diğerini yuttu; sosyal demokrasi öldü ya da yozlaştı ya da zenginler tarafından gasp edildi; militarizm, maceraperest istilalar ve NATO genişlemesi yoluyla yeni norm haline geldi. Batı’nın eski Üçüncü Dünya’daki zaferi, sömürgeciliğe karşı mücadelenin yeniden yorumlanmasına yol açtı. Artık ülke içindeki tüm ilerici unsurlarından yoksundu. Bu, yeni kurtarılmış ülkelerde büyük çapta yolsuzluğa yol açtı.

Doğu Avrupa’daki değişimlerin doğasını ya kavrayışsızlıklarından ya da özel ideolojilerinden dolayı yanlış anlayan entelektüeller olan “önemsizciler” [trivialist], 1989 devrimlerinin liberalizm, çok kültürlülük ve demokrasi devrimleri olduğunu ilan etti. Çok kültürlülük ve hoşgörü devrimleri olsaydı, çokuluslu devletleri yıkmaya hiç de gerek olmadığını fark edemediler. Hayır, böyle bir ayrılık, çokkültürlülük fikrine aykırıydı. Milliyetçilik böylece demokrasiyle karıştırıldı.

Önemsizciler, İkinci Dünya Savaşı sonrasının ilericiliğini ters yüz etmeyi başardı. Piyasa (kapitalist) ekonomisinin ve sosyalizmin en iyi unsurlarının, dünya sorunlarında güç siyasasının ortadan kaldırılmasının ve Birleşmiş Milletler kurallarına bağlılığın bir bileşimi anlamına gelen gelişme ve ilerleme yerine, onların yeni tarih okumalarındaki ilerleme, yurtiçinde dizginlerinden boşalmış bir piyasa ekonomisi, yurtdışında eşitsiz gücün “liberal uluslararası düzeni” ve ideolojide pensée unique [benzersiz düşünüş, neoliberalizmin toplumu yapılandırmak için tek doğru yol olduğunu savunan, ana akım siyasi konformizm için kullanılan olumsuz tamlama –ç.n.]  anlamına geliyordu.

Barışçıl bir sosyal demokrat kapitalizm yerine, ilerici olmak, onunla aynı fikirde olmayan herkese savaş açma izniyle neoliberalizm anlamına gelmeye başladı. Yurtiçinde sosyalizm ve kapitalizmin yumuşak ve zararsız karışımı, uluslararası alanda tüm devletlerin eşit gücü yerine, içeride zenginlerin gücüne ve uluslararası alanda büyük ülkelerin gücüne hizmet ettik. Bu, “liberal zafer” zamanında -başlangıçta tutarsız bir şekilde- gerçekleşen yarı-sömürge hegemonyasına tuhaf bir dönüş oldu.

Gerisi, bugünün bakış açısından, neredeyse önceden belirlenmiş görünüyor. 1989 devrimlerini ateşleyen Doğu Avrupa’nın şiddetli milliyetçiliği, sonunda dünyanın o bölgesindeki en güçlü ülkeyi yuttu: Rusya. Yabancı düşmanı milliyetçilik her yerde aynıdır: Estonya’da, Sırbistan’da, Ukrayna’da, Rusya’da ya da Azerbaycan’da. Ama ülke ne kadar büyükse, o kadar istikrarsızlaştırıcı ve emperyalisttir. Doğu Avrupa’da milliyetçi devrimler olarak başlayan şey, şimdi Rusya’da zincirsiz milliyetçilik devrimi olarak sona eriyor: aynı ideolojik hareket ama hedefi “kurtuluş”tan ziyade “kaybedilen” toprakları geri almak olan bir hareket.

Yurtiçinde zenginlerin ve uluslararası alanda güçlülerin egemenliği bugün ideolojik olarak o kadar sağlamlaşmış görünüyor ki, ufukta hiçbir iyileşme umudu, ulusal ya da iktisadî eşitlik umudu görünmüyor. Bu feci durumun sorumluluğunun büyük bir kısmı, bu zararlı eşitsizlik ideolojisini tanımlayan, teşvik eden ve savunan entelektüel seçkinler olan “önemsizciler”dedir. Umutsuzluk, yalnızca insanlığın bir kısmının yok olmasının eşiğinde durduğumuz bugünü değil, geleceği de kuşatıyor. İlerici düşünce bozuldu, yeniden şekillendirildi ve kökü kazındı. “Özgürlük” adı altında Ortaçağ karanlığı çöküyor.

* Branko Milanović, kalkınma ve eşitsizlik konusunda uzmanlaşmış bir ekonomisttir. En yeni kitabı Capitalism, Alone: The Future of the System That Rules the World, [Tek Başına Kapitalizm: Dünyayı Yöneten Sistemin Geleceği].

Kaynak metin: https://braveneweurope.com/branko-milanovic-hopelessness

http://glineq.blogspot.com/2022/07/hopelessness.html

Reklam

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: