Yazar arşivleri: serpgnes

‘Beyazlık’ Vebası – Richard Seymour

James Baldwin
James Baldwin

Beyazlık bir ayrıcalık değil vebadır. Bundan görece avantaj sağlayanlar bile – ve görece avantaj siz sınıf merdivenini tırmandıkça büyür, indikçe küçülür – hala kendilerini kandırıyorlar. Amerika’daki beyaz orta sınıf sağın iklim değişikliği hakkındaki konuşmalarını dinleyin, yavaş yavaş altmetnin metnin kendisi haline geldiğini duyarsınız: “Biz varlıklı beyazlar, bundan kurtulabiliriz. Bu bizim için iyi bile olabilir çünkü yoksullar, siyahlar ve Çinliler, Hindistanlılar yani rakipler için kötü olacak. Ve Avrupa’yı dondurursa eğer, topuklara kuvvet, ne yapalım.”

“Beyaz olduğunu düşündüğün sürece,” dedi James Baldwin, “sende umut yok.”

Ve bu mantığa aykırı geliyorsa eğer – bir tek beyazlarda umut olduğu düşünülebilirmiş gibi – sözlerine şöyle devam etti:

“Beyaz olduğunu düşündüğün sürece konu dışısın. Beyaz olmanın bir numarası yok artık.”

Burada tuhaf ve çetrefilli bir şey var. Garip bir ifade şekli: beyazlık – Baldwin’in inanıyor göründüğü üzere – bir lanet olmamalıydı, ‘beyaz’ olarak tanımlananların bundan bir şey elde ettikleri bir ayrıcalık olmalıydı.

Okumaya devam et

Toksik ya da sağlıklı maskülenlik mi yoksa insan olmak mı? – Robert Jensen

Toksik maskülenlik erkeklere de zarar veriyor, evet. Ama sürekli olarak erkekler tarafından tecavüze uğrama, dayak yeme ve öldürülme tehdidi ile baş etmek zorunda olan kadınlarla ağlayamayan erkekler arasında büyük bir fark var.
Robert Jensen

Robert Jensen, maskülenliği konuşurken odak noktamızın neden toksik patriyarkal sistemi ortadan kaldırmak olması gerektiğini açıklıyor.

Okumaya devam et

Liberalizm ve Feminizmin Ölümü – Catharine A. MacKinnon

Bir zamanlar kadın hareketi diye bir şey vardı. Onu ilkin Rat’in kurtarılmış bir sayısında duydum.[1] Bu sayıyı Robin Morgan ve bir grup korkusuz kadın, çalıştıkları yeraltı gazetesini ele geçirerek çıkarmıştı. Kurtarılmış Rat’ten öğrendiğim şey, kadınları eşit katılımdan dışlayan, kadınların sesini aşağılayan, kadınların katkısını susturan, kadınları ciddiye almayan, kadınlara patronluk taslayan bir şeyin, [bu sözüm ona solcu gazete gibi] başka her ne yapıyor ya da yapmıyor olursa olsun, en asgarisi açıktan reddedilmesi, en iyisi de el konulup değiştirilmesi gerektiğiydi. O dönem feministlerin Rat’i sansürlediği gibi bir şey duymadım, ama kuşku yok ki bazı insanlar böyle düşünmüştü. Bence yapılan sansür değil, ifade özgürlüğünün kullanılmasıydı.

Okumaya devam et

Ayrıcalıklar, fonlar, beyazlık, akademi… Jane Clare Jones’dan ‘TERF’ umacısı üzerine*

3. Burada vurgulamak istediğim son şey ise, toplumsal cinsiyete eleştirel bakan (“gender critical,” GC) kadınları, hem ırkla kurulan benzerlikler bakımından hem de daha genel olarak, söyleyebileceğimiz her şeyi statükonun yansıması olan kemikleşmiş nüfuz olarak en kestirme biçimde ehemmiyetsizleştirmeyi sağlaması bakımından, siyasi tahakkümün failleri gibi konumlandırmanın, Phipps’in pozisyonunun ne kadar merkezinde olduğuna dair yukarıdaki tartışmanın bir uzantısı. Yukarıda da değindiğim üzere, ezilmişlik eksenlerinin kesişiminin doğru bir okumasıyla, kadınların, beyaz kadınların, hatta orta sınıf beyaz kadınların bile, iddialarımızın meşruiyetinin mutlak olarak reddedilmesini meşru kılacak şekilde dümdüz ‘ayrıcalıklı’ olduğunu kabul etmiyorum. Dahası, kurumların, hükümetlerin ve şirketlerin bu tartışmadaki iki tarafa olan desteğinin mevcut gerçekliğine sadece şöyle bir göz atıldığında bile, kitle fonlamasıyla ilerleyen bir grup orta yaşlı radikal feministin ve lezbiyenin, sırtlarını hegemonik siyasi tahakküme dayamış oldukları fikri, ilk bakışta olduğundan bile daha absürt görünüyor. Buna dair derlenebilecek kanıt listesi o kadar uzun ve kapsamlı ki, insan hangisinden başlayacağını bilemiyor. Phipps’in kendisi, pek de “TERF’çü” eleştirel bakışla olmadığı tahmin edilebilecek şekilde, haftalarca trans/kesişimsel ilmihali dikkatli bir şekilde tekrarladığı bir lisansüstü dersi verdiği Sussex Üniversitesi’nde, pek marjinalleştirilmiş bir Toplumsal Cinsiyet Profesörü tabi ki.

Alison Phipps: “‘GC’ akademisyenlerin susturulduğuna dair – bu kez Guardian’da çıkan – son makaleyi paylaşmayacağım. Onun yerine şunu buraya bırakayım.”
Karikatür: GC feministleri temsil eden(!) dev megafonlu antipatik bir adam, gösterebileceğimiz her türlü sempatiye muhtaç, normal boyutta megafonlu başka bir adama “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜME MÜDAHALE ETMEYİ BIRAK!” diye bağırıyor.

Phipps’in dev megafonlu bir GC temsili karikatürü paylaşarak GC akademisyenlerin sansüre uğramasının mümkün olmadığını alaycı bir şekilde iddia ettiği gün, kafadar meslektaşı muhterem Profesör Sally Hines, trans erkeklerde gebelik üzerine projesinin İHAM tarafından yardımsever bir şekilde fonlandığını duyuruyordu. Bir de tabi, yine İHAM tarafından fonlanan, King’s London’ın üç başka üniversite ile birlikte gerçekleştireceği, çokça sözü edilen “Yasal Toplumsal Cinsiyetin Geleceği” (“Seksi silip geçiyoruz, n’aber!”) projesi var. Bunun aksine, bugüne dek, GC akademisyenlerin hiçbir projesi kamu kaynaklarından faydalanabilmiş değil. Ve sormak zorundayız, modern üniversite (muhtemelen Phipps’le de en sonunda bir konuda hemfikir olacağımız gibi) neoliberal ve patriyarkal bir kurum ise, neden bizim statükoyu güçlendiren fikirlerimize böylesine ilgisiz ama sözüm ona tüm iktidar yapısına her an diz çöktürebilecek olan toplumsal cinsiyetçi (gender) gündemi desteklemeye böylesine istekli?

Elbette, aynı soruyu hükümet fonları için de sorabiliriz. 2018’de, Birleşik Krallık’ta Trans Hakları Hareketi’nin amiral gemisi olan Stonewall, BK hükümetinden £233.000 (1.788.135 TL), İskoç hükümetinden ise £90.000 (690.660 TL) fon aldı. Sınırın kuzeyinde, İskoç hükümeti ayrıyeten, Trans Hakları Hareketi’nin pozisyonunu destekleyen bir dizi başka kuruluşu da fonluyor (%91’i İskoç hükümeti tarafından fonlanan Eşitlik Ağı’nın parçası olarak İskoç Trans İttifakı’na 2018’de £181.000/1.389.157 TL ve İskoçya’nın sözüm ona kadın örgütü Engender’a 2018’de ScotGov tarafından £275.000/2.110.240 TL verildi). Bu süre zarfında, aslına bakılırsa yazılı tarihin tamamı boyunca, GC feminist grupların kamusal kaynaklardan alıp alabildikleri tüm fon net olarak sıfır. Yani, BK ve İskoç hükümetleri, cinsiyetin (sex) siyaseten silinmesi için uğraş veren ve Eşitlik Kanunu’ndan kadınlara tanınmış biyolojik cinsiyet temelli istisnaları (single sex exemptions) kaldırması için BK hükümetinden bilhassa ricacı olmuş olan özel çıkar gruplarına, kamusal kaynakları yüksek meblağlı nakit şeklinde aktarmaktalar ve bizler ise, kadın haklarını olumsuz etkileyecek yasa değişikliği önerilerini protesto etmek için, karma karışık gruplar şeklinde bir araya gelerek, neredeyse bütünüyle kişisel bağışlarla finanse edilen “kervan yolda düzülür” tarzı bir tabandan örgütlenmeli kampanya yürütmek zorunda kaldık. Toplumsal ve siyasi tahakkümümüze dair gerçekler bunlar işte. (Ve Hıristiyan sağcılar tarafından fonlandığımıza dair o kara propagandayı ileri sürmeye niyetliyseniz, hani, makbuz nerede diye sorarım, banka hesabıma yönlendirilmiş olursa ne ala.)

Trans Hakları Hareketi’nin amiral gemisi Stonewall, dünyanın en ilerici, en ayık şirketlerinin listesini yapmış.

(*) Kathleen Stock‘un Sussex Üniversitesi’nden Toplumsal Cinsiyet Profesörü Alison Phipps’e, sonu gelmez şekilde Tweet alıntılayarak TERF’lerin ne kadar kötücül bir toksik güç olduğuna dair iç karartıcı Tweet’ler atmak yerine, kendilerini insan yerine koyup gerçekten konuşmayı denemesini ve bu anlaşmazlığın merkezinde yer alan görüşler üzerine kendileriyle doğrudan ve açıktan tartışmasını teklif etmesi ve bu teklifin Phipps tarafından “makul olmayan görüşlere makul bir tartışma ile karşılık verilemeyeceği” gerekçesiyle reddedilmesi üzerine, Jane Clare Jones’un yazdığı yazıdan iki paragraf.

Slavoj Zizek: Avrupalı solcular Kürtleri ABD’ye bel bağladı diye reddediyor. Bu mide bulandırıcı bir ihanet.

Geçtiğimiz on yıllarda, Kürtlerin kendi komünal yaşamlarını örgütleme kapasitesi neredeyse ideal deney koşullarında sınandı: etraflarındaki devletlerin çatışmaları dışında özgürce nefes alacak bir alan bulur bulmaz tüm dünyayı şaşırttılar.

Yüz yıldan fazla zaman önce, Karl May, Alman kahraman Kara Ben Nemsi’nin maceraları hakkında bir çoksatar yazdı: Through Wild Kurdistan. Hemen popüler olan bu kitap, orta Avrupa’da şöyle bir Kürdistan algısı yarattı: acımasız aşiret savaşlarının, nahifçe mertliğin ve mizah duygusunun ama aynı zamanda da batıl itikatların, ihanetin ve hiç bitmeyen zalim savaşların olduğu bir yer. Avrupa medeniyetindeki barbar Öteki’nin neredeyse bir karikatürü gibiydi bu algı.

Okumaya devam et

Trans tartışması ve ifade özgürlüğü üzerine*

*LRB, 14 Temmuz 2016 sayısı, Okur Mektupları bölümü, Jacqueline Rose’a Beatrix Campbell ve Moira Dustin’in yanıtı

Trans

‘Transseksüel olsaydım, eminim ki [Germaine] Greer’i bulunduğum hiçbir platformda istemezdim,’ yazmış Jacqueline Rose (LRB, 5 Mayıs). Ama transseksüel değil ve kamusal platformlar ona veya transseksüellere ya da başka herhangi birilerine ait değil: bu alanlar, kolektif biz’e ait – yani kamuoyuna. Kamuoyu platformları, dostlar arası muhabbet yeri değildir. Kamuoyu platformları, kamuoyu olarak insanları duyduğumuz, huzurlarında bulunduğumuz, onları dinlediğimiz, onlardan öğrendiğimiz, hesap sorduğumuz bir forum içinde, kamusal iletişime katıldığımız, siyaset yaptığımız bir forum içinde var olurlar.

Okumaya devam et

25 filmde Avrupa (1)

2017’de, Goodbye Europe (Elveda Avrupa) başlıklı bir kitaba İngiliz sineması hakkında kısa bir katkı yapmam istendi. Kitap, son Brexit referandumundan ilham alarak Birleşik Krallık’ın Avrupa ile olan gelgitli ilişkisi ve “Avrupa fikrinin Britanyalılar ve burada yaşayan diğerleri için ne anlam ifade ettiği” üzerine farklı perspektifler sunan makalelerden oluşan bir derlemeydi. Makalemde, giderek daha uluslararası hale gelen ve ulusal sınırların artık sinemanın bir özelliğini tanımlamadığı bir ortak-yapım çağında, haddi zatında, “Britanya filmi” diye bir şey olmadığını savundum. Dahası, BK sinemasının çağdaş film yapımcılarından herhangi biriyle yapılmış bir mülakatı okuduğunuzda, kendilerine ve eserlerine büyük ihtimal “Avrupalı” diyeceklerdir.

Okumaya devam et

Kuzey Kutbunda Yangın Var! – Matt Simon

Şu cümleyi okuyacağınız aklınıza gelir miydi? Kuzey Kutbu yanıyor. Evet, bildiğiniz Kuzey Kutbu, hani buz gibi ve ıslak olan o yerde Rusya’dan Grönland’da, oradan Alaska’ya kadar çok geniş alanları, hayret verici derecede yüksek sayıda yangın yiyip bitiriyor.

“‘Kuzey Kutbundaki yangınlar’ diyoruz ama, ‘Kuzey Kutbu’ ile ‘yangın’ kelimeleri daha önce hiç yan yana kullanılmadı. Yangın biliminde yepyeni bir şey bu,” diyor Guillermo Rein. Kendisi Imperial College London’da bu alanda çalışmalar yürütüyor. “Kuzey Kutbu yangınları çok nadirdir ama hiç görülmedik de değildirler. Görülmedik olan şey, çıkan yangın sayısı. Gezegenin etrafındaki uydular, daha önce hiç bu seviyede yangın olayları tespit etmemişlerdi.”

Okumaya devam et

Bugün radikal politikanın kökenleri – Zygmunt Bauman

bauman-510x340

Kredili yaşamlar

Bu bölüm, mevcut küresel krize radikal alternatifler oldukları söylenenlerin aslında hiç de radikal olmadıklarına dikkat çekerek günümüzde radikal politikanın ne olduğu sorusunu yanıtlamaktadır. Radikal değiller, çünkü sorunun köklerine, yani esasen belirli bir yaşam tarzına olan bağımlılığımız meselesine inmiyorlar.1

Okumaya devam et

Doğu Akdeniz’de neler oluyor?

Ne Olmuştu?

Doğu Akdeniz ülkeleri dalgalı sulara girmek üzere. 6 Mayıs’ta Türkiye, Kıbrıs’ın kendi münhasır ekonomik bölgesinin parçası saydığı bir deniz alanında, gemilerinin petrol ve gaz aramaya devam edeceğini açıkladı. Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs arasında anlaşmazlık konusu olan alanda enerji aramak üzere gemi gönderen Türkiye, ABD ve AB tarafından eleştirildi. Kıbrıs ise, Türk sondaj gemisinin mürettebatı için uluslararası yakalama emri çıkartmıştı.

Okumaya devam et