Reaksiyon ve Gericilik Cuması – Jadaliyya

“Birlik Cuması” (Türkiye’de “İstikrar Cuması” olarak geçti, çn.) denen şey birlikten başka her şeydi. Ayrılık Cuması, Gericilik ve Reaksiyon Cuması, Dini Fanatizm Cuması diyebilirsiniz. İstisnasız tüm İslamcı güçler, haftalardır Tahrir’deki oturma eylemlerini kınıyorlar ve Abbassiya sakinlerini 23 Temmuz’da yürüyüşçülere karşı tahrik etmiş olan SCAF’ın (Mısır ordusu, çn.) ajitasyonları arasında, büyük ölçüde seküler protestocular hakkında her türden ucuz, bayağı ve sansasyonel yalanı yayıyorlardı.

Yaklaşan parlamento seçimlerinde ve anayasa reformunda ganimetten kendi paylarını almayı bekleyen liderleri de şöyle veya böyle istisnasız şekilde SCAF ile işbirliği içinde olan İslamcı güçler, “Mısır’ın İslami kimliğini savunmak, anayasayı aşan ilkeleri kınamak ve İslami şeriatın uygulanmasını talep etmek” üzere, yaklaşık iki hafta önceden, meydanda kitlesel protestolara çağrı yaparak Tahrir devrimcilerine karşı hamlelerini tırmandırmaya karar verdiler. Söz konusu duyuruya, “Tahrir’i sekülercilerden arındırmak”tan söz eden ajitasyon kampanyası eşlik ediyordu.

Son birkaç gündür meydana bir gerilim hakimdi. Cuma günü neler olacağını kestiremiyorduk. Bazıları meydanın İslamcılar tarafından ortaçağa özgü şekilde kılıçlar ve sopalarla işgal edilmesini bekliyordu. Başkaları barışçıl bir gün olacağını düşünüyordu.

Ben de dahil kimilerimiz ise sorun çıkmasını bekliyorduk ancak en azından İslamcı protestocuları liderlerinin öne sürdüklerinden farklı talepler etrafına toplamayı denemeyi umuyorduk. İslamcıların girişlerde karşılanmasını ve askeri mahkemeler, tutuklamalar, işkence, şehitlerin aileleri için adalet ve sosyal talepler konusunda bildiriler dağıtılmasını önerdim. İslamcıların girişinin engellenmesine dönük çağrılar da oldu. Bu, siyasi açıdan doğru olduğunu düşünseniz bile tamamen imkansızdı. Bu bir katliam olurdu.

Cuma için geri sayım başladığında, protesto liderleri, solcu, liberal ve seküler grupların temsilcileri ile Cemaati İslamiye, Selefi Nur Partisi ve en önemlisi de Müslüman Kardeşler dahil İslamcı grupların görevlileri arasında gelgitli görüşmeler gerçekleşiyordu. Dün, İslamcıların talepleri arasına şeriatın uygulanmasını dahil etmeyeceklerine ve seküler protestoculara saldırmayacaklarına ya da onları tahrik etmeyeceklerine dair bir anlaşma yapıldığı duyuruldu. Bunun karşılığında, solcu ve liberal gruplar “Önce Seçim” ya da “Önce Anayasa” tartışmasına girmeyeceklerini kabul ettiler ve SCAF karşıtı slogan atmayacaklarına söz verdiler (anlaşmada kastedilenler genelde liberaller değil çoğunlukla solculardı, çünkü liberaller her gün SCAF’a boyun eğiyorlar). Tüm taraflarca kabul edilen taleplerin listesini içeren bir açıklama yayınlandı.

Perşembe akşamından bu yana olan bitenler ise tam bir rezalet. İslamcılar anlaşmayı bozdular. Sahnelerini kurmak için Perşembe akşamından çıkageldiler, hemen sonrasında anti-seküler, sol karşıtı propaganda, şeriat çağrıları ve SCAF yanlısı sloganlar yayan ses sistemlerini kurdular.

Adil olmak gerekirse, bazı genç Müslüman Kardeşler örgütçüleri duruma müdahale etmeye ve kontrol altına almaya çalıştılar ama başaramadılar. Anlaşmayı çiğneyenler esasen Selefilerdi. Cuma günü akşam 7’ye kadar saatler boyunca on binlerce İslamcı, Şeriat ve Kuran anayasası sloganları attılar ve seküler aktivistleri ve örtülü olmayan kadınları tehdit ettiler.

Sol kanat ve liberal gruplar öğle vakitlerinde o günkü etkinliklerden çekildiklerini duyurdukları, İslamcıların anlaşmayı bozmasını kınadıkları bir basın konferansı düzenlediler ancak oturma eylemine devam edeceklerini vurguladılar. Liberaller, korku içinde ve ağlayarak ordudan devletin sekülerliğini korumasını rica ediyordu. Ordu mu?! Liberaller, tıpkı Stalinistler gibi kendilerini İslamo Faşizme karşı savaşında Mübarek’in saflarına attıkları 1990’lardan beri hep aynı hatayı tekrarlıyorlar.

Birçok seküler protestocu, özellikle de kadınlar, durumdan rahatsız olarak meydanı terk etmeye karar verdiler. Diğerleri kaldı ve İslamcı protestocularla tartışmalar başlatmaya çalıştı. Müslüman ve Hıristiyanların seküler bir devlet ve ulusal birlik sloganları attıkları yürüyüşler ve protestolar da oldu.

Akşam 7 gibi, birçok Selefi ve İslamcı planlanan şekilde meydandan ayrıldı. Selefi protestocuların birçoğu Kahire’den değil kırsal kesimdendi. Onları Abdeen, Talaat Harb Meydanları ve Abdel Monaim Riyadh Meydanları’ndan evlerine geri götürmek için otobüsler bekliyordu.

Ve işte o zaman seküler güçler meydanı geri almayı talep etmeye başladılar. Güçlü sloganlarla yürüyüşler başladı: “Sivil (Devlet)! Sivil (Devlet)!” ve sosyal adalet ve şehitlerin aileleri için adalet isteyen başka sloganlar.

İslamcı güçlerin liderleri dizlerine kadar oportünizme ve SCAF ile patronaj ilişkisine batmışken, liderlerine başkaldırarak ayaklanmada solcu ve liberal kız ve erkek kardeşleri ile omuz omuza yer alan İslamcı gençliğin, saflarını bozarak bize katılacaklarından umutluyum.

Jadaliyya

Reklamlar

Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu kuruluş deklarasyonu

Mısır: Yeni bağımsız sendika federasyonunun kuruluş deklarasyonu

Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu Kurucu Organı

Mısır tarihsel anlardan geçiyor… Halkı insana yakışır bir yaşam sürme hakkını, saygı görme, özgürlük ve sosyal adalet, makul fırsatlar ve adil ücret, herkes için her bir vatandaşa refahtan ve milli gelirden pay sunan demokratik bir toplum, nüfusun geri kalanı toplu taşımaya bile para ayıramazken azınlık bir grubun özel jetler almasına izin vermeyen bir toplum, piramitin tepesindekilere asgari ücretin binlerce katı maaş vermeyi reddeden bir toplum hakkını savunmak için cesaretle mücadele ediyor.

Halkının özgürce nefed almasına, özgürce konuşmasına, birbirini etkilemesine ve kendini ifade etmesine izin veren bir toplum, her kategoriden ve sınıftan insanın kendi çıkarlarını savunmasına ve özgürce tartışmasına izin veren bir toplum, kendi halkını bastırmayan, işçilerin olanaklarını ve kendi yaşam koşullarını geliştirmeleri için kendi hırslarına ve doğal eğilimlerine ket vuran bir toplum.

İşçiler ve halk on yıllardır mücadele ediyor ve özellikle 4 yıldır, yasal haklarını savunmak için benzeri görülmemiş yinelenen protesto eylemlerine katılıyor. Çabaları, on yıllardır parça parça çalınan bağımsız sendika örgütü eksikliğine rağmen başarıya ulaştı. Geniş toplumsal kesimleri etkilemede ve Mısır toplumunda, işçilerinde ve sendikal harekette daha büyük sempati yaratmada başarılı oldular.

İşçiler, gençliği yiyip bitiren işsizlik canavarı karşısında çalışma haklarını savundular ve tüm işçiler için insanca bir yaşamı güvenceye alan yeni bir adil asgari ücret belirlenmesini talep ettiler. Demokratik örgütlenme özgürlüklerini savunmak ve bağımsız sendika örgütleri yaratmak için cesaretle savaştılar.

Bugünün halk devriminin yolunu işçi mücadelesi döşedi. Bu yüzden Mısır işçileri ve emekçileri, onları temsil eden ve onlar adına konuşan “devlet” genel federasyonunu toptan reddediyolar, çünkü bu federasyon onların hak ve taleplerini sıkça inkar etti ve hatta bu dönemde her protesto eylemine karşı çıkılmasını savunan ünlü 27 Ocak açıklamasını yayınladı.

Bu nedenle, bağımsız sendikalar ve komiteler [RETA, Emekli İşçiler Sendikası, Sağlık Çalışanları Sendikası, Bağımsız Öğretmen Sendikası], sanayideki bağımsız işçi grupları ile birlikte Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu’nun ve onun kurucu organının 30 Ocak 2011 Pazar itibariyle kuruluşunu deklare etmekte ve şunları vurgulamaktadır:

  1. Mısır vatandaşlarının çalışma hakkı ve devletin işsizlik tazminatı ödeme zorunluluğu.
  2. Enflasyonla orantılı yıllık ücret artışı ile 1200 LE’den az olmamak kaydıyla bir asgari ücret belirlenmesi; işin değerine göre işçilerin prim ve yardım haklarının güvenceye alınması, özellikle de iş kazasına maruz kalanlar için iş tazminatı. Bunun yanı sıra, en yüksek ücretin asgari ücreti on kattan fazla aşmaması.
  3. Tüm Mısır vatandaşları için, sağlık hizmeti, barınma, “bilim ve teknolojinin gelişimine pararlel şekilde özgür eğitim ve müfredat gelişimi sağlayacak” eğitim de dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakkı, tüm emekliler için insanca aylık ve sosyal yardım hakkı.
  4. İşçiler ve çalışanların örgütlenme, kendi içtüzüklerini oluşturma hakkı, bu hakka ilişkin tüm yasal kısıtlamaların kaldırılması.
  5. 25 Ocak sonrasında tutuklananların serbest bırakılması.

Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu Kurucu Organı, bu kritik dönemde işyerlerini, işçileri ve vatandaşları korumak için tüm Mısırlı işçileri sivil komiteler oluşturmaya ve Mısır halkının taleplerini gerçekleştirmek için hayati sektörlerdeki işyerleri hariç işyerlerinde protesto eylemleri ve grevler örgütlemeye çağırır.

Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu

“Kurucu Organ”

30/01/2011

Adam Hanieh: Dünya ekonomik krizi ve küresel Güney’de sınıf mücadeleleri

World Slump [1/2] from LeftStreamed on Vimeo.

Kayıt tarihi ve yeri: 28 Haziran 2009, Toronto, Kanada

Krizin altta yatan sebeplerinden değil doğrudan Ortadoğu’daki etkilerinden söz edeceğim.
3 başlıkta ele alacağım:
1) Küresel ekonomideki trendler, Ortadoğu’nun bunun içinde yeri ve son birkaç on yılda buna göre nasıl yapılandırıldığı
2) Mevcut kriz ve Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde etkileri, özellikle Körfez bölgesi, sonra daha yaygın
3) Daha sonra bölgeye ilişkin kimi iyimser görüşlerimi, olası mücadele alanlarını belirteceğim

1) Ana küresel trend:

Kriz neoliberalizmin bitişi ve keynesyencilik değil, yeni formda bir neoliberalizm, daha fazla işçi hakkı gaspı, daha fazla hak gaspı
Krizin önemli bir özelliği başka krizlerle kesişmesi: Ekolojik kriz ve (30 yıllık neoliberal politikaların sonucu olan) toplumsal kriz
Kriz son değil, aslında başlangıç
Dünya piyasasının 20 yılda nasıl oluştuğu, bölgenin bu pazara 20 yılda nasıl dahil edildiği önemli

Bölgenin özellikleri

1. Ortadoğu küresel piyasaya nasıl entegre edildi? Bölge dünyanın kilit petrol ve gaz tedarikçisi. Bölgedeki politikalarının bununla doğrudan ilgisi var. Üst belirleyen petrol ve gaz.
2. Çok fazla “sermaye fazlası” var. Bölgeden çok fazla para ABD vd. piyasalara gidiyor.
3. Körfezde ve bölgede belirgin bir başka şey göçmen emeği, Güney Asya ve bölgenin diğer ülkelerinden mesela Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün’den işgücü. Bu göçmenlerin hiçbir vatandaşlık hakkı yok.
4. Ürün ihracatı: tekstil pamuk vs. ihraç ediliyor.

Politik özellikleri

ABD emperyalist çıkarları. Bölgede ABD 20 yıldır üç şeye dayanıyor:
1. Müşteri devletler: Ürdün ve Mısır gibi. Bunlarla askeri ittifaklar.
2. Körfez bölgesinde göçmen işçi yoğun ülkelere daha fazla güvenebiliyor. Vatandaşlık temelleri zayıf çünkü. Göçmenlerden her zaman kurtulunabilir.
3. Tabi ki İsrail. En güvenilir müttefik. Sola karşı vb.

2) Ekonomik krizin etkileri:

1. Ortadoğu’nun tüm ülkelerinde çok ciddi bir etki var ama bu etkiye kimlerin maruz kaldığı konusu karışık. Petrol talebinde ve dolayısıyla fiyatında düşüş. Körfez ülkelerinin gelirleri ciddi ölçüde düştü. Temmuz 2008’deki 147 dolar seviyesinden şu anki 70 dolar seviyesine düştü. Yüzde 50’den fazla düşüş. Körfez, bölge ekonomisinin merkezi. Bu bölgedeki bankacılık ve gayrimenkul sektörleri için yıkım. Petrol satışı üzerinden biriken para epeyce “mega projenin” finanse edilmesinde kullanılıyordu. Dünyanın en yüksek kuleleri, insan yapımı adalar, oteller vb. gayrimenkul projeleri. Güç tesisleri, petrokimya tesisleri, şehirler inşa etmek. Bu sermaye fazlası yüzünden gayrimenkulde çok büyük bir balon şişti. İnşaat, mühendislik açısından dünyanın başında geliyordu bölge birkaç yıldır. Bunların birçoğu çöktü. Yüzde 50’si iptal edildi veya askıya alındı. Bu yüzden de bankalar büyük baskı altında. Birçok yatırım bankası iflas etti. 2009 Mart’ında oldu bunlar. Dubai balonun merkezi. Yüzde 70 düştü. Yüzde 20 nüfus düşüşü öngörüyor Dubai’de. Buradan görebilirsiniz göçmen işçi oranını. Alışveriş merkezleri. Dubai en aşırı örnek. Diğer örnekler de var. Suudi Arabistan’da ekonomi şehri projesi vardı. 2 milyon kişilik bir şehir. 27 milyon dolarlık bir proje. Askıya alındı. Büyük petrokimya ortak girişim projesi. Yüzde 60 gayrimenkul satış düşüşü. Krizin çok derin finansal etkisi var bölgede. Kriz bu derece ciddi olmasına rağmen Körfez ülkelerinin “vatandaşları” tarafından hissedilmedi. Krizin “yerinden edilmesi” söz konusu, yani krizin etkileri Körfez’den Pakistan’a, Hindistan’a, Bangladeş’e Lübnan’a, Mısır’a kaydırılıyor. Göçmen işçiler eve gönderiliyor projeler çöktükçe. Dubai’deki Hindistan konsolosu, bütün bir uçağa rezervasyon yaptırıp işçileri doldurup eve gönderiyor. Hiç tazminat yok. Para havalesi akışı da düşüyor. Resmi istatistiklere göre artmış gibi görünüyor ama bu aldatıcı. Bu havalelerin çoğu aslında bankalar üzerinden değil enformel yollardan yapılıyor. Raporlarda görünmez bunlar. Bir de o kadar çok kişi işini kaybedip geri dönüyor ki her şeylerini bozdurup gönderiyor. Güney Asya ülkeleri için göçmen işçilerinden gelen bu paralar çok önemli. Pakistan’ın göçmen işlerinin yüzde 90’ı Körfez’de. Bunun çok derin etkisi olacak. Birçok aile, çiftçi bu havalelere bağlı idi.

2. Bunun çevresinde çeşitli siyasal krizler oluyor. Son birkaç aydır Kuveyt parlamentosundaki kriz örneğin. Kuveyt’teki petrol ve gaz alanlarının ve petrokimya tesislerinin özelleştirilmesi gündemde. Bazı vekiller karşı. Meclis çözülüyor.

3. Sermaye fazlası seviyesi ile de ilgili. Şimdi bu sermaye başka ülkelere gidiyor. Örneğin Mısır borsasındaki hisselerin yarısı Körfez yatırımcılarının. Bu bölgesel bir durum. Ürdün’deki gayrimenkul projeleri mesela aynı durumda. Daimler’in Abu Dabi yatırım bankası tarafından alınması. İngiliz takımlarının Körfez sermayesi tarafından alınması. Bu küresel seviyede de oluyor yani. Halen çok yüksek sermaye ve gidecek yer arıyor.

Bunun toplumsal etkileri:

1. Çok yüksek işsizlik. Lübnan’da 2006 resmi olarak yüzde 20 idi, bugün çok daha yüksek ve özellikle gençlik içinde çok yüksek. Bu işsizlik krizi uzun vadeli bir sorun ve şimdi olmuş değil. Lübnan işgücünün yüzde 30’u Körfez’de çalışıyor. Bunlar da geri döndüğü için işsizlik zirve yapıyor. Mısır’da da görülebilir. Resmen yüzde 10 ama aslında çok daha yüksek. Mısırlıların yüzde 40’ı günde 2 dolardan aza yaşıyor. Yemen’de yüzde 30 işsizlik seviyesi. Gene geri dönüşler. Irak’ta işsizlik yüzde 20. Resmi rakamlar bile dünya ortalamasından çok yüksek.

2. Neoliberal politikalar 90’lardan beri ana çizgi. Elektrik, sağlık, su özelleştirmeleri. Özelleştirme çok derin. Bu dün değil 90’lardan beri olan bir şey. Bu yüzden Körfez sermayesi dünyayı dolaşabiliyor. Bu politikalar bölgedeki İslami hareketlerden ciddi bir karşı duruş görmedi. Mısır, Lübnan, Ürdün İslamcı hareketler genelde neoliberalizmin uygulanmasında işbirliği yaptılar veya yardımcı oldular. Üstelik toplumsal tabanları yoksullara veya işini kaybeden kamu çalışanlarına dayanmasına rağmen. Karşı çıkmaları da pek olası görünmüyor.

3. Toplumsal ve ekolojik kriz: geçen yıl bölgede gıda fiyatlarında artış yaşandı. Mısır ve Ürdün’de temel gıda maddelerinde, özel olarak ise ekmek fiyatlarında artış yüzünden gıda krizi yaşadı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika küresel olarak en yüksek açlık artışı oranına sahip. Çevre krizi bir başka nokta. İklim değişiminin bölgede etkisi, Suriye, Ürdün… bu ülkelerin çoğu artık tahılda ithalata bağlı.

3) İyimserlik:

1. İşçi mücadelesinde bazı ülkelerde, özelde Mısır’da bir yenilenme söz konusu. 2009 başından beri çeşitli grevler var. Abartmak istemem ama ilginç ve heyecan verici gelişmeler. Son altı ayda Mısır’da 60’a yakın grev oldu. On binlerce işçi katıldı. İlginç yanı ilk kez devlet kontrolündeki sendikalardan bağımsız şekilde gerçekleşmeleri. Bağımsız işçi örgütleri ve sendikaları tarafından. Çok çeşitli sektörlerde. Posta işçileri grevi. Çok ilginç, daha önce görülmemiş bir örnek, yeni oluşan bir bağımsız sendika: Mısır’daki vergi toplayıcıları grevdeler. Çok fazla sayıları. Bağımsız sendika kurdular. Kamu sektöründeki postacılar ve vergi toplayıcıları. Tekstil sektöründe de grevler. Bağımsız sendikalarca örgütleniyor ve devlet kontrolündeki sendikalara karşı organize ediliyor. Onları kınıyorlar. Sektörler arası işçi dayanışması var. Solun bu grevlerdeki varlığı, etkisi yoğun. Bir başka önemli yan Mısır’daki Körfez yatırımlarına karşı çıkıyorlar. Şu an grevdeki tekstil işçileri Suudi sermayesinin sahip olduğu bir fabrikada grev yapıyorlar. Özelleştirilmiş birkaç yıl önce. Bunlar parlak yanın bir kısmı.

2. Filistin’in durumu: Son derece zor duruma rağmen Siyonizm’in küresel olarak yara aldığına dair küresel düzeyde birçok gösterge var. Hükümetler düzeyinde olmasa bile halklar düzeyinde, İsrail’e verilen destek hem ABD hem de Avrupa’da daha önce görülmedik ölçüde düşük seviyelerde. Bu konuda da bir iyimserlik söz konusu.

3. ABD gücünün bölgedeki etkisine karşı direnişler. Irak’ta ABD bu direniş yüzünden kontrolü sağlayamadı.

Ortadoğu’nun Kontrolü için Jeopolitik bir Araç olarak İslam – Mahdi Darius Nazemroaya

Global Research, 2 Temmuz 2011

Washington ve destekçileri Avrasya’nın göbeğine doğru ilerledikçe, İslam’ı jeopolitik bir araç olarak manipüle etmeye çalışıyorlar. Bu süreçte siyasi ve sosyal kaos yaratıyorlar. En başta Araplar arasında sözde İslamcılardan oluşan yeni bir jenerasyonun önünü açarak, İslam’ı yeniden tanımlamaya ve onu küresel kapitalizmin çıkarlarına bağlamaya çalışıyorlar.

İslam’ı yeniden tanımlama projesi: Yeni Model olarak Türkiye ve “Kalvinist İslam”

Türkiye, şu haliyle, ayaklanan Arap kitleleri için takip edilecek bir demokratik model olarak sunuluyor. Ankara’nın Kürtçe’nin kamusal alanda konuşulmasını yasakladığı günlerden bu yana ilerleme kaydettiği gerçek, ancak Türkiye işleyen bir demokrasi değil, daha çok, faşist eğilimlere sahip bir kleptokrasi (hırsızkrasi).

Ordu devlet ve hükümet işlerinde halen önemli bir role sahip. Yukarıdan aşağıya hesap verebilir organlar veya kişilerden gizlice yürütülen devlet işlerini kasteden “derin devlet” terimi, esasen Türkiye kaynaklıdır. Türkiye’de sivil haklara halen saygı duyulmamaktadır ve kamu hizmeti adaylarının halen, Türkiye’deki statükoya karşı çıkacak herkesi filtrelemeye çalışan devlet aparatı ve onları kontrol eden gruplar tarafından onaylanması gereklidir.

Türkiye’nin Araplara model olarak sunulmasının nedeni, demokratik nitelikleri değil. Araplar için siyasal model olarak sunulmasının sebebi, İslam’ın manipülasyonunu içeren siyasal ve sosyo-ekonomik “bida” (yenilik) projesi.

Büyük halk desteğine sahip olmasına rağmen AKP’nin (Adalet ve Kalkınma Partisi) 2002’de iktidara gelmesine Türk ordusu ve Türk mahkemelerinin muhalefeti olmaksızın izin verildi. Bundan önce Türkiye’de siyasal İslam’a çok az tolerans vardı. AKP 2001’de kuruldu ve kuruluşunun zamanlaması ve 2002 seçim zaferleri de Güneybatı Asya ile Kuzey Afrika’nın yeniden düzenlenmesi hedefi ile bağlantılı.

İslam’ı manipüle etme ve yeniden tanımlama projesi, AKP gibi yeni bir “siyasal İslamcılık” dalgası üzerinden İslam’ı hakim Dünya Düzeninin kapitalist çıkarlarına bağlamayı amaçlıyor. “Kalvinist İslam” veya “Protestan çalışma ahlakının Müslüman versiyonu” olarak adlandırılan şey üzerinden yeni bir İslami çizgi öne çıkarılmaya çalışılıyor. Türkiye’de beslenip büyütülen bu model oldu ve şimdi Washington ve Brüksel tarafından Mısır’a ve Araplara sunulmakta.

Bu “Kalvinist İslam”ın, İslam’da yasak olan “reba” veya faiz sistemi ile de bir sorunu yok. Küresel kapitalizmin borç zincirleri ile bireylerin ve toplumların köleleştirilmesinde kullanılan bu sistemdir. Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (EBRD) bu bağlamda Arap dünyasında sözde “demokratik reformlar” için çağrıda bulunuyor.

Suudi Arabistan’ın yönetimindeki aile ve Arap petrol şeyhlikleri de Arap dünyasının borç üzerinden köleleştirilmesine ortaklar. Bu açıdan Katar ve Basra Körfezi’nin Arap şeyhlikleri “demokrasiye geçiş”lerini desteklemek için Arap ülkelerine kredi verme amaçlı bir Ortadoğu Kalkınma Bankası kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu Kalkınma Bankası’nın demokrasiyi teşvik etme misyonu ironiktir çünkü onu oluşturan ülkelerin tümü sağlam diktatörlüklerdir.

İran’da iç karışıklıklara yol açan da İslam’ın küresel kapitalizme bu bağlanmasıdır.

Yeni Bir İslamcı Jenerasyonun Önünü Açmak

Washington’un ümidi, bu “Kalvinist İslam”ın yeni demokratik devletlerin bayrağı altında yeni bir İslamcı jenerasyonda kök salmasıdır. Bu hükümetler daha fazla borca sokmak ve milli varlıkları satmak suretiyle kendi ülkelerini etkili şekilde köleleştireceklerdir. Kuzey Afrika’dan Güneybatı ve Orta Asya’ya uzanan bölgeyi balkanlaştırılan ve etnokratik sistemler altında İsrail’in imajında yeniden yapılandırılan bir alan olarak alt üst etmeye yardım edeceklerdir.

Tel Aviv de bu yeni devletler arasında geniş bir etkiye sahip olacaktır. Bu proje ile at başı olarak, farklı türde etno-linguistik milliyetçilikler ve dini hoşgörüsüzlükler bölgeyi bölmek üzere teşvik ediliyor. Türkiye de önemli bir rol oynuyor çünkü bu yeni nesil İslamcıların yuvalarından biri. Suudi Arabistan ise bu İslamcıların militan kanadını desteklemede rol oynuyor.

Washington jeostratejik satranç tahtasını yeniden yapılandırıyor

İran ve Suriye’nin hedef alınması, Avrasya’nın kontrolüne yönelik daha büyük bir stratejinin parçası. Çin çıkarları da küresel haritanın her yerinde saldırı altında. Sudan balkanlaştırıldı ve hem Kuzey Sudan hem de Güney Sudan çatışmaya sürükleniyor. Libya’ya saldırıldı ve o da balkanlaştırılma sürecinde. Suriye teslimiyete ve hizaya girmeye zorlanıyor. ABD ve Britanya şu anda, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Anglo-Amerikan kurumlarının birbiri ile uyumunu sağlayan ulusal güvenlik konseylerini bütünleştiriyorlar.

Pakistan’ın hedeflenmesi, İran’ın tarafsızlaştırılması ve Çin çıkarlarına ve Avrasya’daki gelecekteki herhangi bir birliğe saldırılması ile de bağlantılı. Bu açıdan, ABD ve NATO Yemen sularını militarize ettiler. Aynı zamanda Doğu Avrupa’da ABD, Rusya’yı ve eski Sovyet cumhuriyetlerini tarafsızlaştırmak için Polonya, Bulgaristan ve Romanya’da kendi istihkâmlarını inşa ediyor. Belarus ve Ukrayna da artan şekilde baskılanıyorlar. Tüm bu adımlar Avrasya’yı kuşatma ve ya enerji tedarikçilerini ya da Çin’e doğru enerji akışını kontrol etme amaçlı askeri stratejinin parçası. Küba ve Venezüella bile artan şekilde tehdit altındalar. Askeri ilmik Washington tarafından küresel olarak sıkılanıyor.

Suudiler tarafından Türkiye’nin yardımıyla, Arap başkentlerinde iktidara gelecek yeni İslamcı partiler oluşturuluyor ve yetiştiriliyor. Bu hükümetler kendi devletlerini bağımlılaştırmak için çalışacaklar. Pentagon, NATO ve İsrail’in, bu hükümetlerden birkaçını yeni savaşları meşrulaştırmak için seçmesi bile mümkün.

Project for a New American Century’nin (PNAC – Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) asli üyelerinden olan Norman Podhoretz’in 2008’de, İsrail’in diğer komşu ülkelerinin arasında İran, Suriye ve Mısır’a karşı nükleer bir savaş başlattığı bir kıyamet senaryosundan söz ettiğinden de bahsedilmedi. Bu Lübnan ve Ürdün’ü de içerecek. Podhoretz, yayılmacı bir İsrail tanımlıyor ve hatta İsraillilerin Basra Körfezi’nin petrol sahalarını askeri olarak işgal edeceğinden söz ediyor.

2008’de tuhaf gelen şey, Podhoretz’in Center for Strategic and International Studies’in (CSIS – Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) Tel Aviv’in Başkan Mübarek yönetiminde Kahire’yi yöneten Mısırlı sadık müttefiklerine karşı bir nükleer saldırı başlatacağına ilişkin stratejik analizinden etkilenen iddiasıydı. Eski rejimin yerinde durduğu gerçeğine rağmen, Mübarek artık Kahire’de iktidarda değil. Emirleri halen Mısır ordusu veriyor ancak İslamcılar iktidara gelebilir. Bu, İslam ülkelerinin ABD ve onun birçok NATO müttefiki tarafından şeytanlaştırılmaya devam edilmesi gerçeğine rağmen gerçekleşiyor.

Bilinmez Gelecek: Sırada Ne Var?

ABD, AB ve İsrail, Türk-Arap-İran dünyasındaki ayaklanmaları Libya’ya karşı savaş ve Suriye’deki İslamcı isyanın desteklenmesi dâhil kendi amaçlarına ulaşmak için kullanmaya çalışıyorlar. Suudilerin aynı sıra, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika halkları arasında “fitne” veya bölünme yaymaya çalışıyorlar. Tel Aviv ile Basra Körfezi’nin yönetimdeki Arap aileleri tarafından oluşturulan İsrail ve Basra şeyhliklerinin stratejik ittifakı bu bakımdan kritik önemde.

Mısır’da toplumsal başkaldırı sona ermekten çok uzak ve halk daha da radikalleşecek. Bu Kahire’deki cuntanın ödünler vermesine yol açıyor. Protesto hareketi artık İsrail’in rolünü ve onun askeri cunta ile ilişkisini hedef almaya başlıyor. Tunus’ta da popüler akım radikalleşmeye doğru gidiyor.

Washington ve destekçileri ateşle oynuyorlar. Bu kaos döneminin İran ve Suriye’yi karşılarına almak için mükemmel bir fırsat olduğunu düşünebilirler. Türk-Arap-İran dünyasında kök salan başkaldırının öngörülemez sonuçları olacaktır. Bahreyn ve Yemen halklarının artan devlet destekli şiddet tehditleri altındaki direnişleri, ABD ve Siyonizm karşıtı protesto hareketinin daha birleşik ve açıktan ifadelendirilmesini gösteriyor.

Mısır’ın ‘düzenli geçiş’inde Müslüman Kardeşler – Gilbert Achcar

Devrimin ardından, ordu destekçisi, yeni ve saygıdeğer bir Müslüman Kardeşler ortaya çıkıyor. Müslüman Kardeşler Mısır ve ABD’nin umduğu düzenli geçiş için en iyi seçenek olabilir mi?

Birçok tahminin aksine, Mısır’ın ayaklanması, seküler ve demokratik güçlerce domine edilen koalisyonlar tarafından – siyasal partiler, dernekler ve internet ağları dâhil – başlatıldı ve yürütüldü. İslami örgütler veya bunların bireysel üyeleri, ayaklanma öncesinde marjinal önemde olan gruplarla ve toplumsal devrimlerin olağan kitle partileri veya devrimci elitlerinden çok 1989’un doğu Avrupalı muhaliflerine yakın gruplarla eşit zeminde yer aldılar.

Tunus İslamcı hareketinin ketumluğu, büyük ölçüde Bin Ali dönemindeki baskının, İslami Nahda partisinin harekete geçme kabiliyetini engelleyen acımasızlığı ile açıklanabilir. Ancak Mısır’da Müslüman Kardeşler de bunun zıddı bir sebeple ihtiyatlıydı: çünkü ordu rejimi tarafından tolere edilen (yasal olmasa da) bir partiydi.

Enver Sedat, Cemal Abdülnasır’ın 1970’te ölümü sonrasında iktidara geldiğinde, Müslüman Kardeşler’in kamusal alana geri dönmesini ve onun Nasırcılar veya radikal sola karşı bir denge unsuru olarak gelişmiş pozisyonundan yararlanmayı yeğledi. Müslüman Kardeşler, Nasır’ın mirasını ortadan kaldırmaya giriştiğinde Sedat’ın ekonomik liberalizasyon (infitah) politikasını benimsedi. Bu, Müslüman Kardeşler içinde yeni Mısır burjuvazisinin üyelerinin artan etkisine yol açtı. Yine de, alıp yürümüş yolsuzluğa karşı dindarlığı öne sürmeye devam etti; bu, Müslüman Kardeşler’in favori tabanı olan küçük burjuvazi için kilit önemde bir meseleydi.

Müslüman Kardeşler, esas kaygısı Mısır’ın politik ve kültürel kurumlarının İslamizasyonu ve şeriatın yasalar için bir temel olarak tesis edilmesi olan reaksiyoner bir dini politik hareket olarak inşa etti kendisini – ve halen öyle. Bu program ana sloganında özetleniyor: “Çözüm İslam’da.” Müslüman Kardeşler aynı zamanda, aşırı uçtaki şiddet yanlısı köktenci gruplar için siyasal bir panzehir işlevi de gördü.

Sedat, iktidarını toplumsal ve ulusal muhalefet karşısında ideolojik olarak meşrulaştırmak için din kartını oynamaya devam etti. İsrail ile 1979’da (İran devriminden altı haftadan az bir süre sonra) imzaladığı meşum barış anlaşmasının etkisini, 1980 anayasasını değiştirerek, Mısır büyükçe bir Hıristiyan azınlığa sahip olmasına rağmen şeriatı “tüm yasaların temel kaynağı” yaparak telafi etmeye çalıştı. Ödün, Müslüman Kardeşler’in barış anlaşmasına desteğini kazanmak için yeterli değildi. Bu yüzden Sedat onlara son darbeyi indirmeye karar verdi. 1981’de, aşırı uç İslami köktencilerce öldürülmesinden yalnızca bir ay önce, Müslüman Kardeşler’e karşı büyük bir tutuklama dalgası başlattı.

Sedat’tan sonra gelen başkan olan Hüsnü Mübarek, kısa zaman sonra onları bıraktı. Başlangıçta Mübarek, Sedat’ın ateşli tarzının tersine kontrollü ve ılımlı gitti. Kendi döneminde, Sedat’ın gelişimlerini denetlemek için başlattığı denetimli serbestliği süreklileştirirken, halk desteği kazanmak için Müslüman Kardeşler’le iyi geçindi.

Müslüman Kardeşler’in rejimle ilişkileri, Mısır’ın Körfez savaşında Irak’a karşı ABD öncülüğündeki koalisyona katıldığı 1991’de gerildi. Bu, bir yanda ABD ve onun Suudi müttefiki ile Cezayir, Mısır ve Tunus’un popüler İslami partilerinin dâhil olduğu bölgesel ılımlı Sünni İslamcı köktencilik kampı arasındaki ilişkiler açısından bir dönüm noktasıydı. Onlarla bağını geliştiren Suudi monarşisini rahatsız edecek şekilde, bu partiler savaş karşıtı protestolara katıldılar. Bunların Suudi Arabistan’la ilişkilerinin kesilmesi, 1990’lar boyunca çeşitli derecelerde kendilerini sıkan baskının, ABD ve Avrupa’nın rızası ile ivmelenmesine neden oldu.

Memnun etme girişimleri

Yüzyıl dönüşünden beri, Müslüman Kardeşler eski liderlerinin muhafazakâr tutukluğu ile genç üyelerinin bir kısmının siyasal özgürlükler için etkin talepler konusundaki baskısı arasında kalmıştı. Bu nedenle, demokratik ve milliyetçi protestolara katılırken rejimle zıtlaşmamaya özen gösteriyordu. Üyeleri Kefaya (Yeter) koalisyonunun protestolarında yer aldı. Bu durum, ikinci Filistin intifadası ile dayanışma eylemleri ile başladı, Irak’a karşı 2003 savaşına muhalefette gelişti ve Mısır’ın diktatoryal ve hanedanlığa benzeyen hükümetine karşı mücadele eden bir güç olarak kendisini kurdu.

Müslüman Kardeşler içinde daha fazla siyasal ataklıktan yana olanlar, Türkiye’de 2002’de muhafazakâr İslamcı bir parti olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) seçimle iktidara gelmesinden cesaret aldılar. Hükümetteki başarısı, daha önce işe yaramayacağı düşünülen bir modelin olabilirliğini doğruluyor görünüyordu. Cezayir’de Ocak 1992’deki seçim sürecinin kanlı şekilde sona ermesi ve Türkiye’de Necmettin Erbakan’ın (Başbakan olduktan bir yıl sonra ordu tarafından iktidardan indirildi) 1997’de istifa etmek zorunda bırakılması, İslam’dan esinlenen hareketler için, siyasal iktidarın arkasında ordunun bulunduğu ülkelerde parlamenter yolun kapalı olduğu anlamına geliyordu.

Hem ABD hem de AB’nin memnuniyet duyduğu yeni AKP Türk deneyimi bir değişimdi. Bush yönetimi, Irak’ı işgal etmek için kullandığı “kitle imha silahları” bahanesinin çöküşünden sonra, Ortadoğu’da öne çıkan politika hedefi olarak “demokrasinin desteklenmesi”ni benimsedi. Washington’daki sesler, Türkiye’deki gelişmelerden cesaret alarak, Mısır’ın Müslüman Kardeşler’ine daha açık bir tutum almanın faydalarını methetmeye başladılar. Mübarek, ABD baskısı altında 2005 seçimlerinde daha fazla çoğulculuğun önünü açtı ve muhalefete, esasen de Müslüman Kardeşler’e daha fazla koltuk verdi. Mısır’da özgür seçimlerin herkesten çok Müslüman Kardeşler’e yarayacağını göstermeyi ümit etti. Birkaç ay sonra, Ocak 2006’da, Hamas’ın Filistin’deki seçim zaferi Bush yönetimini bölgede, özellikle de Mısır’da demokrasiden vazgeçmeye ikna etti.

Barack Obama’nın ABD başkanlığına gelmesi ve 4 Haziran 2009’da Kahire’de yaptığı ve bölgenin demokratikleşmesini destekleyen (ve Mübarek’e haddini bildiren) konuşması Mısır muhalefetini ateşledi. Müslüman Kardeşler biraz tereddüt ettikten sonra, Muhammed El Baradey önde gelen figür olmak üzere Şubat 2010’da kurulan ve ağırlıklı olarak liberal bir koalisyon olan Değişim için Ulusal Birlik ile ilişkiye geçti. Ancak birkaç ay sonra Müslüman Kardeşler, liberal muhalefetin parlamento seçimlerini boykot etme çağrısına rağmen, mecliste iyi bir temsiliyet elde etme ümidiyle ilk tura katıldı. Sonuç onun ikinci turu boykot etmesi gerektiğini ortaya koydu. Mecliste 88’e karşı tek bir milletvekili ile kaldı (boykota uymadığı için Müslüman Kardeşler’den atıldı).

Bu seçimler, %44’ün günde 2 dolardan azla yaşadığı; kibirli, kendinden başkasına hayrı olmayan bir burjuvazinin, “Binbir Gece Masalları”nı Nil’de hayata geçirmeye çalışarak sadece Körfez’in petrol monarşilerinin zenginleri ile kıyaslanabilecek lüks bir yaşam sürdüğü Mısır’ı çileden çıkardı. Mısır bir barut fıçısıydı. Tunus kıvılcım oldu. Genç muhalif ağları ve koalisyonları, 25 Ocak’ta gösteri çağrısı yaptı. Müslüman Kardeşler, rejim korkusu ile bununla ilişki kurmadı ve üçüncü güne dek harekete katılmadı. Liderleri, rejimin bu sert çekirdeğinin durumu çözmek için boy göstereceğini bilerek, orduyu pohpohlamaya özen gösteriyordu.

Mübarek, Mısır Kamu İstihbarat Teşkilatı’nın şefi Ömer Süleyman’ı başkan yardımcılığına atadığında ve o da muhalefetle “diyalog” çağrısı yaptığında, Müslüman Kardeşler liderliği görüşmeyi kabul etti. Protestoların ilk aşamasına katılmayı reddetmeleri sonrasında bu ödün, onların genç liderliğin (shabab) gözünden düşmesine katkı sağladı. Mübarek sonunda iktidardan indirildiğinde, Müslüman Kardeşler mahpusların salıverilmesini ve olağanüstü halin kaldırılmasını talep ederken ordu cuntasını pohpohladı ve yasal siyasal parti kurmayı planladığını açıkladı.

Dominant rol yok

Müslüman Kardeşler, Mısır ayaklanması başladığı günden bu yana ABD’nin savunduğu şey olan “düzenli geçiş”e katkıda bulunma çizgisine girdi. Başkanlığa gelme amacı olmadığını, sadece demokratik haklar istediği açıkladı. Liderlerinden biri olan Essam el-Errian, The New York Times‘da 9 Şubat’ta şunları ifade ediyordu: “Önümüzdeki süreçte yaşanacak siyasal geçişte dominant bir rol oynama niyetimiz yok. Eylül’de yapılması planlanan başkanlık seçimleri için aday göstermeyeceğiz.” Müslüman Kardeşler, “demokratik, sivil bir devletin oluşmasını tasavvur etmekte” ancak “dinin kamusal yaşamdan kesin olarak dışlandığı Amerikan ve Avrupa tarzı bir seküler liberal demokrasiye” karşı çıkmaktadır (1).

Aynı gün Kahire’de düzenlenen bir basın konferansında, el-Errian Müslüman Kardeşler’in, İran’daki gibi dini önderler tarafından yönetilen “bir din devletine karşı” olduğunu ancak “dini referans alan sivil bir devletten” yana olduğunu vurguluyordu (2). Kullanılan Arapça terim – marja’iyya – parlamento tarafından oylanan yasaların İslam’a uygunluğunu doğrulayan ve yasal veto hakkına sahip olan yasal-teolojik bir otorite olarak adlandırılabilir. Bu, Müslüman Kardeşler’in 2007’de kamuoyuna açıklanan, öngörülmüş ancak resmen benimsenmemiş taslak programıdır. Bu taslak, özellikle kadınların ve gayri Müslümlerin Mısır’da başkan olmasının yasaklanacağını deklare etmesi nedeniyle eleştirilmektedir.

Ordu, Müslüman Kardeşler’in desteğini güvenceye almak için, önde gelen bir üye (ve sekülarizm karşıtı bir kitabın yazarı) olan Subhi Salih’i – avukat ve eski parlamento mensubu – anayasal değişim komitesine atadı. Ordu bu komitenin başına, Nasırcı milliyetçilikten Mısır’ın İslami kimliğinin altını çizen ve yasalarını şeriata dayandırması gerektiğini savunan görüşlere kayan Tarık el Bişri’yi seçti. 18 Şubat’taki büyük gösteriler sırasında Kahire’de verdiği bir vaazda, Müslüman Kardeşler’in dini lideri Şeyh Yusuf el Karadavi, bir yandan hükümet değişimi çağrısı yaparken, diğer yandan işçileri grevi bırakmaya ve orduya zaman tanımaya çağırdı.

ABD desteği ile ordu tarafından öngörülen “düzenli geçiş” şekilleniyor: Rota, Türkiye’de 1980 ile 1983 arasında gerçekleşen şekilde, ordu denetimi altında seçime dayalı bir demokrasiye geçiş. “Türk modeli”nin bir başka yüzü ufukta beliriyor: Mısır’ı ordu ile işbirliği içinde yönetecek İslami referanslı bir siyasal partinin sonunda iktidara gelmesi olasılığı. Bu Mısır’da daha bile kolay olabilir, çünkü ordusu Türk ordusunun iddia ettiği gibi sekülarizmi savunmuyor. Ancak böylesi bir düzen, Müslüman Kardeşler’in Türk AKP’sinin geçirdiği türde bir makyaj tazelemesi yapmaması halinde ve Filistin konusundaki tutumu ABD ve İsrail’in hasmane kuşkularına neden olduğu sürece, sorunlu olarak kalacaktır.

25 Ocak’ın devrimci potansiyeli sürer ve radikalleşirse (Mübarek’in istifasını bir toplumsal mücadele dalgası izlemiştir; bkz. Egypt: first democracy, then a pay rise), Mısır’ın sol kanat kitle muhalefetinin büyüdüğünü görmesi çok muhtemeldir. O zaman Müslüman Kardeşler, Mısırlı ordu temsilcileri kadar ABD için de ehveni şer olarak görülecektir.

Le Monde diplomatique

Arap İsyanı üzerine: Vijay Prashad ile röportaj – Pothik Ghosh

Vijay Prashad Güney Asyalı önde gelen Marksist bir bilim adamıdır. Connecticut’taki Trinity College’da George and Martha Kellner Kürsüsü Güney Asya Tarihi ve Uluslararası Çalışmalar profesörüdür. Hem akademik hem de popüler dergiler için uluslararası ilişkiler konusunda kapsamlı yazılar yazmıştır. Son kitabı The Darker Nations: A People’s History of the Third World (2007), sömürgecilik sonrası Güney Yarımküre’nin (1) dünya tarihinin ve “Üçüncü Dünya” fikrinin en özgün yeniden yazımı olarak yaygın kabul görmektedir.

Pothik Ghosh: Arap dünyasında yakın zamanda yaşananlar hangi açıdan devrim olarak adlandırılabilir? Son yirmi yıldaki renkli devrimlerden farklıları ne?

Vijay Prashad: Tüm devrimler aynı değildir. Doğu Avrupa’daki renkli devrimlerin farklı bir temposu vardı. Aynı zamanda farklı bir sınıfsal karaktere sahiptiler. Ayrıca, insanlar ABD adına değil kendi spesifik sınıf ve ulus çıkarları adına hareket etseler de, ABD emperyalizmi ile uyum içindeydiler. Örneğin Gürcistan’daki Gül Devrimi ve Ukrayna’daki Turuncu Devrim. Diğerleri arasında Ukrayna’daki “Pora” (2) hareketi, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü ve ABD hükümetinin Ulusal Demokratik Enstitüsü tarafından desteklendi. Rus parası ise iki tarafa da aktı. Bu Doğu Avrupa devrimleri, esasen dünyanın, devlet sosyalizminden çapulcu kapitalizme travmatik geçiş yüzünden halen karışıklık içinde olan bölgelerindeki siyasal dövüşlerdi.

Şu anda tanık olduğumuz Arap isyanı ise Arap dünyası için bir “1968”e yakındır. Arap nüfusunun yüzde altmışı 30 yaşın altındadır (Mısır’da yüzde 70’i). Sloganları onur ve iş hakkındadır. Bolluk paradoksu/laneti, toplumlarının küçük bir nüfusuna refah getirmiş ancak pek az ekonomik gelişme sağlamıştır. Arap dünyasının bazı kesimlerine toplumsal gelişme ulaşmıştır: Tunus’un okuryazar oranı yüzde 75, Mısır’ınki yüzde 70’in üzerinde, Libya’nınki neredeyse yüzde 90’dır. Eğitimli alt-orta sınıf ve orta sınıf gençlik iş bulamamaktadır. Aşağılamalar silsilesi bu genç insanları ayaklandırmaktadır: iş yok, baskıcı devletin hiçbir saygı gösterdiği yok ve hepsinin de ötesinde, dünya sahnesinde ikinci sınıf bir vatandaş — ABD-İsrail ve diğerlerine göre ikinci — olmanın genel sıkıntısı çok baskındır. Sokaklardaki sloganlar onur, adalet ve işin bu bileşimi hakkındadır.

Yasemin Devrimi, Batı Asya ile Mağrip’te muhalif politikaların baskın politik-ideolojik karakterini — İslamcı kimliksellikten işçi sınıfı politikasının organik bir varyantına — dönüştürebilir mi? Bölge boyunca çalı yangını gibi hızla yayılan bu genel grevler dizisi hangi koşullar altında karşı-iktidar kümelenmesine dönüşebilir? Yoksa size göre bu, bölgenin dışından solcuların başkaları adına arzuları mı?

Korkarım başkaları yerine konuşuyoruz. Gençlik, işçi sınıfı, orta sınıf mücadelenin temposunu başlattılar. Ne yöne evrileceği net değil. Devrimler gördüğümde analojileri bir yana bırakırım, çünkü değişimin olayları büyük ölçüde tesadüfîdir.

Kendiliğindenlik ve yapı, arbede içinde itişirler. Örgütlü işçi sınıfı örgütlü teokratik bloktan daha zayıf, en azından Mısır’da. Arap topraklarına ilerici türde toplumsal değişim büyük ölçüde subaylar üzerinden gelmiştir. İşçilerin mücadeleleri hiçbir ülkede sonuca ulaşmamıştır. 1950’de gelişkin olduğu Irak’taki işçi hareketi, ordu tarafından ele geçirildi ve ardından aralarında sessiz bir anlaşma yaptılar.

Kesin olarak ne olacağı söylenemez. Meksika Devrimi 1911’de başladı, ancak 1917 anayasasının yazımına ve Carranza’nın 1917’de başkanlığa terfi etmesine veya belki de 1934’te Cardenas’a kadar PRI (Partido Revolucionario Institucional – Anayasal Devrim Partisi) rejimine dönüşmedi. Her ikisinde de sol yeterince gelişmemişti. Sağın tehditleri daima gündemdeydi. Porfirio Diaz’ın devleti gibi Firavun devleti de güçten düştükçe, köylüler ve işçi sınıfı kendiliğindeliğin ötesine geçebilir ve bir miktar daha örgütlü şekilde öne çıkabilir. Kendiliğindenlik iyidir ancak iktidar etkili şekilde ele geçirilmezse, karşı devrim etkili ve güvenli şekilde yükselebilir.

Size göre böyle bir dönüşümün yaşanmaması durumunda ortaya çıkabilecek tehlikeler neler? Böylesi bir başarısızlık, kaçınılmaz şekilde Batı Asya’da bir yanda faşist İslamcılık diğer yanda otoriteryenizm olarak zuhur eden küresel neoliberal konjonktürün konsolidasyonuna yol açmaz mı?

Böyle bir dönüşüm gerçekleşmezse, ki umarım öyle olmaz, o zaman en azından üç seçenek söz konusu: (1) ordu, Mısır egemen sınıfı ve ABD baskısı altında, denetimi alır. Bu, esasen ikinci seçenek kendini gösterdiği için Tunus’ta şu an için hesapta yok; (2) egemen koalisyonun unsurları bir dizi acil ödünle kitleleri dağıtma yoluna gidebilir, esasen de otokrasinin sembolü olan kişileri iktidardan düşürerek (Bin Ali’nin Suudi Arabistan’a gönderilmesi). Mübarek ayrılır da Mübarek devletinin dizginleri onun Ömer Süleyman gibi eli kanlı suç ortaklarından birine emanet edilirse… Mübarek bunu Ahmet Şefik ile denedi ama Tantavi ile de deneyebilirdi… Tümü Mübarek’e yakın ve egemen blok tarafından güvenli görülen generaller. Bunların tümü arasında kimin Mübarek’le arasına mesafe koymaya başlayacağını ve güvenilirlik için sokaklara çıkmayı deneyeceğini görmek için beklemeliyiz. İran Şah’ı son şans olarak Şapur Bahtiyar’ı Başbakan atamıştı. İşe yaramadı. Ardından isyan daha da hızla yayıldı. Bu işe yaramıyorsa o zaman (3) ABD elçiliği Muhammed El Baradey’e yeşil ışık yakan bir mesaj iletecektir. El Baradey Müslüman Kardeşler tarafından güvenilir bir aday olarak görülmektedir. 30 Ocak’ta kitlelere konuşurken, birkaç gün içinde sorunun çözüleceğini söyledi. Bu, Müslüman Kardeşler’in ve kesinlikle Mübarek kliğinden kimi kesimlerin de desteği ile yeni devlet lideri olacağı anlamına mı geliyor? Bu kitleler için yeterli olacak mı? Bununla yetinmek zorunda kalabilirler. El Baradey, Washington’u İran konusunda UAEA’daki (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) görevinde sinirlendirmiş başına buyruk biri. Kolay lokma olmayacaktır. Öte yandan, büyük ihtimalle Mübarek’in ekonomi politikalarını hayata geçirecektir. Gündemi siyasal reformlardan ibaret. Bu da “iyi yönetişim” ile at başı giden aynı özelleştirme ajandasının, IMF-Dünya Bankası Yapısal Düzenlemesi 2. bölümünün ürünleri arasında. El Baradey Mısır’da iyi yönetişim istedi. Sokaklar daha fazlasını istiyor. Bu, anlık bir ateşkes olacak ya da Chavez’in dediği gibi “por ahora” (şimdilik).

Radikal İslamcılar, bölgedeki muhalif politik-ideolojik alandaki tama yakın hâkimiyetlerine rağmen, olayları etkili bir örgütsel güç olarak karşılamakta başarısız oldular – özellikle de Mısır’da Müslüman Kardeşler. Bunun sebebi nedir sizce?

Müslüman Kardeşler sokaklarda. Kendi ideolojisini sessize aldı o kadar. Bu çok açık. Sözcü Cemal Nasır, protestoların yalnızca küçük bir parçasını oluşturduklarını ve protestoların İslam değil Mısır konusunda olduğunu söyledi. Bu çok akıllıca. Bu tam olarak İran’da 1978-79 protestoları sırasında mollaların söylediği şey. Halk yığınlarının Şah’ı devirmesi için tetikte beklediler ve ardından baskın yaptılar. MK de aynını mı yapacak? Bunun örgütlü bir gücün değil halkın devrimi olduğu söylenirse, bu elbette doğru. Ama eksik. Halk mobilize olabilir, harekete geçebilir; ancak “halk” bir aracı ve yapı olmaksızın iktidar edebilir mi? Bu, örgütlü unsurların oyuna dâhil olduğu yerdir. Oluşan hiçbir alternatif yoksa, Müslüman Kardeşler iktidarı alacaktır. Müslüman Kardeşler’in El Baradey’in arkasında durmak istemesi ABD ile hemen zıt düşmek istemedikleri anlamına gelmektedir. Buna sıra gelecek.

El Baradey gibi karakterlerin ortaya çıkması ne anlama geliyor? Gerçekten de küresel medyanın yansıttığı gibi direnişin “siyasi yüzleri” mi bunlar?

El Baradey’in bir kredibilitesi var. 1960’larda Nasır hükümetinde dış ilişkiler bakanlığında çalıştı. Ardından İsmail Fehmi hükümetinde dışişleri bakanlığında çalıştı. Fehmi’nin ne kadar etkileyici olduğu unutuluyor. Mısır lideri Kudüs’e gittiğinde Sedat kabinesinden istifa etmişti. Fehmi bir Nasırcıydı. Bir yıl boyunca, El Baradey Butros Butros Gali ile dışişleri bakanlığında çalıştı. Bu ilişkilerinin başlangıcı buydu. Her ikisi de BM bürokrasisine kaçtı. Butros Gali Fehmi’den daha esnekti. El Baradey’in daha çok Fehmi’nin çizgisinde olduğunu düşünüyorum. UAEA’da ABD baskısına boyun eğmedi. Mübarek iktidarının en berbat yıllarını Kahire dışında geçirmiş olması ona kredibilite sağlıyor. Onun klasında biri Mübarek yönetimine dâhil edilmiş olurdu. Yalnızca onun gibi dışarıdan gelen biri hem egemen bloktan (sınıfsal konum ve sezgi açısından) hem de egemen devlet aygıtının (örn. Mübarek’in kabine çevresinin) dışından olabilir. Bu büyük bir ayrıcalık.

MK açıktan harekete geçmemeye özen gösterirken ve ‘halk’, liderler belirlemede kolay yollara sahip değilken ve Ayman Nur’un sağlığı pek de iyi değilken, El Baradey’in görevi kabul etmesi muhtemel.

Dünyanın o kısmında birkaç on yıl öncesine dek çok güçlü bir varlığa sahip olan işçi sınıfının ve diğer açık sol-demokrat siyasal örgütlerin gözden kaybolması sadece çeşitli baskıcı rejimler (Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad ve Mısır’da Mübarek) tarafından gaddarca bastırılmalarının ve/veya Müslüman Kardeşler gibi İslamcılar tarafından sistematik fiziksel kıyıma uğramalarının sonucu mu? Yoksa bu grupların doğasında var olan politik-teorik zayıflıkla da mı ilgili? İslami, özelde Arap dünyasında sol/komünist/sosyalist güçlerin ölümcül defosu, “işçi sınıfının kurtuluşu” evrensel sorununu kendi spesifik kültür ve tarihselliklerinin belirleniminde kavramak ve ortaya koymak konusunda kendi isteksizlikleri veya yetersizlikleri değil mi?

Baskıyı hafifsemeyelim. Mısır’da, 2006 bütçesinde iç güvenliğe 1,5 milyar dolar ayrıldı. 1,5 milyon polis var, ordu personelinin dört katı. 37 kişiye 1 polis düştüğünü söylüyorlar. Bunlar aşırı rakamlar. ABD’den gelen 1,3 milyar dolarlık yardım bu garabeti beslemeye yarıyor.

Mısır işçi sınıfı için zirve noktası 1977’de yaşandı. Bu ekmek ayaklanmasıydı. Bastırıldı. Sedat yüzünde bir sırıtmayla IMF’nin karşısına çıktı. Serbest piyasaya yani infitah‘a geçişi başlattı. Hesapları üç yolla denkleştirdi: bazı ihracat odaklı üretim sektörleri için infitah‘a izin verdi, dini örtü (el-reis el-mümin) Müslüman Kardeşler’in altını oymasını sağladı ve Suudilerden fon, ABD’den ise İsrail’le yaptığı anlaşma için ödenek istedi. Bu, güvenlik aparatını geliştirme ve işçi hareketini daha fazla bastırma fırsatı sağladı.

İşçilerin kurtuluşu meselesini yükseltmek için yaratıcı yollar düşünmeye zaman ve yer var mıydı? Bunu yapan entelektüeller var mıydı? Soruların gündemden düşmesinden kaygılanır vaziyette, Ajami’nin Dream Palace of the Arabs (Arapların Rüya Sarayı)’nda mıyız? Mart 1954’te ana Wafd ve Komünist sendikaların Nasırcı rejimle anlaşma yaptığı zamanı hatırlayın; imtiyazlar karşılığında yeni bölüşüm rejimini destekleyeceklerdi. Bu, sendikaların bağımsızlığını yok etti. Sendikaların kendisi, sınıflarının karşısında ulusu desteklediler. Uzun vadede bu ölümcül bir hata oldu. Ancak örgütlü işçi sınıfı küçüktü (Workers on the Nile‘ın (Nil’in İşçileri) gösterdiği üzere, birçok işçi “enformel” sektörde çalışıyordu). KP’nin ve Wafd’nin yeni koşullarda yapabildiği en iyi şey, işçi sınıfının ulusal harekette merkezi bir rol oynadığını savunmaktı. Öte yandan Nasır ve Devrimci Komuta Konseyi bunu duydular ancak yutmadılar. Tarihin öznesi olarak orduyu görüyorlardı. Bu onların önyargısıydı.

Fars-Arap dünyasında Gramsci’nin “ulusal-popüler” dediği şeyi kavramsallaştırma çabalarının birçoğunun Marksistler yerine Edward Said gibi radikal sol-milliyetçi aydınlardan gelmesinin nedeni nedir? Said’ci “ulusal-popüler” teorik girişiminin özgünlüğü, Batı Asya’da işçi sınıfı pratiğini nasıl bilgilendirip zenginleştirmeliydi veya zenginleştirebilirdi?

Doğrusunu istersen, Gramsci’nin “ulusal-popüler”i, kırdan kente göçüş patlaması ile kitlelerin kentli kolektif eylem üzerinden ortaya çıkması ve ardından Jakoben (örgütlü bir siyasi güce verdiği ad) özne tarafından kılavuzluk edilmesidir. Kitleler, Jakoben bir gücün kılavuzluğu olmaksızın a-politik bir eylem veya eylemsizliğe sürüklenebilirler, demektedir Gramsci. Günümüzde, Jakoben gibi bir şey duyunca “halk yığınları”nın enerjisinin Jakoben tarafından zapt edileceği, özgün sokak siyasetinin örgüt tarafından ele geçirileceği düşüncesiyle korkuyla titreme eğilimi hâkim. Bu tür bir korkunun hâkim olmasında esasen anarşist politikanın yanlış okunması etkili. Anarşizmin saf düzensizlik olduğuna inanmıyorum; buna inananlara Errico Malatesta’nın “Anarchism and Organisation” kitabını öneririm. Elbette, ayrımın Marksist tarafında olanlar için, Gramsci’nin yorumları bizim ekmek paramız. “Ulusal-popüler”in, kitlesel protestolar ve Jakoben kanallar üzerinden daha açık ortaya konulması gerekli. Siyah ile Kızıl arasında çok derin ayrımlar yok.

Arap dünyasında “ulusal-popüler”le uğraşan sadece Edward Said değil. Lübnan’da örneğin, Hizbullah’ın ortaya çıkışı ile engellenmiş “ulusal-popüler”in dikkat çekici ölçüde bilgilendirici bir anlatımını yazmış olan Marksist tarihçi (ve seçkin bir gazeteci) olan Fawwaz Traboulsi var. Benim için Traboulsi’ninki Lübnan meselesinin en iyi anlatımıdır. Ulusal açmazı ve ulusal-popüler potansiyelleri daha iyi anlamak için geniş şekilde okunmalı. Arap çıkmazına dikkatimi çeken şey, özellikle 1972’de öldürülen yazar ve FHKC lideri Gassan Kanafani gibi bir önceki nesilden insanların çalışmaları oldu. Bu yeni Arap isyanı bağlamında, Kanafani’nin The 1936-37 Revolt in Palestine kitapçığını öneririm, isyanın malzemesi üzerinden ulusal-popülerin nasıl teorize edilebileceğine ilişkin bir modeldir. Bunlar, Arap potansiyeli üzerine ayrıntılı çalışma yapmak isteyenler için rol modelleridir. Kuşkusuz tesadüfî olan önemlidir, ancak ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi gereken yaygın yapılar da öyle.

Lübnanlı-Fransız Marksist Gilbert Achcar, ‘Eleven Theses on the Current Resurgence of Islamic Fundamentalism’ makalesinde şöyle yazıyor: “Başka yerde temel bir demokratik görev olan şey – din ve devletin ayrılması – Müslüman ülkelerde, özellikle de Ortadoğu’da o denli radikal bir iştir ki ‘proletarya diktatörlüğü’ bile bu görevi yerine getirmekte zorlanır. Bu, diğer sınıfları aşar.” Yasemin Devrimi bu açıdan daha iyiye bir işaret olabilir mi? Değilse, bölgedeki işçi sınıfı güçleri, yerel kültürden kök alan ve yine de kökten küresel olan bir meseleyi ortaya koyan etkili bir ideolojik dil şekillendirme görevlerinde size göre neler yapmalılar?

Din adamlarının otoritesini abartmaya ya da en azından doğalmış, ebediymiş gibi davranmaya meyilliyiz. Din adamlarının nüfuzu kesinlikle 1970’lerden bu yana ulusal-popülerin hâkimiyetinde üstünlük kurdu. Arap dünyasında, bunun, 1950’lerin seküler rejimlerinin kireçlenmesiyle (Nasırcılığın Mısır’dan Irak’a ihraç edilmesiyle yeni devletler oluştu), Üçüncü Dünya Projesi’nin bozulmasıyla (özellikle 1990 yazında başlayan ve Irak’ın Kuveyt’i işgaline yol açan OPEC’teki bölünmeler) ve Dünya İslam Ligi üzerinden İslamcılığın öncülerinin teşvik edilmesi ve fonlanmasıyla (Suudiler tarafından) çok ilgisi var. Dünya İslam Ligi’nin etkisi Çeçenistan’dan Pakistan’a ve Endonezya’nın kimi bölümlerine kadar görülebilir.

Eğer geri dönüp de Üçüncü Dünya Projesi ve Nasırcılığın hâkim olduğu döneme bakarsak, parti inşasında Bolşevik teknikleri ödünç alarak kendi örgütsel güçlerini toparlarken aynı anda (ana olarak) Marksizm’e karşı ideolojik bir mücadelenin ortasındaki İslamcı aydınları görürüz. Bu konuda New Left Review‘de (“Sadrist Stratagems,” 2008) yazmış ve Bekir El Sadr’ın, Kapital 1. cildinin eleştirisi olan Iqtisaduna adlı entelektüel çalışmasını ele almıştım. Bekir’in el Dava el İslamiye’si, o zamanlar Bağdat’ın Şii mahallelerinde güçlü olan Irak Komünist Partisi’ni model almaktadır. Bu eğilim açısından daha Doğu’ya gittiğinizde, Endonezyalı bir din adamı olan ve aynı zamanda Kızıl Hacı olarak da bilinen, Endonezya Komünist Partisi’ne kendine özgü İslami Komünizm anlayışı ile dinamik bir muhalefet yürütmüş olan Hacı Misbah’la karşılaşırsınız. Bekir gibi Misbah da kendi toplumunda KP’nin popülaritesinden şaşkına dönmüştür. Sosyalizme maneviyat katmak istemiştir. Bunların tümü, Üçüncü Dünya Projesi’nden ve Marksizm’den etkilenmiş ancak yine ona maneviyat katmak isteyen İranlı bir düşünür olan Ali Şeriati‘nin öncülleridir. Bu düşünürlerin tümü için, sorun bugünkünün tam zıddıydı: seküler sosyalizm bilimi ile hareket eden işçiler ağırlıkta görünüyordu. Bu onları, tıpkı bizim son birkaç on yıldır din adamlarının yükselişinden rahatsızlık duymamız gibi, dehşete düşürüyordu.

Dini olanın Arap topraklarından çıkarılmasının daha zor olması veya İslam’ın diğer dinlerden daha inatçı olması da değil sorun. Hindistan’a veya Birleşik Devletler’e bakılırsa, dini nüfuzun etkisizleşmeye çoğu zaman pek isteksiz olduğu görülecektir. Dinin etkisini azaltmak SSCB’de de aynı ölçüde zordu. Bu sadece bir din veya İslam sorunu değildir, genel olarak kültürel değişim sorunudur. Aşağıdan kültürel değişim yavaş yavaş, kanırtarak gerçekleşir. Yukarıdan kültürel değişim ise çok daha hızlıdır, tempoludur. Bunun kültürel kurumları kimin kontrol ettiğiyle alakası var, ancak aynı zamanda kültürel kaynakların derinliğiyle de. Din bu bin yılda hayatın telaşesinden kaçmak için bir sığınak olarak öne çıkmaktadır ve insanların sosyal yaşamına o kadar derin girmektedir ki dokunaçlarını çıkarmak o kadar kolay olamaz. Elbette İslam’dan uzaklaşmak, Brahmanizm ve Katolikliğin tersine eşitlikçilik ile arasında daha ince bir çizgi olduğundan daha zor olabilir. Ortaya çıkmasından sonra elli yıl içinde onu küçük bir Arap dininden Endülüs’e ve Çin’e yayan şey budur.

Bu konuda bir şey daha söyleyeceğim: Sosyalizmin ütopya ufku gözden düştüğüne göre, insanlar neden hayatlarını onun için mücadeleye adasın ki? Sosyalizmin kaçınılmazlığı fikri nesillerin kendilerini Jakoben gücün oluşturulmasına adamalarına ilham verdi. Din, seküler politikadan muzdarip Ütopyanın mahrum olduğu, sarsılmaz bir öte dünya görüşüne sahip. Seküler politikanın pek ilham verici olmadığı bugünlerde, devrimci olmaktan çok yıkıcı olsa bile, dinin eyleme geçme ilhamı vermesi tevekkeli değil.

2011 Arap İsyanı, Arap halkları için yeni bir ufku haber veriyor. Tunus’tan Ürdün’e kaymasının nedeni bu. Bin Ali’nin ayrılışı yeni ufku belirledi. Gençliğin tutunduğu şey bu. Bin Ali kaçmak zorunda bırakılabiliyorsa, neden Mübarek, 2. Abdullah da öyle olmasın ve Suudi Öncü Güç kalıntıları karmaşanın sorumluluğunu almaktan kaçıp sokaklara çıkıyorsa, (siyasi reformdan anladığı damadını Eğitim Bakanlığı’na getirmek olan!) itici Suudi Abdullah neden yapmasın?

Süregiden Yasemin Devrimi, tam olarak The Darker Nations kitabınızda teorik olarak öngördüğünüz ve ele aldığınız şey olan postkolonyal, antiemperyalist Üçüncü Dünya mitini patlatmadı mı? Öyleyse, antiemperyalist mücadelenin bundan sonraki yeni programatik yönü ne olmalı?

The Darker Nations kitabım, Üçüncü Dünya Projesi’nin çöküşünün tarihini vermektedir. Bu çöküş 1980’lerin başında görünür olmaya başlar. Kökenleri (1973’te BM’de başlayan) Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (New International Economic Order – NIEO) sürecinin yenilgisindedir, OPEC’teki dayanışmanın kırılmasındadır, ithal ikameci sanayileşme modelinin iflasındadır ve Güney Yarımküre’de siyasal özgürlüklerin daralmasındadır. Projenin “suikastı”, borç krizi (Meksika’da 1982 kapıyı açar) ve SSCB’nin ortadan kalkmasıyla 1980’lerin sonunda uluslararası düzenin yeniden yapılandırılması ve ABD üstünlüğünün dayatılması üzerinden gelir (ilk ateş, ABD Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarırken ve SSCB’nin Saddam Hüseyin için arabuluculuk girişimini reddetmesi ile 1991’de Irak’ta açılmıştır). 1990’ların başı itibariyle ABD üstünlüğü, Üçüncü Dünya Projesi’nin yarasına tuz basmıştır.

Kitapta yapmaya çalıştığım, Üçüncü Dünya Projesi’nin küllerinden çıkabilecek özgürlük diyalektiğini aramak. İçinde yeniden canlanacak ne kalmış olabilir ve yeni bir devrimci ufuk inşa etme becerisine sahip toplumsal güçler nelerdir? Tarihin diğer tarafı Chavez’in ortaya çıkışının habercisi olan El Caracazo ile, Caracas’ta 1989’daki ayaklanma ile açılır. Bu arada, 2009’daki bir Brookings incelemesi Chavez’in Ortadoğu’daki en popüler dünya lideri olduğunu göstermiştir! Arap Chavez’i nerede, diye sorduk ama emin değildik. 2007’de, “Jottings on the Conjuncture” eserinde Perry Anderson Arap sokağındaki felçten şikâyet ediyordu. Homurdanmalar vardı ve hatta Irak’taki direniş iradenin de olduğunu gösterdi. Batı Sahra’da ve Lübnan’da protestolar yaygın hale gelmişti. Ancak bunlar Tunusluların söylediklerini söylemiyordu. Tunuslular, tıpkı Bolivarcılar gibi, alternatif bir gelecek yolu için riske girmeye hazır olduklarını söylüyorlardı. Caracas’tan Kahire’ye, özgürlük otobanı döşeniyor.

Bolivarcılar çok daha ileri bir aşamadalar. Karşı devrimi bertaraf ettiler ve hala risk altında olsalar da, petrol gelirlerini sosyalizme doğru bazı çok ilgi çekici deneyimlere aktarmayı beceriyorlar. Mısırlı ve Arap dostlarımız için Bin Ali ile Mübarek’in dışındaki yolun Paris’e ve New York’a değil, Caracas ve La Paz’a çıktığını kanıtlamak kaçınılmaz olacak. Sosyalist inşanın programı tereddütlü bir şekilde yazılıyor (elbette birçok hatayla). Bizim o yöne doğru ve eşitlikçiliğin ve sosyalizmin üzerinde bir değer olarak görülen özgürlük fikrinden öteye dürtüklememiz gerekiyor. Havada şu an çok az açıktan antiemperyalist slogan var.

Bu arada, tarihin bu diğer tarafı The Poorer Nations kitabının son bölümü olacak. Kitabı şimdi toparlıyorum ve 2011 yazında tamamlanmış olacak.

“Müslüman Meselesi”, alacalı çeşitliliği içinde Hindistan solunun isabetli bir şekilde önemli meşgalelerinden biri olageldi. Yine de bu meseleyi dönüşüm potansiyeli olan bir mesele olarak çerçevelendirme ve ortaya koyma konusunda sürekli olarak başarısız oluyorlar. “Müslüman Meselesi”ni büyük ölçüde Fars-Arap halklarının İslami anti Amerikancılığıyla dayanışma üzerine oturtan Hindistan solu, bu konudaki başarısızlığını aşmak için şu anki ayaklanmalardan hangi sonucu çıkarmalı?

“Müslüman Meselesi”nin özünü anlamak için, ittifak teorisinin anlaşılması lazım. Günümüz dünyasında, temel çelişki, yani büyük çelişki, emperyalizm ile insanlık arasındadır. Emperyalizmin toplumsal gücü, ekonomik hırsızlık için siyasal kurallar oluşturarak (çokuluslu şirketler için telif haklarının korunması, Kuzey’de sübvansiyonlara izin verilirken Güney’de verilmemesi, Güney için borç anlaşmalarının dayatılması ama uluslararası bankalar için dayatılmaması) ve bu kurallar ihlal edilirse zor gücü ile dünya insanlığına köstek olmaya çalışıyor. Gezegenimizin temel sorunu, insanlığımız için temel sorun emperyalizmdir.

Küçük çelişki ise sol ile reaksiyonerler arasındadır ve reaksiyonerler emperyalizmle aynı şey değildir. Hint Hindutva’sı, Amerikan Evangelizmi ve Siyonizm reaksiyonerdir ancak küçük çelişkinin parçası değildirler. Bu reaksiyonerlik biçimleri büyük çelişkiye dâhildir, çünkü emperyalizmin beslemesidirler. Küçük çelişkiye dâhil reaksiyonerlerden kastım Hizbullah ve Hamas gibi örgütler, Müslüman Kardeşler ve benzerleridir. Müslüman grupları, İslam karşıtı bir bakış açısından değil, demin sözünü ettiğim gibi, diğer birçok reaksiyoner dini oluşum emperyalizmin özünde yer aldığı için (buraya Suudi Arabistan’ın ve Mısır’ın resmi din adamları eliyle bağlanmaktadırlar) belirtiyorum. Bu diğer gruplar emperyalizm ile uzlaşmaz zıtlıklara sahiptir ve bu duruş noktasından antiemperyalist milliyetçiler olan insanların duyarlılığına ve politikasına hitap edebilirler. Onlardan ayrıyız ancak onlara emperyalizme olduğumuz şekilde karşı değiliz. Bu iki çelişkiyi aynılaştırmak liberal eşitleme hatasına düşmektir. Ayrımlarını korumak zorundayız.

Çelişkilerinin ve toplumsal dejenerasyonlarının dürüst ve açık sözlü eleştirisini her zaman sunmamız önemlidir. 2007’de, Hindistan’daki Komünist Partiler Delhi’de bir antiemperyalist toplantı düzenlediler. Bir Hizbullah temsilcisi de katıldı (sanırım Ali Feyyad’dı). Oturumda, Aijaz Ahmad, Feyyad’a Hizbullah’ın kadın hakları konusundaki tutumunu sordu. Yapmamız gereken şey bu. Gerekirse her yoldan taktiksel ittifaklar kurmak ancak toplumsal eşitlik, ekonomi politikaları ve siyasal haklar gibi bizim için önemli olan meseleleri geçiştirmelerine izin vermemek. Küçük çelişkinin bile itilip kakılması gereklidir. Parmakları zehirlidir. Arındırılması gerekir. Clara Zetkin faşizmin yükselişinin kısmen işçilerin ve onların Jakoben öznesinin devrime yeterince etkili yürüyememesinde yattığı uyarısını yapmıştır. Bu etkisizliğin bir parçası da, belirli koşullarda sola karşı dönmeye ve faşizmin piyade eri olmaya istekli olan küçük çelişkiye dâhil olanlarla mücadeledir.

1980’lerde, Lübnan Komünist Partisi’nin çekirdek kadrosu Hizbullah tarafından acımasızca öldürüldü. Son otuz yıldır, ilişkiler yumuşadı ve çok daha zayıf haldeki LKP çeşitli şekillerde Hizbullah ile birlikte çalışıyor. LKP, Hizbullah’ı kendisi gibi “bir direniş partisi” olarak görüyor. Küçük çelişkinin parçası. Kısa vadede tutum bu olmalıdır. LKP, davayı tamamen bırakmamış unsurları, Hizbullah’ın pişmiş İslami militanlarını arıyor. İslamcılıktan çok milliyetçi olan başka bir kesim var. Bunların geliştirilmesi gerek. Hizbullah’ın neoliberalizmle, özelleştirmeyle hiçbir sorunu olmayan bir kesimi de var. Bunlar da büyük çelişkiye dâhiller. Çevik olunmalı, bir adım önde olunmalı, birlik savunulmalı, zayıflıktan çıkmanın yolu bulunmalı ve sol kutup yeniden inşa edilmeli. Ulusal-popüler gücün “İslami” partilerin elinde olduğu zayıf bir sol: bağlam bu.

(1) Özgün metinde “Global South”; Afrika, Orta ve Latin Amerika ile Asya’nın birçok ülkesinin ortak adı.

(2) “Hemen Şimdi” veya “Zamanı Geldi” olarak çevrilebilir.

URL: mrzine.monthlyreview.org/2011/prashad010211.html

Gıda ve Arap Ayaklanmaları – Rami Zurayk

Arap Ayaklanmaları, Arap Baharı ya da Arap Devrimleri… Arap dünyasını silip süpüren değişim dalgasına ne derseniz deyin, bunlar, epeyce tartışma ve polemiğe yol açtılar. Ama tüm profesyonel ve amatör analistler, bunların sömürgeciliğin çözülüşünden sonraki 50 yılın en önemli olayları olduğu konusunda hemfikir.  Analistler ayrıca, bu sürecin nasıl ve neden tam olarak şu zaman aralığında gerçekleştiğini anlamak için çok erken olduğunda da birleşiyorlar. Yine de, ne ben ne de onlar, açıklamalar ve yorumlar getirme konusunda kendilerini tutabiliyor. En yaygın iddialardan biri, ayaklanmaların en azından kısmen yüksek gıda fiyatları tarafından tetiklendiği. “Gıda” ve “Arap ayaklanması” terimlerini Google’da beraber aratmayı deneyin, tarayıcınız Arap protestolarını yükselen dünya gıda fiyatları ile su götürmez şekilde bağlantılandıran makale ve yorumlarla dolup taşacaktır. Ben de bu iddiayı ele almak istiyorum.

Dışarıdan bakanlar için bu çok kolay bir iş. 2010 sonunda gıda fiyatları 2007-2008 ünlü gıda krizinden sonraki en yüksek seviyesine ulaşmıştı ve daha da yükselecek gibi görünüyordu. Uluslararası örgütlerden uzmanlar, düşünce tankları ve STÖ’ler şiddetli protestoları tetikleyebilecek küresel bir gıda krizi konusunda ciddi uyarılar yapıyorlardı. 2007-2008 krizi, küresel sosyal felaketlere ve siyasi çalkantılara sebep oldu. Ve Arap hükümetleri ardından gelecek krizi hafifletmek için bazı önlemler alırken, bunlar analistler tarafından yetersiz olarak değerlendirildi.

2007-2008 krizi, Mısır ve Yemen de dahil, sayısız Arap ülkesinde isyanlara yol açmıştı ve bunlar protestocular arasında can kayıpları ile sonuçlanmıştı. 2010′da Mozambik’te kanlı şekilde bastırılan sokak protestoları olmuştu. Arap dünyasında da bir patlama beklenmekteydi. Hem zaten, “ekmek isyanları”nın tarihte önemli bir yeri var. 1980′lerde Tunus ve Ürdün’de IMF’nin dayattığı yapısal dönüşüm politikalarına yanıt olarak gerçekleşmişlerdi. 2008′de gıda krizinin yemen ardından yaşandılar. Yine yaşanacaklar: mantık bu.

Arap dünyası ekmek isyanlarına neden bu kadar müsait olsun ki? Çünkü bölge gıda açısından tamamen ithalata bağımlı. Arap gıda riskine ilişkin rakamlar, kullanılan kaynaklara bağlı olarak “tüketilen gıdanın %80′inin ithal edildiği” ile “tüketilen kalorinin %50′sinin ithal edildiği” arasında değişiyor. Ancak ne yönden bakılırsa bakılsın, durum şudur: Dünyanın en büyük gıda ithalatçısı durumundayız ve tek başına Mısır en büyük küresel buğday ithalatçısı. Yine de, tarımın beşiğiyiz ve dünyadaki birçok ana evcilleştirilmiş türün kökeninin merkeziyiz: buğday, arpa, mercimek, nohut, zeytin, üzüm, keçi ve koyun. Bölgenin büyük kısmı Bereketli Hilal olarak bilinegeldi. Halen bir hilale benziyor ama bereket çoktandır terk etmiş durumda.

Gıda bağımlılığımızın sebepleri karmaşık ve birçok bileşenden oluşmaktadır. Ekolojik, yapısal ve siyasal sebepleri vardır. Bölge kuraklığa meyillidir ve verimli topraklar sınırlıdır. Dünyadaki en yüksek nüfus artışı oranlarından birine sahiptir ve hızla kentleşmektedir. Ayrıca benim “çifte petrol laneti” dediğim şeyden muzdariptir.

Petrol laneti kavramını duymuş olabilirsiniz. Petrol ekonomisinden elde edilen kolay rantların cazibesine kapılan ülkeler, üretici sektörlere yatırımlarını azaltma eğilimi gösterirler, bu da en sonunda düşük ekonomik büyüme oranlarına yol açar. Birden çok sebeple, Arap dünyasında tarım sektörü bu lanetin ilk kurbanıdır. Bu lanetin ikinci seviyesi, dünyanın bu bölgesinde büyük miktarlarda petrol bulunması (küresel petrol rezervinin %35′i, Suudi Arabistan son “salıncak üretici”dir, yani üretimini artan talebe göre artırabilir), sorunun kaynağıdır. Fosil yakıtlara doymak bilmez bir ihtiyaç duyan zengin, güçlü sanayi ülkelerinin iştahını kabartmaktadır. Kaynakların denetimi açısından, onlar için her yol mubahtır, özellikle de itaatkâr, antidemokratik, baskıcı, babadan oğla geçen yolsuzluk rejimlerinin desteklenmesi.

İtaatkârlık, genellikle neoliberalizm ile diktatörlüğün birleşiminden oluşan korkunç bir canavar olarak bütün bir ekonomik paket halinde gelir. Bu rejimler, yüksek karlı anlaşmalar koparmak için siyasi nüfuz kullanan küçük ama güçlü bir komprador iş eliti ile ortaklık kurarlar. Genellikle son derece saygındırlar ve “girişimci” olarak anılırlar. Ticaret, ithalat, ihracat ve emlak spekülasyonuyla üretici sektörlere yatırım yapmaktan daha fazla ilgilenirler ve politika üzerinde güçlü bir nüfuza sahiptirler. Bu, tarımın ve yerel gıda üretiminin daha da düşmesine sebep olur: alıp satarak elde edebilecekleri yüksek gelir fırsatlarını neden tarıma yatırım yaparak harcasınlar ki? Doğal olarak sonraki adım emlak spekülasyonudur, burada toprak, değişim değeri kullanım değerinden çok daha yüksek olan bir meta haline gelir ve bu da onu zirai işlevinden uzaklaştırır. Örneğin Mısır’da, 1990′larda dayatılan liberalizasyon paketi, toprak rantını serbest bırakarak ve ardından kentlere göç etmek zorunda kalan çiftçilerin yerinden edilmesinin zeminini hazırlayarak, Nasır döneminin kısmi toprak reformunu tersine çevirdi. Bunların birçoğunun yolu, sonunda Tahrir meydanına çıkmıştır.

Yeri gelmişken, Suriye, merkezi olarak planlanan bir ekonomi altında iç ve dış kaynakların bir bileşimi ile makul bir gıda güvenliğine sahip tek ülkedir. Bu durum, kuraklıklar ve ekonomik liberalizasyon sebebiyle bugün artık ortadan kalkmakta.

Gıda ile Arap dünyasındaki ilişkinin birçok başka boyutu var. Örneğin bölge, dünyadaki ana fosfor üreticisi. Tek başına Fas, küresel üretimin %40′ını kontrol ediyor. Ürdün ana üreticilerden biri. Fosfor temel bir bitki besini ve yenilenebilir olmayan bir kaynak. Modern gıda üretiminin onsuz gerçekleşemeyeceği “fosfor gübre” yapmak için kullanılıyor. Bir başka Arap spesiyalitesi olan petrol de modern gıda üretimin temeli ve gıda fiyatları büyük ölçüde petrol fiyatlarına bağlı. Dahası, en büyük küresel gıda ithalatçısı olarak Arap dünyasının etkili monopsoniler oluşturmasına ve avantajlı ticaret koşulları sağlamasına izin verilmeli. Ancak gıda güvenliğini artırmak için bunların hiçbiri kullanılmadı. Aksine, güçsüz ve bağımlı hissedecek konuma getirildik.

Peki, bunun ayaklanmalarla ilgisi ne? Şöyle ki: hem her türlü hem de hiç.

Birincisi, Arap rejimleri ilk başta gıda isyanları teorisini tamamen benimsediler ve ayaklanmaları açlığa karşı bir başka protesto olarak küçümsediler. Temel gıda ürünlerinin fiyatını düşürme ve ücretlerde sembolik artışlar gibi önlemler aldılar. Birkaç ton ekmekle halk ayaklanmalarını bastırabileceklerini düşündüler. Özgürlüğe, yani satın alamayacakları ve bizi susturmak için dağıtamayacakları bir şeye aç olduğumuzu görmediler.

Bu sosyo-ekonomik gerçeklerin rolü olmadığı anlamına gelmez. Gıda fiyatları protestoların mobilize edilmesinde kullanıldı. Ancak insanlar daha fazla ekmek talebi yükseltmediler. İsyanlar doğrudan rejimi karşısına alıyordu: diktatörler ve onların zengin iş dünyası sınıfından ortakları. Onlara gıda güvenliği sağlamayanlara, onları egemenlerin sadakasının rehinesi haline getirenlere karşı başkaldırdılar. Başkaldırdılar çünkü devletin ahlaki iktisadı çökmüştü ve bu çöküşle birlikte de gıda güvenliği ortadan kalkmıştı. Gıda güvenliği, kilit önemde bir haysiyet unsurudur. Özgürlüğün belirleyicisidir. Temel bir haktır, sadaka değil. İnsanlar gıda güvenliği istediler çünkü bu vatandaşlığın temel bir ölçüsüydü. Beslenmeyi bekleyen göbekler değiliz, özgürlük arayan insanlarız.

Ancak bu sorunun başka bir yönü daha var: Rejimler gelir ve gider ancak bu, sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Gıda bağımsızlığı olmaksızın nasıl bağımsızlıktan söz edebiliriz? Ayağa kalktık ve bazı rejim sembollerini devirdik. Peki, şimdi ne yapacağız? Kendilerini bile zorla besleyebilen milyonlarca küçük köylü var. Unutulmuş bir şekilde, dünyanın kenarlarında yaşıyorlar. Cehalet çok yaygın; yoksulluk Mısır halkının en azından %40′ını etkiliyor. Ayaklanmaların sonrasında, bir milyon insanın acil gıda yardımına ihtiyacı var. ABD ve Avrupa kalkınma “anlaşmaları” yapmak ve yeni hükümetleri etkilemek için dolanıp duruyorlar. Arap dünyası için yeni bir Marshall planından söz ediliyor. İstediğimiz şey gerçekten bu mu? Biz daha az müdahale isterken daha fazla yabancı müdahalesi mi?

Dünyamızı nasıl değiştireceğimize ilişkin yeni fikirler üzerinde çalışmak, onu ihtiyaçlardan arındırmak ve adil, eşit ve sürdürülebilir kılmak zamanı gelmedi mi?  Fikirlere dayanmayan bir devrimimiz olabilir mi? Kendimize büyük Afrikalı devrimci Amilcar Cabral’ın sözlerini hatırlatarak bitireceğim (bu alıntıyı vermekten hiç vazgeçmeyeceğim): “her eylem bir teori üretir ve bir devrimin mükemmel kavranmış teorilere dayanmasına rağmen başarısız olabileceği gerçekse de, henüz hiç kimse devrimci teori olmadan başarılı bir devrim gerçekleştirmemiştir.” Bizler için artık kendi devrimci teorimizi geliştirme ve onu uygulama zamanıdır.

7 Nisan 2011

Land and People

Arap dünyasındaki gelişmeler üzerine – Perry Anderson

2011 Arap ayaklanması, az rastlanır bir tarihsel olaylar sınıfına giriyor: Dünyanın bir bölgesinin tümünü boyunca, birini diğerinin patlak vermesinin izlediği bir siyasal ayaklanmalar silsilesi. Daha önce buna benzer sadece üç vaka görülmüştü: 1810’da başlayan ve 1825’te sona eren Latin Amerika Bağımsızlık Savaşları; 1848-49 Avrupa devrimleri ve 1989-91 arasında Sovyet bloğundaki rejimlerin çöküşü. Bunların her biri, tarihsel olarak kendi zaman ve mekanlarına özeldi. Arap dünyasındaki zincirleme patlamalar da böyle olacak. Hiçbiri iki yıldan kısa sürmedi. Geçtiğimiz Aralık’ta Tunus’ta fitilin ilk tutuşması ile alevlerin Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya, Umman, Ürdün ve Suriye’ye yayılması arasında üç aydan fazla süre geçmedi; sonuçlarına ilişkin öngörüde bulunmak için henüz erken. Daha önceki ayaklanmalar üçlüsünün en radikali, 1852’de kesin bir yenilgi ile sonuçlandı. Diğer ikisi, zaferin meyveleri acı olsa da başarılı oldu: Kesinlikle Bolivar’ın veya Bohley’in ümitlerinden uzak bir şekilde. Arap ayaklanmasının kaderi bunların ikisi de olabilir. Ancak kendine özgü olması da son derece muhtemel.

1

İki özellik, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı çağdaş siyasal dünyada uzun zamandır ayrı bir yere koymaktaydı. İlki, bölgede geçtiğimiz yüzyıl boyunca varlığını sürdüren Batılı emperyalist hakimiyetin benzersiz uzunluğu ve yoğunluğu. Körfez, İngiliz mandası bir dizi devlet, Aden ise İngiliz Hindistan’ının bir ileri karakolu haline gelirken, Fas’tan Mısır’a dek Kuzey Afrika’nın kolonyal denetimi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa, İtalya ve İngiltere arasında bölünmüştü. Savaş sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ganimetleri Britanya ile Fransa arasında paylaşıldı ve bu ülkelerin cetvelleri altında Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Maveraünnehir’e dönüşen bu topraklar, Avrupa kıtasının hanesine yazıldı. Formel kolonizasyon Arap dünyasının pek çoğuna geç ulaştı. Sahara Altı Afrika, Güneydoğu Asya, Alt Kıta-Latin Amerika’dan söz etmeye bile gerek yok-Mezopotamya’dan veya Doğu Akdeniz’den çok önce ele geçirilmişti. Ancak bu bölgelerin aksine, buralarda formel dekolonizasyona postkolonyal dönemde neredeyse kesintisiz emperyalist savaşlar ve müdahaleler dizisi eşlik etti.

2

Bunlar İngilizlerin 1941’de Irak’ta bir kukla hükümdarlık kurması ile başladı ve 1938-39’da İngilizler tarafından ezilen Filistin İntifadasının mezarından bir Siyonist devletin ortaya çıkışı ile katmerlendi. Bu noktadan sonra, ABD büyüyen bir kolonyal güç olarak ortaya çıktı ve bazen bir ortak, bazen bir vekil ama giderek daha sık şekilde bölgesel saldırıların başlatıcısı rolünde, Arap dünyasının derebeyi olarak Fransa ve İngiltere’nin yerini aldı. Bölge, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana her on yılda bir, egemenlerin veya yerleşimcilerin şiddetinden nasibini aldı. Kırklarda Nakba ile İsrail Filistin’de zincirlerinden boşandı. Ellilerde Mısır’a Anglo-Fransız-İsrail saldırısı ve Lübnan’a Amerikan çıkarması. Altmışlarda İsrail’in Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı Altı Gün Savaşı. Yetmişlerde sonucunu ABD’nin belirlediği Yom Kippur Savaşı. Seksenlerde İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Filistin intifadasının ezilmesi. Doksanlarda, Körfez Savaşı. Son on yılda Amerika’nın Irak’ı işgali. Ve şimdi, 2011’de, NATO’nun Libya bombardımanı. Tüm saldırganlıklar Washington, Londra, Paris veya Tel Aviv’de doğmuş değil. Yerel kaynaklı askeri çatışmalar da yeterince yaygındı: Altmışlarda Yemen iç savaşı, yetmişlerde Batı Sahra’nın Fas tarafından gaspı, Irak’ın seksenlerde İran’a saldırısı ve doksanlarda Kuveyt’i işgali. Ancak Batılı güçlerin dahlinin veya suç ortaklığının olmadığı nadirdir. Bölgede çok az şey emperyalistlerin yakın ilgisi dışında-ve gerektiğinde güç veya finans kullanılarak-gerçekleşir.

3

Arap dünyasına istisnai düzeydeki Avrupa-Amerikan ilgisinin ve müdahaleciliğinin sebepleri gayet açıktır. Bir tarafta Batı’nın enerjiye bağımlı ekonomileri için hayati önemde olan, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir; Irak bir ileri karakol olmak üzere Körfez boyunca deniz, hava yolu ve istihbarat üslerinden Mısır, Ürdün, Yemen ve Fas’ın güvenlik kuruluşları ile derin ilişkilere dek geniş bir stratejik mevzilenme hilali oluşturmaktadır. Diğer tarafta ise, İsrail’in yerleştirildiği ve korunması gerektiği bir yerdir, çünkü Amerika, ülkenin en güçlü göçmen toplulukları içinde kök salmış ve hiçbir Başkan veya partinin gücendirmeye cesaret edemeyeceği bir Siyonist lobiye ev sahipliği yapmaktadır ve Avrupa da Soykırım’ın suçluluğu altındadır. İsrail işgalci bir güç olarak halen Batı himayesine muhtaç olduğundan, hamileri İslamcı grupların intikamının (zamanında Irgun ve Lehi’nin yaptığı gibi terör eylemleriyle ve emperyalizmin bölgedeki varlığını daha da derinleştirerek) hedefi durumuna gelmiştir. Dünyanın başka hiçbir bölgesi bu ölçüde bir sürekli hegemonik ilgiye mazhar olmamıştır.

4

Arap dünyasının ikinci ayırt edici özelliği, formel dekolonizasyondan beri onu soyup soğana çeviren muhtelif tiranlıkların uzunluğu ve yoğunluğudur. Son otuz yılda Freedom House’a göre demokratik rejimler Latin Amerika’dan Sahara Altı Afrika’ya ve Güneydoğu Asya’ya yayılmışken, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da paralel bir süreç yaşanmamıştır. Burada, her türden despot zaman veya koşul tanımaksızın hüküm sürmeye devam etmiştir. Roosevelt’ten bu yana bölgede Amerikan gücünün merkezi olan Suudi ailesi-kelimenin tam anlamıyla bir Sicilya ailesi gibi-yarımadasında neredeyse yüzyıldır sorgusuz sualsiz hüküm sürmektedir. Mütareke Kıyısı zamanından beri oraya egemenler tarafından dayatılmış veya yerleştirilmiş olan Körfezin ve Umman’ın küçük şeyhlerinin, Washington’un yoldaşı olan kapı komşuları Vahabilerden çok kendi halklarını dinliyormuş gibi görünmek için bile daha gidecek epeyce yolları var. Ürdün ve Fas’taki Haşimi ve Alaviti hanedanlar-birincisi İngiliz sömürgeciliğinin yaratısı, ikincisi Fransız sömürgeciliğinin bir kalıtı-üç kraliyet neslini, parlamenter bir vitrin için jestten öteye gitmeyecek rahatlıkla geçirdiler. İşkence ve cinayet, Batı’nın bölgedeki en iyi dostu olan bu rejimlerin rutinidir.

5

Dönemin göstermelik cumhuriyetlerinde de durum farklı değildir, her biri yanlarındaki diktatörlükler kadar gaddardır ve monarşilerden daha az hanedanlık değildirler. Burada da, yöneticilerin iktidarda kalma süresi dünya ile hiçbir paralellik taşımaz: Kaddafi 41, baba ve oğul Esad 40, Mübarek 29, Bin Ali 23 yıldır iktidardadır. Bu kuralı yalnızca-Brezilyalı generaller gibi-Başkanlığı kontrol eden Cezayir ordusu bozmuştur ancak baskının diğer tüm veçheleri geçerlidir. Bu rejimler egemen güçler karşısında süt dökmüş kedidirler. 1973’te sırf ABD’nin lütfuyla nihai bir askeri bozgundan kurtulmuş olan Mısır diktatörlüğü, o zamandan beri Washington’un inanmış bir kuklasıdır. Durumu, işleyen bir bağımsızlık açısından Suudi Krallığı’ndan bile kötüdür. Yemen yöneticileri kendilerini “Teröre Karşı Savaş”ta görev almak için yüksek fiyattan pazarlamıştır. Tunus başta Fransa olmak üzere Avrupa’daki patronları ile ahbaplığı ilerletmiştir. Ulusal kaynaklardan elde ettikleri yüksek gelirlerin keyfini süren Cezayir ve Libya rejimleri, giderek daha fazla uyumluluk gösterseler de daha geniş bir bağımsızlık marjinine sahip olmuşlardır: Cezayir İslamcı muhalefeti katletmek için Batı’nın inayetini almak, Libya ise geçmişin kefaretini ödeyerek İtalya’da kazançlı yatırımlar yapmak zorunda kalmıştır. Tek ayak bağı Suriye kalmıştır; Golan Tepeleri’ni geri almadan geri adım atması mümkün olmayan, İsrail tarafından bloke edilmiş ve Lübnan fosil mozaiğinin Suudi parası ile Batılı istihbarat servislerinin eline tamamen düşmesine izin vermeye isteksiz Suriye. Ancak bu istisna bile, Çöl Fırtınası Operasyonu’na çok zorluk çıkarmadan dahil edilebilmiştir.

6

Bölgenin iki ayırt edici özelliği olan Amerikan emperyalist sisteminin sürekli hakimiyeti ve demokratik kurumsallıkların yokluğu, birbiriyle bağlantılıdır. Bağlantı basit bir türevlenme şeklinde değildir. Demokrasinin sermayeye herhangi bir tehdit oluşturduğu her durumda, ABD ve müttefikleri onu ortadan kaldırma konusunda en ufak tereddüt duymamışlardır, tıpkı Musaddık, Arbenz, Allende veya yakın zamanda Aristide örneklerinin gösterdiği gibi. Tersine, otokrasi gerekli ise, ne pahasına olursa olsun korunacaktır. Aşiret haraçlarına ve göçmen emeğine dayanan Arap despotizmleri, Pentagon’un korumak için hemen müdahale edeceği, Pax Americana’nın stratejik dişlileridirler. Bölgenin başka yerlerinde daha geniş kent nüfuslarını yöneten diktatörlükler, ister kraliyet ister cumhuriyet olsunlar, bir şekilde daha taktiksel bir düzenin kolaylıkları olmuşlardır. Ancak bu tiranlıkların tümü, ABD tarafından oluşturulmaktan veya dayatılmaktan ziyade, ondan yardım görmüş ve desteklenmiştirler. Her biri kendi toplumlarında yerele özgü köklere sahiptirler ancak bu kökler Washington tarafından iyi sulanmıştır.

7

Lenin’in ünlü sözü ile, “Demokratik cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi politik kabuktur”. 1945’ten bu yana, hiçbir Batılı stratejist bu konuda farklı görüş bildirmedi. Avrupa-Amerika emperyalizmi prensipte Arap diktatörlerinden ziyade demokratları ile muhatap olmayı tercih edeceklerdir, yeter ki kendi egemenliklerine eşit şekilde saygı göstersinler. Seksenlerden bu yana yeni demokratikleşen bölgelerde bunun pek de zor olmadığı kanıtlanmıştır. Aynı süreç neden Ortadoğu ve Kuzey Afrika için geçerli olmamıştır? Temelde, ABD ve müttefiklerinin bundan korkmasıdır sebep, bölgedeki uzun emperyalist şiddet geçmişleri ve İsrail’in aralıksız gaspları nedeniyle, halkların tercihi onlar açısından istenmeyen sonuçlar yaratabilir. Irak’taki gibi zorla yanaşma bir rejim uyduruvermek ve onun için yeterli oy toplamak bir şeydir, Cezayir generallerinin ve Fetih’in farkına vardığı üzere, özgür seçimler ise bambaşka bir şey. Her durumda, Batılı güçlerce yeterince uysal bulunmayan İslamcı güçlerin demokratik zaferi karşısında, Avrupa ve ABD iptal ve baskıyı alkışlamıştır. Emperyalizmin ve diktatörlüğün mantığı iç içedir.

8

Bölgenin iki büyük kültürel birliği olan dilin ve dinin kolaylaştırdığı Arap ayaklanmalarının zincirleme bir şekilde patlak verdiği manzara budur. Neredeyse her yerde gazla, tazyikli suyla ve kurşunla karşı karşıya kalan silahsız siviller tarafından düzenlenen kitlesel gösteriler, örnek bir cesaret ve disiplinle ayaklanmaların mızrak ucu oldular. Bir ülkeden diğerine, ağır basan talep yüksek sesle dillendirildi: ‘Al-sha’b yurid isquat al-nizam–‘Halk bu düzeni değiştirmek istiyor!’ Bölge çapında meydanları ve sokakları dolduran geniş kalabalıkların talebi temelde yerel despotizmler yerine siyasal özgürlüktür. Kavram olarak hiç de yeni olmayan, neredeyse her rejimin bolca kullandığı, ama gerçek yaşamda pek bilinmeyen bir şey olan demokrasi, çeşitli ulusal hareketlerin bilincinin ortak paydası haline geldi. Kesin bir kurumsal formlar dizisi olarak nadiren tanımlanabilse de, pozitif niteliklerinden ziyade statükonun bir inkarı-diktatörlüğün olmadığı her şey-olarak demokrasinin çekim gücü kendi gücünden daha fazla hale gelmiştir. Eski rejimin önde gelenlerinin yolsuzluklarının cezalandırılması, onu izleyecek anayasanın ayrıntılarından daha önceliklidir. Ayaklanmaların dinamiği en belirgin bu konudadır. Hedefleri, en klasik anlamıyla saf politiktir: özgürlük.

9

Peki neden şimdi? İktidardaki rejimlerin nefret edilen figürleri kendilerine karşı başkaldırıları tetiklemeksizin onlarca yıldır değişmeden kaldılar. Ayaklanmaların zamanlaması hedefleri ile açıklanamaz. Sadece yeni iletişim kanallarının kullanılmasına da bağlanamaz: El Cezire, Facebook veya Twitter faydalı olmuştur ancak yeni bir isyan ruhu icat etmiş olamazlar. Yangını başlatan o tek kıvılcımdadır yanıt. Her şey Tunus’un iç bölgelerindeki küçük bir kasabada dilencilik yapmak zorunda bırakılan bir tezgahtarın ölümü ile başladı. Arap dünyasını sarsan çalkantının altında volkanik toplumsal baskılar yatmaktadır: gelir uçurumu, gıda fiyatlarındaki artış, konut kıtlığı, dünyada benzeri olmayan bir demografik piramidin ortasında kitlesel eğitimli-ve eğitimsiz-genç işsizliği. Başka çok az bölgede altta yatan toplumsal kriz, güvenilir herhangi bir kalkınma modelinden, yeni nesilleri entegre etme kapasitesinden yoksunluk bu denli keskindir.

10

Ancak bugüne kadar, derin toplumsal gerginlikler ile Arap devriminin siyasal hedefleri arasında adeta tam bir bağlantısızlık var. Bu kısmen esas gruplarının kompozisyonunu yansıtmaktadır. Büyük şehirlerde-Manama istisnadır-bütünde sokaklara dökülen güçler yoksullar olmamıştır. İşçiler halen kesintisiz genel grevlere çıkmamışlardır. Köylüler kendilerini pek göstermemiştir. Bu, onlarca yıldır süren ve mülksüzler arasında her türden kolektif örgütlenmeyi ezen siyasal baskının bir etkisidir. Yeniden ortaya çıkması zaman alacaktır. Ancak bu bağlantısızlık, Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizmin gözden düşürülmesi ve radikal mezhep ayrımlarının kısırlaştırması ile ardında her derde deva solgun bir İslam bırakacak şekilde geçen aynı on yılların mirası olan ideolojik belirsizliğin de bir etkisidir. Diktatörlüklerin yarattığı bu koşullarda, isyanın sözlüğü siyasal söylemde ancak diktatörlüğe-ve onun düşüşüne-konsantre olabilirdi, daha fazlasına değil.

11

Ancak özgürlüğün eşitlikle bağının yeniden kurulması gereklidir. Bunların birliği olmaksızın, ayaklanmalar patlama noktasındaki toplumsal gerilimlere ve enerjilere iki savaş arası dönemin çürümüş oligarşilerinden fazla yanıt üretemeyerek kolaylıkla eski düzenin parlamenterist bir versiyonuna tavsayabilirler. Arap dünyasında solun yeniden ortaya çıkması için stratejik öncelik, siyasal özgürlük formları için savaşarak, isyanlardaki çatlakları bu toplumsal baskıların optimal kolektif ifadeyi bulacağı şekilde kapatmak olmalıdır. Bu bir yandan şu demektir: olağanüstü hal yasalarının tümden iptalini talep etmek; iktidar partisinin lağvedilmesi veya iktidardaki ailenin düşürülmesi; eski rejimin aleti olan devlet aparatının tasfiyesi ve liderlerinin adalet önüne çıkarılması. Diğer yandan bu, önceki sistemin kalıntıları silinir silinmez yazılacak olan anayasaların ayrıntıları konusunda dikkatli ve yaratıcı bir ilgi de demektir. Burada kilit önemdeki gereklilikler şunlardır: sınırsız sivil ve sendikal ifade ve örgütlenme özgürlüğü; çarpık olmayan-yani oy çokluğuna dayalı değil nispi-seçim sistemleri; mutlak başkanlıklardan kaçınma; iletişim araçlarında-ister kamu ister özel-tekellerin engellenmesi ve dezavantajlı grupları kamusal refahtan yararlandıracak yasal haklar. İsyanı başlatan sosyal adalet talepleri yalnızca bu tür bir açık çerçevede ve kolektif özgürlük içinde gerçekleştirilebilir.

12

Ayaklanmalarda bir şeyin yokluğu daha çarpıcıdır. Tüm zincirlemelerin en ünlüsü olan Avrupa 1848-49’unda, sadece iki değil üç tür temel talep iç içe geçmiştir: siyasal, sosyal, ulusal. Sonuncu zincirleme olan Arap 2011’inde durum ne? Bugüne dek, bu yılın kitle hareketleri tek bir Amerikan karşıtı veya İsrail karşıtı gösteri yaratmamıştır. Arap milliyetçiliğinin Mısır’da Nasırcılığın yenilgisi ile tarihsel olarak gözden düşmesi şüphesiz bunun bir sebebidir. Sonrasında Amerikan emperyalizmine direnişin, hiçbir alternatif siyasal model sunmaksızın en az onunla uzlaşanlarınki kadar baskıcı olan rejimlerle-Suriye, İran, Libya-tanımlanagelmesi bir başka sebeptir. Yine de, antiemperyalizmin dünyada emperyalist gücün en görünür olduğu yerde havlamamış-veya henüz havlamamış-olması dikkat çekicidir. Bu sürebilir mi?

13

Birleşik Devletler şu ana kadar olan bitenden memnundur. Körfez’de, donanma karargahlarını riske sokan Bahreyn’deki ayaklanma 1849’un iyi bilinen gelenekleri ve hanedanlıklar arasında etkileyici bir dayanışma gösterisi ile karşı devrimci bir müdahale sonucu bastırıldı. Suudi ve Haşimi krallıkları sıkı sıkıya birbirine tutundular. Selefilere karşı savaşta Yemen kalesi daha titrek görünüyor ancak görevdeki diktatör vazgeçilmez değil. Mısır ve Tunus’ta iktidardakiler gitti ancak Pentagon ile mükemmel ilişkilere sahip olan Kahire’deki ordu hiyerarşisi olduğu gibi kaldı, ve her iki ülkede de ortaya çıkan en büyük sivil güç, uysal bir İslamcılık. Daha önce olsa, Müslüman Kardeşlerin veya bölgesel müttefiklerinin hükümete girmesi Washington’da alarma neden olurdu. Ancak Batı artık Arap topraklarına kopyalanacak güven verici bir Türkiye modeline sahip. AKP, NATO’ya ve neoliberalizme sadık olduğunu kanıtladı ve doğru dozlarda gözdağı verip baskı uygulayabilme yeteneği ile, cop ile Kuran arasında gelip giden, dindar ama liberal bir demokrasinin mümkün olduğunu gösterdi. Kahire veya Tunus için de bir Erdoğan bulunabilirse, Washington’un Mübarek ile Bin Ali’nin gitmesinden memnun olması için başka şey gerekmez.

14

Bu manzarada Libya’daki askeri müdahale, Batı’nın demokrasi referansını parlatma ve ‘uluslararası toplumun’ yakın zamandaki en büyük utancından kurtulma anlamında bir mükafat olarak değerlendirilebilir. Amerikan küresel gücü için bir gereklilikten çok lüks olan NATO saldırısı için inisiyatif, zaman aşırı bir Süveyş seferini andırır şekilde Fransa ve İngiltere’den geldi. Paris bir kez daha lider ve Sarkozy hem hükümetinin Bin Ali ve Mübarek’le ilişkilerinin lekesinden kurtuluyor hem de anketlerdeki ölümcül düşüşünü durduruyor; Londra da sıraya girdi, Cameron’un Blair’i aşmaya ilişkin sıkça ifade ettiği özlemini gerçekleştirmesinin zemin yaratılıyor; Körfez İşbirliği Konseyi ve Arap Ligi, 1956 İsrail’inin ezik bir taklidi olarak müdahale için bir örtü sağlıyor. Ancak Kaddafi bir Nasır değil, ve bu kez Obama, sonuçlarından korkmak için çok az nedenle, bununla yaşayabilir: ABD’nin, Belçika ve İsveç gibi muhariplerin hava kuvvetlerinin maharetlerini sergilemesine izin vererek görünürde komutayı alması ve nihai başarıyı koordine etmesini gerektiren hegemonik protokol. Mevcut Amerikan yönetimindeki Clinton dönemi kalıntıları için, insani müdahalenin Irak’ta gözden düşmesi ardından saygınlığını geri kazanması ekstra bir bonus olacaktır. Fransız medyası ve istihbaratı, bekleneceği üzere, ülkelerinin gururunun geri kazanılmasından sarhoş olmuş durumdalar. Ancak ABD’de bile kinizm yaygın: Libya için geçerli olanın Bahreyn veya başka yerler için geçerli olmaması fazla göze batıyor.

15

Şu an için, isyandan bu yana bunların hiçbiri manzarayı bozmuş değil. Egemenlerin gücüne karşı ihtiyat, ulusal kaygılarla meşguliyet, Libyalı isyancılara sempati, bu dönemin hızla geçeceği ümidi, Batı’nın en son bombardımanına karşı tepkileri susturacak şekilde birleşmiştir. Yine de ulusal olanın süregiden türbülanstaki siyasal ve sosyal olandan sonsuza dek soyutlanması mümkün değildir. Ayaklanma bölgesinin doğusuna doğru Müslüman dünyası için, Irak, Afganistan ve Pakistan’daki Amerikan savaşları nihai zafere henüz ulaşmadı ve İran ablukası halen mantıksal sonucundan uzak; ve merkezindeki Batı Şeria’nın işgali ve Gazze ablukası önceki gibi sürüyor. Demokratik rejimlerin en ılımlısı bile, kendisini bu emperyalist nüfuz ve sömürgeci acımasızlık tiyatrosundan ayırmakta zorluk çekebilir.

16

Arap dünyasında, milliyetçilik çok sık bozuk akçe olmuştur. Bölgedeki ulusların çoğu-Mısır ve Fas istisnadırlar-, Batı emperyalizminin uydurma yaratılarıdırlar. Ancak Sahara Altı Afrika ve ötesi için olduğu üzere, sömürge kökenleri, sömürge sonrası kimliklerin sömürgeciler tarafından çizilmiş suni sınırlar dahilinde kristalize olmasına engel oluşturmamıştır. Bu anlamda, her Arap ulusu bugün başka herkes kadar gerçek ve dirençli bir kolektif kimliğe sahiptir. Ancak bir fark da söz konusudur. Ortak kültürel belirleyiciler tek tek her bir ulus devlet imgesini, tek bir ekümen olarak algılanan daha yüksek bir Arap ulusu ideali ile değiştirmediğinden, kutsal metinlerle birbirine bağlanmış olan dil ve din, dün de bugün de tarihsel olarak çok güçlü ve ayırt edicidirler. Bu ideal, ortak Arap–Mısır, Irak veya Suriye değil–milliyetçiliğinin yükselmesini sağlamıştır.

17

Orada Nasırcılık ve BAAS’çılığın yükselişi, yozlaşması ve düşüşü birbirini izledi. Bugün tekrar canlanmayacaklar. Ancak isyan devrime dönecekse Arap dünyasında arkalarında bıraktıkları etkinin düzelmesi gerekiyor. Özgürlük ve eşitliğin yeniden birleşmesi gerekiyor. Ancak böylesine her yanından hırpalanmış ve birbiriyle bağlantılı bir bölgede, kardeşlik olmaksızın ekşime riski taşıyorlar. Ellilerden bu yana, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da herhangi bir gelişme için muhtelif ulusal egoizmlerin bedeli yüksek oldu. Gereken şey, iflas ve ihanetleri, Castro’nun son derece isabetli adlandırması ile bir Sömürge Bakanlığı olan Amerikan Devletleri Örgütününkilerle yarışan bir kurum olan Arap Ligi tarafından önerilen karikatürize bir dayanışma değil. Gereken şey, keyfi azınlığın korkunç zenginliği ile çaresiz çoğunluğun fakirliğini değil,-son şeyhin de devrildiği uzak gelecekte-petrol gelirinin, Arap dünyasındaki nüfus arasında orantılı olarak eşitlikçi bir şekilde dağıtılmasını tahayyül edebilme becerisine sahip cömert bir Arap enternasyonalizmi. Yakın gelecekte ise, öncelik basittir: Sedat’ın İsrail ile imzaladığı alçaltıcı anlaşmanın-Mısır’ı askerlerinin kendi topraklarında bile serbestçe hareket edemeyeceği şekilde bağlayan ve uğruna kendi müttefiklerini terk ettiği bir anlaşma ve daha da rezilcesi, İsrail’in uyuyor görünmeye bile çalışmadığı Filistin konusundaki ilişkili çerçeve anlaşma-yasal olarak geçersiz olduğuna ilişkin ortak bir deklarasyon. Demokratik bir Arap haysiyetinin kazanılıp kazanılmadığını sınayacak turnusol kağıdı işte budur.

New Left Review

Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması ve Büyük Ortadoğu Savaşı – Michel Chossudovsky

Global Research, 17 Haziran 2011

Suriye’de gelişen süreç, ABD, Türkiye ve İsrail dahil dış güçler tarafından örtülü şekilde desteklenen silahlı bir başkaldırı.

İslamcı örgütlerden silahlı isyancılar, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’den sınırı geçerek Suriye’ye giriyorlar. ABD Dışişleri Bakanlığı, ayaklanmayı desteklediğini doğruladı.

Birleşik Devletler, ülkede bir rejim değişikliğine bel bağlayan Suriyeliler ile temaslarını genişletiyor. Bu, ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Victoria Nuland tarafından ifade edildi. “Hem ülke dışında hem içindeki değişim isteyen Suriyeliler ile temasları genişletmeye başladık,” dedi.

Nuland ayrıca, Barack Obama’nın daha önce Suriye Başkanı Beşar Esad’a reform sürecini başlatma ya da iktidarı bırakma çağrısı yaptığını da yineledi. (Voice of Russia, 17 Haziran 2011) Egemen ülkeler olarak Suriye ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılması, en azından on yıldır ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının hedef tahtasındaydı.

Suriye’ye karşı harekat, bir dizi askeri operasyonla çizilmiş bir “askeri yol haritası”nın parçası. NATO eski Komutanı General Wesley Clark’a göre Pentagon Irak, Libya, Suriye ve Lübnan’ı açık şekilde ABD-NATO müdahalesinin hedefindeki ülkeler olarak tanımladı: “Beş yıllık kampanya planı, Irak’la başlayan, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor.” (Üst düzey bir Pentagon görevlisi, General Wesley Clark’ın aktarımı)

“Winning Modern Wars” (sayfa 130) kitabında General Wesley Clark  şunları ifade ediyor: “2001 Kasım’ında Pentagon’a geri döndüğümde, üst düzey askeri görevlilerden biri ile sohbet ettim. Evet, halen Irak’taki işimizin peşindeyiz, dedi, ama daha fazlası da vardı. Bu, beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyordu, dedi, ve Irak’la başlayan, ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülke var.

…Bunları, bu görüşü ayıplayarak ve neredeyse inanmayarak söyledi. Duymak istemediğim bir şey olduğu için konuyu değiştirdim. Bu, görmek de istemediğim bir şeydi… Pentagon’u o öğleden sonra kaygı içinde terk ettim.” Amaç Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve İslamcı milislerin yürüttüğü silahlı ayaklanmayı örtülü şekilde destekleyerek bir “rejim değişikliği”ni hayata geçirmek. Sivil ölümlerine ilişkin raporlar, bahane yaratmak ve “Koruma Sorumluluğu” ilkesine dayalı olarak insani müdahaleye meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanılıyor.

Medya Dezenformasyonu

Silahlı ayaklanmanın bu olaylardaki rolü, Batı medyası tarafından keyfi şekilde gözardı ediliyor. Bu görülüp analiz edilse, sürece ilişkin kavrayışımız tamamen farklı olacak.

Ordu ve polisin sivil protestocuları ayrım gözetilmeksizin öldürmesine ise bol bol değiniliyor. Ancak haberler,  protestoların başlangıcından beri silahlı isyancılar ile polis arasında, iki taraftan da can kayıplarının yaşandığı çatışmalar olduğunu gösteriyor.

Ayaklanma Mart ortasında Ürdün sınırına 10 km mesafedeki Dera sınır kentinde başladı. 18 Mart’taki Dera “protesto hareketi”, tezgahlanmış bir olayın tüm özelliklerine sahipti. İslamcı teröristlerin MOSSAD ve/veya Batılı istihbarat örgütlerince örtülü şekilde desteklenmiş olması yüksek ihtimal. Hükümet kaynakları (İsrail tarafından desteklenen) radikal Selefi grupların rolüne işaret ediyorlar.

Başka haberler, protesto hareketinin finanse edilmesinde Suudi Arabistan’ın rolüne işaret ediyor. Dera’da 17-18 Mart’taki ilk şiddetli çatışmaları izleyen haftalarda açıkça ortaya çıktı ki, söz konusu olan bir yanda polis ve ordu, diğer yanda protesto hareketine sızan silahlı terörist birimler ve keskin nişancılar arasındaki bir mücadeledir.

….

Bu ilk haberler, göstericilerinden birçoğunun gösterici değil kasten cinayet ve kundaklama eylemlerine karışmış teröristler olduğunu gösteriyor. İsrail medyasındaki haber başlıkları olan bitenin özeti aslında: Suriye: Yedi Polis Öldürüldü, Protestolarda Binalar Kundaklandı. (Bkz. Michel Chossudovsky, SYRIA: Who is Behind The Protest Movement? Fabricating a Pretext for a US-NATO “Humanitarian Intervention” (SURİYE: Protesto Hareketinin Arkasında Kimler Var? ABD-NATO “İnsani Müdahalesi” için Bahane Yaratma), http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24591 Global Research,  3 Mayıs 2011)

Türkiye’nin Rolü

Ayaklanmanın merkezi, şu anda, Türkiye sınırına 10 km mesafedeki küçük bir sınır kasabası olan Cisr el Şuğur’a kaydırılmış bulunuyor. Cisr el Şuğur, 44.000 kişilik bir nüfusa sahip. Silahlı isyancılar sınırı Türkiye’den geçtiler.

Müslüman Kardeşler üyelerinin, silahları kuzeybatı Suriye’de aldığı bildiriliyor. Türk ordusu ile istihbaratının bu baskınları desteklediğine ilişkin işaretler var. Cisr el Şuğur’da hiçbir sivil protesto hareketi yoktu. Yerel nüfus iki ateş arasında kaldı. Silahlı isyancılar ile hükümet güçleri arasındaki mücadele, medya ilgisinin merkezindeki bir mülteci krizini tetikliyor.

Müslüman Kardeşler üyeleri, Cisr el-Şuğur, Fotoğraf AFP, 16 Haziran 2011

Tersine, başlıca toplumsal hareketlerin yer aldığı ülkenin başkenti Şam’da, hükümete muhalefetten çok destek amaçlı yürüyüşler yapıldı. Başkan Beşar Esad, Tunus’un Bin Ali’si ve Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i ile gelişigüzel şekilde karşılaştırılıyor. Ana akım medya, rejimin otoriter doğasına rağmen, başkan Beşar Esad’ın Suriye nüfusu arasında yaygın bir desteğe sahip popüler bir figür olduğundan söz etmiyor.

Şam’da 29 Mart’ta Başkan El Esad’ın “on binlerce destekçisi” tarafından düzenlenen (Reuters) büyük bir yürüyüşten neredeyse söz edilmedi. Buna rağmen, Batı medyası tarafından hükümet yanlısı sayısız eylemin fotoğraf ve videoları, alışılmadık bir çarpıtma içinde uluslararası kamuoyunu Başkan’a kitlesel hükümet karşıtı yürüyüşlerle meydan okunduğuna ikna etmek için kullanılıyor.

Suriyeliler, 29 Mart 2011 günü Şam’ın ana meydanlarından birinde düzenlenen hükümet yanlısı bir gösteride, Suriye Başkanı Beşar el Esad’ın resminin olduğu devasa bir ulusal bayrak taşıyorlar. (Reuters Fotoğrafı)

15 Haziran’da, binlerce insan Şam’ın ana otoyolunda 2,3 km uzunluğunda bir Suriye bayrağı taşıyarak kilometrelerce yürüdü. Yürüyüşü gören medya, buna rağmen ilgisiz bir şekilde geçiştirdi.

AP. Binlerce Esad destekçisi, Çarşamba günü Şam’da gerçekleştirilen eylemde 2,3 km.lik Suriye bayrağı taşıyor.

Suriye rejimi hiçbir şekilde demokratik değil, ancak ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının amacı da demokrasiyi getirmek değil. Tam tersine, Washington’un niyeti, nihayetinde bir kukla rejim yaratmak.

Medya dezenformasyonu ile El Esad’ın şeytanlaştırılması ve seküler bir devlet olarak Suriye’nin daha büyük ölçüde istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. İkinci amaç sayısız İslamcı örgüt örtülü şekilde desteklenerek hayata geçiriliyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor… Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor. ABD ve AB tarafından Suriye muhalefetinin unsurlarına para ve silah sağlanıyor. Silah zulaları Suriye’ye Ürdün ve Lübnan’dan sokulurken, Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşum ve sevilmeyen figürlerine de para sağlanıyor. (Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya http://wp.me/pILhI-gN, Global Research, 10 Haziran 2011)

İsrail-Türkiye ortak askeri ve istihbarat anlaşması

Bu istikrarsızlaştırma sürecinin jeopolitiği uzun erimli. Türkiye isyancıların desteklenmesinde rol alıyor.

Türk hükümeti, silahlı bir ayaklanmayı destekleyen sürgündeki Suriye muhalif gruplarını destekledi. Türkiye ayrıca Şam’ı Washington’un rejim değişikliği taleplerini kabul etmeye de zorluyor.

Türkiye, NATO’nun güçlü bir orduya sahip üyesi. Dahası, İsrail ve Türkiye uzun tarihe dayanan ve açık şekilde Suriye’yi hedefleyen bir ortak askeri-istihbarat anlaşmasına sahip. 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı, sözde bölgesel tehditlere karşı (İsrail-Türk) “ortak komiteleri” kurulması ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Türkiye ve İsrail “Suriye, İran ve Irak hakkında istihbarat toplamada işbirliğini ve terörizm ve bu ülkelerin askeri kapasitelerine ilişkin değerlendirmelerini paylaşmak için düzenli olarak görüşmeyi” kabul ettiler.

Türkiye, IDF ve İsrail güvenlik güçlerinin Türkiye’den Suriye ve İran hakkında elektronik istihbarat toplamasına izin vermeyi kabul etti. Bunun karşılığında İsrail, Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca terörle mücadelede Türk kuvvetlerinin donatılmasına ve eğitilmesine yardımcı oldu.

Daha Clinton Yönetimi döneminde, ABD-İsrail ve Türkiye arasında üçlü bir askeri ittifak ortaya çıkmıştı. ABD Genel Kurmayı öncülüğündeki bu “üçlü ittifak”, üç ülke arasında Büyük Ortadoğu’ya ilişkin askeri komuta kararlarını bütünleştirip koordine ediyor. Tel Aviv ve Ankara arasındaki çift taraflı güçlü bir askeri ilişkinin eşlik ettiği, tek tek İsrail ve Türkiye ile ABD arasındaki yakın askeri bağlara dayanıyor.

Üçlü ittifaka ayrıca, “teröre karşı mücadele ve ortak askeri tatbikatlar gibi birçok ortak çıkar alanı içeren” 2005 NATO-İsrail askeri işbirliği anlaşması da eşlik ediyor. NATO ile bu askeri işbirliği bağları, İsrail ordusu tarafından “kendisini tehdit eden olası düşmanlara, ana olarak da İran ve Suriye’ye karşı, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini geliştirmenin” bir yolu olarak görülüyor. (Bkz. Michel Chossudovsky, “Triple Alliance”: The US, Turkey, Israel and the War on Lebanon, 6 Ağustos 2006)

Türkiye ve Ürdün üzerinden silahlı isyancıların örtülü şekilde desteklenmesi, kuşku yok ki ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması kapsamında koordine edilmektedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (eski) Başbakan Ariel Sharon ile (2004)
Tehlikeli Kesişim Noktası: Büyük Ortadoğu Savaşı

İsrail ve NATO, 2005’te uzun erimli bir askeri işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma kapsamında, İsrail fiilen NATO üyesi sayılıyor.

Suriye’ye askeri bir operasyon başlatılacaksa, İsrail’in NATO güçlerinin yanı sıra askeri görevler üstlenmesi muhtemeldir (NATO-İsrail karşılıklı anlaşması çerçevesinde). Türkiye de aktif bir askeri rol oynayacaktır.

Suriye’ye insani gerekçelerle bir askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Doğu Akdeniz’den Çin’in Afganistan ve Pakistan ile Batı cephesine uzanan geniş bir bölgede, ABD-NATO öncülüğündeki savaşta bir yükselişe yol açacaktır.

Bu ayrıca, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in siyasal istikrarsızlaştırılması sürecine de katkı sağlayacaktır. Aynı zamanda, İran ile bir çatışma için de sahneyi kuracaktır.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25312

Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya

Washington’un Direniş Bloğuna Karşı Savaşı

Global Research, 10 Haziran 2011

Washington ve müttefikleri İsrail ve Suudiler, Arap dünyasındaki karışıklıklardan yararlanıyorlar. Direniş Bloğunu dağıtmaya ve Arap dünyasında demokrasi için her türlü inisiyatifi zayıflatmaya çalışıyorlar. Jeopolitik satranç tahtası artık Tahran’ı hedefleyen ve Suriye, Lübnan, Irak ve Filistinlileri de içeren daha geniş bir cephe için hazırlanıyor. 

Dış ve İç Baskı Yoluyla Hizbullah’ın Elini Kolunu Bağlamak

Lübnan’da hükümetin oluşturulması çıkmaza girmiş durumda. Başkanlığı elinde bulunduran Michel Sleiman ile yeni Lübnan başbakanı, Özgür Yurtsever Hareket’in lideri Michel Aoun ile siyasi bir çekişme içinde kabinenin oluşturulmasını erteleyip duruyorlardı.

Yeni Lübnan kabinesinin kurulmasının, Lübnan’ı dış politika cephesinde tarafsız tutmak için kasten erteleniyor olması muhtemel.

BM Güvenlik Konseyi ve sayısız BM organının tümü, ABD ve AB tarafından Lübnan’a baskı uygulamak üzere kullanılıyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon Washington’dan emir alıyor. ABD ve NATO savaşlarına meşruiyet sağlamaya katkıda bulunuyor. Moskova, Ban Ki-moon’u NATO ile gizli işler çevirdiği için 2008’de açıkça ihanetle suçladı.

Bu bağlamda BM, Lübnan Direnişinin elindeki silahlar sorununu onu silahsızlandırma bakış açısıyla uluslararasılaştırmak amaçlı sinsi girişimler için bir forum olarak kullanılıyor. 1559 sayılı BM kararının artık güncelliği kalmamış olmasına rağmen, 1559 sayılı kararın uygulanması için Özel Temsilci sıfatını taşıyan Terje Roed-Larsen, halen görevde ve Hizbullah’a karşı raporlar yayınlıyor.

BM’nin Lübnan delegeleri, Beyrut’ta emri vakilerde bulunup Washington, Brüksel ve Tel Aviv’in ajanları gibi çalışırken tıpkı sömürgeci figürleri andırıyorlar. Tüm bölümü ABD Dışişleri Bakanlığı’nda olan Lübnan Özel Mahkemesi (STL) de Washington’un Lübnan ve Suriye’ye karşı kullanmayı planladığı dolu bir politik silah.

Refil El Hariri suikastını ele almak için uluslararası bir mahkeme oluşturuldu. Hariri öldürüldüğü zaman resmi bir görevde değildi ancak sırf bu vakayla ilgilenmek için uluslararası bir mahkeme kuruldu. Öte yandan sözde uluslararası toplum, Lübnan’da öldürülen binlerce kişiyi araştırmak için mahkeme kurmakla hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Bundan STL ve arandığı iddia edilen adaletle ilgili ne sonuç çıkıyor?

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) de Lübnan’daki İsrail ihlallerinde pay sahibi. Birleşmiş Milletler’in Yakın Doğu’da Filistinli Mülteciler için Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRAW) bile İsrail’in Filistinliler ve Lübnanlılara karşı işlediği suçları destekleyen görevlilerle dolu. Bu, UNRAW sözcüsü Christopher Gunness tarafından İsrail ordusu ile 15 Mayıs 2011 tarihli bir görüşmede ispatlanmış durumda. İsrail ordusu 2001 Nakba Günü’nde silahsız sivillere ateş açarken, Gunness, UNRAW’ın İsrail ulusal güvenliğinin çıkarları için çalıştığını yeniden doğruladı ve Filistinlileri İsrail’e karşı terörist saldırılar düzenlemekle suçladı. İsrail’in Gazze Şeridi’ni işgali bile UNRAW sözcüsü tarafından aklandı.

Lübnan’da yeni kabinenin yokluğu, Saad Hariri ile 14 Mart İttifakı’nın Lübnan’ın içişlerini keyfi şekilde yönetmesine mahal veriyor. Bu aynı zamanda, Beyrut’ta kendisine zorluk çıkaracak bir Lübnan hükümeti olmaksızın dilediğini yapabilen STL’ye zaman kazandırıyor.  Bu açıdan, Lübnan’da yeni bir hükümet, STL’nin meşruiyetinin kesin şekilde sorgulanmasına yol açacaktır.

Ayrıca, Lübnan İç Güvenlik Gücü (ISF) de Saad Hariri tarafından Hizbullah’a ve Hariri ailesinin siyasi muhaliflerine karşı kullanılıyor. ISF’nin Şam’a karşı çabalarda ve Suriye’de şiddetin tetiklenmesinde bile parmağı olabilir. ISF doğrudan Hariri ailesinden emir alıyor.

Saad Hariri’ye ve şürekasına sağlanan hareket serbestisi (büyük ölçüde Beyrut’ta bir kabinenin olmamasından kaynaklı) sebebiyle, Lübnan içişleri bakan vekili Ziyad Barud bakanlığından daha fazla belge imzalamayı reddetti. Barod bu tutumu aldı çünkü ISF’nin gizli kapaklı işler çevirdiğini ve kendi onayı veya denetimi olmaksızın çalıştığını düşüyordu. Bu bakımdan, ISF Ziyad Barud’un Lübnan iletişim bakan vekili Şarbel El Nahhas’ın rutin kontrol için ISF merkezine girmesine izin verilmesi emrini yerine getirmedi. ISF, açık şekilde operasyonlarını gizleme çalışıyor ve El Nahhas ile ekibinin ISF merkezindeki belli katlara girmesini engelleyecek şekilde hareket ediyor.

Lübnan’ın, ABD, BM, İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan istihbarat örgütleri ve ajanları için bir yuva olduğu sır değil. Amaçları Hizbullah’ı ve koalisyonunu dağıtmak.

Lübnan’ın 2006’da İsrail tarafından bombalanması sırasında, AB üyesi ülkelerin elçilikleri, Hizbullah’a karşı veriler topluyorlardı. Suudiler İsrail ile Lübnan’daki ajan ağı arasında bağlantı kurulmasına yardım ettiler. Bu durum, İsrail için çalışırken yakalanan Şii imam Şeyh Muhammed Ali Hüseyin ile Suudiler arasındaki açık bağlantı ile ispatlandı.

Tüm bunlara paralel şekilde, Hizbullah sürekli olarak İran’ın maşası olmakla suçlanıyor. Geçtiğimiz günlerde, Hizbullah İran’la birlikte Basra Körfezi’ndeki, özellikle de Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın Şiilerin yoğun olduğu bölgelerindeki protestoları tetiklemekle suçlandı. Bu açıdan Lübnan vatandaşları, birçok durumda inançlarına bakılmaksızın, Khaliji rejimlerinden dışlandılar ve Basra Körfezi’nden sürüldüler. Bu, bölgesel bölünmeler ve nefret yaratmak için mezhep kartının kullanılmasının bir parçası. Lübnan içinde, Saad Hariri hizbi tarafından Hizbullah ve müttefiklerini hedef almak için kullanıldı. Hariri, ironik biçimde tam da Suudi ordusu El Halife’yi iktidarda tutmak için ada devletini işgal ederken İran’ı Bahreyn’in içişlerine müdahale etmekle suçlamıştı.

Basra Körfezi’nin petrol şeyhlikleri, Lübnan, Suriye, Irak, İran ve Pakistan vatandaşlarının sınırlarından girmesini önlemek için sistematik şekilde çalışıyor. Kuveyt, bu ülkelerdeki siyasal karmaşa nedeniyle kendi içinde sorunlar yaşanabileceğini söyleyerek bunu haklılaştırmaya çalıştı.

Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması

Şam, Washington ve Avrupa Birliği’nin talimatlarına boyun eğmesi için baskı altında tutuluyor. Bu uzun vadeli bir projenin parçası. Amaç rejim değişikliği veya Suriye rejiminin gönüllü olarak boyun eğmesi. Bu, Suriye dış politikasının uyumlu hale getirilmesini ve Suriye’nin İran ve Direniş Bloğu üyeleri ile stratejik ittifakından ayrılmasını içeriyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suudiler, demokratik reform çağrılarının bastırılmasına yardımcı oldular ve ayaklanma ve protestolar sırasında Suriye muhalefetindeki demokratik öğeleri marjinalleştirdiler. Bu açıdan Suudiler hem mezhep ayrımını kaşıdılar hem de Suriye’deki dini hoşgörünün temellerini sorgulayan terörist öğeleri desteklediler. Bu öğeler çoğunlukla Fetih El İslam gibi Selefi aşırıcılar ve Mısır’da örgütlenen yeni aşırıcı siyasi hareketler. Bunlar ayrıca Alevilere, Dürzülere ve Suriye Hıristiyanlarına karşı da gösteriler düzenliyorlardı.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor. Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor.  Suriye muhalefetinin unsurlarına ABD, AB, 14 Mart İttifakı, Ürdün ve Khalijiler tarafından para ve silah da ulaştırılıyor. Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşhum ve şaibeli figürleri tarafından da yardım sağlanıyor, silahlar Ürdün ve Lübnan üzerinden Suriye’ye sokuluyor.

Suriye’deki olaylar Şam’ın uzun vadeli müttefiki İran’la da bağlantılı. Senatör Lieberman’ın kamuoyu önünde açıkça Obama Yönetimi ve NATO’dan Suriye ve İran’a tıpkı Libya’ya yaptıkları gibi saldırmasını istemesi tesadüf değil. Suriye’ye karşı yaptırımlara İran’ın dahil edilmesi de tesadüf değil. Suriye ve İran’ı hedefleyen yeni ve daha geniş bir saldırı dalgası hazırlanırken, Suriye ordusu ile hükümetinin eli kolu artık bağlı.

Suriye ve Doğu Akdeniz’in Kıyı Bölgelerindeki Gaz Alanları

Suriye iki önemli enerji koridorunun merkezinde bulunuyor. İlki Türkiye’yi ve Hazar’ı İsrail ve Kızıl Deniz’e bağlıyor, ikincisi Irak’ı Akdeniz’e bağlıyor. Suriye’nin teslim olması, Washington ve müttefikleri için bu enerji yollarının denetimi anlamına gelecek. Bu ayrıca Doğu Akdeniz’deki Lübnan ve Suriye kıyılarında bulunan geniş doğalgaz yataklarının Çin’in erişiminden uzaklaştırılması ve bunun yerine AB, İsrail ve ABD’ye bağlanması da demek.

Doğu Akdeniz gaz alanı, AB, Türkiye, Suriye ve Lübnan arasında müzakerelere konu edilmişti. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattının yanında, Doğu Akdeniz doğalgaz yataklarının varlığı da Kremlin’in Suriye’de Rusya Federasyonu için askeri bir ayak oluşturma nedeniydi. Bu, Suriye’deki Sovyet dönemi donanma tesislerinin yenilenmesi ile yapıldı. Ayrıca, Beyrut ve Şam için Doğu Akdeniz kıyılarındaki bu doğalgaz yataklarını araştırmayı ve gelişmesine yardım etmeyi kabul eden İran’dı.

Hamas-Fetif Uzlaşması

Güneydoğu Asya’daki savaş ile Filistin devleti konusunda resmi düzeylerde artan görüşmeler arasında güçlü bir korelasyon var. Filistin devleti ümitleri, Arap dünyasında Irak’a karşı savaş hazırlıklarından doğan gerilimleri boşaltmak için iki kez kullanıldı. İlki baba George Bush, ikincisi ise bir Filistin devletinden söz eden ilk ABD başkanı olarak anılan oğul George Bush zamanındaydı.

Pozisyonundaki iniş çıkışlara rağmen, Obama da artık bir Filistin devletinden bahsediyor. Dahası, Hamas ile Fetih arasındaki uzlaşma, Filistin devletinin uluslararası tanınmasına geri sayımın başlaması olarak gerçekleşti. İsrailliler de daha önce Hamas’ı gerekçe göstererek dondurdukları Filistin hesaplarını serbest bıraktılar.

Fetih ile Hamas arasındaki uzlaşma da Hamas’ın elinin kolunun bağlanmasına hizmet etti. Hamas, İsrail işgali altındaki Filistin’i yönetirken küçük ortak haline gelmemek için dikkat etmek zorunda kalacak. Hamas, şimdi Fetih ile bir birlik hükümetindeki ortaklığında, pozisyonunu etkili bir şekilde korumalı. Her şekilde Tel Aviv ve Washington Fetih’i Filistin Yönetimi’nin büyük ortağı olarak empoze etmek isteyecekler. Bir anlamda, Hamas İsrail ve Washington tarafından dolaylı şekilde evcilleştiriliyor.

Pakistan’da İstikrarsızlık

Usame Bin Ladin’in ABD güçlerince öldürüldüğünün açıklanması, Pakistan’ın örtük siyasal destabilizasyonu sürecine katkıda bulundu. Usame Bin Ladin’in Müslümanlığın popüler ve saygın bir figürü olarak sunulması için bilinçli çabalar söz konusuydu. Bu, sözde “Medeniyetler Çatışması” tezini destekleyen bir bakış açısı.

ABD hükümeti aynı zamanda, Pakistan’a karşı bir medya kampanyası başlatıyor. İslamabad Usame Bin Ladin’e ve onun El Kaide ağına yataklık etmiş gibi resmediliyor. Gerçekte ise, Pakistan’ın teröristlerle tüm ilişkileri Washington’un talimat ve yönlendirmesine dayanıyor. Bu çok daha karmaşık bir hikaye ancak gerçekte olan şey Pakistan’ın bir ülke olarak parçalanmasının hedeflenmesi.

Pakistan’ın parçalanması ve istikrarsızlığı üç amaca hizmet edecek:

1. İran’la bir savaş senaryosunun ısıtılması: Pakistan, İran ve müttefikleri ile saf tutacak devrimcilerin iktidara gelmesi tehdidi altında olmayacak.

2. İran’dan Çin’e Pakistan üzerinden giden enerji koridoru (ve Gwadar’daki Çin limanı) da dahil olmak üzere, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarının hedeflenmesi.

3. Avrasya’nın, Güneydoğu Asya, Orta Asya ve Hint alt kıtasının kesiştiği kilit önemdeki bir bölgesinde bölgesel destabilizasyon. Bu bölge İran ve Afganistan’dan Pakistan’a, Hindistan’a ve Batı Çin’e ulaşıyor.

Washington aynı zamanda Pakistan nükleer programını da nötralize etmek istiyor.

ABD ayrıca, teröristleri barındıran ülkelerin ulusal sınırlarını ihlal etme ve bu ülkelere “teröre karşı savaş” kapsamında asker gönderme hakkına sahip olduğunu açıkladı. Hillary Clinton, Washington’un duruşunu, ABD güçlerinin teröristleri öldüreceğini söyleyerek haklı gösterdi. Bu sadece, Devrim Muhafızlarının ABD tarafından terörist örgüt sayıldığı İran ya da yurdundan edilmiş sayısız Filistinli grubun Washington tarafından terörist örgüt sayıldığı Suriye gibi ülkelere askeri müdahale için bir bahane yaratmak üzere kapı aralamak anlamına geliyor.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25000