Daniel Zamora – Uçuşlar Neden İptal Ediliyor

Sınıf çatışması, işçi sınıfı olmaksızın, geri döndü

14 Temmuz 2022

Çeviren: Mestan Dilbilmez

Fotoğraf: Jason Yeomans/Millennium Images

Kapanmaların ve seyahat kısıtlamalarının iki yılından sonra, 2022 yazının havayolları için bir geri dönüşü damgalaması gerekiyordu. Bunun yerine, sektör toplu iptallerle mücadele ediyor ve daha birçoğu bekleniyor. Bu yıl, ABD’de tüm 2021’dekinden daha fazla uçuş iptal edildi. Havalimanlarında ve uçuş şirketlerinde benzeri görülmemiş personel sıkıntısı nedeniyle yolcular kaotik gecikmelerle karşı karşıya. Pilotlardan bagaj görevlilerine ve temizlikçilere kadar sektör, pandemi dönemindeki işten çıkarmaların sonuçlarını yaşıyor. Büyük bir yolcu ve kargo taşımacılığı hizmetleri sağlayıcısı olan Swissport, pandemi sırasında işgücünün üçte birini işten çıkardıktan sonra, şimdi 15.000 çalışanı işe almaya çalışıyor ama pek başarılı olamadı. Sorun şu ki, işçiler düşük ücretler, uzun vardiyalar ve talepkâr bir çalışma ortamıyla karakterize olan bir sektöre geri dönmek istemiyor.

Bu durum havayolu sektörüne özgü değil. Geçen yıldan bu yana “Büyük İstifa” işgücü piyasasının önemli kısımlarını kesintiye uğratıyor. 2021’de rekor sayıda, 47 milyon, ABD’li işini bıraktı ve dünya genelinde her beş işçiden biri önümüzdeki aylarda işini değiştirmeyi planladığını söylüyor. Pandemi, özellikle 30 ila 45 yaş arasındaki birçok insanı daha iyi bir yaşam-iş dengesi, daha yüksek ücret ve daha az stres aramaya yöneltti. Antropolog David Graeber’in “boktan işler” dediği şeylerle sınırlı olmayan bu sürgün, özellikle ön saflardaki çalışanları etkiledi. Sağlık, ulaşım, perakende ya da gıda sektörü gibi yoğun emek gerektiren sektörler artık yüksek talebi karşılamak için eleman bulmakta zorlanıyor. Örneğin, restoranlarda yöneticilerin tacizi, düşük ücretler ve stresli müşterilerin kötü muamelesi milyonları sektörün dışına itti. Boktan işlere karşı bir isyandan daha fazlası olan Büyük İş Bırakma [Big Quit], yaşam kalitesini artırmakla ilgiliydi. Kolektif bir biçimde, toplumsal olarak yararlı işleri tanımlamaktan ziyade bireylerle ilgilidir. Amazon, Starbucks, Britanya demiryolu ve hukuk sektörünün çalışanları gibi birkaç istisna olmasına rağmen aynı dönemde grevler artmadı; sendika üyeliği ve toplu pazarlık gerilemeye devam etti. İşçiler, işin kendisini dönüştürmek için protesto etmek yerine, kitlesel olarak çalışmayı bırakıyor.

Ve hâlihazırdaki durumumuz genellikle 1970’leri hatırlatıyorsa -tarihsel olarak düşük işsizlik ve yüksek enflasyonla- karşıtlık daha çarpıcı olamazdı. 50 yıl önce güçlü işçi sendikaları daha az çalışma süresi için topluca mücadele ederken, bugün işçiler kendi şartlarında esneklik arıyor. Yetmişlerde işçi sınıfının hoşnutsuzluğunu karakterize eden katılım, öz-yönetim ve işçi denetimi talepleri bugün neredeyse yok. İşçiler kaldıraç kazandı ve birçok sektörde ücretler artıyor ama bu artan işçi hoşnutsuzluğunun ya da sendikaların taleplerinin sonucu değil. Enflasyon artık toplu pazarlık yoluyla değil, merkez bankalarının eylemleriyle belirleniyor.

Sanayi devrimi işyerinin demokratikleşmesi için gerekli koşulları yarattıysa, bugün üretim alanı büyük ölçüde ciddi bir rekabetin dışında kalmaktadır. İnsanlar, işyerinde daha fazla güç yerine, kendilerine daha fazla zaman ayırmak istiyor gibi görünüyor. Ekonomist Albert Hirschman’ın terimleriyle ifade etmek gerekirse, grevlerin ve örgütlü emeğin geleneksel “sesi” yerine genelleştirilmiş bir “çıkış” görüyoruz. İnsanlar isyan ediyor ama bir sınıf olarak değil, bireyler olarak. Yurttaşlar olarak yükselen vergileri ya da fiyatları protesto edebilirlerken, üreticiler olarak neyi ve nasıl ürettiğimiz konusunda kolektif olarak edimde bulunma hırsını eklemleyemediler. Sanki işbölümünü siyasileştirecek kolektif organlardan yoksun bir dünyada, geriye kalan tek seçenek tüketicidir: başka yere gidin, gerisini piyasa halleder.

