Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek

macron-lepenAssange karşıtı, Hillary yanlısı liberal solun Birleşik Krallık’taki sesi The Guardian gazetesinde çıkan bir yorum yazısının başlığı şöyle idi: “Le Pen, Yahudi Soykırımı konusunda revizyonist bir aşırı sağcı. Macron değil. Aralarında bir seçim yapmak çok mu zor?”

Tahmin edilebilir bir şekilde, metnin kendisi şöyle başlıyor: “Bir yatırım bankacısı olmak Yahudi Soykırımı revizyonisti olmakla aynı şey mi? Neoliberalizm neofaşizmle eşit mi?” ve dalga geçercesine, ikinci turda Macron’a oy vermek için “koşullu” sol desteğe bile karşı: “Şimdi bile Macron’a oy veririm – SEVE SEVE.”

En kötüsünden liberal şantaj bu: Macron koşulsuz desteklenmeli; önemli olan neoliberal bir merkez politikacı olması değil, Le Pen’e karşı olması. Bildiğimiz o eski “Trump’a karşı Hillary” hikayesi: faşist tehditle yüz yüze iken Hillary’nin peşinde toplanmalıyız (ve onun ekibinin Sanders’ı gaddarca nasıl kenara ittiğini ve dolayısıyla seçim mağlubiyetine katkı sağladığını unutmalıyız). Continue reading “Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek”

İyi polis, kötü polis: Ukrayna’da devlet ve aşırı sağ ittifak halinde – A. Liasheva & M. Khokhlovich

3

Nisan ayı sonunda, Stanislav Serhienko’ya yönelik gaddarca saldırı Ukrayna ve uluslararası planda dikkatleri çekti. Solcu aktivist ve öğrenci, evinin önünde güpegündüz pusuya düşürüldü. Kimliği belirsiz iki saldırganın dövüp bıçakladığı Serhienko hastaneye kaldırılıp ameliyata alındı.

Serhienko hem Rusya destekli ayrılıkçıları hem de ülkenin doğusundaki savaşta aşırı sağcı paramiliter gruplarla ittifak yapan Ukrayna ordusunu kamuoyu önünde eleştirmişti. Ulusal Hafıza Enstitüsü ve başındaki Volodymyr Viatrovych başta olmak üzere Ukrayna devletinin milliyetçi gündemine karşı da sesini yükseltmişti. Continue reading “İyi polis, kötü polis: Ukrayna’da devlet ve aşırı sağ ittifak halinde – A. Liasheva & M. Khokhlovich”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan

Marco_Polo_Rides_The_Silk_Road
Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinden Çin’e seyahati
Marco Polo’nun Kubilay Han’ın huzuruna varmak için kat ettiği, çöller ve dağlar dolanan 5000 millik inanılmaz seyahat güzergahı, dünyanın yarısını kapsıyor.
1. Marco Polo, babası ve amcası ile birlikte Venedik’ten denize açıldı.
2. Han’a götürmek üzere Papa Gregory X’dan bir mektup aldılar.
3. Kudüs’ten kutsal yağ aldılar.
4. Hürmüz’ü geride bırakan Polo’lar kuzeye giden bir kervana katıldılar.
5. Marco dağlarda hasta düştü. Hastalığı sırasında dağda ateşin daha az yandığını fark etti.
6. Ölümcül Taklamakan Çölü’nü aştılar.
7. Çin Seddi’nden geçtiler.
8. Kubilay Han’ın Şangdu’daki yazlık sarayına vardılar.

AVRUPA YOK OLURKEN AVRASYA KAYNAŞIYOR

Westfalya devletler sistemi zayıflarken, süperkıta [Avrasya] tek bir akışkan, ele gelir ticaret ve çatışma birimi haline geliyor ve eski, emperyal miraslar – Rus, Çin, İran, Türk – öne çıkıyor. Orta Avrupa’dan etnik-Han Çin merkezine kadar her kriz, artık birbiriyle bağlantılı. Artık tek bir savaş alanı var.

Aşağıdaki analiz, bu değişime yönelik tarihsel ve coğrafi bir kılavuz.

“Bu kadar takdir ettiğim bir makaleyi okuduğum nadirdir. Gerçekten ufuk açıcı.”

– Henry Kissinger

Birinci Bölüm

BATI’NIN DAĞILIŞI

Batı medeniyeti, Soğuk Savaş dönemi ve hemen sonrasında eriştiği jeopolitik özlük ve ham güç düzeyine tarihte daha önce hiçbir zaman erişmemişti. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) binyıllık bir politik ve moral değerler geleneğini – kısaca Batı – sağlam bir askeri ittifak halinde yoğunlaştırdı. NATO, her şeyden önce kültürel bir fenomendi. Manevi kökenleri Yunan ve Roma felsefi ve idari miraslarına, erken Orta Çağlarda Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına, Amerikan Devrimi’nin fikirlerini doğuran 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanmasına kadar gidiyor. Elbette, Batı’nın kilit ulusları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ittifaklar halinde birbirleriyle savaştılar ve bu olağanüstü şartlar NATO’nun daha güvenli ve detaylandırmış yapılarının habercisi oldu. Bu yapılar, netice itibariyle, kıta çapında bir ekonomik sistemle desteklendi ve Avrupa Birliği’nde (AB) nihayetlendi. AB, NATO’ya içkin değerlere hem siyasal destek sağladı hem de gündelik içerik kazandırdı. Bu değerler genel olarak keyfi cezalandırmaya karşı hukukun üstünlüğü, etnik ülkeler üzerinde hukuk devletleri ve bireyin ırkı veya dini ne olursa olsun korunması idi. Demokrasinin seçimlerle ilgisi, tarafsız kurumlarla olanından daha azdır ne de olsa. Uzun Avrupa Savaşı’nın (1914-1989) bitimi, bu değerlerin zaferi oldu, komünizm en sonunda yenilmiş ve NATO ve AB, sistemlerini Orta ve Doğu Avrupa’ya, kuzeyde Baltık denizinden güneyde Karadeniz’e kadar genişletmişti. Ve bu kategorik olarak uzun bir Avrupa savaşı idi çünkü savaş dönemi mahrumiyetleri, siyasi ve ekonomik olarak, Sovyet uydu devletlerinde 1989’a dek sürdü, Batı ise Avrupa’nın ikinci totaliter sistemine, tıpkı ilkini 1945’te yendiği gibi galip geldi. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan”

Erdoğan’ın Batı’nın sessizliğini satın alarak demokrasiyi terk etme planı tamamlanmak üzere – Elliot Ackerman

TURKEY-NETHERLANDS-POLITICS-ERDOGAN

foreignpolicy.com

Türkiye 16 Nisan’da anayasa referandumuna giderken, muhalif HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş halen tutuklu. Sesi iyice kısıldığından kendisini öyküler yazmaya vermiş. Adı “Halep Ezmesi” olan son öyküsünde anlatıcı, “Ölüm gerçekten sıradan ve normal bir şeydi de acaba biz mi abarttık onu ve olağanüstü bir hale getirdik” diye derin düşüncelere dalıyor. Türkiye’nin yaklaşan referandumunu anlamak için, 2015’deki son genel seçimleri ve Demirtaş’ın dediği gibi, şiddetin sıradanlaştığı sonraki iki yılı anlamak gerekiyor. Continue reading “Erdoğan’ın Batı’nın sessizliğini satın alarak demokrasiyi terk etme planı tamamlanmak üzere – Elliot Ackerman”

Milliyetçiliği yenmek için Avrupa’nın ‘New Deal’a ihtiyacı var – Yanis Varoufakis

nordic-resistance

İsveçli Neo-Nazi grup Nordiska Motståndsrörelsen, Trump’ın ABD başkanı seçilmesini kutlamak için tarihinin en büyük yürüyüşünü gerçekleştirdi.

Diğer Avrupalılar buhranın pençesindeyken hiçbir Avrupa ulusu müreffeh kalmayı sürdüremez

(Project Syndicate) ― “Neye mal olacağını umursamıyorum. Ülkemizi geri alacağız!” Geçtiğimiz Haziran’daki Brexit referandumundan bu yana İngiltere boyunca bu gururlu mesaj duyuluyor. Ve kıta boyunca yankı bulan bir talep bu. Yakın zamana dek, Avrupa’yı “kurtarmaya” dönük herhangi bir öneri, uygulanabilirliğine dair kuşkularla birlikte olsa bile, sempatiyle karşılanıyordu. Bugün ise kuşkuculuk Avrupa’nın kurtarılmaya değer olup olmadığına kadar varmış durumda.

Avrupa fikri; inkâr, isyan ve yanıltmacadan müteşekkil bir güç tarafından geriye çekiliyor. Avrupa Birliği düzeninin, AB’nin ekonomik mimarisinin hiçbir şekilde 2008 bankacılık krizinden çıkabilecek şekilde tasarlanmadığını inkârı, Avrupa projesinin meşruiyetini ortadan kaldıran deflasyonist güçlere sebep oldu. Deflasyona karşı öngörülebilir tepki, Avrupa karşıtı partilerin kıta boyunca isyanı oldu. Ve bunların en kaygı vericisi, düzenin milliyetçi dalganın önünü “layt-federasyon”un kesebileceği yanıltmacası ile yanıt vermesi. Continue reading “Milliyetçiliği yenmek için Avrupa’nın ‘New Deal’a ihtiyacı var – Yanis Varoufakis”

Popülist zamanlarda sosyal demokrasi – Cas Mudde

mudde_cas

@casmudde popülist zamanlarda sosyal demokrasi (demokratik sol) üzerine Twitter atıp tutması (1 Aralık 2016)

  1. Sosyal demokrasinin düşüşü ve sağ popülizmin yükselişi bir ölçüde örtüşüyor ama aynı şey DEĞİLLER!
  2. Sosyal demokrasi beyaz işçi sınıfı için bir çıkar grubu DEĞİL, bir bütün olarak toplumun eşitliğini ileriye taşımayı amaçlayan bir ideolojidir!
  3. Sosyal demokrasi her şeyden önce sınıfa (sosyoekonomik kimliğe) ve dayanışmaya (sınıflar ve etnisiteler arasında) dayalı olmalıdır.
  4. HİÇBİR batı ülkesinde nüfusun çoğunluğu açıktan popülist bir radikal sağ ajandaya oy vermiş değildir! (Macaristan’da bile!)
  5. ABD’de 2,5 milyondan fazla insan Trump’ın açıkça dışlayıcı olan ajandası yerine Clinton’ın açıkça kapsayıcı ajandasına oy vermiştir!
  6. Jean-Marie Le Pen “halkın” (yani potansiyel radikal sağcı seçmenin) aslını suretine tercih ettiğini taa 1990’larda söylemiştir.
  7. Beyaz sosyal demokratlar, açıkça yapmak şöyle dursun, örtülü olarak da işçi sınıfını beyaz (ve yerli) olarak tanımlamaktan vazgeçmelidir.
  8. Sosyal demokrat partiler popüler olmayabilirler ancak bu sosyal demokrasinin popüler olmadığı anlamına gelmez!
  9. Sosyal demokrasi basitçe 1970’lerin ve 1980’lerin program ve stratejilerine geri dönemez (örneğin Corbyn, daha az ölçüde de Sanders).
  10. Seçmen sosyolojisi değişti: daha az bütünleşmiş alt kültürler, siyasal partilere daha az güven, (dolayısıyla da) seçim tercihlerinde daha düşük istikrar.
  11. Post-materyalizm yalnızca tek bir kuşağı tanımladı: önceki ve sonraki kuşaklar farklı değerlere ve farklı çıkarlara sahip.
  12. Sosyal demokrasinin geleceği artık popülist radikal sağın mobilize ettiği küçük bir grup yerlici beyaz işçi sınıfında değil.
  13. Sosyal demokrasinin geleceği şu anki taban ARTI mobilize olmamış genç ve mobilize olmamış beyaz olmayan işçi ve orta sınıfta.
  14. Ama yeni seçmenlerin, sınıf ve dayanışmaya dayanan ve tutarlı bir şekilde savunulan pozitif bir ilerici ajandaya ikna edilmesi gerekiyor.
  15. Sosyal demokrasi kültürel hegemonyasını hem sosyoekonomik hem de sosyokültürel olarak kaybettiği için, bu kültürel devrim de gerektirecek (evet Gramsci)
  16. Sonuç olarak, sosyal demokrasi ancak tabandan örgütlenen parti dışı ve partili uzun vadeli mobilizasyonlar yoluyla geri dönebilir.

Serap çevirdi

Sorun Avrupa Birliği değil Avro – John Weeks

Protestors take part in a demonstration

socialeurope.eu

2016: Referandum Felaketlerinin Yılı

2016’da Avrupa Birliği hem bir örgüt hem de daha iyi ve barışçıl bir gelecek umudu olarak ciddi ve de ölümcül olabilecek en az iki darbe aldı: İngiliz “kalma/çıkma” referandumu doğrudan bir darbeydi; beş ay sonra İtalya’da yapılan anayasa referandumu ise şimdilik ucuz atlatılsa da avro bölgesi üyeliği üzerine bir “kalma/çıkma” referandumuna (Italexit) giderse ölümcül bir darbe haline gelebilir. Fransa’da bir halk oylaması (Frexit) vaat eden Marine Le Pen’in iktidarı alması durumunda, AB’yi yönetmeyi beceremeyen elitler, ulusal seviyedeki bu doğrudan demokrasi deneyimleri karşısında acı acı dizlerini dövmek durumunda kalacaklar. Continue reading “Sorun Avrupa Birliği değil Avro – John Weeks”

2017’de bir başka Euro krizi olması neredeyse kesin – David McWilliams

transportation-capacity-2017.jpeg

Çeviri: Barış Satılmış

2017’de bir başka Euro krizi olması neredeyse kesin. Son Euro krizinde dikkatlerin odak noktası Yunanistan’dı; bugün İtalya.

İtalya Yunanistan değil, Euro bölgesindeki üçüncü büyük ekonomi, Avrupa’da Almanya’dan sonra ikinci büyük üretici ulus, Avrupa’nın en büyük borçlusu. En büyük üçüncü İtalya bankası kurtarılamaz biçimde müflis. İtalya’nın bir hükümeti yok ve bir sonraki seçimi kazanması muhtemel kişiler, İtalya’nın Euro’dan çıkmasını ve Euro yerine kendi para birimi liretin getirilmesini istiyorlar. Continue reading “2017’de bir başka Euro krizi olması neredeyse kesin – David McWilliams”

6 soruda İtalya referandumu – Catherine Edwards

Çeviri: Barış Satılmış

efd8509166f4005812d688e1b69fd81f39c01dc893705aa3b3db650c7f24296b.jpg

İtalya Başbakanı Matteo Renzi, önerdiği anayasal reformların referandumda büyük bir farkla reddedilmesinden sonra istifa edeceği duyurdu. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu, İtalya’yı neyin beklediğini ve tüm bunların Avrupa için ne anlama geldiğini merak ediyorsanız okumaya devam edin.

  1. Bu sonuç bir şok mu?

Evet ve hayır. Son anketler Hayır kampını ikna edici biçimde önde gösteriyordu ama sonunda çoğu anketin tahmin ettiği gibi beş puanlık bir fark yerine yirmi puandan biraz az bir farkla kazandılar.

İtalya siyasetinde bir uzman olan, Salford Üniversitesi profesörü James Newall, bu büyük farkın çok daha yakın bir sonuç bekleyen birçok gözlemci için sürpriz olduğunu söylüyor.

Hayır kampının neden kazandığına gelince, sosyal, ekonomik ve politik etkenler rol oynadı.

“Bu sonucu yaratan şey – sadece bu olmasa da – büyük oranda sistem karşıtı duygular” diyor Newall. “Bazıları tek tek önerileri oyladı, diğerleri sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlik nedeniyle, kimileri de özellikle Renzi’ye karşı oy verdi çünkü bunu kendi performansı üzerine bir referandum olarak sundu.” Continue reading “6 soruda İtalya referandumu – Catherine Edwards”

İtalya’da Foodora grevi: paylaşım ekonomisinin karanlık yanı – libcom.org

foodora2

libcom.org

Çeviren: Serap Şen

Foodora yemek servisi aplikasyonu için çalışan kuryeler, ‘gig ekonomisi’(1) ve içinde çalışan işçilerin nasıl örgütlenebileceği konusunda soruların artmasına sebep olan bir grevdeydi.

  1. Paylaşım ekonomisi?

Gazeteler her gün eski dünyamızın dijital teknolojiler sayesinde nasıl değiştiğine dair haberlerle dolu. Sık sık tam otomasyon, hayatın dijitalleşmesi ve çalışmanın sonu konulu yazılar okuyoruz. Tüm bu konular paylaşım ekonomisinde iç içe geçmiş: arz ve talebi birleştiren aplikasyonlar belirli bir iyilik taşıyor. Foodora ise bunlardan biri değil, çünkü hiçbir şey paylaşılmıyor. Foodora tıpkı Uber, MechanicalTurk veya Task Rabbit gibi, gig ekonomisinin bir parçası.

Foodora, esnek bir kurye filosu sağlayarak restoranlara yeni müşteri imkânı sunuyor. Aplikasyon satın alımları takip ediyor ve bunlara hızı ve mesafeyi hesaplayan algoritmalara dayalı olarak kuryeler atıyor. Restoranlar başka kimseyi çalıştırmadan, yalnızca tamamlanan teslimatlara yüzde 30 ödeyerek, yani hiçbir ekstra maliyet olmaksızın yeni siparişler alıyorlar. Müşteriler istedikleri yemeği geniş bir restoran çeşitliliği içinden teslimat başına 2,90 Euro ödeyerek evden teslim alıyorlar. Şirketin “bisikletçiler” dediği genç bisiklet sürücüleri, boş zamanlarında şehirde dolanarak biraz para kazanıyorlar. Bir zamanların Berlin merkezli başlangıç şirketi Foodora, uluslararası bir işletme haline geldi ve 10 ülkede 36 şehre yayıldı. İtalya’da iki yıl önce açıldı, Turin ve Milan’da (kuzey İtalya) başladı ve kısa süre sonra Roma’ya genişleyecek. Satış hacminin her ay %75 artması bekleniyor. Continue reading “İtalya’da Foodora grevi: paylaşım ekonomisinin karanlık yanı – libcom.org”