Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası

TOPSHOTS-EGYPT-POLITICS-DEMO

VersoBooks.com

Çeviri: Bircan Polat

İslam imgesi, hiçbir zaman kamuoyunun ilgisini bu kadar çekmemişti. Hoş, bu imaj, İslam teolojisi, tarihi ve pratiği hakkında yalan yanlış bilgiler ve cehaletle dolu.

Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, İslam Mozaiği (Mosaic of Islam) kitabında, Muhammed’den bugüne İslam’ın uzun tarihini ve anlayışını, açık ve anlaşılır bir üslupla sunmayı amaçlıyorlar. Kitaptan alıntılanan bu bölümde Anderson ve Murad, Şiiler ve Sünniler arasındaki husumeti, Arap Baharı’nın nedenlerini ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki yerini ve Pan-Arabizmin tarihini tartışıyorlar.

Perry Anderson: Ortadoğu’da Sünniler ve Şiiler arasındaki husumetin bugünlerde şiddetlice nüksetmesi ne anlatıyor? İki topluluk arasındaki gerginlik yüzyıllar boyunca bu seviyeye ulaşmamıştı. Gerginliğin bu dereceye ulaşmasının arkasındaki modern dinamikler nelerdir?

Süleyman Murad: Modern İslam’ın pan-İslamcı olarak bilinen üç büyük figürü var: Mısır’da Kutub (1906-1966), İran’da Humeyni (1902-1989) ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Okumaya devam et “Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Şükrü Belayid’in öldürülmesi, Tunus’un Yasemin Devrimi’nin karardığına işaret – Robert Fisk

Görsel

6 Şubat 2013

Arap devrimlerinin başlıca sloganı olan “halk rejimin yıkılmasını istiyor”, Tunus’ta muhalefetin önde gelen üyesinin vurularak öldürülmesi ardından duyulabiliyordu

Tunus’un kansız olduğu söylenen “Yasemin Devrimi”ne, dün Şükrü Belayid başkent Tunus’taki evinin önünde dört kurşunla vurularak öldürülmesi ile kan bulaştı.

Muhalefetteki Halk Cephesi koalisyonunun önde gelen üyesinin düşmanı çoktu; Belayid sayısız kez tehdit edilmişti ve hafta sonu konuşmacı olduğu bir toplantı belirsiz çetelerce basılmıştı. Sık sık İslamcı hükümetin öncüsü olan Raşit Gannuşi’nin Ennahda partisini şiddeti teşvik etmekle suçlamıştı.

Belayid’in naşı ambülânsla getirilirken sokaklara dökülen kitleler, tüm Arap devrimlerinin ortak sloganını haykırıyordu: “halk rejimin yıkılmasını istiyor!”. Ama bu kez Gannuşi’den ve yandaşlarından bahsediyorlardı, iki yıl önce ülkeden kaçan diktatör Zeynel Abidin Bin Ali’den değil.

Tanıdık bir hikâye

Raşit Gannuşi’nin kendisi, cinayeti “alçakça bir suç” olarak tanımladı ve Ennahda’nın “Belayid suikastı ile hiçbir ilgisi olmadığını” söyledi. İddia ettiğine göre, cinayetin arkasında “devrimin ve demokratik geçişin çıkarlarını tehdit ettiği partiler vardı.” Gannuşi 20 yılını, büyük ölçüde Londra’da sürgünde geçirdi ve sık sık Bin Ali’nin elit üst sınıfından geriye kalanların yeni ve demokratik bir Tunus’u devirme planları yaptığını söylüyordu.

Ancak dün öğleden sonra içişleri ve adalet bakanlıklarının önünde toplanan binlerce Tunuslu, onu Belayid suikastını engellememekle suçluyor ve hükümeti sorumlu tutuyordu. Haftanın geri kalanı için genel grev çağrısı yapıldı; Gannuşi’den bir günlük yas ilan etmesi istendi.

Dünkü cinayetin arkasında, Tunusluların yanı sıra her Mısırlı için tanıdık bir hikâye var; gelecek seçimlerde laik bir devletin ortaya çıkacağında ısrar ederken tahrikçi Selefileri zapt etmeye uğraşan seçilmiş bir İslamcı liderlik. Tıpkı Muhammed Mursi’nin Mısır yönetimi gibi, Tunus’un liderleri de hem laik grupları hem de İslamcı oyları temsil edecek bir anayasa oluşturmaya çalışıyorlar. İkisi de pek başarılı olamıyorlar. İslam “devletin dini” ise, diyor eleştirenler, o zaman tüm yasalar için şeriat geçerli olacaktır. Ve Tunus özgür basınını koruyacaksa, taslak anayasa neden “medya denetimi” oluşturulmasından söz ediyor?

Bu arada Tunus içişleri bakanlığından, Selefi grupların laiklere zorbalık yaparak ve yerel polis memurlarını terörize ederek üniversite eğitimini baskı altına aldığına dair haberler geliyor.

Raşit Gannuşi, geçen yıl The Independent gazetesine verdiği bir röportajda, Bin Ali’nin Selefileri kilit altına almak ve işkence etmek şeklindeki eski yöntemlerine başvurmayacağını söylemiş ve Londra’daki El Kaide bombalamaları ardından İngiliz polisinde gözlemlediği kitlesel tutuklamalara başvurmayıp sadece sorumlu olanların peşinden gitmek şeklindeki deneyim sebebiyle buna ikna olduğunu aktarmıştı. Ancak sadece soruşturmadan söz ederek sokaklardaki kitleleri tatmin etmesi zor olacak.

Tanıdık bir düşman

Hitabeti kuvvetli bir avukat olan Belayid’in kaydedilmiş konuşmaları, önümüzdeki haftalarda yeniden yayınlanacak. “Ennahda içinde şiddet kışkırtıcılığı yapan gruplar var” ve “Ennahda’ya muhalif olan herkes şiddetin hedefi haline geliyor” diyen kendisi değil miydi?

Koalisyondaki bir laik olan Başkan Munsif Marzuki, suikast haberini aldığında Strasburg’daki Avrupa Parlamentosu’na sesleniyordu. “Şükrü Belayid bu sabah size konuşacağım bilinerek öldürüldü,” dedi, “Bu bize gönderilmiş ama almayı reddettiğimiz bir mesaj. Bu mesajı reddedeceğiz ve devlet düşmanlarının maskesini düşürmeye devam edeceğiz.”

Devlet düşmanları. İşte anahtar kelimeler. Devrim sonrası Tunus’tan çok Bin Ali ve Nasır’a benziyor. Polis dün Tunus sokaklarında neredeyse son günlerinde Başkan Mübarek’i korumaya çalışan polislerinkiyle aynı gelişigüzellikte göz yaşartıcı gaz kullanıyordu. Tüm Arap Uyanışının “en yumuşağı” olan Tunus devrimi, kararıyor ve Mısır’ı çarpan korkularla ve ekonomik yüzlerle mi karşı karşıya kalıyor? O zaman akla elbette Libya geliyor. Ve Suriye. Elbette ki hayır.

Öfke. Tiksinti. Korku. Üzüntü. Aşağılanma.

Görsel

Tahrir’de kadınlara cinsel tacizde bulunanların, ceza olarak yüzleri boyanıyor

Neyle meşgulsen HEMEN BIRAK ve bu videoyu izle.

Milyonlarca Mısırlı bu ülkeyi yeniden inşa etmek ve çocuklarımız için daha iyi bir gelecek sağlamak için hayatlarını riske atarken, kalabalık protestolardan yararlanıp toplu cinsel taciz peşinde koşanlar var.

Ülke için aynı şekilde öne atılan kadınları. 25 Ocak 2011 devriminin ön cephesinde olan kadınları. Kız kardeşleri, kızları veya eşleri olabilecek kadınları.

İki yıl önce Mübarek’in devrilmesiyle kazandığımız sözde konuşma “özgürlüğü”, beraberinde bir güçlenme algısı da getirdi. Mısırlılar artık yüzler, binler, milyonlarla sokaklara çıkıp fikirlerini dile getiriyorlar ve hükümetlerinden hesap vermesini talep ediyorlar. Ancak bu aynı zamanda, cinsel taciz için daha önce hiç tanık olunmamış bir yol da açıyor. Büyük çaplı toplanmalar, sıklıkla örgütsüz, kaotik ve şiddetli de olabiliyor/oluyor. Tam da bu yüzden çeteler kadınlara karşı cinsel tacizde bulunmak için protestolardan faydalanıyorlar. Bunları yazarken, öfke, tiksinme, korku, üzüntü ve aşağılanma duyguları arasında gelip gidiyorum.

Şu videoyu izleyin. Ülkemizin ne hale geldiğini görün.

“Bu bir kavga değil. Bu çemberin içinde sıkışmış bir genç kadın var. Bu genç kadın cinsel saldırıya maruz kalıyor. Tam şu anda, pantolonunun içinde 3-4, bluzunun içinde 3-4 el var. Onu çekiştirip duran 10 kadar insan var ve tam şu anda, pantolonunu çıkaran diğerleri bu işi daha kolay yapabilsin diye biri de ayakkabılarını çıkarıyor. Şu anda genç kadını biri tutuyor ve ona onu koruduğu söylüyor. Ancak o da diğerleri gibi onu taciz ediyor ve elleri şu anda iç çamaşırlarında.

Kadına vermek için kendi pantolonunu çıkaran bir erkek var. Bir başkası ceketini çıkarıyor ve onu örtmeye çalışıyor, onlarcası ise bıçakla bu ikisini durdurmaya çalışıyor.

Kadını kurtarmaya çalışanlar ona kaçmasını söylüyorlar. Kadın çığlık atıyor ve etrafındakilerin ona yardım etmeye çalışmadıklarını, tersine onu geri çektiklerini, düşmekten korktuğunu, birinin yeniden pantolonunu çıkarmaya çalıştığını söylemeye çalışıyor ama kimse onu duymuyor. Bu kadın çekiştirilmekten, itilip kakılmaktan nefes alamaz duruma gelmiş ve bayılmak üzere. Şükür ki başörtüsü takmıyordu, yoksa ikinci kadına yaptıkları gibi onu da örtüyle boğmaya çalışabilirlerdi. Veya bıçakla tehdit ettikleri üçüncü kadın gibi. Veya arabalara atılıp kaçırılmaya çalışılan ama kurtulmayı başaran dördüncü ve beşinci kadın gibi. Veya çocuğunun önünde saldırıya uğrayan anne gibi.

Bu kadınlar toplu tecavüze uğradılar, herkesin gözü önünde, güpegündüz. Bu kadınlar hayatta kalabileceklerini düşünemiyorlardı. Bu kadınlar kahramanlıklarını öven insanlarca ziyaret edilmeyecekler. Çünkü hiç kimse bu kadınlar hakkında bir şey bilmek istemiyor. Hiç kimse bu kadınlar hakkında bir şey duymak, okumak veya görmek istemiyor.

Ama bizler sessiz kalmayacağız. Yılgınlığa kapılmayacağız. Utanan biz olmayacağız.

Tahrir Meydanı ve çevresi, toplu cinsel taciz/tecavüz mekânlarına dönüşmüş durumda. Oraya gidin ve cinsel saldırılara karşı mücadele edin, çünkü evde oturmaya hiç de niyetimiz yok. Bu Meydan bizim Meydan. Bu devrim bizim devrimimiz. Ve biz, son nefesimize kadar bu kavgada dövüşeceğiz.

Bu sizi gözyaşlarına boğduysa, memnunum.

Bu sizi sarstıysa, sarsılmalısınız.

Bunun korkunç olduğunu düşünüyorsanız, insansınız demektir.

Sebeplere takılmayın. Komplo teorilerine zerre değer vermiyorum. Bu tip davranışların sosyal, dini, ekonomik, siyasi motivasyonları umurumda bile değil. HİÇBİRİ değil. Bunları duymak bile istemiyorum. BUNLAR ASLA OLMAMALI. HİÇBİR İNSAN BUNLARA MARUZ KALMAMALI. HİÇBİR KADIN HAYATINDAN ENDİŞE EDECEK DURUMA GETİRİLMEMELİ, HEM DE ÜLKESİ İÇİN MÜCADELE EDERKEN.

Bunu daha önce de söyledim, söylemeye de devam edeceğim – bu devrimden çıkacak en iyi şey, cinsel tacizin olduğu gibi kamuoyunun gözleri önüne çıkmış olması. Bu bazılarını rahatsız etse de, buna katılmıyorum. Cinsel Taciz Karşıtı Operasyon (ki bu videoyu onlar hazırladı, onlara çok teşekkür ediyorum) ve Tahrir Korumaları gibi inisiyatifler, yalnızca Tahrir’de kadınları korumak için etkin şekilde çalışmakla kalmıyor, bunu aynı zamanda kadınların kamusal siyasal yaşama katılımını korumanın bir parçası olarak da ısrarla yürütüyorlar. Kadınlar artık, cinsel tacizin rahatsız edici örneklerini tartışmak için radyo programlarına konuk oluyorlar, medyayı ve sosyal medyayı kullanıyorlar. Cinsel tacizle anılmaya başlamış bir ülkede bunun önemi ASLA küçümsenmemeli.

Bu inisiyatifin her bir üyesine ve güvenliğimi sağlamak için sokaklarda olan daha birçoklarına teşekkür ediyorum. Başkalarına güç vermek için öne çıkıp acısını açıkça dile getiren tüm o kadınlara teşekkür ediyorum. Bu meseleyi daha ayrıntılı şekilde ele alabilmek, sözlerimize güçlü bir şekilde son verebilmek isterdim ama yapamıyorum. Dürüstçe söylemeliyim ki duygularımı kelimelere dökemiyorum. Yapabildiğim tel şey benden daha güçlü olanlara teşekkür etmek, buna maruz bırakılanlardan özür dilemek ve cinsel tacizlere en ufak şekilde dahi olsun dâhil olmuş HERKESİ açıktan lanetlemek. İster bu toplu tacizlere katılmış, isterse de sözüm ona yuhalayarak kenarda durmuş olun, beni tiksindiriyorsunuz ve bu ülkenin kadınlarının kendi ülkelerinde güvensiz hissetmesinin sebebi sizsiniz.

Diyoruz ki: Elinizden ne geliyorsa yardımcı olmak için, Cinsel Tacize Karşı Operasyona veya Tahrir Korumalarına katılın. Bundan etkilenmeyen tek bir kişi yok. İster siz olsun, isterse kız kardeşiniz, eşiniz, kızınız, iş arkadaşınız veya devrimin ön cephesinde birlikte dövüştüğünüz biri. Bunu onlara borçlusunuz. BİZE borçlusunuz.

Kaynak

Mısır’da bir Amerikan Darbesi mi? – Esad Ebu Halil

Mursibarek

7 Aralık 2012

al-akhbar.com

Mısır’da olup bitenler tarihsel bağlamda ele alınmayı hak ediyor. Sedat, 1970’te Nasır sonrası ilk kez iktidara geldiğinde, yerini koruma şansı sıfırdı. Hiçbir siyasal itibarı yoktu ve kendine ait hiçbir tabana sahip değildi. Güç biriktirmeye 1971’de, Nasır’ın baş danışmanlarınca tezgâhlanan büyük bir solcu komplonun varlığını duyurduğu zaman (bunlara “güç merkezleri” demişti) başladı. İddiası, gizli telefon görüşmesi kayıtlarına dayanıyordu. Daha önce ABD hükümetinin Sedat’a Nasırcı rakiplerini ekarte etmesine yardım edecek “kanıtlar” sağladığı ortaya çıkmamıştı. Bir yıl sonra Sedat, muhtemelen ABD hükümetine olan borcunu ödemek için, Sovyet danışmanlarından Mısır’ı terk etmelerini istedi. Sedat ile Mübarek’in geri kalan tarihi iyi biliniyor: ABD hükümeti, Mısır’daki baskıcı devlet aygıtının (ki daha sonra Ortadoğu’daki ABD-İsrail politikalarının köşe taşı haline gelmiştir) inşa edilmesine ve gözetimine yardım etti.

Mursi yönetimindeki Mısır rejimini analiz etmek için henüz çok erken, ancak bazı net işaret ve göstergeler yok değil. ABD hükümeti (İsrail’le birlikte), Sedat-Mübarek dönemi dış politikasına dokunmadıkları veya karışmadıkları sürece Müslüman Kardeşler ile çalışabileceği kanaatine varmış durumda. Mısır istihbarat servisi ABD tarafından inşa edildi ve CIA’nın Mısır’daki bir uzantısı olarak çalışıyor. Müslüman Kardeşler’in, Mısır’ın dış politikasının kontrolünü istihbarat servisine verdiği söylenebilir. Dışişlerindeki üst kademeler, muhaberat aygıtı tarafından üstlenildi ve yeni Mısır’ın dışişleri bakanları, Sedat’ın diplomasi okulunun mezunları. Amerikan yönetimi ve Kongre, ABD için önemli olan tek kriterin Mısır-İsrail anlaşması olduğunu açıkça belirtti.

Ancak Müslüman Kardeşler’in ABD’nin güvenlik çıkarlarına ve talimatlarına sadakatini ve itaatkârlığını kanıtlaması için zaman gerekiyordu. ABD yakın takipteydi ve Arap takipçiler için İhvan’ın hızlı bir makyaja tabi tutulduğu çok açıktı. Cihatla alakalı söylemler, tüm o grotesk anti-Semitik içerik ve “maymun soyundan gelenlere” yapılan standart İslami referanslarla birlikte ortadan kalktı ve yerini “uluslararası anlaşma ve yükümlülüklere” saygının gerekliliğine dair vurgu aldı. Elbette Mısır hükümetinin “uluslararası anlaşmalara” yaptığı referans Mısır’ın Afrika ve Asya ülkeleriyle ikili anlaşmalarını hiçbir şekilde ilgilendirmiyordu. Yeni İhvan hükümetinin “laf olsun beri gelsin” cinsinden bir söylemiydi ve esas olarak ABD’ye, iktidarlarının desteklenmesi karşılığında Mübarek-Sedat dönemi dış politikasının aynen korunmasını istediklerine dair mesaj gönderiliyordu.

Müslüman Kardeşler Washington’a ulaklar gönderdi ve şehirdeki Siyonist kuruluşların önde gelen üyeleriyle görüşmeler yaptı. Senatör John McCain (Ariel Şaron’un bile sağında kalan bir adam), aniden İhvan’ın ABD’deki baş destekçilerinden biri haline geldi ve ikide bir Fox News’e çıkıp “ılımlı bir Müslüman Kardeşler”in ne kadar iyi olacağını savunmaya başladı. ABD dış politikasının bir aracından başka bir şey olmayan IMF, hemen işe dahil oldu ve iyi davranmasının karşılığında cömert bir yardım vaat etti.

Ancak asıl altın fırsat Gazze savaşıydı: Gazze savaşının nasıl patlak verdiğini ve kotarıldığını öğrenmemiz belki de yıllar alacak ancak İhvan ABD ile İsrail’in güvenini çok hızlı kazandı. Gazze’ye vahşi İsrail saldırısından sonra, Müslüman Kardeşler ve Yahudilere karşı kutsal savaş vaazı verenler (ki bu İhvan’ın klasik söylemidir), Mübarek dış politikasının çizgileriyle son derece uyum içinde, Mursi hükümetinin Mısır’ın olası en güçlü yanıtı olarak İsrail elçisini geri çağırması çağrısında bulundular. Müslüman Kardeşler Obama yönetimi ile yakın işbirliği içinde çalıştı ve Siyonistler ile ABD, Mursi hükümetine ve Müslüman Kardeşler’in sorumluluk sahibi yeni tutumuma övgüler yağdırdılar.

Mursi, başkanlık kararnamesini Gazze saldırısından sadece birkaç gün sonra yayınladı. Ve ABD’nin tepkisi, bölgedeki uydu rejimlerinden herhangi biri baskıcı tedbirlere başvurduğundakiyle aynı oldu. Daha da kötüsü, ABD hükümetinin tepkisi, protestocular Mübarek rejimine karşı ilk kez sokaklara çıktığında verdiği ile aynıydı. Obama yönetimi, tıpkı ilk başta Mısırlı protestocuların Mübarek’e karşı “şiddetini” kınadığı gibi (tersini değil), protestocuları (rejimi değil) şiddete başvurmamaları konusunda uyardı. New York Times gazetesi, bir Müslüman Kardeşler aktivistinin yaralı birini kurtarırken fotoğrafını manşete taşıdı. Araplar bu fotoğrafla epey dalga geçtiler çünkü Arap basını aynı gün İhvan çetelerinin Kahire’de barışçıl göstericilere saldırdığı sayısız fotoğraf basmıştı. Ve New York Times, Mursi’nin İsrail’e karşı tavrından o kadar memnundu ki, çadırlar kurulmasını ve Mursi karşıtı grafitiler çizilmesini muhalefetin şiddet eylemleri olarak değerlendirdi.

Yine de ABD’nin Mursi’nin darbesinde parmağı olup olmadığına dair henüz kanıt yok ancak iki yönetimin çok yakın işbirliği içinde oldukları açık. Mursi’nin bir sürü ulağı Washington’a sevk edildi ve Mursi ABD hükümetini kararnamesi konusunda Mısır kamuoyundan önce bilgilendirdi. ABD’nin İsrail’in on yıllardır böylesine işine yaramış olan baskıcı güvenlik aygıtını yeniden inşa etme konusunda Mursi ile el altından birlikte çalışıyor olması şaşırtıcı olmaz. ABD’nin bölgedeki ilişkilerini İhvan rejimlerini ABD yanlısı bir bölgesel baskıcı sisteme dahil etmek üzere yeniden düzenlemesi muhtemel. ABD’nin Mursi yönetimi üzerindeki etkisine dair kuşkular Mısır kamuoyunda çok yaygın ve neden birçok göstericinin protesto için ABD elçiliğine gittiğini ve Mübarek-Mursi güvenlik çetelerince geri çevrildiğini de açıklıyor.

Mısır meydanlar arasında – Mayssoun Sukarieh

Alwan9jpg_8163349718_o

Tahrir Foto Analiz – Jadaliyya

Tahrir Meydanı’nı alan devrimi almış demektir

Ve bir Müslüman Kardeşler üyesi görürseniz eğer

Meydan’a gelen,

Annesi kara bir gece geçirecektir

Ve meydanı mutsuz terk edecektir

Rami İssam yeni şarkısını – İhvan (Müslüman Kardeşler) yaratığının Meydan’ımda yeri yok – Cuma günü Tahrir Meydanı’nda üç kez söyledi. O Cuma Tahrir’i geri alma günüydü. Tahrir; Devrim’in simgesi ve kişiliği haline gelmiş bir meydan. Tahrir Devrim’di ve Devrim de Tahrir. Tahrir’i korumak demek, Devrim’i korumak ve şimdi birçoklarının çalınmış bir devrim olarak gördükleri şeyi korumak demekti.

“Politikayı Tahrir’de, tam olarak da Muhammed Mahmut Sokağı’nda öğrendim ve bir devrimci oldum,” diyor “25 Ocak (2011) öncesinde ve Tahrir öncesinde bomboş bir hayatı olan, sadece gezip tozmakla ilgilenen” 18 yaşında bir genç kadın olan Abir: “Tahrir ve Tahrir’in parçası olmak, hayatımı değiştirdi.”

Perşembe gecesi, Abir meydanı için korkuyordu. Sesi ısrarlı ve içtendi: “Burası onların meydanı değil. 25 Ocak’ta burada değildiler, çok ama çok geç geldiler. Devrimin galebe çaldığını görünce katıldılar ve onu bizden çaldılar. Burası onların meydanı değil, devrim de onların devrimi değildi. Devrimi elimizden aldılar, şimdi de meydanı elimizden almak istiyorlar. Onlara vermeyeceğiz ve devrimi buradan, Tahrir’den, yalnızca devrimi çalmak için geldikleri yerden geri alacağız.”

Müslüman Kardeşler bu söylemi öne sürmüştü. “25 Ocak Devrimi’ne katıldık,” demişti sözcüsü El Cezire’de, “ve biz önemli parçalarından biriydik.” Mursi yanlısı gösterinin neden başka yerde değil de Tahrir’de düzenlendiği sorulmuştu. “O zaman da buradaydık ve Tahrir’de yeniden gösteri yapmaya hakkımız var… Tahrir’e çıkmayı, taşıdığı anlam için seçtik. Tahrir devrimin sembolü haline geldi ve tüm devrimcilere ait olmalı. Hiçbir devrimci parti diğer devrimci partileri Tahrir’den dışlayamaz!”

Tahrir’deki bir genç erkek, şiddetle kınayarak tepki verdi, “Hangi devrime katıldınız seni köpek soyu? Siz ne zaman devrimciydiniz? Bu Müslüman Kardeşler hep böyle. Hep kendilerinin olmayana el uzatırlar.” Öfkesini ortaya koyan bir slogan başladı, “Benna bir İngiliz ajanıydı, Mursi ise Peres’in dostudur.” (Benna Müslüman Kardeşler kurucusudur, Peres ise İsrail Başkanı)

Cuma sabahı, Müslüman Kardeşler buluşma yerini Tahrir’den Nahdet Misr Meydanı’na (Kahire Üniversitesi yakını) değiştirdi. Buna rağmen, Tahrir’deki halk komiteleri benzeri görülmemiş güvenlik önlemleri aldılar. Komiteler artık kapalı olan meydana giden yolların girişine kontrol noktaları kurdu ve girişte kimlik kontrolü yapıldı (özellikle de zaten gerilimin yüksek olduğu Muhammed Mahmut Sokağı ve Kasr el Ayni Sokağı çevresine). Komiteler, Müslüman Kardeşler’in hareketlerini izlemek için üç güvenlik kulesi diktiler. Gençlik oluşumu 6 Nisan, bir açıklama yayınladı, “Müslüman Kardeşler’in Tahrir’de gösteri yapma kararı, sonları olacaktır: Kana Kan.” Bir afişte şöyle yazıyordu. “Dikkat et, devrimci kardeş! Meydana sızmaya çalışan haine, ajana dikkat et. Medyan Mısır’dır. Onu koru.” Devamını sloganlar getiriyor: “Meydanı korumak için buradayız,” “Devrimi korumak için buradayız,” ve “Devrimi geri almak için buradayız.”

“Meydan’ı biz seçmedik, Meydan bizi seçti,” diyor devrimci gençler koalisyonunun bir üyesi olan Bazel Adil, Cuma gecesi. Koalisyonun bir başka üyesi Mahmut Avvad, onaylıyor: “Meydan Mısır’ın kanıyla sulandı – burası İhvan’ın malı değil. Bugün onu korumak için hepimiz burada sabahlayacağız.” Bir başka üye Muhammed Atiye, platformdaki konuşmasına kaç göstericinin Meydan’da sabahlayacağını sormakla başlamaya karar veriyor. Binlerce kişi el kaldırıyor. Sonra devrime canlarını feda edip etmeyeceklerini soruyor. Bir slogan yükseliyor: “Bu sefer onu hiç kimseye bırakmayacağız!”

Abir’e neden terk etmek istemediklerini sordum. “Devrim ve meydan artık aynı şey,” dedi.

Platformdaki bir örgütleyici, gençlik koalisyonunun üyelerinin tek tek adlarını duyurdu. “Devrimin gençleri burada. Devrimi onlar gerçekleştirdiler ve Mısır’a sevdalı gençler burada, meydanda. Devrim burada, orada değil.” Bir foto muhabir olan Tarvat, hem gençliğin hem de meydanın sembol haline geldiğini söylüyor. “Bir süs gibi oldular. Ne zaman devrim biziz demek isteseler ortaya çıkarıyorlar ve ne zaman politikacılar yetkinin onlarda olduğunu söyleseler kutusuna koyup geri kaldırıyorlar.” Müslüman Kardeşler’e karşı muhalefette, gençlik kendi siyasal iddiaları olmadan öne çıktı.

Önemli politik şahsiyetler gençlikten önce konuşma yapmıştı. Nasırcı Hamdin Sabbahi, “Tahrir Meydanı Mısır’daki en güzel ve önemli yerdir. Sadece Mısır’da da değil, tüm dünyada.” Düstur Partisi lideri Muhammed Baradey, konuşmasını insanlara meydanda kalma çağrısı yaparak tamamladı. Diğerlerinden daha solda olan Halit Ali ise konuşmasına “Meydan Müslüman Kardeşler olmadan dolu” diyerek başladı. Ona, Müslüman Kardeşler’in Ocak devrimine katılımını sorgulayan coşkulu sloganlar yanıt verdi.

Onların Anayasası, Bizim Meydanımız

Kefiye hareketinden (Mısır Değişim Hareketi) Kerime, konuşmasına meydan okuyarak başladı, “Anayasa yasadışıdır.” Mursi’nin Anayasasını gizlice inşa edilen bir gecekonduya benzetti ve haykırdı: “Buradan, Meydanımızdan diyoruz ki, ONLARIN anayasasına hayır. Meydanımızdan tüm sesimizle diyoruz ki bir Müslüman Kardeşler anayasası istemiyoruz.”

“Tahrir bizim meydanımız,” diyor Kerime, “onların yeri ise hayvanat bahçesi. Cahil ve aptallar, hiçbirinin vasfı yok.” Bu keskin sözlere “Yalancılar, yalancılar” sloganları ile yanıt veriyor kalabalık. Kerime Salı günü için bir genel grev ve ardından toptan bir sivil itaatsizlik çağrısı yaptığında, asıl mesleği tesisatçılık olan çaycı Ahmet bağırıyor: “Yapma yahu!” Kerime’nin cahillik konusundaki sert dili içine dert olmuş. Ahmet’in tepkisi buna mı yoksa? Ona bunu neden ve kime söylediğini sordum. “Bu meydandakilere söylüyorum, hangi meydandaysalar Müslüman Kardeşlere söylüyorum, artık yeter! Bizi de düşünmeliler. Bizi anlamalılar. Çalışmak istiyoruz, yorulduk.” Onun için biz demek, “Anayasa ile hiçbir işi olmayan” yoksullar demek. “Onların Anayasası, Bizim Anayasamız, Onların Meydanı, Bizim Meydan. Bütün bunların benimle ne ilgisi var? Çalışmak istiyoruz, yorulduk artık.”

Daha bir dakika önce Ahmet’le müşteri kavgası yapan, meydanın diğer tarafından başka bir çaycı da ona katılıyor ve “Grev çağrısı yapıyorlar. Ay sonunda onlar maaşını alıyor. Çalışsalar da çalışmasalar da, çünkü maaşları var, bizi düşünecek halleri yok. Bense neredeyse bir yıldır zorunlu grevdeyim, bir sürü işe girip çıkıyorum. Artık dayanamıyorum. Bizi de düşünmeleri gerek. Meydan kavgası yapıyorlar. Yarın İhvan gelip meydanı işgal etse, devrimci mi olacak şimdi?” diye soruyor.

“Tahrir devrimcilerin meydanı,” diyor Rahmi İssam İhvan için yazdığı şarkıyı üçüncü kez söylemeden önce. “Bu hafta Meydan’da rejim artıklarının varlığına karşı çıkan insanlar vardı. Rejim artıklarına sadece şunu söylemek istiyorum: eğer süregiden devrimimize karşı tutumlarını yeniden değerlendirmeye başladıkları için meydandaysalar, Mısırlılar için önemini bildiklerinden eğer devrimin tarafındaysalar, bizimle birlikte yeni bir Mısır inşa etmek için buradaysalar, hoş gelmişler. Ama eğer sadece Müslüman Kardeşler karşıtlığından buradaysalar, onlara hoş geldiniz demiyoruz. Tahrir yalnızca devrimcilerindir ve eğer devrimciyseniz hoş geldiniz, değilseniz meydanı terk edin.” Şarkısına başlıyor: “İhvan Yaratığının meydanımda yeri yok, devrimi biz yaptık, niye yerime göz dikiyorlar?” Güçlü bir tepki alıyor. Kimin devrimci olduğuna meydan karar veriyor. Meydan devrimin geleceğine karar veriyor.

“Halk Tahrir Meydanı’nda karar verdi: Yıkılsın Müslüman Kardeşler rejimi”

“Meydan dolu, Kahrolsun Müslüman Kardeşler”

Tahrir Meydanı’nın bir yanını dolduran Devrim Müzesi’nin kenarı bu dövizlerle dolu. Tahrir’de atılan sloganların çoğu burada. Tahrir günümüz Mısırlılarına kamusal alanları işgal etmenin, rejimleri devirmenin, değişim talep etmenin önemini anlatmak için zorlu bir sınav. “Mısırlılar politikayı, devrimci olmayı Tahrir’de öğrendi,” diyor Abir. Mısırlılar sahip oldukları gücün farkına, Tahrir’de ve ülkedeki diğer kamusal alanlarda vardı. Meydana sosyal adaletin dilini geri getirme gücünü de tekrar bulabilecekler mi?

Ekmek ve Özgürlük, Kahrolsun Kurucu Meclis

Ekmek, Özgürlük ve Şeriat

Tahrir ve Nahdet Misr Meydanı’ndan sloganlar yükseliyor. Her ikisi de 25 Ocak’ın ortak sloganını değiştirmiş: Ekmek, Özgürlük ve Sosyal Adalet. Sosyal adalet gitmiş. Tahrir, “Kahrolsun Kurucu Meclis”i eklemiş, Müslüman Kardeşler ise “Şeriat”ı. Bu görüşler karşı karşıya. Eski rejime karşı birlik havası dağılmış. İki meydan arasında bir sessizlik var: İşçi sınıfı bölgeleri ve varoşlar kendi kurtuluş politikaları üzerine kafa yoruyorlar.

Jadaliyya

Robert Fisk: Başkan Mursi, hileli seçim ve Kahire’yi çalkalayan tilki hikayesi

Tahrir Meydanı’nda bir tilki var. Gür kuyruğu ve kalın kürküyle, her şeyi duyduğunu söylüyor. Ve diyor ki: Geçtiğimiz ayki seçimde, Mısırlı seçmenlerin yüzde 50,7’si oyunu Mübarek’in eski Başbakan’ı Ahmed Şefik’e verdi; yalnızca yüzde 49,3’ü Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi’nden Muhammed Mursi’ye verdi; ama ordu, Tahrir Meydanı’nda toplanan MK destekçilerinden öyle korkuyordu ki, zaferi Mursi’ye verdi.

Tilkiler aldatıcı olabilir. Ancak bu iyi bağlantılara sahip bir tilki ve Mursi’nin Mısır Askeri Konseyi’nin (SCAF) dört önde gelen üyesiyle seçim sonuçlarının açıklanmasından dört gün önce buluştuğunu ve başkanlığını yeni feshedilmiş mecliste değil anayasa mahkemesi önünde kabul etmeye razı olduğunu iddia ediyor—ki Cumartesi böyle yaptı. Bir yıl içinde yeni bir seçim olacağını söylüyor ama şüphem var.

Bu Reynard dedikodusunun ardında, Mısır ordusunun istihbarat servisinin, bazı SCAF üyelerinin (özellikle de Mursi ile buluşan dördünün) davranışı karşısında küplere bindiğine ve yozlaşmış olduğuna inandığı subaylardan kurtulmak için bir mini-devrim istediğine dair daha derin bir bilgi var – gerçekse eğer önemli bir haber. Bu genç askerler, kendilerine Yeni Liberal Subaylar diyorlar – 1952’de Kral Faruk’u deviren Özgür Subaylar Hareketi’nin farklı bir versiyonu.

Mevcut genç istihbarat subaylarının birçoğu, geçtiğimiz yılki Mısır devrimine sempati besliyordu – ve bunların pek çoğu, Mübarek’in ayrılmasından çok sonra bir Tahrir Meydanı gösterisi sırasında hükümetin keskin nişancılarınca vurularak öldürüldü. Yakında emekli olup yerini başkasına, söylendiğine göre bir başka saygı duyulan subay olan talihsiz bir ada sahip Ahmed Musad’a bırakacak olan, mevcut askeri istihbarat şefine hayranlar.

Tüm Kahire’nin “anlaşma” ile çalkalandığını söylemem gerek ve neredeyse her gazete Mursi’nin nasıl Başkan olduğuna dair bir versiyona sahip – yine de şunu da belirtmem gerekir ki hiç kimse tilki kadar ileri gitmedi. Örneğin, diyor ki, askeri istihbarat servisi – SCAF subaylarının bazıları gibi –, alışveriş merkezleri, bankalar ve büyük miktarlarda gayrimenkul de dahil, karlı dolaplarla Mısır ekonomisinin üçte birini elinde tutan generallerden kurtulmak istiyor. Mursi bu noktada nerede duruyor? Tilki bile bunu bilmiyor.

Ne de Şefik’in, seçim sonuçlarının açıklanmasından bir gün sonra, söylenene göre Suudi Arabistan’a bir umre ziyareti gerçekleştirmek için, neden Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittiğine dair inandırıcı bir açıklama var. Şefik’e karşı Mübarek dönemine dayanan bir davadan epeyce söz ediliyor.

Mursi-SCAF buluşmasında olmayan bir adam, diyor tilki, Muhammed el Baradey, ancak pekala Mursi’nin Başbakanı olması istenebilir. Nobel ödüllü eski nükleer “gözlemci” böylesi bir rolle ilgilenmediğini ifade etti. Baradey’in atanması Mursi’nin sokakları sakin tutmasına ve Mısır’ın Uluslararası Para Fonu IMF’yi ülkeye ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu borç parayı vermeye ikna edecek bir ekonomik plan çıkarmasına yardımcı olacak. Askeri istihbarat ile, bazıları Mübarek karşıtı devrim sırasında Mısırlı sivillere karşı işlenen suçlar için onları mahkeme önüne çıkaracak bir başka mini devrimden korkan içişleri bakanlığı personeli arasında, büyük bir gerilim olduğuna dair de söylentiler var.

Geçen yıl protestocuları dövmek için kullanılan sivil giyimli “baltacı” çetelerinin bazı Mısır köylerinde Hıristiyanların oy vermesini engellemek için kullanıldığına dair ısrarlı söylentiler var. İlginç şekilde, Sultan Faruk sekiz gün önce başkanlık seçiminin galibi açıklamadan önce seçim usulsüzlüklerini incelerken, köy seçmenlerinin oy verme merkezlerine gitmesini kimin engellediğini bilmediğini söyledi.

Bunların hepsi söylenti. Doğrulanabilir şeyler değil – ancak Mısır, Mısır basını (bunaltıcı Mübarek gazeteleri yıllarından sonra harika bir kurum) böylesine uydururken, kendisini katı gerçeklere teslim edecek bir ülke değil. Ancak inkar edilemez bir gerçek var. Devrimci bir hayvan olduğunu göstermek istediğinde, tilki arka ayağını kaldırdı. Ve ayağında bir yıllık çok ciddi bir yara vardı.

Savaş istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz – Pepe Escobar

Fikir kafamı meşgul etmeye başladığında, gecenin bir yarısı, Sibirya üzerinde bir yerde, bir Moskova-Pekin (BRIC’ten BRIC’e?) uçağındaydım.

Bu Arapların derdi neydi?

Belki Brejnev çalışma kampının hemen dışındaki Sheremetyevo havaalanının dehşetengiz F Terminalinin narkotik etkisiydi. Belki de Nisan sonunda yapılması planlanan Rus-Çin ortak deniz tatbikatı hakkında daha fazla şey öğrenme beklentisiydi.

Ya da sadece bir başka ‘onu Ortadoğu’dan çıkarabilirsin ama Ortadoğu’yu onun içinden çıkaramazsın’ durumuydu.

Böyle dostlarla … Her şey İstanbul’daki Suriye’nin Dostları (savaş delileri?) toplantısı ile ilgili olmalıydı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı sevince boğma konusunda özel bir beceriye sahip görünen Suudi Dışişleri Bakanı Suud el Faysal’ı, Suriyeli “devrimci” muhalifleri silahlandırmanın Suudilerin, o demokrasi timsallerinin, “bir görevi” olduğunu hararetle savunurken hayal edin.

Ve el Faysal’ı, Suudilere göre sadece baskı sebebiyle değil, insanlığa karşı işlediği suçlar sebebiyle de suçlu olan Beşir el Esad hükümetinin derhal ateşkes ilan etmesini buyururken hayal edin.

Hayır; bu bir komedi skeci değil.

İşini sağlama almak için, el Faysal, Körfez İşbirliği Örgütü (KİÖ) olarak da bilinen Körfez Karşı Devrim Kulübü’nün, ABD ile ilişkileri ilerletmek istediğini söyledi. Çevirisi, eğer gerekiyorsa, şu; ABD-KİÖ birlikteliğinin Suriyeli “isyancıların” silahlandırılmasından amacı, İran’ın kündeye alınması.

Hem Suudiler hem de Katar için (diğer KİÖ üyeleri sadece ekstralar), Suriye’de olup bitenlerin Suriye ile bir alakası yok; mesele hep İran ile ilgili oldu.

Bu durum özellikle de Suudilerin küresel petrol piyasasını (kendisine saygısı olan her petrol uzmanının aslında sahip olmadıklarını – veya kullanmayacaklarını – gayet iyi bildiği) yedek petrol üretimi kapasitesi ile besleme vaadi için geçerli; Suudiler, Arap Baharı saçmalığını akıllarına bile getirmelerini engellemek amacıyla, huzursuz doğu bölgelerindeki nüfusa rüşvet verebilmek için, yüksek petrol fiyatlarına ümitsiz şekilde muhtaçlar.

Clinton, İstanbul’a inmeden önce vaadi Suudilerden şahsen aldı. Washington’un buna karşı verdiği hediye Pentagon tarzıydı; KİÖ en kısa zamanda “şeytan” İran’dan ABD tarafından sağlanacak bir füze kalkanı ile korunacak. Bu, İran’a yönelik bir saldırının 2012 için iptal edilmiş olabileceği anlamına geliyor – ancak 2013 için kesinlikle “masada”.

Asya ulusları – özellikle de BRICS üyeleri Çin ve Hindistan – İran’dan petrol alımına devam edecekler; mesele Avrupalı fino köpeklerinin ne yapacağı. Diğer gerçek sorunlar ise Kuzey Irak’taki Kürtlerin, Bağdat onlara anlaştıkları payı ödeyene dek kendi petrollerini piyasadan çekiyor olmaları. Ve bir de Suriye’nin son birkaç aydır küçülmekte olan günlük 400.000 varili var.

Yine de Suudiler, ABD itaatkâr Avrupa Birliği fino köpeği ekonomilerine ve son derece ürkek Asyalılara İran petrolünü almaya devam etmek için hiçbir sebepleri olmadığı konusunda bastırdıkça, Washington’a bir hediye olarak, hayal ürünü petrol senaryosunu oynamaya devam edecekler.

Ama sonra İstanbul’daki bu karmaşaya – iktidarı Washington’un Irak’ı işgalinin ve yıkımının doğrudan sonucu olan – Irak Başbakanı Nuri el Maliki gürültülü bir şekilde dâhil oldu.

İşte kendi sözleri:

[Suriyeli isyancıların] herhangi bir şekilde silahlandırılmasına ve [Esad] rejiminin devrilmesine karşıyız, çünkü bu, bölgede daha büyük bir krize yol açacak … Bu iki devletin [Katar ve Suudi Arabistan] tutumu çok tuhaf … Yangını söndürmeye çalışmak yerine silah gönderme çağrısı yapıyorlar ama sesimizi duyacaklar, silahlandırmaya ve dış müdahaleye karşı olduğumuzu duyacaklar … Bazı ülkelerin Suriye’nin içişlerine müdahalelerine de karşıyız ve Suriye’nin içişlerine müdahale eden o ülkeler her ülkenin içişlerine müdahale eder … Bir yıl oldu ve rejim düşmedi ve düşmeyecek, hem niye düşsün ki?”

Maliki Sünni Suriyelilerin – birçoğu Selefi ve cihadcı türden – süregiden ve hâlihazırda artmakta olan silahlandırılmasının kaçınılmaz şekilde Irak’a da sıçrayacağını ve onun Şii çoğunluklu hükümetini tehdit edeceğini çok iyi biliyor. Ve yönetiminin İran ve Suriye ile yakın ilişkileri desteklediği gerçeğinden bağımsız bir şekilde.

Bu arada Maliki, 2010’da iktidara yeniden gelmişti çünkü Tahran Sadrcıların onu desteklemesini sağlamak için ustaca müdahale etmişti. Maliki’nin öfkesini artıracak şekilde, Katar, Bağdat’ta bir Sünni darbesi tezgâhlamakla suçlanan Irak Başkan Yardımcısı Tarık el Haşimi’yi iade etmeyi reddediyor.

Cihad vadim o kadar yeşildi ki

Bu yüzden Washington şu anda neşeli bir şekilde 1980’lerin Afgan cihadının bir remiksine girişiyor (ki Hindukuş’tan Mezopotamya’ya kadar her kum tanesi bilir ki, bunun sonu, o hayalet varlık, el Kaide’dir ve ardından da “teröre karşı savaş” gelir).

Suudiler ve Katar, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen heterojen güruhu paralı askerler haline getirdi; bunlar artık 100 milyon dolara (sürekli artmakta) kendileri için çalışıyorlar. Demokrasi ne kadar da harika, değil mi? – özellikle de ABD müttefiki Basra Körfezi monarşileri üç kuruşa paralı ordu satın alabilirken. Garantili bir çekle devrimcilik oynamak ne kadar da harika!

Washington da bir an bile gecikmeden Suriye’ye “insani” yardım ve “isyancılara” “öldürücü olmayan” yardım için (ultra savaşa hazır uydu iletişimi donanımında olduğu gibi “öldürücü olmayan”, üstüne bir de gece görüş dürbünleri) kendi fonunu oluşturdu. Clinton, meseleyi, donanımın isyancıların Suriye hükümeti tarafından gerçekleştirilen saldırıları savuşturmaya imkân tanıyacağını söyleyerek kılıfına uydurdu. Tüm Suriye üzerine yayılmış insansız hava araçları sürüsü ile, artık doğrudan harekete geçme imkânı sağlayan ABD istihbaratına erişim sahibi olduklarından hiç söz edilmiyor.

Maliki, (Sünni) duvarındaki yazıyı net şekilde görebilir. Suudiler, halk tarafından nefret edilen, iktidardaki Sünni el Halife hanedanlığını, yani kendi kuzenlerini korumak için Şii çoğunluklu Bahreyn’i işgal ettiler. Maliki, Esad sonrası bir Suriye’nin, Sünni Müslüman Kardeşler’in (Selefi cihadcılar soslu) iktidarda olması olduğunu biliyor. En kötü kâbuslarında, Maliki, bu olası distopya geleceği, Irak’ta hormonlu bir el Kaide varlığı olarak görüyor.

Dolayısıyla İstanbul merkezli bu “Suriye’nin Dostları” cümbüşünün dönüştüğü şey, bir başka Arap ülkesinde daha iç savaşın (ABD müttefiki Araplar tarafından) utanmazca meşrulaştırılmasıdır. Kurbanlar iki ateş arasında kalacak ortalama Suriyeliler olacak.

Bu ABD-KİÖ silahlandırması, Birleşmiş Milletler Suriye delegasyonunu ve eski genel sekreter Kofi Annan’ın altı maddelik barış planını tamamen çözüyor. Plan, Suriye hükümetinin “askeri hareketliliği durdurması” ve “askeri yığınakları geri çekmeye başlaması” ve müzakereli bir siyasi tasfiye için bir ateşkes öneriyor.

Ateşkes falan olmayacak. Esad hükümeti planı kabul etti. Silahlı “isyancılar” ise reddetti. Silahlı “isyancılar” ve her türden paralı askerler (Libya’dan, Lübnan’dan ve Irak’tan) ortalıkta cirit atarken ve işkence taktiklerini uygulamaya ve emprovize patlayıcı cihazlarını oraya buraya yerleştirmeye devam ederken, Suriye hükümetinin “askeri yığınakları geri çekmeye” başladığını hayal edin.

Pekin’e Sarı Deniz’deki yaklaşmakta olan Rus-Çin deniz tatbikatı hakkında bir şeyler öğrenme hevesiyle indim ama bunun yerine Washington Post’taki bir Henry Kissinger yorum makalesine takılıp kaldım. [1] İşte, Dr. K’nın kendi sözleri ile:

Arap Baharı, liberal demokratik ilkeler adına, büyük ölçüde bölgesel, gençlik önderliğindeki bir devrim olarak kendisini gösterdi. Yine de Libya böylesi güçler tarafından yönetilmiyor, artık bir devlet olduğu bile söylenemez. Seçmen çoğunluğu (muhtemelen kalıcı şekilde) büyük oranda İslamcı olan Mısır da böyle değil. Ne de Suriye muhalefetine demokratlar hâkim görünüyor.

Arap Ligi’nin Suriye konusundaki konsensüsü, daha önce demokrasiyi uygulaması veya ilerletmesi ile ayırt edilen ülkeler tarafından şekillendirilmiyor. Aksine, büyük ölçüde Şiilerle Sünniler arasındaki bin yıllık geçmişe sahip çatışmayı ve Şii azınlık üzerinde bir Sünni hâkimiyeti iddia etme girişimini yansıtıyor. İşte bu yüzden bu kadar çok azınlık grubu (Dürzüler, Kürtler ve Hıristiyanlar) Suriye’de bir rejim değişikliğinden rahatsız.

Çin uzmanı Dr. K en azından bunu doğru anlamış (ve Maliki ile tamamen aynı görüşte). Bir Arap hükümetini devirmek için otokrat Araplara çalışan tam donanımlı bir paralı ordu, “demokrasi” ve “özgürlük” konusundaki ABD retoriği ne derse desin, bal gibi de rejim değişikliğidir. Bu, Sünnilerle Şiileri dövüştürmek suretiyle, tamamen klasik, emperyalist böl ve yönet taktiğidir.

Ama sonra mükemmel kızarmış ördeğim, sağlam reelpolitiker Dr. K’nın Washington’da bugünlerde pek de rağbet görmediğini aklıma getirdi.


Bahar Kışla Yüzleşiyor – Mike Davis (NLR)

Büyük çalkantıların yaşandığı dönemlerde, analojiler şarapnel parçaları gibi havada uçuşur. 2011’in heyecan verici protestoları-süregiden Arap baharı, ‘sıcak’ İber ve Helen yazları, ABD’de ‘işgal edilen’ güz-kaçınılmaz şekilde 1848, 1905, 1968 ve 1989 ile karşılaştırıldı. Bazı temel özellikler kesinlikle geçerli ve klasik motifler tekrarlanıyor. Tiranlar titriyorlar, zincirler kırılıyor ve saraylar basılıyor. Sokaklar yurttaşların ve yoldaşların yaratıldığı sihirli laboratuarlara dönüşüyor ve radikal görüşler aniden dünyevi güç kazanıyor. Iskra Facebook oluyor. Ama bu yeni protesto yıldızı, gökyüzünde kışın da görülecek mi yoksa kısa, göz kamaştıran bir meteor yağmuru olarak mı kalacak? Önceki devrim günlerinin kaderinin bizleri uyardığı üzere, bahar, en kısa mevsimdir, özellikle de komünarlar gerçek hiçbir projesine ve hatta tasavvuruna sahip olmadıkları ‘başka bir dünya’ adına savaşırken.

Ancak belki de buna sıra sonra gelecek. Şu anda, yeni toplumsal hareketlerin-işgalciler, yerliler, küçük Avrupalı antikapitalist partiler ve Arap yeni solu-ayakta kalması, küresel ekonomik yıkıma karşı kitlesel direnişte daha derin kök salmalarını gerektiriyor, bu da-itiraf edelim ki-‘yataylık’ için mevcut huysuzluğun, en sonunda, stratejiler belirleyecek şekilde tartışan ve kararlara varan yeterli disipline sahip ‘dikeyliğe’ erişebilmesini gerektirmektedir. Yeni bir dünyayı inşa etme konusundaki önceki girişimlerin sadece başlangıç noktalarına ulaşmak için bile korkutucu derecede uzun bir yol bu. Ancak yeni bir kuşak en azından yolculuğu cesur bir şekilde başlattı.

Derinleşen ve artık dünyanın büyük kısmını sarmış olan bir ekonomik kriz, solun küresel yenilenmesini illa ki hızlandırır mı? Aşağıdaki maddeler, bu konudaki yorumlarımdır. Tartışmayı kışkırtmak üzere tasarlanmış olan bu görüşler, 2011 olaylarının ve bunların önümüzdeki yıllarda şekillendirebilecekleri sonuçların tarihsel özgünlükleri konusunda yüksek sesli düşünceler olarak da görülebilir. Altta yatan önerme, oyunun ikinci perdesinin büyük ölçüde, Avrupa ve ABD’de devam eden durgunluğun yanı sıra, BRIC ülkelerindeki ihracata dayalı ekonomik büyümenin çöküşünün dekoru oluşturduğu kış sahnelerini gerektireceğidir.

1. KAPİTALİST KÂBUSLAR

Öncelikle, kapitalizmin yüksek kademelerini kasıp kavuran korku ve panikten söz etmeliyiz. Marksistler için bile bir yıl önce hayal edilemeyecek olan şeyler, artık iş dünyası basınında yorum sayfalarını işgal eden bir heyula: küreselleşmenin kurumsal çerçevesinin büyük kısmının eli kulağındaki yıkımı ve 1989 sonrası uluslararası düzenin altının oyulması. Senkronize bir dünya resesyonunun takip ettiği Avro bölgesindeki krizin, bizi milliyetçi hınçla delirmiş, 1930’lara özgü bir yarı-özerk parasal ve ticari bloklar dünyasına geri döndürebileceğine dair giderek büyüyen kaygılar var. Para ve talebin hegemonik regülasyonu, bu senaryoda artık mevcut olmayacak: ABD, çok zayıf; Avrupa, çok düzensiz; ve Çin, görünmez kusuru ile, ihracata çok fazla bağımlı. İkinci düzeydeki her güç, kendi zenginleştirilmiş uranyum sigortasına sahip olmak isteyecektir; bölgesel nükleer savaşlar, bir olasılık halini alacaktır. Çok mu zorlama? Belki de, ama 1990’ların gümbürtülü günlerine bir zaman yolculuğuna inanmak da öyle. Analog zihinlerimiz, Avro bölgesinin başlangıç aşamasındaki parçalanmasının veya Çinli büyüme motorundaki bir şişmiş contanın üreteceği diferansiyel denklemlerin tümünü çözemiyor işte. 2008’de Wall Street’teki patlama, çeşitli uzmanlar tarafından az ya da çok kesinlikle görülmüştü, şimdi bize doğru gelmekte olan şey ise, herhangi bir Cassandra’nın, veya bu hususta, Karl Marx’ların tahminlerinin epeyce ötesindedir.

2. SAYGON’DAN KABİL’E

Neoliberal kıyamet gerçekten yakınsa, (iklim felaketini hafifletmek için her türlü şansı baltalamanın yanı sıra) Kuzey Atlantik finans sistemi ile Ortadoğu’yu eş zamanlı olarak havaya uçuran Washington ve Wall Street, baş ölüm melekleri olarak görüleceklerdir. Bush’un Irak ve Afganistan’ı işgali, tarihsel retrospektiften klasik bir kibirlinin hileli eylemleri olarak görülebilir: Washington açısından Moskova’nın çeyrek yüzyıl önceki Oksus seferinde olduğu kadar kötü şekilde sona erme riski barındıran uzun yıpratma ve zulüm savaşlarının izlediği çabuk kazanılmış Panzer zaferleri ve her şeye kadir olma illüzyonları. Birleşik Devletler, bir cephede Pakistan destekli Taliban ve diğer cephede İran destekli Şiiler tarafından engellenmiş durumda. Gökyüzünü suikast uçakları ile doldurma veya ölümcül bir NATO saldırısını koordine etme kabiliyetine sahip İsrail’le halen etle tırnak gibi bağlı olsa da, Washington, Irak’taki kuvvetleri için bir bağışıklık garanti edememiştir ve bu, dayanak bir Ortadoğu devletinde, muharebe alanındaki güçlerinin sayısını sınırlandırmaktadır. Tunus ve Mısır’daki demokratik ayaklanmalar, Obama ve Clinton’ın favori rejimlerinden ikisinin kellesinin uçurulmasını nazikçe alkışlamak zorunda kalışını gördü.

Geri çekilmenin aşikâr kazancı–ABD ordusunun gücü ve mali kaynakları daraltma hedeflerinin ve küresel ekonomik nüfuzun daha rasyonel bir dengesi–halen Tel Aviv’de kotarılan çılgın planların veya Suudi mutlakıyetçiliğine karşı ölümcül bir tehdidin tutsağı. Kanada’nın devasa ağır petrol rezervleri ve Allegheny doğalgaz kayaları, Ortadoğu havzalarına ABD’nin doğrudan bağımlılığını azaltsa da, Amerikan ekonomisinin, bazılarının iddia ettiği gibi Körfez’deki politikaların belirlediği, dünya pazarı enerji fiyatlarının zincirlerinden kurtulmasını sağlamıyorlar.

3. BİR ARAP 1848’İ

Tamamlanmamış Arap politik devrimi, kapsamı ve toplumsal enerjisi itibariyle destansıdır, 1848 veya 1989’la kıyaslanabilir bir tarihsel sürprizdir. AB tarafından reddedilmiş (görünen o ki bu pek de kötü bir şey değilmiş) Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı olan topraklarda merkezi bir nüfuz iddia etmesine imkan verirken, İsrail’i miadı dolmuş bir Soğuk Savaş ileri karakoluna dönüştürerek (dolayısıyla da her zamankinden daha tehlikeli ve öngörülmez kılarak), Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, demokrasinin özgün anlamının, NATO tarafından pazarlanan ıslah edilmiş versiyonlarından arındırılmasına da yardımcı oldu. Geçmiş ve mevcut “renkli devrimler”le provokatif paralellikler kurulabilir. 1848 ve 1989’la olduğu gibi, Arap mega intifadası, Mısır’ın ilk başta Fransa’ya, ikinci olarak ise Doğu Almanya’ya benzetilebileceği, bölgesel bir otokratik sisteme karşı zincirleme reaksiyon şeklinde gerçekleşen bir ayaklanma. Karşı devrimci Rusya’nın yerinde bugün Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri var. Filistinliler (analojiyi kırılma noktasına kadar gererek) Lehler gibi kaybedilmiş bir romantik dava iken, Türkiye liberal İngiltere’nin rolünü oynuyor; Şiiler ise, Slovaklar ve Sırplar gibi öfkeli dışlanmışlar rolünde. (Financial Times, yakın zamanda Obama’yı ‘yeni Metternich’ gibi düşünmeye teşvik etmişti.)

Söz konusu devrimlerin temel mekanizmalarını derinlikli şekilde anlamak için, Marx ve Engels’in ciltler dolusu 1848 el yazmalarının sayfalarını karıştırmaya değer (Troçki’nin sonraki yorumlarının yanı sıra). Bir örnek Marx’ın, Avrupa’daki hiçbir devrimin-demokratik veya sosyalist-Rusya büyük bir savaşta yenilgiye uğratılana veya içerden devrimle değişene dek başarılı olamayacağına yönelik, zaman içinde dogmaya dönüşen inancıdır. Suudi Arabistan’ı Rusya’nın yerine koyun, tez halen anlamını koruyor.

4. HALKIN PARTİSİ

Siyasal İslam, 1989 olaylarının Doğu Avrupalı liberallere verdiği kadar (artık belki de uzun ömürlü olmasa da) kapsamlı bir halk desteği kazanıyor. Aksi de olamazdı zaten. Son yarım yüzyıl boyunca, İsrail, ABD ve Suudi Arabistan-ilk ikisi işgal ederek, üçüncüsü dini propaganda üzerinden-Arap dünyasındaki seküler politikayı neredeyse yıkıma uğrattılar. Hatta, Şam’daki sığınağındaki son BAAS’çının kaçınılmaz şekilde devrilmesiyle, 1950’lerin büyük pan-Arap siyasal hareketlerinden (Nasırcılık, Komünizm, BAAS’çılık, Müslüman Kardeşler) geriye, Müslüman Kardeşler ile onun Vahabi rakipleri kalacak.

Müslüman Kardeşler, özellikle de doğum yeri olan Mısır’da, siyasal hareketin, 1940’ların sonunda halihazırda milyonlarla sayılmakta olan, Nil boyunca yoğun bir kitle desteğine rağmen iktidara gelmeyi 75 yıldan uzun süredir beklemiş evde kalmış kız kurusudur. En az beş Arap ülkesindeki bu çokuluslu yaşlı kurt siyasal hareketin dayanıklılığı, 2011 ayaklanması ile Avrupalı emsalleri arasındaki en önemli farklardan da biridir. Hem 1848’de hem de 1989’da, demokratik halk hareketleri yalnızca embriyo halinde siyasal örgütlere sahiptiler. Aslında 1848’de, ABD dışında, modern anlamda neredeyse hiç kitlesel siyasal parti yoktu. Öte yandan 1989-91’de, siyasal örgüt ve halkla ilişkiler boşluğunun yerini hızla, tabandan gelen gerçek liderliğin çoğunu kenara iten ve Alman muhafazakarları ile Wall Street komiserlerinden oluşan zorba bir güruh doldurdu.

Bunun tersine Müslüman Kardeşler, Mısır sahnesine sessiz ve alttan hâkim oldu. Yarı legal faaliyet gösteren kitlesel cephe örgütleri, yoksullar için kritik yardım ağlarını içeren bir alternatif devletin etkileyici unsurlarını inşa ettiler. Şehit listesi (Nasır tarafından 1966’da katledilen ‘İslamcı Lenin’ Seyyid Kutub’un da içinde bulunduğu), birçok dindar Mısırlı için, krallar zincirinin İngilizlere veya başkanların Amerikalılara olduğu kadar tanıdıklar. Müslüman Kardeşler, Batı’daki korkutucu imajına rağmen, Türkiye’de iktidardaki AKP tarafından temsil edilen serbest piyasa İslamcılarının görüşlerini kucaklayacak şekilde evrimleşti.

5. MISIR’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAIRE’İ Mİ?

Yine de, Mısır’ın parlamento seçimlerinin ilk aşamasının canlı bir şekilde gösterdiği üzere, Müslüman Kardeşler artık halk dininin tek temsilcisi olduğunu iddia edemez. Eğreti Selefi partisi El-Nur’un oyların tahminen yüzde 24’ünü kazanabilmesi (Müslüman Kardeşler’in yüzde 38’ine kıyasla), Mısır toplumunun köklerindeki çalkantıyı göstermektedir. Gerçekten de Selefiler, 25 Ocak devriminin başında ortalıkta görünmemelerine rağmen, artık Sünni dünyadaki en büyük kadro örgütünü oluşturabilirler. Müslüman Kardeşler’in eski ayakkabıları içinde ve Riyad’ın cömert mali desteği ile ilerleyerek, Kıptiler ile Sufiler arasına fesat soktular. İki İslamcı kamp arasındaki güç dengesini, önümüzdeki yıl ekmek fiyatları ve ordu konusundaki politika belirleyecek gibi. Müslüman Kardeşler iktidara son on yılda daha önce gelmiş olsaydı, küresel büyüme Türkiye yolunun hem çekiciliğini hem de olasılığını güçlendirmiş olurdu. Ancak tüm rüzgar gülleri artık iflası gösterdiğinden, Ankara’nın paradigması (tıpkı Güney Amerika’daki Brezilya modeli gibi), ekonomik başarısından soyunup önemli bir bölgesel cazibe kaybına uğrayabilir.

Öte yandan, Selefilerin kamuoyu imajı-yolsuzluğa bulaşmamış, antipolitik ve sekter- daha fazla sefalet ve İslam’a karşı tehdit algısı ile birleştiğinde otomatikman mıknatıs etkisi yaratacak. Mısır ordusunun bazı unsurlarının, Selefilerle örtülü veya resmi bir ittifaka yönelik ‘Pakistan seçeneği’ni değerlendirmiş olduğuna şüphe yok. Çeşitli koşullar bu senaryoyu hızlandırabilir: Generallerin, iktidarı devretmeye karşı devam eden direnişi; Müslüman Kardeşler’in ekonomik refah konusunda asgari halk beklentilerini karşılayamaması; veya liberal sol koalisyonun parlamento çoğunluklarının belirleyicisi haline gelmesi. (İsrail, Mısır demokrasisini tek bir hava saldırısı ile istikrarsızlaştırabilir. Sünni partiler İran’a bir saldırıya nasıl yanıt verirler?)

Mısır solu Nasır’dan beri On Sekizinci Brumaire’i çalışıyor. Halk oylamalarını, lümpen proleterleri, Napolyonvari egemenleri ve patates çuvallarını iyi biliyorlar. Grupçuk ve ağları, her kesimden işçilerle ve gençlikle ittifak içinde, Kasım’da Tahrir Meydanı’nın yeniden ele geçirilmesinin yanı sıra 25 Ocak devriminin de itici gücüydüler. İslami çoğunluklu bir hükümet, yeni solun ve bağımsız sendikaların örgütlenme ve açık kampanyalar yürütme hakkını garanti edecek mi? Bu, Mısır demokrasisinin turnusol kağıdı olacak.

6. AKDENİZ REJİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bu arada Güney Avrupa, Latin Amerika’nın 1980’lerde yaşadığı yapısal düzenlemeler ve zorla dayatılan kemer sıkma politikaları sebebiyle aynı yıkımla karşı karşıya. İroniler can alıcı. Kuzey merkezli Avrupa aniden akut bir amnezi vakası geliştirmiş olsa da, birkaç yıl önce finans basını İspanya’yı, Portekiz’i ve hatta Yunanistan’ı (artı AB dışı Türkiye’yi) kamu harcamalarını kesme ve büyüme oranlarını artırma konusundaki başarıları sebebiyle övüyordu. Wall Street bozgunu sonrasındaki ilk günlerde, AB’nin korkuları temel olarak İrlanda’ya, Baltık ülkelerine ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştı. Akdeniz bir bütün olarak, ses hızıyla Atlantik’i geçen finansal tsunamiden görece iyi korunmuş sayılıyordu.

Arap Akdenizi, yatırım sermayesi ve türev ticaretinin trombotik devrelerinde çok az paya sahipti ve bu nedenle finans krizinden minimum etkilendi. Güney Avrupa ise, genellikle itaatkar hükümetlere ve İspanya örneğindeki gibi güçlü bankalara sahipti. İtalya batmak için fazla büyük ve zenginken, küçük suçları devleti tehdit eden Yunanistan, baş ağrısıysa da, bir Liliput ekonomisiydi (AB GSMH’nın sadece yüzde 2’si). On sekiz ay sonra, Alman ve Avusturyalı aşırı sağcılar, Akdenizli refah kraliçelerinin, Yunanistan gün boyu isyan edebilsin ve İspanya daha uzun siesta yapabilsin diye uyanık burgerlere tasarruflarını teslim etmeleri ve çocuklarını satmaları için şantaj yaptığını haykırıyorlardı. Yine de Alman başarısının aslında Avro bölgesini tarumar ettiği üzerine akla çok daha yatkın bir yorum yapılabilir. Doğudaki düşük maliyetli “Meksikalıları”, mukayese edilemez verimlilik avantajları ve devasa ihracat fazlalıkları konusundaki Çin benzeri fanatizmi ile, Almanya güney Avrupa’daki Avrodaşlarına rekabette üstün geliyor. Bu arada AB bir bütün olarak, ücret ödemeleri, turizm ve yabancı yatırım üzerinden bilanço hesaplarına bağımlı kalmalarını sağlayacak şekilde, Türkiye ve petrol olmayan Kuzey Afrika ülkeleri ile en büyük göreli ihracat fazlalığını yaşıyor (2010’da 34 milyar dolar). Tüm Akdeniz, sonuç olarak, AB içindeki siklik talep ve faiz oranı hareketlerine akut bir hassasiyet içinde; oysa Almanya, Fransa ve İngiltere ile diğer zengin kuzey ülkeleri, şok emicileri olarak işlev görecek büyük ikincil pazarlara sahipler.

Avro, çoklu hıza sahip bu Grosseuropäische (Büyük Avrupa) ekonomisinin volanı. Almanya için Avro, ani değer kazanmaya daha az hassas olduğu için Berlin’in AB ekonomisi içindeki de facto veto gücünde çok az azalmaya sebep olurken Alman ihracatına rekabetçi fiyat sağlayan elverişli bir Alman Markı gibi işlev görüyor. Öte yandan Güney Avrupalılar için, bu iyi zamanlarda sermaye çeken ama kötü zamanlarda ticari açıklarla ve işsizlikle mücadele etmek için parasal araçların kullanımını engelleyen bir Faust yükü. Artık İber ve Helen frengisi İtalya’ya da bulaşmış durumda ve Fransa’yı da tehdit ettiğine göre, Avro-Avrupa’nın Berlin ve Paris’ten yükseldiğine dair zor sevilir bir vizyon: anlaşma revizyonu üzerinden mali entegrasyon. Para politikaları üzerinde kontrolünü zaten yitirmiş ve AB ve IMF teknokratlarının denetimi altında kamu sektörlerini kırpmayı zorla kabul etmiş olan borçlu ülkelerden, artık bütçeleri ve kamu harcamaları konusunda kalıcı bir Franko-Alman vetosunu kabul etmeleri isteniyor. On dokuzuncu yüzyılda, İngiltere Latin Amerika ve Asya’daki borçlu ülkelere böyle yedieminlikler empoze etmek için sık sık savaş gemilerini gönderirdi. Müttefikler Almanya’yı Versay’da benzer bir şekilde boyunduruk altına almışlar ve bu nedenle, Üçüncü Reich’ı dikmişlerdi.

İster Sarkozy-Merkel’e itaat etsinler, isterse batıp Avro bölgesinden (ve belki de AB’den) çıksınlar, Akdeniz ekonomileri yıllar boyu sürecek çürümeye ve hiper işsizliğe mahkûm ediliyorlar. Ancak halkları bu uykuya nazikçe dalmayacak. Gerçek toplumsal devrimlere 1970’lerde çok yaklaşmış olan Portekiz ve Yunanistan, Avrupa’daki en sert sol kanat kültürlere sahipler. İspanya’da, yeni muhafazakâr hükümet, yeniden canlanmış bir Birleşik Sola geniş ve davetkar bir hedef ve daha da büyük ama halen amorf olan gençlik hareketleri sunuyor. Hatta antikapitalizmin közleri, Avrupa’nın her yerini saracak alevleri körükleyebilir. Ancak göçmen karşıtı, Brüksel karşıtı sağ, Avro bölgesindeki çöküşten ve AB vagonlarının çekirdek yörüngesindeki dönüşünden, solun kazanacağından çok daha fazlasını kazanabilir. Mısır’daki Selefilerin veya ABD’deki Çay Partisi’nin durumunda olduğu gibi, Avrupa yeni sağ partileri kimlik politikalarına ve adrese teslim edilmeyi bekleyen paketlenmiş günah keçisi arama öfkesine sahipler. Batı Avrupa’da antikapitalist sol için olağan dışı bir hırs, komünistler tarafından 1945 sonrası otuz yıl boyunca tutulmuş olan siyasal alanın yeniden işgal edilmesi olacaktır. Öte yandan Marine Le Pen ve Geert Wilders öncülüğündeki hareketler, kendi ulusal politikalarında çok daha büyük ve iyi donanımlı muhafazakâr temsilcilik için makul ümitlere sahipler. Aşırı sağın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yerine geçmesi, onlara ilham verici bir şablon sunuyor.

7. İSYAN MOTORU

Avrupa ve ABD’de 1968’deki kampus isyanları, manen ve politik olarak Vietnam’daki Tet Saldırısı, Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri, Çin’deki kültür devrimi ve ABD’deki getto ayaklanmaları ile tetiklenmişti. Benzer şekilde geçtiğimiz yılın “Öfkelileri” ilk güçlerini Tunus ve Kahire örneklerinden aldılar. (Arap göçmenlerin güney Avrupa’daki milyonlarca çocuğu ve torunu, bu bağlantıyı en incelikli şekilde canlı ve militan kıldı.) Sonuç olarak, tutkulu 20’likler, şu anda Braudel’in temel Akdeniz’inin her iki kıyısında da meydanları işgal ediyorlar. Ancak 1968’de, Avrupa’da (Kuzey İrlanda’daki önemli istisna dışında) ve ABD’de protestolara katılan beyaz gençliğin çok azı, Güney ülkelerindeki muadillerinin varoluşsal gerçekliklerini paylaşıyordu. Derin şekilde yabancılaşmış olsalar da, birçoğu üniversite diplomalarını bolluk içindeki orta sınıf kariyerlerine dönüştürmek istiyordu. Bugün ise tersine, New York, Barselona ve Atina’daki protestocuların birçoğu, ebeveynlerinkinden dramatik ölçüde daha kötü geleceklerle yüz yüzeler ve Kazablanka ve İskenderiye’deki muadillerininkine daha yakınlar. (Zuccotti Park’ın bazı işgalcileri, on yıl önce mezun olmuş olsalar, bir koruma fonu veya yatırım bankasında, doğrudan yıllık $100,000 maaşlı işlere başlamış olacaklardı. Bugünse Starbucks’ta çalışıyorlar.)

ILO’ya göre, genç yetişkin işsizliği küresel olarak rekor seviyelerde—gençlik protestolarının olduğu ülkelerin birçoğunda yüzde 25 ila 50. Dahası, Arap devriminin Kuzey Afrika potasında, üniversite diploması iş olanağı ile ters orantılı. Aynı şekilde diğer ülkelerde de, eğitime aile yatırımı, girilen borç düşünüldüğünde, negatif sonuç yaratıyor, yani harcanan parayı karşılamıyor. Aynı anda, yüksek öğretime erişim de daha kısıtlı hale geldi, en dramatik olarak da ABD, İngiltere ve Şili’de.

8. BEDAVA YEMEK KUYRUKLARI

Ekonomik kriz halk varlıklarının deflasyonu (ABD, İrlanda ve İspanya’da ev değerleri ve dolayısıyla aile varlığı) ile temel tüketim maddelerinde, özellikle de yakıt ve gıdada aşırı enflasyonu birleştiriyor. Geniş fiyat trendlerinin iş döngüsü ile ahenkli hareket edeceğinin beklendiği klasik teoriye göre, bu olağan dışı bir çatallanma; gerçekte, çok daha kaygı verici olabilir. ABD’deki ve diğer yerlerdeki morgıç krizi, daha büyük finans krizlerinin parçası ve ya hükümet müdahalesi ile ya da alacak-değerinin basit yıkımı ile çözülecek. Endüstriyel Asya yavaşladığı ve Irak’taki üretim düzeyleri yükseldiği için ham petrolün taban fiyatı düşebilir. (Tavan petrol tartışması bana hem belirlenemez hem de bitmek bilmez görünüyor.) Ancak finans krizine ve endüstriyel yavaşlamaya büyük ölçüde dışsal olan güçlerce belirlenen gıda fiyatları, ikinci bir trend olarak yükselişte görünüyor. Hatta, büyüyen bir uzman görüşü korosu, 2000’lerin başından beri küresel gıda güvenliği sisteminin çökmekte olduğu uyarısını yapıyordu. Birden fazla sebep var ve bunlar birbirini de tetikliyor: tohumların ete ve biyoyakıt üretimine yönlenmesi; gıda sübvansiyonlarının ve fiyat desteklerinin neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılması; mahsul piyasalarındaki ve başta gelen tarımsal topraklardaki azgın spekülasyon; tarım araştırmalarına yatırım yapılmaması; değişken enerji fiyatları; toprakların yıpranması ve su havzalarının tükenmesi; kuraklık ve iklim değişimi vb. Daha yavaş büyümenin bu basınçları bir miktar azaltması ölçüsünde (örneğin Çin daha az et yiyor), nüfus artış hızı-bugünün protestocularının yaşam süresindeki başka üç milyar insan-talep yönlü basıncı koruyacaktır. (GMC’ler, mucizevi çözümler olarak sunuldular ancak mahsulleri korumaktan ziyade tarım şirketleri karlarına yönelikler.)

‘Ekmek’ Tahrir Meydanı’ndaki protestoların ilk talebiydi ve sözcük Arap Baharı’nda en azından Rus Ekimi’ndeki kadar yüksek sesle dillendirildi. Sebebi basit: Örneğin, sıradan Mısırlılar, aile bütçelerinin yüzde 60’ını ham petrole (ısınma, pişirme, ulaşım), una, nebati yağlara ve şekere harcıyorlar. 2008’de, bu temel gıda fiyatları aniden yüzde 25 artmıştı. Mısır’daki resmi yoksulluk oranı aniden yüzde 12 arttı. Aynı oranı diğer ‘orta gelirli’ ülkelere uygulayın, temel gıda enflasyonu Dünya Bankası’nın ‘yükselen orta sınıfı’ için önemli bir kesimini siler.

9. ÇİN’İN İNİŞİNİ BEKLERKEN

Marx, California’yı—Altına Hücum ve bunun sonucu olarak dünya ticaretine giren yüksek para—1840’ların devrimci döngüsünü vakitsiz şekilde sona erdirmekle suçlamıştı. 2008’in hemen sonrasında, BRIC adı verilen ülkeler yeni California oldular. Wall Street zeplini gökten düştü ve yere çakıldı, ancak Çin; Brezilya ve Güneydoğu Asya ile yakın formasyon içinde, birlikte uçmaya devam etti. Hindistan ve Rusya da uçaklarını havada tutmayı becerdiler. BRIC ülkelerinin havada kalma dayanıklılığı, yatırım danışmanlarını, ekonomi yazarlarını ve profesyonel astrologları hayrete düşürdü. Bunların tümü Çin’in veya Hindistan’ın dünyayı artık tek elle tutabileceğini veya Brezilya’nın yakında İspanya kadar zengin olacağını iddia ediyor. Sevinçten kendini kaybetmiş bönlükleri, elbette Çin Halk Bankası’ndaki Houdini’lerin kullandığı el çabukluğu teknikleri konusundaki cahilliklerinden kaynaklanıyor. Pekin, tam aksine, uzun süredir ülkenin ihracata aşırı bağımlılığı, hane halkı satın alma gücünün yetersizliği ve uygun maliyetli konut kıtlığının mevcudiyeti ve bunlarla yan yana giden kocaman gayrimenkul balonu konusunda belirgin korkular sergiliyor.

Geçtiğimiz sonbaharın sonlarında, Çin optimistlerinden gelen inanç makaleleri aniden yorum sayfalarından kayboldu ve ‘sert iniş’ senaryosu kitapçıların favorisi oldu. Çin liderliği de dahil hiç kimse, ekonominin küresel karşı rüzgara rağmen daha ne kadar süre bu vaziyette kalabileceğini bilemiyor. Ancak yabancı yolcuların kaçınılmaz felaket listesi yapıldı bile: Güney Amerika, Avustralya, Afrika’nın büyük bölümü ve Güneydoğu Asya’nın çoğu. Ve Çin ile ABD’nin yaptığından daha fazla ticaret yapan-özel olarak dikkat çekici şekilde-Almanya. Enikonu nirengilenmiş küresel durgunluk, elbette, başta atıfta bulunduğum bu doğrusal olmayan kabustur. Halkın ekonomik gelişme beklentilerinin yakın zamanda bu derece yükseldiği BRIC ülkelerinde, yeniden sefilleşmenin acısının pek dayanılmaz olacağını söylemek, neredeyse totolojidir. Binlerce meydan işgal edilebilir. Buna Tiananmen adındaki de dahil.

İmalattaki işgücünün mutlak veya göreli boyutunun son nesilde dramatik şekilde daraldığı ülkelerde yaşayan Batılı post Marksistler, bizi ‘çokluklar’, yatay kendiliğindenlikler gibi şeyler üzerine düşünmeye zorlayarak tembelce proleter aktörün artık geçerliliğini yitirip yitirmediği üzerine dalıp gidiyorlar. Ancak bu Das Kapital’in, Viktorya İngiltere’si veya New Deal Amerika’sından çok daha isabetli şekilde tarif ettiği büyük sanayileşen toplumdaki bir tartışma değil. İki yüz milyon Çinli fabrika işçisi, madencisi ve inşaat işçisi gezegendeki en tehlikeli sınıfı oluşturuyorlar. (İsterseniz Pekin Devlet Konseyi’ne bir sorun.) Balondan tamamen uyanışları sosyalist bir dünyanın olası olup olmadığını belirleyebilir.

NLR

Arap Baharı mı? – Samir Amin

2011 yılı, Arap halklarının bir dizi yıkıcı ve öfkeli patlaması ile başladı. Bu, “Arap dünyasının uyanışında” ikinci bir baharın başlangıcı mı? Yoksa bu ayaklanmalar açmaza girip sonunda–tıpkı söz konusu uyanışın [L’éveil du Sud? (Güney’in Uyanışı mı?) kitabımda ipuçlarını verdiğim] ilk bölümünde yaşanan şekilde–başarısız mı olacaklar? Birinci hipotez doğrulanırsa, Arap dünyasının ileriye doğru hareketi, zorunlu olarak dünya çapındaki emperyalist kapitalizmi aşma hareketinin parçası haline gelecektir. Başarısızlık, Arap dünyasını, boyun eğen bir çeper olmak şeklindeki mevcut statüsünde tutacak ve dünyayı şekillendirme konusunda etkin bir katılımcı düzeyine yükselmesini engelleyecektir.

Her bir ülkeyi karakterize eden objektif koşulların çeşitliliğini göz ardı ederek “Arap dünyası” hakkında genellemeler yapmak her zaman tehlikeli olmuştur. Bu nedenle, bölgesindeki genel gelişmelerde geçmişte olduğu gibi bugün de büyük bir rol oynadığı rahatlıkla kabul edilecek olan Mısır üzerine izlenimlere odaklanacağım.

Mısır, küresel kapitalizmin çeperinde yer alıp da “yükselmeyi” denemiş olan ilk ülkedir. Daha on dokuzuncu yüzyılın başında, Japonya ve Çin’den epeyce önce, Naip Muhammed Ali (Kavalalı Mehmet Ali Paşa), Mısır ile onun yakın komşusu olan Arap Maşrık’ı (Maşrık (Şark), “Doğu” demektir, örn. doğu Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz) için bir ıslahat programı tasarlamış ve uygulamaya geçirmiştir. Bu gayretli deneme, on dokuzuncu yüzyılın üçte ikisi boyunca sürmüş ve 1870′lerde, Hıdiv İsmail’in saltanatının ikinci yarısı sırasında, gecikmeli olarak son nefesini vermiştir. Başarısızlığının analizinde, dönemin en büyük sanayi kapitalizmi gücü Büyük Britanya kaynaklı yabancı saldırganlığının rolü göz ardı edilemez. İngiltere, modern bir Mısır’ın yükselişini engelleme amacını, 1840′ın denizcilik kampanyasında, ardından 1870′lerde Hıdiv maliyesinin kontrolünü ele geçirerek ve son olarak da 1882′de askeri işgal ile, sayısız kereler zor yoluyla hayata geçirmiştir.

Mısır’ın daha sonra tartışacak olduğumuz ikinci yükseliş denemesinin aksine, açık bir şekilde kapitalizm dahilinde ve kapitalizm üzerinden bir yükseliş öngördüğü için, bu on dokuzuncu yüzyıl Mısır projesinin, kendi döneminin kısıtlılıklarına sahip olduğu açıktır. Söz konusu projenin içerdiği (altta yatan politik, kültürel ve ideolojik ön kabulleri gibi) toplumsal çelişkiler, şüphesiz ki başarısızlığa uğramasında pay sahibidirler. Yine de, emperyalist saldırganlık olmasaydı söz konusu çelişkilerin, tıpkı Japonya’da olduğu gibi üstesinden gelinebileceği gerçeği ortada durmaktadır.

Yenilgiye uğrayan gelişmekte olan Mısır, kırk yıla yakın bir süre (1880–1920) hakir bir çeper muamelesine maruz kalmış, kurumları dönemin kapitalist/emperyalist birikim modeline uyacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Dayatılan bu gerileme, ülkenin politik ve toplumsal kurumlarını–üretim sisteminin üzerinden ve onun ötesinde–vurmuştur. Ülkeyi bağımlı konumunda tutmaya yarayan gerici ve ortaçağdan kalma kültürel ve ideolojik anlayışların tümünü sistematik olarak pekiştirmek üzere çalışmıştır.

Mısır ulusu–halkı, elitleri–bu konumu asla kabullenmediler. Bu inatçı reddin sonucu, sonraki yarım yüzyıl boyunca (1919–1967) baş gösteren ikinci dalga hareketlerin yükselişi olmuştur. Gerçekten de bu dönemi bir kesintisiz mücadeleler ve büyük ilerici hareketler dizisi olarak görüyorum. Üçlü bir amaca sahipti bu dönem: Demokrasi, ulusal bağımsızlık ve toplumsal ilerleme. Bu üç amaç, sınırlı olsalar ve bazen kendi formülasyonlarını şaşırsalar da, biri diğerinden ayrılmazdı–modern Mısır’ın dönemin küresel kapitalist/emperyalist sistemine entegrasyonunu işaret eden bir ayrılmazlık. Bu okumada, Nasırcı sistematizasyon dönemi (1955–1967), gelişen uzun mücadeleler dizisinin, 1919–1920 devrimi ile başlayan final bölümünden başka bir şey değildir.

Mısır’da o yarım yüzyıllık kurtuluş mücadelelerinin ilk anı, vurgusunu–1919′da Wafd‘ın kuruluşu ile–burjuva tarzı bir anayasal demokrasinin benimsenmesi (1923′te) üzerinden siyasal modernizasyona (meşruti monarşi) ve bağımsızlığın yeniden kazanılmasına yapmıştır. Öngörülen demokrasinin biçimi, sembolü haç ile hilali birbirine bağlayan bir bayrak (Ocak ve Şubat 2011 gösterilerine yeniden ortaya çıkan bir bayrak) olan–kavramın tam anlamıyla sekülerlik olmasa da–ilerici sekülarizasyona izin vermiştir. Ardından “normal” seçimler, en ufak sorun olmaksızın, sadece Kıptilerin (Mısır’ın yerlisi olan Hıristiyanlar) Müslüman çoğunluk tarafından seçilmesine değil, aynı zamanda yine bu Kıptilerin devlette yüksek konumlara gelmesine de izin vermiştir.

Monarşi ve büyük toprak sahipleri ile zengin köylülükten oluşan gerici blok tarafından desteklenen İngilizler, Wafd’cı liderlik altında Mısır’ın kaydettiği demokratik ilerlemeyi ortadan kaldırmak için tüm güçlerini ortaya koydular. 1930′larda, demokratik 1923 anayasasını fesheden Sıdki Paşa diktatörlüğü, sonrasında demokratik antiemperyalist mücadelelere öncülük eden öğrenci hareketi ile çatışmaya girdi. Bu tehditle karşı karşıya gelen İngiliz Elçiliği ile Kraliyet Sarayının, 1927′de (“İslamcı” düşünceden Vahabiliğin Reşit Rıza tarafından formüle edilen en gerici versiyonu “Selefilik” ile esinlenen) Müslüman Kardeşler’in kurulmasını etkin şekilde desteklemesi tesadüf değildir. Bu, doğmakta olan “siyasal İslam”ın en ama en gerici–antidemokratik ve toplumsal ilerleme karşıtı–versiyonudur.

Etiyopya’nın Mussolini tarafından işgali ve ufukta beliren dünya savaşı ile, Londra demokratik güçlere bazı tavizler vermek zorunda kalmıştır. 1936′da Wafd’ın, dersini almış olarak, iktidara geri dönmesine izin verilmiş ve yeni bir İngiltere-Mısır anlaşması imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı, bir dizi parantez açılmasını zorunlu kılmıştır. Ancak komünistlerin ve işçi sınıfı hareketinin sahneye girişiyle birlikte daha da radikalleşen bir “işçi-öğrenci bloğunun” oluşumuyla, 21 Şubat 1946′da yeni bir mücadele dalgası halihazırda yükselmeye başlamıştı. Londra destekli Mısır gericileri bir kez daha şiddet kullanarak yanıt verdiler ve bu amaçla ikinci bir Sıdki Paşa diktatörlüğü ardında Müslüman Kardeşler’i harekete geçirdiler ancak protesto hareketini susturmayı başaramadılar. 1950 yılında seçim yapılmak zorunda kalındı ve Wafd iktidara geri döndü. Wafd’ın 1936 Anlaşması’nı tanımaması ve Süveyş Kanalı Bölgesinde gerilla eylemleri başlatması, Müslüman Kardeşler’in bağlantılı olduğu derin bir operasyonda Kahire’nin ateşe verilmesi (Ocak 1952) ile yenilgiye uğratılabildi.

1952′de “Özgür Subaylar” tarafından gerçekleştirilen ilk darbe ve hepsinin ötesinde 1954′te Nasır’ın kontrolü ele geçirdiği ikinci bir darbe, bazılarınca mücadelenin kesintisiz akışının “taçlandırılması”, bazılarınca ise sona erdirilmesi olarak algılandı. Nasırcılık, Mısır uyanışının geçmişten gelerek daha ileri bir düzeye taşındığı görüşünü reddedip “Mısır Devrimi”nin başlangıcını Temmuz 1952′ye ötelemek suretiyle, 1919′dan 1952′ye kadar geçen yılların tüm tarihini silip yok eden bir ideolojik söylem öne sürdü. O dönem birçok komünist bu söylemi kınadı ve 1952 ve 1954 darbelerini demokratik hareketin radikalleşmesinin sonu olarak analiz ettiler. Nasırcılık, Nisan 1955′teki Bandung Konferansı sonrasında yalnızca antiemperyalist bir proje şeklini aldığından hatalı sayılmazlardı. Sonrasında Nasırcılık tamamen şu formülasyona yöneldi: Kararlı bir antiemperyalist enternasyonal duruş (pan-Arap ve pan-Afrika hareketleri ile bağlantılı şekilde) ve bir miktar ilerici (ama “sosyalist” olmayan) toplumsal reform. Her şey tepeden inme bir şekilde hayata geçirildi; yalnızca “demokrasisiz” değil (halk yığınlarının kendileri tarafından ve kendileri için örgütlenmesine yönelik hiçbir hak tanınmadı), aynı zamanda her türden politik yaşamı “feshederek”. Bu, böylelikle oluşturulmuş olan boşluğu doldurması için siyasal İslam’a yapılmış bir davet anlamına geliyordu.

On yıl gibi kısa bir zamanda (1955–1965), Nasırcı proje tüm ilerici potansiyelini tüketti. Tükenişi, artık Birleşik Devletler’in öncülük ettiği emperyalizme, bölgesel askeri aracı İsrail’i bu amaçla mobilize ederek hareketi kırdırma şansı sağladı. 1967 yenilgisi, yarım yüzyıl boyunca sürmüş dalganın sonunu işaretliyordu. Hareketin geri çekilişi, Nasır’ın, başka katmanların yanı sıra (1970′te Nasır’ın ölümü öncesi ve sonrası kısa bir süre sahneye çıkan) öğrenci hareketinin çağrıda bulunduğu radikalleşme yerine sağa ödünler verme yolunu seçmesi (infitah veya “açılma” politikası, kapitalist küreselleşmeye açılma elbette) ile başlamıştı. Halefi Sedat, sağa dönüşü yoğunlaştırıp kapsamını genişletti ve Müslüman Kardeşler’i kendi yeni otokratik sistemine entegre etti. Mübarek de aynı yolu izledi.

Ardından gelen geri çekilme dönemi, neredeyse bir yarım yüzyıl daha sürdü. Küresel liberalizmin ve ABD stratejisinin taleplerine boyun eğmiş olan Mısır, bölgesel ya da küresel politikada etkin bir unsur olarak var olmaktan çıktı. Bölgesinde artık ABD müttefikleri Suudi Arabistan ve İsrail öne çıkıyordu. İsrail bunun sonrasında, Mısır ve Körfez ülkelerinin zımni suç ortaklığı ile, işgal altındaki Filistin’i daha geniş şekilde sömürgeleştirme politikasını hayata geçirebildi.

Nasır döneminde Mısır, eleştiriye açık olsa da, en azından tutarlı bir ekonomik ve toplumsal sistem oluşturmuştu. Nasır, ülkeyi pamuk ihracatçısı rolü ile kısıtlayan sömürgeci uluslararası uzmanlaşmanın dışında bir yol olarak, önüne sanayileşmeyi koymuştu. Sistemi, halk kitlelerini yoksullaştırmaksızın genişleyen orta sınıfın yararına bir gelir bölüşümü sağlamıştı. Sedat ve Mübarek, Mısır’ın üretim sistemini bozdular ve yerine, sadece, pek çoğu emperyalist tekellerin taşeronu durumundaki şirketlerin kârlılığına dayanan, tamamen uyumsuz bir sistem getirdiler. Dünya Bankası tarafından yıllarca övgü ile karşılanan sözde yüksek ekonomik büyüme oranlarının hiçbir anlamı yoktu. Mısır’ın büyümesi son derece kırılgandı. Dahası, böyle bir büyüme yanında eşitsizlikte dayanılmaz bir yükseliş ve ülke gençliğinin çoğunluğunu etkisi altına alan bir işsizlik getiriyordu. Bu durum patlama riski demekti. Ve o patlama gerçekleşti.

Hillary Clinton gibi sonraki ABD görevlileri tarafından övülen görünürdeki “istikrarlı rejim”, her gün görevi kötüye kullanarak suç işlemekte özgür olan bir milyon iki yüz bin (1.200.000) kişilik korkunç bir polis aparatına dayanıyordu (ordu sadece 500 bin kişiden oluşuyordu). Emperyalist güçler bu rejimin Mısır’ı İslamcılık tehdidinden “koruduğunu” iddia ediyorlardı. Bu sefil bir yalandan başka bir şey değildi. Gerçekte rejim, eğitimin, mahkemelerin ve büyük medyanın (özellikle de televizyonun) kontrolünü (Körfez’in Vahabi modeline dayanan) gerici siyasal İslam’a vererek, onu kendi iktidar yapısına mükemmel bir şekilde entegre etmişti. Sadece Selefi camilerinde yapılan kamuya açık konuşmalar izinliydi ve bunlar, İslamcıların “muhalefet”miş gibi yaparak şişinmesine izin vermekteydi. ABD kaynaklı vaazların utanmaz ikiyüzlülüğü de (Obama Bush’tan aşağı kalmamıştır), bu amaca mükemmelen adapte edilmiştir. Washington, askeri müdahalelerini kendinden menkul “teröre karşı savaş”ındaki eylemler olarak meşrulaştırabilmesini sağlayacak şekilde, arada bir “yaramazlıklarını” (Kıptilerin öldürülmesi gibi) kınarken, siyasal İslam’ın fiilen desteklenmesi, Mısır toplumunun modern dünyanın meydan okumalarına karşılık verme kapasitesini (eğitim ve araştırmada yıkıcı bir düşüşe yol açarak) yok etti. Yoksul ve orta direk işçilerin petrol üreten ülkelere kitlesel göçünün sağladığı güvenlik supabına sahip olduğu sürece, rejim halen “tolere edilebilir” görünüyordu. Bu sistemin tükenişi (Asyalı göçmenlerin Arap ülkelerinden gelenlerin yerini alması), muhalefet hareketlerinin yeniden doğuşunu getirdi. 2007′deki işçi grevleri (Afrika kıtasında son elli yıldaki en güçlü grevler), tarımsal sermaye tarafından el konulma tehdidi altındaki küçük köylülüğün inatçı direnişi ve orta sınıflar içinde demokratik protesto gruplarının (“Kefaya” ve “6 Nisan” hareketleri gibi) ortaya çıkışı,–Mısırlılar tarafından beklenen ancak “yabancı gözlemciler”in şaşırdığı–kaçınılmaz patlamanın habercileriydi. Şu anda hangi yönde ilerleyeceğini ve yarattığı fırsatları analiz etmeye çağrılı olduğumuz kurtuluş mücadeleleri dalgasının yeni bir aşaması böylece başladı.

Demokratik Hareketin Bileşenleri

Sürmekte olan “Mısır Devrimi”, her yönüyle (siyasal, ekonomik ve toplumsal) sarsılan neoliberal sistem için bir son öngörmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Mısır halkının bu devasa hareketi, üç aktif bileşenle bağlantılıdır: Kendi iradeleri ile ve kendi buldukları “modern” biçimlerde “yeniden politikleşen” gençlik; radikal sol güçler ve demokratik orta sınıflardan güçler.

Gençlik (yaklaşık bir milyon aktivist) harekete öncülük etmiştir. Onlara hemen radikal sol ile demokratik orta sınıflar katılmıştır. Müslüman Kardeşler liderliği ise, göstericilerin baskı aparatı tarafından yönlendirileceğinden emin bir şekilde, gösterilerin ilk dört günü boyunca boykot çağrısı yapmış ve hareketi ancak (tüm Mısır halkı çağrısını duyup da) 15 milyon gibi devasa bir kalabalık mobilize olduktan sonra kabul etmiştir.

Gençlik ve radikal sol üç ortak hedef gütmüştür: Demokrasinin yeniden inşası (polis/ordu rejiminin sona ermesi), halk kitleleri yararına yeni ekonomik ve sosyal politikaların benimsenmesi (küresel kapitalizmin taleplerine boyun eğmekten vazgeçmek) ve bağımsız bir dış politika (ABD hegemonyasının gerekliliklerine ve dünya üzerindeki ABD askeri denetiminin uzantısı olmaya boyun eğmekten vazgeçmek). Demokratik devrim dedikleri şey, bir demokratik toplumcu ve antiemperyalist devrimdir.

Gençlik hareketi, toplumsal bileşimi ve siyasal ve ideolojik dışavurumları itibariyle çeşitlilik arz etse de, kendisini tam olarak “solda” görmektedir. Radikal sola karşı beslediği güçlü ve kendiliğinden sempati, bunun kanıtıdır.

Orta sınıflar, “piyasa”ya ya da Mısır’ın uluslararası tercihlerine karşı çıkmaksızın, bir bütün olarak yalnızca demokrasi hedefi etrafında toplanmaktadırlar. CIA tarafından organize edilmiş gibi görünen bir komplonun bilinçli veya bilinçsiz parçası olmuş bir grup blog yazarının rolü de göz ardı edilmemelidir. Liderleri, genellikle aşırı derecede “Amerikanlaşmış” ama buna rağmen kendilerini diktatörlüklere muhalif olarak sunan zengin sınıflardan genç insanlardır. Demokrasi teması, Washington tarafından manipüle edilebilmesi için gereken versiyonu ile, “net”teki söylemlerinde en ön planda yer almaktadır. Bu gerçek onları, Washington tarafından yönetilen, Doğu Avrupalı “renkli devrimler” modeli üzerinde “demokratik devrimler” olarak gizlenmiş olan karşı devrimler zincirinin aktif katılımcıları haline getirmektedir. Ancak halk ayaklanmalarının arkasında bu komplonun olduğunu düşünmek hata olacaktır. CIA’nın istediği, hareketin yönünün değişmesi, aktivistlerinin ilerici toplumsal dönüşüm hedeflerinden uzaklaşması ve onları farklı yollara yönlendirmektir.

Hareketin birbirinden farklı bileşenlerini bir araya getirmeyi, ortak stratejik hedefler belirlemeyi ve etkili örgütlenme ve eylem biçimleri bulmayı başaramaması durumunda, bu hesap başarılı olabilir. Böyle başarısızlık örnekleri iyi bilinmektedir–Endonezya ve Filipinler’e bakmak yeterli. Mısır’da “Amerikan tarzı demokrasi”yi savunmaya koyulan–Arapçadan ziyade İngilizce yazan(!)–bu blog yazarlarının sıkça Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırmaya hizmet eden argümanlar öne sürdüklerini belirtmek gerek.

Hareketin üç etkin bileşeni tarafından ilan edilen gösteri çağrıları, tüm Mısır halkı tarafından hızla dikkate alındı. İlk günler boyunca aşırı derecede şiddetli olan baskı (binden fazla ölü), (diğer yerlerde olduğunun aksine hiçbir zaman Batılı güçleri yardıma çağırmamış olan) bu gençlerin ve onların müttefiklerinin cesaretini kırmadı. Ve bu cesaretleri, ülkenin her bölgesinden, irili ufaklı şehirlerden ve hatta köylerden 15 milyon Mısırlıyı gün boyu (bazen de geceleri) süren protesto gösterilerine çekmekte belirleyici oldu. Ezici siyasal zaferleri, korkunun saf değiştirmesine yol açtı. Ordu liderleri sessizliklerini bozup–böylelikle imajlarını koruyarak–hareketi bastırma görevini yerine getirmeyi reddederken ve Mübarek ile onun çok daha önemli pek çok yandaşını görevden alarak şov yaparken, Obama ve Hillary Clinton, şimdiye dek desteklemiş oldukları Mübarek’ten kurtulmaları gerektiğini anladılar.

Hareketin tüm Mısır halkı arasında yaygınlaşması, kendi içinde olumlu bir zorluğa işaret etmektedir. Başka her halk için olduğu gibi bu halk da “homojen bir blok” oluşturmaktan uzaktır. Ana bileşenlerinden bazıları hiç kuşkusuz radikalleşme perspektifi için bir güç kaynağıdır. 5 milyonluk güçlü bir işçi sınıfının kavgaya girmesi belirleyici olabilir. Savaşkan işçiler, sayısız grevlerle, 2007′de başlattıkları örgütlemelerin inşasında yol kat etmişlerdir. Halihazırda elliden fazla bağımsız sendika bulunmaktadır. Küçük köylülüğün, tarım reformu yasalarının feshedilmesi ile (Müslüman Kardeşler, özel mülkiyetin İslam’da “kutsal” olduğu ve tarım reformunun Şeytan’dan, yani bir komünistten esinlendiği bahanesi ile, geçen yasa lehine oy kullanmıştır) önü açılan el koymalara karşı inatçı direnişi, hareket için bir başka radikalleşme unsurudur. Dahası, geniş bir “yoksul” kitle Şubat 2011 gösterilerinde aktif olarak yer almıştır ve sıkça “devrimi savunan” mahalle halk komitelerine katılmaktadırlar. Bu “yoksul halkın” bıyıkları, peçeleri, giyim tarzları, Mısır toplumunun derininde “İslamcı” olduğu, hatta Müslüman Kardeşler tarafından mobilize edildiği izlenimini yaratabilir. Ancak gerçekte yoksul halk sahneye “püskürmüş” ve Müslüman Kardeşler’e de onlarla gitmek dışında şans bırakmamıştır. Artık bir yarış söz konusudur: Halen kafası karışık kitlelerle etkili ittifaklar oluşturmayı ve hatta (reddettiğim bir kavram olarak) “onları disipline etmeyi” kim başaracaktır–Müslüman Kardeşler ve onun (Selefi) İslami bağlaşıkları mı yoksa demokratik ittifak mı?

Mısır’da işçilerin ve demokratik güçlerin birleşik cephesini inşa etmede bariz gelişmeler yaşanmaktadır. Nisan 2011′de beş sosyalist eğilimli parti (Mısır Sosyalist Partisi, artı önceden Tagammu’nun bileşeni olan Demokratik Halk İttifakı–eski “sadık sol” Tagammu partisi, Demokratik Emek Partisi, “Troçkist” Sosyalist Devrimci Parti ve Mısır Komünist Partisi’nin üyeliklerinin çoğunluğundan oluşmaktadır) kendilerini mücadelelerini birlikte yürütmeye adadıkları bir Sosyalist Güçler İttifakı oluşturdular. Buna paralel olarak hareketin tüm aktif siyasal ve toplumsal güçleri (sosyalist eğilimli partiler, farklı demokratik partiler, bağımsız sendikalar, köylü örgütleri, gençlik ağları ve sayısız toplumsal dernek) tarafından bir Ulusal Konsey (Meclis Vatani) kuruldu. Konsey 150′ye yakın üyeye sahip, Müslüman Kardeşler ve sağ kanat partiler katılmayı reddediyorlar ve böylelikle devrimci hareketin sürmesine ilişkin iyi bilinen muhalefetlerini tekrar doğrulamış bulunuyorlar.

Demokratik Harekete Karşı Gerici Blok

Tıpkı yükselen mücadelenin önceki dönemlerinde olduğu gibi, Mısır’daki demokratik toplumcu ve antiemperyalist hareket bir kez daha güçlü bir gerici blok buluyor karşısında. Bu blok toplumsal bileşimi (elbette onu oluşturan sınıflar) açısından tanımlanabilir ancak siyasal alana müdahale araçları ve politikalarına hizmet eden ideolojik söylemleri açısından tanımlanmaları da en az bu kadar önemlidir.

Toplumsal açıdan, gerici bloğun liderliğini tamamen Mısır burjuvazisinin elindedir. Son kırk yıl boyunca işlemiş olan bağımlı birikim biçimleri, bu “küreselleşen liberal” modele eşlik eden skandal eşitsizliğin tek yararlanıcısı olan zengin bir burjuvazinin yükselişini getirmiştir. Bunlar, birkaç on bin kişiden ibarettirler–Dünya Bankası’nın adlandırmayı sevdiği gibi “yenilikçi girişimciler” değildiler, tümü de servetini siyasal aparatla gizli anlaşmalarına borçlu olan milyoner ve milyarderlerdir (yolsuzluk, sistemin organik bir parçasıdır). Bu komprador bir burjuvazidir (Mısır’da bugün geçerli olan siyasal dilde halk onlara “yozlaşmış parazitler” diyor). Mısır’ın, koşulsuz bir ABD müttefiki olarak çağdaş emperyalist küreselleşme içine yerleştirilmesi için etkin bir payanda oluşturmaktadır. Bu burjuvazinin safları arasında sayısız askeri general ve üst düzey polis, devletle ve Sedat ile Mübarek tarafından oluşturulan egemen Ulusal Demokratik partiyle bağlara sahip “siviller” ve dini kişilikler bulunmaktadır–Müslüman Kardeşler liderliğinin tümü ve El Ezher Üniversitesi’nin önde gelen şeyhleri; bunların tümü “milyarderler” arasındadır. Kesinlikle yine de küçük ve orta girişimcilerden oluşan etkili bir burjuvazi de mevcuttur. Ancak bunlar, komprador burjuvazi tarafından yerleştirilmiş haraç sisteminin kurbanlarıdırlar ve genellikle kendileri sadece yabancı tekeller için transmisyon kayışı olan yerel tekellerin bağımlı taşeronları durumuna indirgenmişlerdir. İnşaat sektöründe bu sistem genel kuraldır: “Büyükler” devlet ihalelerini kapar, ardından işi “küçüklere”, taşerona verir. Esasen girişimci burjuvazi halen demokratik harekete sempati beslemektedir.

Gerici bloğun kırsal tarafı daha az önemli değildir. Bunlar, Nasır’ın tarım reformunun palazlandırdığı ve eski zengin toprak ağalarının yerini alan zengin köylülerden oluşmaktadır. Nasır rejimi tarafından kurulan tarım kooperatifleri, hem zengin hem de yoksul köylülüğü içeriyordu ve bu nedenle esasen zenginlerin yararına çalışıyorlardı. Ancak rejim yoksul köylülüğün olası istismarını sınırlandırmak için de önlemler almıştı. Bu önlemler Dünya Bankası’nın tavsiyesi ile Sedat ve Mübarek tarafından bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, kır zenginleri yoksul köylülüğün tasfiyesini hızlandırmaya koyuldular. Modern Mısır’da, kır zenginleri daima gerici bir sınıf oluşturmuşlardır, bugün daha da beterdirler. Aynı şekilde, devlet görevlileri ve din aparatları (Mısır’daki El Ezher Üniversitesi, örgütlü Müslüman Kilisesine eşdeğer bir konuma sahiptir) ile yakın (sıklıkla ailesel) bağları üzerinden, ülke çapındaki muhafazakar İslam’ın ana sponsorları olarak, kırsal toplumsal yaşama hükmederler. Dahası, kentsel orta sınıfların büyük bir kesimi de (özellikle de ordu ve polis görevlileri ile hakeza teknokratlar ve tıp/adalet alanı çalışanları) doğrudan kır zenginlerinden çıkarlar.

Bu gerici bloğun hizmetinde güçlü bir siyasal aygıt vardır: Ordu ile polis güçleri, devlet kurumları, Sedat tarafından kurulan ayrıcalıklı Ulusal Demokratik siyasi partisi (fiilen tek parti durumundadır), dini aparat (El Ezher) ve siyasal İslamcı fraksiyonlar (Müslüman Kardeşler ve Selefiler). ABD tarafından Mısır ordusuna verilen askeri yardım (yıllık 1,5 milyon dolar civarındadır), hiçbir zaman ülkenin savunma kapasitesine harcanmamıştır. Aksine, sistematik yolsuzluk üzerinden yıkıcı bir etkisi olmuştur. En büyük ikiyüzlülük ise, bu durumun bilinip hoş görülüyor olmaktan ziyade, aktif şekilde desteklenmesidir. “Yardım”, en yüksek katmandakilerin Mısır komprador ekonomisinin bazı önemli parçalarını kendilerine mal etmesine izin vermiştir, öyle ki “Ordu Şirketi” (Şerika el geyş) yaygın bir terim halini almıştır. İşte bu yüzden, kendilerine “geçişi yönlendirme” sorumluluğu biçen Yüksek Komuta kademesi, baskıcı eylemlerle aralarına mesafe koyarak öyleymiş gibi görünmeye çalışsalar da, hiçbir “tarafsızlığa” sahip değildir. Onun tarafından seçilen ve ona itaat eden, büyük oranda da eski rejimin daha az göze çarpan adamlarından oluşan “sivil” hükümet, hareketin herhangi bir şekilde radikalleşmesini engelleme amacıyla tamamen gerici bir dizi önlem almıştır. Bu önlemler arasında, çok sert bir grev karşıtı yasa (ekonomik canlanma bahanesi altında) ve siyasal partilerin kurulmasının önüne ciddi kısıtlamalar getiren ve seçim oyununu eski rejim tarafından sistematik olarak desteklenmeleri sayesinde hâlihazırda iyi örgütlenmiş durumda olan siyasal İslamcı eğilimlere (özellikle de Müslüman Kardeşler’e) daraltmayı amaçlayan bir yasa bulunmaktadır. Yine de, tüm bunlara rağmen, ordunun tavrı son tahlilde öngörülemezliğini korumaktadır. Kadrolarının yozlaşmasına rağmen (erbaşlar askere alınırlar, subaylar profesyoneldir), ulusalcı hassasiyet halen tamamen yitmiş değildir. Ayrıca, ordu pratikte gücünün büyük kısmını polise kaptırmış olmasına içerlemektedir. Bu koşullar altında ve hareket orduyu ülkenin siyasal liderliği dışında bırakma konusunda iradesini ifade ettiği için, Yüksek Komuta’nın yaklaşan seçimlerde kendi adaylarını çıkarmak yerine gelecekte perde arkasında kalmayı tercih etmesi çok muhtemeldir.

Polis aparatına, genel olarak devlet aparatı için söz konusu olduğu gibi (yeni egemenlerin tümü rejimin tecrübeli şahsiyetleridirler), el sürülmediği çok açık olmasına rağmen (kovuşturulmaları öngörülmemektedir), Ulusal Demokratik Parti fırtınada ortadan kaybolmuştur ve yasal tasfiyesi emredilmiştir. Ancak Mısır burjuvazisinin kendi partisinin farklı bir etiket veya etiketler altında yeniden doğumunu garantiye alacağından emin olabiliriz.

Siyasal İslam

Müslüman Kardeşler, varlığı sadece tolere edilmekle kalmayıp aynı zamanda eski rejim tarafından etkin şekilde desteklenen tek siyasal gücü oluşturmaktadır. Sedat ve Mübarek, onlara üç temel kurumun kontrolünü devretmiştir: Eğitim, mahkemeler ve televizyon. Müslüman Kardeşler, bırakınız “demokratik” olmayı, hiçbir zaman “ılımlı” olmamıştır ve olamaz. Liderleri–mürşid (“rehber”–Führer’in Arapçası)–kendi kendini atamaktadır ve örgüt, liderlerinin emirlerinin hiçbir sorgulama olmaksızın disiplinli bir şekilde yerine getirilmesi ilkesine dayanmaktadır. Üst düzey liderliğin tümü, (kısmen Suudi Arabistan–işin özü Washington–tarafından finanse edilmeleri sayesinde) son derece zengin adamlardan oluşmaktadır, ikinci düzey liderliği oluşturan adamlar orta sınıfın gerici katmanlarından, aşağı tabakası ise Müslüman Kardeşler tarafından işletilen (aynı şekilde Suudiler tarafından finanse edilen) yardım hizmetleri üzerinden devşirilen alt sınıf tabakalardan gelmektedir. İnfaz kolu ise kriminal unsurlardan devşirilen milislerden oluşmaktadır (baltacılar).

Müslüman Kardeşler, tamamen dışa bağımlı, piyasaya dayanan bir ekonomik sisteme bağlılık ifade etmektedir. Gerçekte, komprador burjuvazinin bileşenidirler. İşçi sınıfı tarafından düzenlenen büyük grevlerin ve yoksul köylülüğün kendi topraklarını elde tutma mücadelelerinin karşısında durmuşlardır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler yalnızca iki konuda (herhangi bir türde ekonomik ve sosyal program sunmayı reddetmeleri, dolayısıyla da gerçekte gerici neoliberal politikaları sorgusuz kabul etmeleri; ve bölgede ve dünyada ABD denetiminin hayata geçirilmesine fiilen boyun eğmeleri) “ılımlıdır”. Böylelikle Müslüman Kardeşler, şimdi “demokratik niteliklerine” kefil olan Washington için yararlı bir müttefiktir (ABD de MK’in patronu Suudilerden daha iyi bir müttefike sahip değil midir?).

Yine de, ABD, stratejik hedefinin bölgede “İslami” rejimler kurmak olduğunu itiraf edemez. İslam’dan korkuyormuş gibi davranmaya mecburdur. Bu şekilde, gerçekte son derece farklı amaçlara sahip olan “teröre karşı sürekli savaşını” meşrulaştırmaktadır: ABD-Avrupa-Japonya üçlüsünün kaynaklara erişim ayrıcalıklarını güvenceye almak için tüm gezegenin askeri denetimi. Bu düzenbazlığın bir başka faydası, kamuoyunun “İslamofobik” görüşlerini harekete geçirmeye izin vermesidir. Avrupa, iyi bilindiği üzere, bölgede kendine ait bir stratejiye sahip değildir ve Washington’un kararlarına gündelik olarak uyum göstermekle yetinmektedir. Aldanmış kamuoyunu son derece etkili bir şekilde manipüle eden ABD stratejisindeki bu gerçek ikiyüzlülüğün altını net şekilde çizmek, her zamankinden önemlidir. ABD (yanında ona ayak uyduran Avrupa ile), ekonomik liberalizme ve NATO-ABD’nin saldırgan stratejisine kesinlikle sırtını dönecek gerçekten demokratik bir Mısır’dan her şeyden çok korkmaktadır. Demokratik bir Mısır’ın önüne geçmek için ellerinden geleni yaparlar ve bu amaçla, gerçek bir değişim amaçlayan Mısır halk hareketi içinde sadece bir azınlık olduğu görülmüş olan aldatmaca Müslüman Kardeşler alternatifine tam destek vereceklerdir.

Emperyalist güçlerle siyasal İslam arasındaki gizli anlaşma, elbette ne yeni bir şeydir ne de Mısır’a özgüdür. Müslüman Kardeşler, 1927′de kuruluşundan bugüne dek, her zaman emperyalizmin ve yerel gerici bloğun faydalı bir müttefiki olmuştur. Mısır demokratik hareketlerinin daima şiddetli bir düşmanı olmuştur. Ve şu anda Müslüman Kardeşler’e öncülük eden multi-milyarderlerin kaderinde, demokrasi uğruna mücadele etmek yoktur! Müslüman dünya boyunca siyasal İslam elbette ki ABD ile onun NATO azınlık ortaklarının stratejik bir müttefikidir. Washington, “Özgürlük Savaşçısı” olarak adlandırdığı Taliban’ı, Sovyet müdahalesi öncesinde, sırasında ve sonrasında Afganistan’daki ulusal/halkçı rejime (“komünist” dediklerine) karşı savaşında silahlandırmış ve finanse etmiştir. Taliban, komünistler tarafından açılmış kız okullarını kapattığında, bunun “geleneklere saygı!” için gerekli olduğunu iddia edebilen “demokratlar” ve hatta “feministler” olmuştur.

Mısır’da Müslüman Kardeşler şu anda, kendileri de Körfez ülkelerince cömert bir şekilde finanse edilen “gelenekçi” Selefi eğilimler tarafından desteklenmektedir. Selefiler (İslam’ın diğer yorumlarına karşı hoşgörüsüz fanatik Vahabiler), aşırıcılıkları konusunda hiç mütevazılık göstermemektedirler ve Kıptilere karşı sistematik bir öldürme kampanyasının arkasında yer almaktadırlar. Böylesi operasyonların, devlet aparatının, özellikle de ana olarak Müslüman Kardeşler’in eline geçen mahkemelerin örtülü desteği (hatta bazen de daha büyük suç ortaklığı) olmaksızın yürütülebileceği akla uygun değildir. Washington’un inanmış gibi yaptığı bu tuhaf iş bölümü, Müslüman Kardeşler’in “ılımlı” görünmesini sağlamaktadır.

Yine de, Mısır’da İslamcı dini gruplar arasında şiddetli çatışmalar olması beklenmelidir. Bunun gerekçesi, Mısır İslam’ının tarihsel olarak esasen Sufi olmasıdır; Sufi kardeşliği, şu anda bile 15 milyon Mısırlı Müslüman’ı bir araya getirmektedir. Sufilik–ritüel pratiklerden ziyade bireysel inancın önemine vurgu yaparak (“Her bireyin kendine özgü bir Allah’a ulaşma yolu” olduğunu söylerler)–açık, hoşgörülü bir İslam sergilemektedir. Devlet güçleri, havuç sopa taktiğini kullanarak ona karşı açık bir savaş ilan etmekten kaçınmış olsalar da, Sufiliğe daima derin kuşku beslemişlerdir.

Körfez devletlerinin Vahabi İslam’ı ise Sufiliğin tam zıddıdır: Arkaiktir, konformisttir, kendi seçtiği metinlerin diğer tüm yorumlarını düşman ilan etmektedir ve onun için (iş başındaki Şeytandan başka bir şey olmayan) eleştirel ruh, düşmandır. Vahabi İslam, kendisini Sufilikle savaş içinde görür ve iktidardaki otoritelerin bu konudaki desteğine güvenerek, onu yok etmeyi amaçlar. Buna karşı çağdaş Sufiler laikçi, hatta laiktirler; din ile siyasetin ayrılmasından yanadırlar (devlet gücü ile onun tarafından tanınan El Ezher’in dini otoritesi). Sufiler demokratik hareketin müttefikleridirler. Vahabi İslam’ın Mısır’a girişi, Reşit Rıza tarafından 1920′lerde başlatılmış ve 1927 sonrasında Müslüman Kardeşler tarafından sürdürülmüştür. Ancak gerçek gücüne, ABD tarafından desteklenen–1960′lardaki halkçı ulusal kurtuluş mücadeleleri dalgası ile çatışmasındaki müttefikleri olan–Körfez devletlerinin petrol rantı İkinci Dünya Savaşı sonrasında katlandığında ancak kavuşabilmiştir.

ABD Stratejisi: Pakistan Modeli

Düşüş döneminde (1967-2011) Ortadoğu sahnesine hakim olan üç güç, sistemin patronu olarak ABD, Suudi Arabistan ve İsrail’di. Bu üç çok yakın müttefikin tümü, demokratik bir Mısır’ın yükselişi konusunda aynı korkuyu paylaşmaktadır. Böyle bir Mısır, yalnızca antiemperyalist ve müreffeh olabilir. Küresel liberalizmle yolunu ayıracaktır, Körfez devletlerini ve Suudileri anlamsız kılacaktır, halkçı Arap dayanışmasını yeniden ayağa kaldıracak ve İsrail’i bir Filistin devletini tanımaya mecbur edecektir.

Mısır, ABD için dünya ölçeğinde denetimin köşe taşıdır. Washington ile onun müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan’ın tek amacı, Mısır demokratik devrimini başarısızlığa uğratmaktır ve bu amaçla,–Mısır’ın itaatkârlığını kalıcılaştırmalarının tek yolu olan–Müslüman Kardeşler’in başında olacağı bir “İslamcı rejim” empoze etmek istemektedirler. Obama’nın “demokratik vaazları”, yalnızca saf kamuoyunu, en başta da ABD ve Avrupa’yı aldatmaya yöneliktir.

Müslüman Kardeşler hükümetini meşrulaştırmak için Türkiye örneğinden epeyce söz edilmektedir (“demokrasiye dönmüş!”). Ancak bu sadece bir sis perdesidir. Çünkü Türk ordusu her zaman sahnenin arkasındadır ve kıtı kıtına demokratik ve kesinlikle sadık bir NATO müttefiki olsa da Türkiye’deki “laikliğin” garantörü olarak kalmaktadır. Washington’un Hillary Clinton, Obama ve hizmetlerindeki düşünce tanklarının açıkça ifade ettikleri projesi, Pakistan modelinden ilham almaktadır: Perde arkasında “İslamcı” bir ordu, bir veya daha fazla “seçilmiş” İslamcı partiden oluşan “sivil” bir hükümet. Bu hipoteze göre, “İslamcı” Mısır hükümetinin önemli noktalarda vereceği taviz (ekonomik liberalizmin ve İsrail’e bölgesel genişleme politikasını sürdürme imkanı sağlayan kendinden menkul “barış anlaşmalarının” devam ettirilmesi) mükafatlandırılacak ve karşılığında, Müslüman Kardeşler’in “devlet ve siyasetin İslamileştirilmesi” ve Kıptilerin öldürülmesi projesini hayata geçirmesine izin verilecektir! İşte Washington Mısır için böyle güzel bir demokrasi tasarlamaktadır! Açık ki, Suudi Arabistan bu projenin başarısını tüm (finansal) kaynakları ile desteklemektedir. Riyad, (Arap ve Müslüman dünyasındaki) bölgesel hegemonyasının, Mısır’ın önemsizleştirilmesine bağlı olduğunu ve bunun sağlanmasının yolunun, “devlet ve siyasetin İslamileştirilmesi”nden–gerçekte, Kıpti karşıtı pogromlar ve kadınlara eşit haklar tanımayı reddetmek de dahil tüm etkileri ile Vahabi bir İslamileşmeden–geçtiğini gayet iyi bilmektedir.

Böyle bir İslamileşme biçimi mümkün müdür? Belki de, ancak bedeli son derece şiddetli olacaktır. Mücadele alanı, devrilen rejimin anayasasının 2. maddesidir. “Şeriatı yasaların kaynağı” sayan bu madde, Mısır’ın siyasal tarihi için yeni bir şeydir. Ne 1923 anayasası ne de Nasır’ınki böyle bir madde içermemektedir. Bu maddeyi, Washington’un (“geleneklere saygı gösterilmesi gerekir!”), Riyad’ın (“gereken tüm anayasa Kuran’da mevcuttur”) ve Tel Aviv’in (“İsrail bir Yahudi devletidir”) üçlü desteği ile yeni anayasasına koyduran Sedat’tır.

Müslüman Kardeşler’in projesinin, Sedat/Mübarek Anayasası’nın 2. Maddesine bağlılığı ile görüldüğü üzere, teokratik bir devletin kurulması olduğu ortadadır. Dahası, örgütün, tüm yasa önergelerinin şeriat hükümlerine uygun olmasını sağlama yetkisine sahip bir “Ulema Meclisi” kurulmasını öneren en güncel programı, ortaçağa özgü bu bakışı daha da pekiştirmektedir. İran’dakini andıran böylesi bir Dini Anayasal Konsey, “seçilmiş” hükümetin üzerinde olacaktır. Bu rejim, laikliği savunan tüm partilerin “yasadışı” olacağı, dini bir tek süperparti rejimidir. Dolayısıyla üyeleri, tıpkı gayri-Müslimler (Kıptiler) gibi, siyasal yaşamdan dışlanacaktır. Bunlara rağmen Washington ve Avrupa’daki otoriteler, Müslüman Kardeşler’in teokratik projesinden vazgeçtiğine dair yakın tarihli fırsatçı ve ikiyüzlü açıklamalarının ciddiye alınması gerektiğinden söz etmektedirler. Bu CIA uzmanları, Arapça bilmiyorlar mı? Bundan ancak şu sonuç çıkarılabilir: Washington, iktidarın Mısır’ın ikincil statüsüne karşı çıkması kuvvetle muhtemel demokratların elinde değil, Mısır’ı elinin altında tutacak ve liberal küreselleşmeyi güvenceye alacak Müslüman Kardeşler’in elinde olmasını istemektedir. Yakın zamanda, açıkça Türkiye modeline dayanılarak kurulan Özgürlük ve Adalet Partisi, Müslüman Kardeşler’in bir aracından başka bir şey değildir. Bu parti, Kıptilerin ülkelerinin siyasal yaşamına “katılma” hakkı istemeleri halinde, bunu yapmalarına izin verilmesini önermekte (!), dolayısıyla, Müslüman Kardeşler’in programında kutsallaştırılan teokratik Müslüman devleti kabul etmek zorundalar, demeye getirmektedir. Müslüman Kardeşler atağa geçerek “sendikalar” ve “köylü örgütleri”, ipe sapa gelmez çeşitlilikte adlara sahip ve tek amaçları yeni oluşan birleşik işçi, köylü ve demokratlar cephesinde–elbette karşı devrimci blok yararına–bölünmeler yaratmak olan “siyasi partiler” kurmaktadır.

Mısır demokratik hareketi yeni anayasadan 2. Maddeyi çıkarabilecek mi? Bu soruya ancak, modern Mısır tarihi boyunca ortaya çıkmış siyasal, ideolojik ve kültürel tartışmaları incelemeye geri dönerek cevap verilebilir.

Aslında, yükselen dalga dönemlerinin, (toplumda daima mevcut olan) dini arka plana iterek açık şekilde ifade edilen bir fikir çeşitliliği ile karakterize olduğunu görebiliriz. On dokuzuncu yüzyılın ilk üçte ikisi boyunca (Kavalalı Mehmet Ali’den Hıdiv İsmail’e dek) bu iş böyleydi. Sahneye modernleşme temaları (demokrasiden ziyade aydınlanmacı despotizm formunda) hakimdi. 1920 ile 1970 arasında da aynıydı: “Burjuva demokratları” ile “komünistler” arasındaki fikir mücadeleleri Nasırcılığa kadar ön plandaydı. Nasır, aynı zamanda “modernleşmeci” olsa da popülist bir pan-Arap söylemle tartışmaya sonra verdi. Bu sistemdeki çelişkiler, siyasal İslam’ın geri dönüşüne zemin hazırladı. Bilakis, geri çekilme aşamasında böylesi fikir çeşitliliklerinin ortadan kaybolduğu ve meydanı İslami düşünce olarak sunulan ve hükümetin izin verdiği konuşma tekelini kendisine mal eden ortaçağa özgü fikirlere bıraktığı görülecektir. İngilizler, 1880′den 1920′ye dek, bu oyalamayı, en belirgini Mehmet Ali döneminden beri eğitim görmüş tüm modernist Mısırlı düşünürleri ve aktörleri sürgüne göndermek (ana olarak Nubia’ya) olan çeşitli yollarla sürdürdüler. Ancak, İngiliz işgaline karşı “muhalefetin”, kendisini ortaçağa özgü bu konsensüsün içine yerleştirdiği de ayrıca not edilmelidir. Mustafa Kamil ile Muhammed Ferit’in yeni Ulusal Partisi tarafından savunulan Osmanlıcı yanılmasa ile bağlantılı Nadha (Afgani ile başlamış ve Muhammed Abduh tarafından sürdürülmüştür), bu sapmanın bir parçasıdır. Bu sapmanın, bu devrin sonuna doğru, Reşit Rıza’nın, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el Benna tarafından devralınan ultra gerici yazılarına yol açmış olması şaşırtıcı değildir.

1970-2010 arasındaki geri çekilme yıllarında da aynı şey olmuştur. Gayet İslamcı olan (şeriatı anayasaya sokmaları ve önemli güçleri Müslüman Kardeşler’e teslim etmeleri ile kanıtlandığı üzere) resmi söylem (Sedat’ın ve Mübarek’in söylemleri), eşit ölçüde sahte bir muhaliflikten ibarettir ve (camilerce vaaz edilmekte olan) hoş görülen tek söylemdir. Bu sebeple 2. Madde “genel kamuoyu görüşü” (Amerikalı uzmanların sevdiği adlandırma ile “sokak”) ile sıkı sıkıya bağlı görülebilir. Geri çekilme dönemlerinde sistematik olarak dayatılan kutuplaşmanın yıkıcı etkileri, hafife alınmamalıdır. Eğim asla kolayca düzeltilebilir değildir. Ancak imkansız da değildir. Mısır’daki güncel tartışmalar, açık veya örtülü olarak, bu mücadelenin sözde “kültürel” (aslında İslami) boyutları üzerine odaklanmaktadır. Ve olumlu bir yönde olunduğunu gösteren yol işaretleri vardır: Hareket özgür tartışmayı kaçınılmaz kılmaktadır–Müslüman Kardeşler’in “Çözüm İslam’da” sloganının tüm gösterilerden kaybolması için birkaç hafta yetmiş, onun yerini, toplumun somut dönüşümü üzerine belirli talepler (ifade özgürlüğü; sendika, siyasi parti ve diğer toplumsal örgütleri kurma özgürlüğü; ücret artışları ve işyeri hakları; toprak sahipliğine, okullara, sağlık hizmetlerine erişim hakkı; özelleştirmenin reddi ve kamulaştırma çağrıları vb.) almıştır. Yanıltmayan bir işaret de şudur: Beş yıl önce (sözde muhalefetinin izin verilen tek muhalefet olduğu zamanlar) Müslüman Kardeşler adaylarının yüzde 80′lik ezici bir çoğunluk elde ettiği öğrenci örgütündeki Nisan seçimlerinde, bu sefer oyları yüzde 20′ye düşmüştür! Yine de diğer taraf da benzer şekilde “demokrasi tehlikesini” bertaraf etme yolları görmektedir. Halen yürürlükte olan Mübarek anayasasında, ordu yüksek komutası tarafından seçilen münhasıran İslamcılardan oluşturulmuş bir komite tarafından önerilen ve aceleye getirilen (resmi olarak yüzde 23′lük bir hayır oyuna karşı, seçim yolsuzlukları ve camilerin ağır şantajları üzerinden empoze edilen büyük bir evet oyu) Nisan referandumunda onaylanan manasız değişiklikler, 2. Maddeye dokunmamıştır. Ekim/Kasım 2011′de yapılacak olan meclis ve başkanlık seçimleri, yozlaşmış unsurların halen görevde olduğu bir durumda ve bu anayasa altında düzenlenecek oldukları düşünüldüğünde, esaslı bir demokrasi aldatmacası anlamına gelmektedir. Demokratik hareket, bunun tersine, söylemlerinin, olayları anlamaktan halen uzak olan Müslüman alt sınıfların o büyük katmanlarına gerçekten ulaşabilmesi için daha uzun bir “demokratik geçiş” talep etmektedir. Ancak ayaklanma başlar başlamaz Obama seçimini yapmıştır: Kısa, düzenli (yani hakim aparata herhangi bir tehdidin olmadığı) bir geçiş ve İslamcıların zaferi ile sonuçlanacak bir seçim. İyi bilindiği üzere, Mısır’da “seçimler”, dünyanın her yerinde olduğu gibi, demokrasiyi kurmanın en iyi yolu olmaktan ziyade, sıklıkla demokratik ilerlemeyi sınırlandırmanın en iyi yoludurlar.

Son olarak “yolsuzluk” konusunda da bir şeyler söylemek gerekiyor. “Geçiş rejiminin” birçok vaazı, yolsuzluğu kınama ve kovuşturmakla tehdit etmeye odaklanıyor. Şu anda Mübarek, eşi ve bazı başka kişiler tutuklu durumda ancak gerçekte ne olacağı belli değil. Yolsuzluk konusundaki bu söylem kesinlikle iyi karşılanıyor, özellikle de saf kamuoyunun büyük kısmı tarafından. Ancak geçiş rejimi derindeki sebeplerini analiz etmek ve–sadece Mısır ve genel olarak Güney ülkeleri örneğinde değil, komprador bir burjuvazi oluşturulacaksa, bunun gerçekleşmesinin tek yolunun devlet aparatı ile işbirliği yapmak olduğu her yerde–(Amerikan tarzı bir ahlaki vaaz şeklinde bireysel ahlaksızlık olarak sunulan) “yolsuzluğun”, burjuvazinin oluşumunun organik ve gerekli bir bileşeni olduğunu öğretmekle ilgilenmemektedir. Genelleşmiş tekelci kapitalizm aşamasında, yolsuzluğun kendi birikim modelinin yeniden üretilmesinde temel bir organik bileşen haline geldiğini savunuyorum: Rantçı tekellerin devletle etkin işbirliğine ihtiyacı vardır. İdeolojik söylemi (“liberal virüs”) ile, “devletin ekonomiden elini çekmesi” gerektiğini ilan ederken, pratikte “devlet ekonominin ta içinde, tekellerin hizmetindedir.”

Fırtına Bölgesi

Mao, gerçekte var olan (yani doğallığında emperyalist) kapitalizmin üç kıtanın (Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan oluşan çeper–dünya nüfusunun yüzde 85′ini oluşturan bir azınlık!) halklarına sunacak hiçbir şeyi olmadığını ve Güney’in bir “fırtına bölgesi”, kapitalizmi aşacak sosyalizme doğru devrimci gelişmeler doğurma potansiyeline (ancak yalnızca potansiyeline) sahip bir sürekli başkaldırı bölgesi olduğunu söylerken hatalı değildi.

“Arap Baharı” bu realiteye bir katkıdır. Bu vaka, uzun vadede sosyalist bir perspektife geçebilecek somut alternatifler doğurma potansiyeline sahip toplumsal başkaldırılardan biridir. Bu yüzden kapitalist sistem, dünya çapında egemen olan tekelci sermaye, bu hareketlerin gelişmesini tolere edemez. Ekonomik ve finansal baskıdan askeri tehdide dek, istikrarsızlaştırmak için mümkün olan her yolu harekete geçirecektir. Şartlara bağlı olarak, faşist veya faşizan sahte alternatifleri veya askeri diktatörlüğün dayatılmasını destekleyecektir. Obama’nın ağzından çıkan tek bir kelimeye bile inanılmamalıdır. Obama, Bush’un farklı bir konuşma tarzına sahip versiyonudur. Emperyalist üçlünün (ABD, Avrupa ve Japonya) tüm liderlerinin konuşmalarına ikiyüzlülük hakimdir.

Bu makaledeki amacım, Arap dünyasında sürmekte olan hareketlerin her birinin (Tunus, Libya, Suriye, Yemen vd.) ayrıntılı incelemesi değildir. Hareketlerin bileşenleri ülkeden ülkeye farklılık arz etmektedir, tıpkı emperyalist küreselleşmeye entegrasyon biçimleri ve kurulu rejimlerinin yapısı gibi.

Tunus ayaklanması işaret fişeği olmuştur ve elbette ki Mısırlılara güçlü bir cesaret vermiştir. Dahası, Tunus hareketi kesin bir avantaja sahiptir: Bourguiba tarafından uygulamaya konan yarı laiklik İngiltere’deki sürgünlerinden dönen İslamcılar tarafından kesinlikle sorgulanamaz. Ancak Tunus hareketi aynı zamanda, liberal kapitalist küreselleşmeye içkin dışa yönelik kalkınma modeline meydan okuyamıyor görünmektedir.

Libya ise ne Tunus’a ne de Mısır’a benzemektedir. Egemen grup (Kaddafi) ve ona karşı savaşan güçler Tunus ve Mısır’daki muadillerine hiçbir şekilde benzememektedir. Fikirlerinin ne kadar boş olduğu Yeşil Kitab’ından görülebilen Kaddafi, hiçbir zaman bir soytarı olmaktan öteye geçememiştir. Halen arkaik bir toplumda hüküm süren Kaddafi, peşi sıra vaaz ettiği gerçekle çok az bağa sahip “ulusalcı ve sosyalist” konuşmalarla kendisini tatmin edip, ertesi gün “liberal” olduğunu iddia edebiliyordu. Bunu, liberalizm tercihinin hiçbir toplumsal etkisi yokmuş gibi “Batı’yı memnun etmek!” için yapıyordu. Ancak bu tercihin böylesi etkileri vardı, herkesçe bilindiği üzere, Libyalıların çoğunluğunun yaşam koşullarını kötüleştirdi. Bu koşullar daha sonra iyi bilinen ve ülkedeki bölgesel güçlerin ve siyasal İslamcıların hemen avantajı ele aldığı patlamaya yol açtı. Libya esasen hiçbir zaman bir devlet olmamıştır. Arap Batısını Arap Doğusundan ayıran coğrafi bir bölgedir (Mağrib’i Maşrık’tan). İkisi arasındaki sınır Libya’nın tam ortasından geçer. Sirenayka tarihsel olarak Yunan ve Helenistik’tir, daha sonra Maşrıklı olmuştur. Tripolitania da Romalıyken Mağribi olmuştur. Bu sebeple, bölgecilik ülkede her zaman güçlü olmuştur. Kimse Bingazi’deki Ulusal Geçiş Konseyi’nin üyelerinin gerçekte kim olduğunu bilmemektedir. Aralarında demokratlar olabilir, ancak aralarında bölgecilerin yanı sıra bazıları türünün en kötüsünden İslamcıların olduğu muhakkaktır. Ulusal Geçiş Konseyi başkanı, Bulgar hemşireleri ölüme mahkum eden, Kaddafi’nin ödüllendirdiği ve 2007′den Şubat 2011′e kadar Adalet Bakanı yaptığı Mustafa Muhammed Abdülcelil’dir. Bu sebeple Bulgaristan başbakanı Boikov, Konsey’i tanımayı reddetmiştir, ancak argümanları ABD ve Avrupa tarafından hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır.

Başlangıcından itibaren Libya’daki “hareket”, sivil gösteriler dalgası olmaktan ziyade, orduyla savaşan silahlı bir başkaldırı formunu almıştır. Ve bu silahlı başkaldırı hemen NATO’yu yardıma çağırmıştır. Dolayısıyla emperyalist güçlere askeri müdahale olanağı sunulmuştur. Amaçları kesinlikle ne “sivillerin korunması” ne de “demokrasidir”. Yalnızca petrol yataklarının denetimini ve ülkede büyük bir askeri üs elde etmeyi istemektedirler. Elbette, Kaddafi liberalizme kucak açtığından bu yana Batılı petrol şirketleri Libya petrollerinin denetime sahiptir. Ancak Kaddafi ile kimse yarınından emin değildi. Ya yarın taraf değiştirip Hintliler ve Çinlilerle oynamaya başlarsa ne olacaktı? Belki de petrolden daha da önemlisi Libya’nın devasa yer altı su kaynaklarıdır. Kaddafi Afrika Sahel kuşağı ülkeleri ile Sahel kuşağı için hayati önemde olan bu kaynağın olası kullanımını değerlendirmekteydi. Bu artık sona ermiştir. Bilindik Fransız şirketleri, “daha karlı şekilde”, muhtemelen tarımsal yakıtlar üretmek amacıyla kullanılması için, bu suya erişim sağlayacaktır. Fransa’nın “insani müdahalenin” en istekli ve erken katılımcısı olması hiç de şaşırtıcı değil.

Ama daha önemli bir başka şey var. 1969′da Kaddafi İngilizlerin ve Amerikalıların İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ülkede tuttuğu üsleri terk etmelerini istedi. Şu anda ABD’nin Africom’u (ABD ordusunun Afrika komutanlığı, dünyadaki askeri denetiminin önemli bir parçası, ancak halen Stuttgart’a konuşlanmış durumda!) için Afrika’da bir yer bulması lazım. Afrika Birliği bunu kabul etmeyi reddetti ve bugüne kadar hiçbir Afrika ülkesi buna cüret etmemişti. Trablus’a (veya Bingazi’ye) yerleştirilecek bir uşak, Washington ile onun NATO mülazımlarının taleplerine kesinlikle uyacaktır.

Suriye ayaklanmasının bileşenleri henüz programlarını açıklamamışlardır. Halkın patlamasının ardında kuşkusuz, BAAS rejiminin neoliberalizme uzanan sağa kayışı ve İsrail’in Golan’ı işgali karşısındaki tuhaf pasifliği bulunmaktadır. Ancak CIA müdahalesi görmezden gelinemez: Komşu Ürdün sınırından Dera’ya geçen gruplardan söz ediliyor. Hama ve Humus’taki önceki ayaklanmaların arkasında olan Müslüman Kardeşler’in harekete geçirilmesi, belki de Washington’un, Lübnan’daki Hizbullah’a ve Gazze’deki Hamas’a önemli bir destek sağlayan Suriye/İran ittifakına nihai bir son vermeyi amaçlayan planının başlangıcıdır.

Yemen’de ülke, bağımsız Güney Yemen’e hükmeden ilerici güçlerin yenilgiye uğratılması ile birleştirilmişti. Hareket bu güçlerin hayata dönmesinin bir başlangıcı olacak mı? Washington ile Körfez ülkelerinin çekinceli tutumlarının arkasından kesinlikle bu var.

Bahreyn’de ayaklanma daha doğarken katliamlarla ve Suudi ordusunun müdahalesi ile bastırıldı. Buna ilişkin egemen medyada (El Cezire dahil) pek bir şey söylenmedi. Her zamanki çifte standart söz konusuydu.

En son ifadesi olsa da, “Arap ayaklanması”, “fırtına bölgesinin” istikrarsızlığını gösteren tek örnek değil.

Devrimler dalgasının ilki (eğer onları böyle adlandıracaksak), Asya’da (Filipinler ve Endonezya) ve Afrika’da (Mali) emperyalizm ve yerel gerici bloklar tarafından iktidara getirilmiş bazı diktatörlükleri devirmişti. Ancak ABD ve Avrupa, kimi zaman devasa büyüklükte halk kitlelerini mobilize etmiş olan bu halk hareketlerinin potansiyelini boşa çıkarmakta başarılı oldular. ABD ve Avrupa Arap dünyasında Mali, Endonezya ve Filipinler’de olanların bir tekrarını istemektedir: “her şeyi aslında hiçbir şey değişmeyecek şekilde değiştirmek!” Buralarda, halk hareketleri diktatörlerinden kurtulduktan sonra, emperyalist güçler temel çıkarlarını korumak için kendi dış politika çıkarlarına ve neoliberalizme uyumlu hükümetler kurmaya koyulmuşlardır. Müslüman ülkelerde (Mali ve Endonezya), bu amaçla siyasal İslam’ı harekete geçirdikleri kaydedilmelidir.

Bunun tersine, Güney Afrika’yı silip süpüren kurtuluş mücadeleleri dalgası, üç yönde büyük ilerleme sağlamıştır: Devlet ile toplumun demokratikleşmesi; tutarlı antiemperyalist konumlar benimsenmesi ve ilerici toplumsal reformlar yoluna giriş.

Egemen medya söylemi, üçüncü dünyanın “demokratik ayaklanmalarını”, “Berlin Duvarı”nın yıkılmasını takiben Doğru Avrupa’da “sosyalizmi” sona erdiren ayaklanmalarla karşılaştırmaktadır. Bu aldatmacadan başka bir şey değildir. Doğru Avrupa ayaklanmalarının sebepleri ne olursa olsun (ve bunlar ne kadar anlaşılır olursa olsun), bunlar bölgenin Batı Avrupa’nın emperyalist güçlerine (esas olarak Almanya’nın kârına) bağlanması perspektifine dahildiler.

Aslında, o zamandan beri gelişmiş kapitalist Avrupa’nın çeperlerinden biri olma durumuna indirgenmiş olan Doğu Avrupa, halen kendi özgün devrimlerini deneyimlemenin arifesindedir. Özellikle eski Yugoslavya’da, halihazırda bunun habercisi olan işaretler söz konusudur.

Her zamankinden fazla ölçüde bir fırtına bölgesi olan—ve bu gerçekle, bıkkınlık getirmiş “sonsuz kapitalizm” söylemini ve ona atfedilen istikrar, barış ve demokratik ilerlemeyi yalanlayan—bu üç kıtanın neredeyse her yerinde, devrimci gelişmeler doğurma potansiyeline sahip ayaklanmalar öngörülebilirdir. Ancak bu ayaklanmaların devrimci gelişmeler halini alması, birçok engelin aşılmasını gerektirmektedir. Bunlar bir yandan hareketin zayıflığını aşmak, bileşenlerini pozitif bir noktada birleştirmek, etkili stratejiler formüle edip uygulamak; diğer yandan emperyalist üçlünün müdahalelerini (askeri müdahaleler dahil) geri püskürtmek zorunda kalacaklardır. Hangi bahane altında olursa olsun, hatta iyi niyetli “insani” müdahaleler gibi görünseler bile, ABD ve NATO’nun Güney ülkelerinin içişlerine herhangi bir askeri müdahalesi engellenmelidir. Emperyalistler bu ülkelerde ne demokrasiye ne de toplumsal ilerlemeye izin vermek istemektedirler. Emperyalizm mücadeleyi bir kez kazandıktan sonra, iktidara yerleştirdiği uşaklar yine demokrasinin düşmanları olacaktır. Avrupa “solunun” emperyalizmin gerçekte ne olduğunu tümden unutmuş olmasından ancak derin bir utanç duyulabilir.

Şu anda hakim olan söylem, esas olarak bir halkın temel haklarının çiğnendiği her durumda müdahaleye yasal zemin sunan “uluslararası yasaların” uygulanması çağrısıdır. Ancak hareketin o yönde ilerlemesi için gerekli koşullar henüz mevcut değildir. “Uluslararası toplum” henüz yoktur. Avrupa’nınkilerce kendiliğinden takip edilen ABD elçiliği anlamına gelmektedir. Sicili bozuk söz konusu talihsizlik-ötesi müdahalelerin (örneğin Irak) listesini sayıp dökmeye gerek yok. Ne de bunların hepsinin ortak özelliği olan “çifte standarda” atıfta bulunmaya (akla hemen Filistinlilerin çiğnenen hakları ve İsrail’in koşulsuz desteklenmesi, Afrika’da halen desteklenmekte olan sayısız diktatörlük geliyor).

Güneyin Halkları için Bahar, Kapitalizm için Sonbahar Vakti

Arap halklarının “baharı”, Latin Amerika halklarının yirmi yıldır yaşamakta olduğu sürece benzemektedir. Güney halklarının uyanışının ikinci dalgası olarak adlandırdığım şeyi temsil etmektedir. İlk dalga yirminci yüzyılda açığa çıkmış ve neoliberal kapitalizm/emperyalizmin karşı saldırısı ile sona erdirilmiştir. Bu ikinci uyanış, kaderlerini neoliberalizme bağlamış söz konusu otokrasileri hedef alan patlamalardan, “yükselen ülkeler” tarafından uluslararası düzenin kendisine yapılan meydan okumalara kadar çeşitli biçimler almaktadır. Dolayısıyla Güneydeki bu yeni bahar vakti, “kapitalizmin sonbaharına”, yani küresel, finansallaşmış, genelleşmiş tekellerin kapitalizminin düşüşüne denk düşmektedir. Bu hareketler, önceki yüzyılınkiler gibi başladılar. Sistemin çeperindeki halklar ve ülkeler bağımsızlıklarını yeniden kazanıyor, dünyayı dönüştürmede yeniden inisiyatif kazanıyor. Bu sebeple tüm antiemperyalist hareketlerin üzerindedirler ve dolayısıyla sadece potansiyel olarak antikapitalisttirler.

Bu hareketlerin, bir başka gereklilik olan emperyalist merkezlerdeki işçilerin yeniden uyanışı ile birleşmeyi başarması halinde, tüm insanlık için gerçek bir sosyalist perspektifin yolu açılabilir. Ancak bu hiçbir şekilde zorunlu bir “tarihsel gereklilik” değildir. Kapitalizmin düşüşü, sosyalizme doğru uzun bir geçişin yolunu açabilir, ancak insanlığı genelleşmiş bir barbarlık yoluna sokması da eşit derece de olasıdır. ABD’nin yürüttüğü (ve NATO mülazımları tarafından desteklenen) zor gücü ile dünya üzerinde askeri denetim sağlama projesi, emperyalist merkez ülkelerde demokrasi erozyonu ve ayaklanma halindeki Güney ülkelerinde demokrasinin ortaçağa özgü bir şekilde inkarı (siyasal İslam, siyasal Hinduizm ve siyasal Budizm’in yaydığı “köktenci” yarı-dinci yanılsamalar şeklini alan); bunların tümü birden bu dehşetengiz sonuca ermek için çalışmaktadır. İçinde bulunduğumuz dönemde, laik demokratikleşme için mücadele hayati önemdedir—hem halk kurtuluşunu güçlendirdiği için hem de genelleşmiş barbarlığa muhalefeti nedeniyle.

25 Ağustos 2011

Monthly Review