Postyapısalcılık, Butler ve bedenler – Jane Clare Jones

Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil. Kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlıyor’ olmaları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri. Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor.

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler – Jane Clare Jones”
Reklamlar

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones

Genel şerh – erken dönem Butler, yaygın şekilde kabul edildiği üzere, okunması muazzam can sıkıcı biridir, artı, ona hiç mi hiç katılmıyorum, dolayısıyla kitabı duvara çalmadan bu kısmı halletmek zor olacak. Ama elimden geleni yapacağım.

a) İlk olarak, kediyi doğrudan kuşların arasına salarak, Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil (kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlamaları’ ile tanımlı oluşları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri). Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor (ne zaman kadınların ezilmişliği ile ilgili siyasi bir iddiada bulunsam yüzüme Butler atan solcu eril kardeşlerin bundan vazgeçmesini GERÇEKTEN diliyorum çünkü Butler. Feminist. Falan. Değil. *hof*)

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones

Başlangıçta Kadın Vardı

Bunu takip eden ikinci nokta ise şu: yapısökümün anti-materyalist olduğunu düşünmek felsefi olarak tutarsızdır. Nispeten iyi bilindiği üzere, yapısökümcü diğer ana fikirlerden biri de ikili hiyerarşilerin eleştirisidir. Bu argüman şöyle özetlenebilir: Patriyarkal Batılı öznellik inşası, bir metafizik zıtlıklar ağı üzerinden işler. Eril/Dişil, Baba/Anne, Mantıklı/Duygusal, Akıl/Beden, Gayri Maddi/Maddi, Medeni/İlkel, Anavatan/Yabancı, Evrensel/Tikel, Tek/Çok, Baki/Değişebilir, Ölümsüz/Ölümlü, Gökyüzü/Yeryüzü vb. Anlamın ve öznelliğin inşası (bunu gösterge/özne-rabıtası olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ikiliğin bir yarısını – maskülen taraf ve onunla metafizik olarak ilişkili her şey – ayrıcalıklı kılmaya ve ikiliğin feminen yarısını değersizleştirmeye/silmeye odaklı olmuştur. Ve ilişkiselliğin gerekliliği burada önemli hale gelir. Çünkü argüman şu: tüm ikilikler birbirine bağımlıdır ve dolayısıyla, bir yarıyı ayrıcalıklandırmak hem gerçekliğin yanlış yorumlanmasıdır, hem de korkunç siyasi ve toplumsal sonuçlara sebep olur çünkü onunla ilişkilendirilen [diğer kutuptaki] insanların – dişi ve renkli insanlar – ezilmesine ve ötekileştirilmesine yol açar.

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones

Fransız feminizmi üzerine çalışan herhangi biri Derrida’da ‘metin’ okuduğunda, bunu ‘dil’ olarak okumaz, ‘ilişki’ olarak okur, daha teknik ifade edersek, ‘uzamsal ve zamansal ilişki.’ Böylece, ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’ (Fransızcanın daha iyi bir çevirisi: ‘metin-dışı [bir şey] yoktur’), ‘uzamsal ve zamansal ilişkilerinden tamamen ayrılabilir olan hiçbir şey yoktur’ haline gelir. Ki bu, doğru olmadığı bariz olan ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’un aksine, doğrudur. Burada, Derrida’yı içinde eser verdiği felsefi gelenek bağlamında okuduğunuzda açığa çıkan bu anlam değişikliğinin, onun anlamın bağlamsal olarak belirlendiğine dair vurgusunun çok iyi bir örneği olduğunu da ekleyebiliriz.

Postyapısal/postmodern feminizm ve onun a) patriyarka analizinin maddi temelinin ve b) politik bir kategori olarak kadının altının oyulmasından nasıl sorumlu olduğuna dair şu anda bir ton tartışma var. Ve bu konuda tüm taraflardan çeşitli iddialar geliyor.

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones”

Frida Kahlo’nun metalaştırılması – Jenny Valentish

Frida Kahlo’nun metalaşması hızlı ve acımasızca oldu… Frida kupaları, minderleri, vazoları, takvimleri, örtüleri, küpeleri, el çantaları, çorapları, bardakları ve kutuları… Oysa Kahlo amansız bir anti-kapitalistti.

Yeni Özgür Politika

Dikiz aynamdan Frida Kahlo araba parfümü sallanıyor, kokusu çoktandır bitmiş. Sanırım Kahlo’nun çehresinin bir hizmet aracında sallanması güzel bir görsel yan yanalık gibi geldi bana, hatta cinsiyetlendirilmiş bir alanda hoş bir terslik.

Continue reading “Frida Kahlo’nun metalaştırılması – Jenny Valentish”

Kitlelerin kendiliğinden siyaseti: Slavoj Žižek ve Sarı Yelekliler – Boris Kagarlistsky

Kaçınılmaz şekilde aşırılıkların ve hataların eşlik ettiği kendiliğinden taban hareketlerini dilediğimiz kadar eleştirebiliriz ama sol siyasetin ve entelektüel camianın tamamen iflas ettiği koşullarda, bu kitlelerin kendi kaderlerini kendi ellerine almaktan başka hiçbir seçeneğe sahip olmadığını da kabul etmek zorundayız. Kitlelerin kendiliğinden siyaseti, politikacıların oportünizminden ve entelektüellerin narsisizminden daha iyidir.

Sarı Yelekliler hareketi, yalnızca Fransa’yı yöneten seçkinleri değil, Avrupa’nın sol entelektüellerini de serseme çevirdi. Aslında son yüzyılda yaşanan her ciddi devrimci hareket için aynısı geçerliydi. Tek bir başarılı devrim bile sol entelektüeller ve siyasetçiler için “doğru” olmamıştır. “Sarı Yelekliler”in benzer bir muamele görüyor olması, tanıklık ettiğimiz olayların ne kadar önemli olduğunun ve Fransız toplumunun yaşamında ve Avrupa’nın geri kalanında ciddi bir değişim başlatma potansiyelinin kanıtını olabilir.

Continue reading “Kitlelerin kendiliğinden siyaseti: Slavoj Žižek ve Sarı Yelekliler – Boris Kagarlistsky”

“İkiliği parçalamak” üzerine bir not – Jane Clare Jones

“Tüm batı kültürü anneyi öldürmek üzerine kuruludur.”

Luce Irigaray

Bu tartışmanın benim açımdan bağıra çağıra açık ettiği şeylerden biri, Fransız feministlerin iddiasının haklılığı: Batılı düşüncenin ikili kavramsal yapısı dahilinde, kadınlar aslında gerçekten var değildirler. Var olsaydık, var oluşumuz asla bu kadar kolay teslim edilemezdi ve iç etmeye karşı direnişimiz, gayrimeşru bir nefret eylemi olarak asla bu kadar kolay karikatürize edilemezdi.

Continue reading ““İkiliği parçalamak” üzerine bir not – Jane Clare Jones”

Kadınların “egemen şiddeti” üzerine – Jane Clare Jones

Belirli kadınların belirli şeyleri söylememesi gerektiği iddia ediliyor. Erkek şiddetinden iyileşmeyi, diğer kadınların yanında bulan bir kadının, bu iyileşmenin gücü konusunda sessiz kalması gerektiği, bu alanı korumaya çalışmaması (hatta bu alanı korumakla ilgili sorular sormaması) gerektiği söyleniyor. O alanın, kendisinden sonra gelecek kadınlar için hala var olup olmayacağı konusunda endişe etmesinin yanlış olduğu söyleniyor. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleşiyormuş. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleştiğinden, şiddetmiş.

Öyleyse feminizm, artık patriyarkanın eleştirisine yönelik olmadığı veya ‘kadınlar’ ya da ‘toplumsal cinsiyet’ kategorileri ile sabitlenmediği zaman yapmış olur en ‘harekete geçirici’ işi.*

Sara Ahmed, The Cultural Politics of Emotion

Dolayısıyla insanların özlerden söz ederken ne dedikleri konusunda birazcık daha eleştirel düşünmesi son derece önemli. Ve yeterince net düşünmediğim için belki de ben de herkes kadar veya daha fazla kabahatliyim. Bu yüzden bana, kadın kategorisi olmadan da yapabilir miyiz diye sorulsa, kesinlikle derim ki, kadın kategorisi olmadan yapamayız.

Judith Butler, The Future of Sexual Difference

Anlamaya çalışıyorum – anlamaya çalışıyordum –, benzer bir gelenekten gelmemize rağmen, nasıl oldu da böylesine farklı sonuçlara varabildik?

Continue reading “Kadınların “egemen şiddeti” üzerine – Jane Clare Jones”

Östrojen hipotezi: Hormonlara kulak vermek – Lisa Miller

Şizofren erkeklerin ilk psikotik epizotlarını neden kadınlara nazaran bu kadar erken yaşadığını merak eden Britanyalı üç psikiyatr, 1990’ların başında Londra’nın kalabalık bir mahallesinde doktor muayenehaneleri ve hastanelerden topladıkları 20 senelik tanı kayıtlarını incelediler ve hayret verici bir sonuca ulaştılar: 45 yaş sonrasında, ilk atak şizofreninin gösterilebilir bir “ikinci zirvesi” vardı. Ve bu hastalar ağırlıklı olarak kadındı.

İkinci zirvenin keşfedilmesinden bu yana 20 yıl geçti ama bu olgu psikiyatri müessesesinde neredeyse tamamen görünmez olmayı sürdürüyor ve durum genel doktorlar arasında daha bile karanlık. Dolayısıyla, kadınların ilk ruhsal çöküntülerini neden hayatlarının daha geç bir aşamasında yaşadıklarına bir açıklama da getirilemiyor ve bu olgu (hayatlarının daha geç, menopozla ilişkili belirli bir döneminde yaşıyor olmaları), en iyi nasıl tedavi edileceklerini bulmak için dikkate alınmıyor. Onun yerine, orta yaşta aniden psikotik hale gelen kadınlara, bakan doktorun genellikle pek de umursamadığını gösteren tanılar konuyor ve kadınlar erkekler üzerindeki klinik deneylerde test edilmiş güçlü antipsikotiklerle tedavi edilmeye çalışılıyor. Rahatsızlıkları sınıflandırılmamış ve akıl sağlığının sınırlarında yaşayan bu kadınlar, tıbbın kendileri karşısındaki cevapsızlığı ile daha da yabancılaştırılıyorlar.

Continue reading “Östrojen hipotezi: Hormonlara kulak vermek – Lisa Miller”

Yerel yönetimci devrim – Eleonora De Majo

Küreselleşmiş, neoliberal bir ekonomi ve derin bir ulusal egemenlik krizi döneminde, “yeni yerel yönetimcilik” adı verilebilecek bir dalga, Barselona, Cadiz, Amsterdam, Grenoble, Napoli gibi ilerici yerel yönetimlerle Avrupa çapında güç kazanmış görünüyor.

Bu şehirlerde yurttaşlar yolsuzluk, sosyal harcamalarda ayrım gözetmeksizin yapılan kesintiler ve yönetenler ile yönetilenler arasındaki genişleyen uçurum sebebiyle geleneksel partilere sırtlarını döndüler ve bunun yerine yerel yönetimciliğe dönerek, yerel seçimlerle şehirlerinde iktidarı geri alma şansı yakaladılar. Yurttaş hareketlerinin, sivil toplumun ve katılımcı kentsel platformların öncülük ettiği bu dalganın siyasi gündemi sosyal mücadelelerden, örneğin Barselona’da sosyal konutlardan tahliyelere karşı direnişlerden veya Napoli’de çevresel adaletsizliğe karşı hareketten yükseliyor.

Continue reading “Yerel yönetimci devrim – Eleonora De Majo”