Bu, popülist çağa damgasını vuran toplumsal çatışmaların işyeri dışında daha geniş yer değiştirmesinin bir parçasıydı. Savaş sonrası toplumlarını şekillendiren ve toplumsal çatışmaları endüstriyel ilişkilere demirleyen partiler, sendikalar ve kitle örgütleri gibi kurumların dağılmasıyla birlikte, hoşnutsuzluk siyasi sınıfın kendisine karşı daha doğrudan ifade edildi. Savaş sonrası dönemde partiler sadece iktidarı ele geçirecek makineler değil aynı zamanda kurumlar ve yurttaşlar arasındaki arabuluculardı. Sadece toplumsal hoşnutsuzluğu yansıtmakla kalmadılar; çatışmaları ve toplumsal ilişkileri şekillendirerek ona belirli bir biçim verdiler. Soğuk Savaş’ın sonunu karakterize eden toplumun ve siyasetin atomizasyonu, sadece yurttaşlar ve kurumlar arasındaki uçurumu genişletmekle kalmadı; aynı zamanda işi de siyasetten arındırdı. Wolfgang Streeck’in belirttiği gibi, “etkili kamu talebini geliştirmek için gereken yurttaşlık becerileri ve örgütsel yapılar, telafinin ötesinde körelmiş olabilir”. Bu yeni atomize sivil toplumda “çıkış”, insanların siyasetle ilişki kurmasının genel tarzı haline geldi. Artık bürokratik kitle partilerine ya da sendikalarına “sadakat” ya da kolektif eylem yoluyla “ses” yok. Tarihin sonu bu anlamda kamusal alandan genelleştirilmiş bir çıkıştı.

Örgütlü emeğin, son on yılı karakterize eden artan toplumsal kargaşada görece olmaması şaşırtıcı değildir. 20. yüzyılın sınıf çatışmalarını simgeleyen işyeri, siyasetten yalıtılmıştı. Hükümetler sürekli bir başkaldırının hedefi olurken, işyerlerini yönetenler, milyonlarca işçinin günlük yaşamını şekillendirenler, nispeten protestolardan kurtulmuş durumdalar. Fransa’daki Sarı Yelekliler’de olduğu gibi, servetin daha iyi dağılımına yönelik çatışmalar artık işyerinde gerçekleşmiyor ve işin demokratikleşmesi hakkında çok az iddia içeriyor. Siyasi seçkinlere karşı isyan, patronların sömürülmesine karşı mücadelenin yerini aldı. Tutarlı bir iktisadî alternatif de eksik. Saygı, daha iyi bir ücret, daha iyi temsil ya da daha az yolsuzluk talep etmek, işçi hareketinin bir yüzyıl önce toplumsal örgütlenmenin temel ilkeleri üzerinde başlattığı mücadeleden çok uzaktır. Sınıf çatışması, işçi sınıfı olmaksızın, geri döndü.

Sermaye ve emek siyasetinden bu hareket, son on yıllarda solun en büyük zorluklarından birini temsil ediyor. Jeremy Corbyn ve Bernie Sanders gibi sol popülistler, örgütlü emeğin düşüşte olduğu 2008 malî çöküşünden sonra öfkeyi yönlendirmek için çekici seçenekler haline geldi. Ancak yeni dijital katılım biçimlerinin gelişmesine rağmen, bu yeni tabanın katılımı tepkiseldi ve platformların oluşturduğu geçici kalabalıkların dışında kalıcı siyasi katılımı sürdüremedi. Bu, Alex Hochuli, George Hoare ve Philip Cunliffe’nin The End of the End of History: Politics in the Twenty-First Century’de [Tarihin Sonunun Sonu: Yirmi Birinci Yüzyılda Siyaset] (2021) zekice belirttiği gibi, “kitleler olmaksızın sosyalizm”i inşa etmek, başarısız bir girişimdi. Ve planlama ve yeşil geçişle ilgili tüm tartışmalara rağmen, gereksinimler ve yatırım hakkında toplu olarak fikir yürütebilecek kitle örgütlerinin eksikliği, üretken alanın herhangi bir gerçek siyasallaşmasını engelledi. Bununla birlikte, sivil toplumda kapitalizm altında çalışma konusunda artan hoşnutsuzluk, ilginç fırsatlar yarattı. Etkili olmaları için, demokrasinin işbölümünü de kapsayacak şekilde genişletilmesinden daha azını gerektirmezler. Ancak o zaman işin kolektif dönüşümü, bir kez daha, çıkış siyasetine bir alternatifin başlangıç ​​noktası olabilir.

Kaynak metin: https://www.newstatesman.com/ideas/2022/07/why-flights-keep-getting-cancelled?s=08

Reklam

Daniel Zamora – Uçuşlar Neden İptal Ediliyor” için bir yanıt

Add yours

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: