İskambil Kuleler – Savar’daki binanın çöküşü

Rana_Plaza-collapse

Bangladeş tekstil sektöründeki en son insani felaket – kötü inşa edilmiş bir fabrika binası çöktü…

Kaza değil kar için cinayet

24 Nisan Salı günü sabah 9’da, Dakka’nın bir sanayi bölgesi olan Savar’da sekiz katkı bir bina çöktü. Rana Plaza binası iki dakika içinde çarpılmış metalden, makinelerden ve ezilmiş ve sıkışmış bedenlerden ibaret bir enkaz yığınına dönüştü. Binanın alt katlarında bir alışveriş merkezi, üstteki üçüncü kattan sekizinci kata ise beş tekstil fabrikası bulunuyordu. Civarda bulunanlar çökmeyi kulakları sağır eden bir deprem olarak anlatıyorlar. Felaketin tüm dehşeti hızla ortaya çıktı; binanın içinde ana olarak kadınlardan oluşan binlerce tekstil işçisinin yakınları enkaz arasında ezilmiş bedenlerini görmek ve yıkıntılardan gelen yardım çığlıklarını dinlemek için olay yerine akın ettiler.

Olay yerine ilk gelenler ana olarak o bölgede çalışanlardı, enkaz altında kalanların akrabaları, civardaki işyerlerinde veya başka vardiyalarda çalışan tekstil işçileri, çekçek sürücüleri, mağaza çalışanlar vb. Bulabildikleri her türlü aletle, enkazı kaldırmak için insan zincirleri oluşturarak ellerinden gelen en iyi şekilde hemen ümitsizce kurtulanları aramaya başladılar. Acil durum görevlileri geldiğinde, afetin korkunç boyutları ortaya çıktığı için kurtarma çalışmalarına yardım etmeye devam ettiler.

Bangladeshi garment workers help victims

Çöktüğü sırada beş fabrikadan 3120’in üzerinde işçinin binada olduğu düşünülüyordu. Birçoğu kurtarılsa da, 315 ölü ve birçoğu ağır olan 1500’ün üzerinde yaralı sayıldı ve rakamlar kesinlikle artacak. Benzer kazalarla dolu bir geçmişe sahip bu ülkede, Rana çökmesi ülkenin bugüne kadarki en kötü iş cinayeti trajedisi oldu.

Neden?

Bu katliamın arkasında, kahredici şekilde önceden öngörülebilir sebepler var; işçilerin sürekli olarak hayatlarını kaybetmesi ile etkili işyeri sağlığı ve güvenliği önlemleri arasındaki maliyet denkleminde, daima ucuz olan seçenek kazanıyor. Söz konusu kapitalistler (fabrika patronları ve Batılı giyim markaları için uluslararası alıcılar) olduğunda, bu tamamen mantıklı. Bu işte payı olan herkes, fabrika yangınlarından ve bina çökmelerinden kaynaklı iş cinayetlerinin Bangladeş’teki mevcut koşullarda kaçınılmaz olduğunu ve bu koşulların düşük ücret maliyetlerine, fiyata ve karlara büyük etkisi olduğunu biliyor. Ülke dünyanın en ucuz giyim tedarikçisi. Felaketin ayrıntıları, bu mantığın işyerinde nasıl hayata geçirildiğini gösteriyor…

Rana Plaza binası- Salı, 23 Nisan; sütunlarda, zeminlerde ve duvarlarda çatlaklar oluşması ardından yönetim işçilere fabrikalarını terk etmelerini duyurdu. (İşçilerin çalışmayı reddettiğine ve dışarı çıktığına ilişkin haberler de mevcut.) Çatlakların görünümü yerel bir TV kanalında haberlere yansımış. Binanın sahibi olan Sohel Rana, daha sonra bir mühendisin yapının güvenli olduğunu ve işçilerin ertesi gün işe dönmesi gerektiğini duyurduğunu ifade ediyor.

Çarşamba, 24 Nisan; işçiler sabah 8 vardiyası için dönüyorlar. 9 civarında ani bir sarsıntı yaşanıyor (zemin bir depremmiş gibi sallanıyor ve kulakları sağır eden bir uğultu duyuluyor) ve sekiz katlı bina iki dakika içinde çökerek ölümlere, yaralanmalara ve binlerce kişinin enkaz altında kalmasına sebep oluyor. Civarda yaşayanlar olay yerine koşuyorlar ve hemen ümitsiz kurtarma girişimlerine başlıyorlar.

Mahmudur aniden bir sarsıntı hissetti. Bir an içinde, işçi arkadaşının çığlık atarak ileri geri koştuğunu fark etti. Mahmudur’un çok kötü bir şey olduğunu anlaması biraz zaman aldı.
Diğerleri ile birlikte 20 fit ilerdeki merdivenlere yöneldiğinde, bina tıpkı bir asansörün aşağı inmesi gibi çökmeye başladı.
“Kalın enkaz bulutlarıyla karanlık her yeri yuttu. Etrafımda çığlıklar duyuyordum. Kalbim çarpmaya başladı,” dedi, beşinci hattaki Ethar Tex Ltd’de bir kalite denetimcisi olan Mahmudur.
“Belki de öleceğimi düşünerek bir sütunun yanına uzandım. İçerde diri diri yanacaktık,” dedi. Çatı yamuldu ve üç fitlik boşluk bırakacak şekilde üzerine düştü.

http://www.thedailystar.net/beta2/news/inside-the-hell/

Identifying_the_dead

Tehlikelere rağmen neden birçok işçi gönülsüz şekilde binaya geri döndü?

Sektör, işçilere belki de dünyanın en düşük ücretlerini veriyor. Birçoğu haftalarca ücretini borçlanmış durumdaymış ve geri dönmeyi reddederlerse işten atılmakla tehdit edilmişler. İşçiler işten atıldıklarında, ödenmemiş ücretlerini almaları zor oluyor. Bu, tekstil sektöründeki en yaygın anlaşmazlık kaynaklarından biri. Bazı işler ise rutin şekilde bir işgünü kaçırdığı için üç günlük ücretinden oluyordu.

Tersine, zemin kattaki alışveriş merkezinde yer alan bir yerel banka şubesinin yönetimi, güvenlik endişelerine ilişkin bir not aldı ve şubeyi boşaltarak yaralanmaları önledi.

Böylesine güvenli olmayan bir bina nasıl oldu da inşa edilebildi? Bu Bangladeş’te sık rastlanan bir durum. Gelişmekte olan genç bir sanayide yozlaşmanın/rüşvetin, yasal düzenlemelerin yetersizliğinin ve çıplak kapitalist kibrinin bir bileşimi, zayıf mimari, sudan ucuz malzeme ve uygun olmayan zeminler kullanarak bina inşa etmenin çok kolay olacağı anlamına geliyor. Başkent Dakka’da bunlardan bir sürü var. Ve Dakka bölgesi deprem konusunda çok hassas, bu yüzden istatistikî olarak muhtemel bir büyük depremin Dakka’yı vurması durumunda, Rana Plaza senaryosunun tüm şehir ölçeğinde yaşanması muhtemel (1)…

Structural_weakness

Rana Plaza’nın tarihi, Dakka gayrimenkul kâbusunun mikro düzey kovboy kapitalizmini sergiliyor. Birkaç yıl önce Rana’nın babası şehre göç etmiş ve küçük bir hardal değirmeninde çalışmış. 2003’te arazi ticaretine başlamış. Babası Rana’ya teneke bir baraka içinde ‘Rana Yağ Değirmeni’ni kuracağı küçük bir arazi vermiş. Bu arazinin arkasında büyükçe bir gölet varmış. Rana sahibini orayı kendisine satmaya ikna etmiş. Bu iki parsel arazi kötü kaderli Rana Plaza’nın yeri olmuş.

Arazi kapma kariyerinin yanında, Rana yerel politikaya da girmiş:

Rana, bir siyasal aktivist ve iktidardaki Avam Ligi’nin, üst düzey yerel liderlerinin doğrudan himayesi altındaki bir kadrosu oldu.
“Sohel Rana, Avam Ligi’nin bölgedeki kol güçlerinden biri olarak biliniyor ve gençlik çetelerinin kontrolü onda,” diyor bir başka yerel iş adamı. “Savar bölgesi sayısız çetenin kontrolündeki uyuşturucu ticareti ve çeşitli türden yasadışı faaliyetlerle bilinir. Haraç, uyuşturucu ticareti ve yasadışı arazi komisyonculuğu bu çetelerin faaliyetlerinden bazılarıdır,” diye ekliyor.
Başka yerel kaynaklar da Rana’nın Savar bölgesindeki gençliği beslediğini ve muhalefet karşıtı faaliyetleri organize ettiğini söylüyor. Esas olarak yerel yasama üyesi Murad Jong tarafından Savar’ın ticari bölgelerinde hâkimiyetinin korunması için kullanılıyor.
Rana 10 yıl içinde zenginliğe kavuşmuş. Savar’da bir başka dört katlı mağazaya ve onun yanında bir eve sahip. Dhamrai’da iki kiremit ocağı var ve yakın zamanda bölgede epeyce arazi kapmış.

http://www.thedailystar.net/beta2/news/beyond-law-all-along/

Rana 2008’de beş katlı bir bina için plan izni almış, bu da uygun şekilde bitirilmiş. İnşaat mimarlar veya mühendislerce denetlenmemiş. İnşa edilen binanın %60’ı, en başından itibaren yapının stabilitesi garanti edilerek, doldurulmuş göletten kazanılan alandı.

2010 itibariyle, Rana’nın siyasi kariyeri gelişti ve artık Avam Ligi’nin gençlik kanadı olan Juba Ligi’nin yerel organizatörüydü. Artan siyasi nüfuzu ile Plaza’ya üç kat daha ekleme konusunda (elbette plan izni veya istinat duvarları olmadan) kendini özgür hissediyordu. İşçiler bazen jeneratörler çalıştığında binanın sarsıldığını söylediler. Ancak kibirli Rana çökme yaşandığında iskambil kulesine dokuzuncu katı eklemekle meşguldü.

* * *

Workers_attack_at_BGMEA

İşçilerin tepkisi

Daha önce de belirtildiği üzere, tekstil işçileri olay yerine gelen ilk kurtarma gönüllüleri oldu. Birçoğu şehrin hastanelerine kan bağışında bulundu.

Perşembe, 25 Nisan; Dakka’nın ana sanayi bölgelerindeki yöneticiler başlarına bir şey geleceğinden korkarak birçok fabrikayı kapattılar; diğerlerinde işçiler Rana Plana kurbanlarıyla tehlikeli çalışma koşullarını protestolarında dayanışma için iş bıraktılar. Yüz binlerce işçi saatler boyunca ana yolları barikatlarla kapattı, polisle çatıştı ve fabrikaları dağıttı. İki fabrika ve sayısız mağaza ateşe verildi. 1500 kişilik daha küçük bir grup engelleri aşarak BGMEA tekstil işverenleri federasyonunun merkezini (o da yasadışı inşa edilmiş) kuşatmayı başardı, bina taşlandı, önündeki araçlar tahrip edildi.

İşçiler fabrika sahiplerinin ve Rana’nın yargılanmasını talep ediyor.

Cuma, 26 Nisan; modern kurtarma ekipmanlarının yetersizliğinden kaynaklı olarak kurtarma operasyonlarının yavaşlığı nedeniyle kurbanların yakınlarıyla polis arasında Rana Plaza’nın yanında çatışmalar çıktı. Şu ana kadar 2500 kişi kurtarıldı. Yüzlerce başka işçi şehrin diğer kısımlarında protestolara katıldı, 200 araç tahrip edildi; polis gaz bombaları ve plastik mermi ile yanıt verdi. ‘Tedbir amaçlı’ olarak, BGMEA tüm tekstil fabrikalarının hafta sonunda kapalı kalacağını açıkladı.

Bangladesh building collapse

Sonrası

Katliamdan kar kazananların tümünce (hükümet, tekstil patronları, yabancı alıcılar ve Batılı mağaza zincirleri) genel endişe, pişmanlık, başsağlığı, tazminat ve reform güvencesi ifadeleri tekrarlanacak. Tekstil patronlarının federasyonu BGMEA, bu vakanın münferit olduğunda ve işyeri güvenliğini geliştirmek için sürekli olarak önlemler alındığında yine ısrar edecek. Hükümet tüm inşaat standartlarının ve bunların uygulanmasının geliştirildiğini yineleyecek. Oysa BGMEA’nın genel merkezi, çalınmış arazi üzerine yasadışı olarak inşa edilmiş bir bina olarak plan iznini ihlalinin ve sulak alanların çevresel yıkımının bir örneği. Buna rağmen sonraki hükümetlerce hiç dokunulmamış. Ancak yakın tarihli bir karar, yıkılmasını emrediyor;

Yüksek Mahkeme, inceleme sonucunda, “Binanın yapımında büyük bir yolsuzluk” olduğunu belirtti. […] Mahkeme “Arazi zorla ele geçirilmiş,” dedi.http://bdnews24.com/business/2013/03/19/bgmea-bhaban-is-cancer-in-hatirjheel-project

Tazreen yangın felaketinin bu kadar kısa süre ardından yaşanan bu olayla birlikte (2) tekstil sektörünün alıcısı olan Batılı şirketler kendi şirket imajlarının zarar görmesini engellemek için kolları sıvadı. Tıpkı Primark gibi, tedarik zincirlerindeki güvenlik standartlarını desteklemek için kurulmuş ancak büyük ölçüde alakasız ve makyaj amaçlı ‘Etik Ticaret İnisiyatifi’ gibi kurumlara katılmak için sıraya dizilecekler. Ancak bu kurumların sınırlılıkları ve yetersizlikleri çok açık:

Rana Plaza’daki en az iki tekstil fabrikası, Avrupalı bir ticaret organizasyonu tarafından yapılan ve fabrikalardaki belirli güvenlik endişelerini gözeten ancak bulundukları binanın stabilitesini göz önünde bulundurmayan uluslararası işçi ve güvenlik standardı denetimlerinden geçmişti. (3)

Yine de hiç kimse tedarikçilere sefasını sürdükleri taban ücretleri artırmakla tehdit edecek herhangi bir talep dayatmayacak. Primark, Benetton, Wal Mart ve tüm geri kalanlar, fiyatların neden o kadar ‘rekabetçi’ olduğunu gayet iyi biliyorlar ve öyle de kalmasını istiyorlar. Son birkaç on yılın kanıtladığı üzere, bu koşulların varlığından ve bundan kar etmekten memnunlar. Fabrika sahipleri ve emlak spekülatörleri bu ölümler sebebiyle asla hüküm giymiyor. Fabrika yangınlarında ve çöken binalarda gerçekleşen binlerce yaralanma ve ölüm, yeni sezonun perakende modası ve onların süregiden karlılığı için salt bir asgari maliyet faktörü olarak kalıyor.
B_Id_379816_Rana_Plaza
NOTLAR
1) Dakka’daki birçok inşaat eskiden daha stabil olan killi topraklı alanlarda yapılırdı. Ancak şehrin hızla genişlemesi nedeniyle, yeni inşaatların çoğu yük kapasitesi çok daha az olan daha yumuşak topraklı alanlara kaydı. Yine de yasal düzenlemelerin olmadığı inşaat patlamasında, birçoğu çok katlı binlerce bina, yetersiz zemin koşulları, ikinci el malzeme ve kötü mimari ile hızla dikiliverdi.

… Richter ölçeği ile 7 şiddetindeki bir depremin Dakka’yı vurması durumunda, bu, konutların ve ticaret merkezlerinin hassas ve hatalı yapısı nedeniyle en az 131 bin insanın ölümüne neden olacak. …http://newsfrombangladesh.net/view.php?hidRecord=321603

2) Önceki makalemize bakın; http://libcom.org/news/death-trapped-burning-cage-ashulia-inferno-27112012

3) Daha önce de kanıtlandığı üzere, bilerek veya bilmeyerek, söz konusu kurumların büyük ölçüde makyaj amaçlı doğası:

Binada bulunan ve çökmede işçilerinin hayatını kaybettiği iki Bangladeş fabrikası, Adidas AG, Esprit Holdings Ltd. ve Hugo BossAG gibi 1000 Avrupalı perakendeciden oluşan bir kurum olan Brüksel merkezli Dış Ticaret Derneği’nce on yıl kadar önce kurulan İş Sosyal Uyum İnisiyatifi tarafından yapılan denetimi geçmişti.
Grup denetçilerinin inşaat mühendisi olmadığını ve kontrolleri sırasında binanın durumunu değerlendirmediğini söyledi. İnşaatın ve altyapının güvenliğini sağlamak yerel makamların denetimindeydi.
“Sosyal denetimden fazla şey beklememek çok önemli,” dedi Lorenz Berzau, BSCI’nin idari direktörü. “BSCI ve diğer inisiyatifler durumun geliştirilmesine katkıda bulunur,” dedi. “Ancak alınacak uzun bir yol var.”
http://online.wsj.com/article/SB10001424127887324474004578445991168551584.html

Kaynak:

http://libcom.org/news/house-cards-savar-building-collapse-26042013

Reklamlar

Ortadoğu’nun Kontrolü için Jeopolitik bir Araç olarak İslam – Mahdi Darius Nazemroaya

Global Research, 2 Temmuz 2011

Washington ve destekçileri Avrasya’nın göbeğine doğru ilerledikçe, İslam’ı jeopolitik bir araç olarak manipüle etmeye çalışıyorlar. Bu süreçte siyasi ve sosyal kaos yaratıyorlar. En başta Araplar arasında sözde İslamcılardan oluşan yeni bir jenerasyonun önünü açarak, İslam’ı yeniden tanımlamaya ve onu küresel kapitalizmin çıkarlarına bağlamaya çalışıyorlar.

İslam’ı yeniden tanımlama projesi: Yeni Model olarak Türkiye ve “Kalvinist İslam”

Türkiye, şu haliyle, ayaklanan Arap kitleleri için takip edilecek bir demokratik model olarak sunuluyor. Ankara’nın Kürtçe’nin kamusal alanda konuşulmasını yasakladığı günlerden bu yana ilerleme kaydettiği gerçek, ancak Türkiye işleyen bir demokrasi değil, daha çok, faşist eğilimlere sahip bir kleptokrasi (hırsızkrasi).

Ordu devlet ve hükümet işlerinde halen önemli bir role sahip. Yukarıdan aşağıya hesap verebilir organlar veya kişilerden gizlice yürütülen devlet işlerini kasteden “derin devlet” terimi, esasen Türkiye kaynaklıdır. Türkiye’de sivil haklara halen saygı duyulmamaktadır ve kamu hizmeti adaylarının halen, Türkiye’deki statükoya karşı çıkacak herkesi filtrelemeye çalışan devlet aparatı ve onları kontrol eden gruplar tarafından onaylanması gereklidir.

Türkiye’nin Araplara model olarak sunulmasının nedeni, demokratik nitelikleri değil. Araplar için siyasal model olarak sunulmasının sebebi, İslam’ın manipülasyonunu içeren siyasal ve sosyo-ekonomik “bida” (yenilik) projesi.

Büyük halk desteğine sahip olmasına rağmen AKP’nin (Adalet ve Kalkınma Partisi) 2002’de iktidara gelmesine Türk ordusu ve Türk mahkemelerinin muhalefeti olmaksızın izin verildi. Bundan önce Türkiye’de siyasal İslam’a çok az tolerans vardı. AKP 2001’de kuruldu ve kuruluşunun zamanlaması ve 2002 seçim zaferleri de Güneybatı Asya ile Kuzey Afrika’nın yeniden düzenlenmesi hedefi ile bağlantılı.

İslam’ı manipüle etme ve yeniden tanımlama projesi, AKP gibi yeni bir “siyasal İslamcılık” dalgası üzerinden İslam’ı hakim Dünya Düzeninin kapitalist çıkarlarına bağlamayı amaçlıyor. “Kalvinist İslam” veya “Protestan çalışma ahlakının Müslüman versiyonu” olarak adlandırılan şey üzerinden yeni bir İslami çizgi öne çıkarılmaya çalışılıyor. Türkiye’de beslenip büyütülen bu model oldu ve şimdi Washington ve Brüksel tarafından Mısır’a ve Araplara sunulmakta.

Bu “Kalvinist İslam”ın, İslam’da yasak olan “reba” veya faiz sistemi ile de bir sorunu yok. Küresel kapitalizmin borç zincirleri ile bireylerin ve toplumların köleleştirilmesinde kullanılan bu sistemdir. Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (EBRD) bu bağlamda Arap dünyasında sözde “demokratik reformlar” için çağrıda bulunuyor.

Suudi Arabistan’ın yönetimindeki aile ve Arap petrol şeyhlikleri de Arap dünyasının borç üzerinden köleleştirilmesine ortaklar. Bu açıdan Katar ve Basra Körfezi’nin Arap şeyhlikleri “demokrasiye geçiş”lerini desteklemek için Arap ülkelerine kredi verme amaçlı bir Ortadoğu Kalkınma Bankası kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu Kalkınma Bankası’nın demokrasiyi teşvik etme misyonu ironiktir çünkü onu oluşturan ülkelerin tümü sağlam diktatörlüklerdir.

İran’da iç karışıklıklara yol açan da İslam’ın küresel kapitalizme bu bağlanmasıdır.

Yeni Bir İslamcı Jenerasyonun Önünü Açmak

Washington’un ümidi, bu “Kalvinist İslam”ın yeni demokratik devletlerin bayrağı altında yeni bir İslamcı jenerasyonda kök salmasıdır. Bu hükümetler daha fazla borca sokmak ve milli varlıkları satmak suretiyle kendi ülkelerini etkili şekilde köleleştireceklerdir. Kuzey Afrika’dan Güneybatı ve Orta Asya’ya uzanan bölgeyi balkanlaştırılan ve etnokratik sistemler altında İsrail’in imajında yeniden yapılandırılan bir alan olarak alt üst etmeye yardım edeceklerdir.

Tel Aviv de bu yeni devletler arasında geniş bir etkiye sahip olacaktır. Bu proje ile at başı olarak, farklı türde etno-linguistik milliyetçilikler ve dini hoşgörüsüzlükler bölgeyi bölmek üzere teşvik ediliyor. Türkiye de önemli bir rol oynuyor çünkü bu yeni nesil İslamcıların yuvalarından biri. Suudi Arabistan ise bu İslamcıların militan kanadını desteklemede rol oynuyor.

Washington jeostratejik satranç tahtasını yeniden yapılandırıyor

İran ve Suriye’nin hedef alınması, Avrasya’nın kontrolüne yönelik daha büyük bir stratejinin parçası. Çin çıkarları da küresel haritanın her yerinde saldırı altında. Sudan balkanlaştırıldı ve hem Kuzey Sudan hem de Güney Sudan çatışmaya sürükleniyor. Libya’ya saldırıldı ve o da balkanlaştırılma sürecinde. Suriye teslimiyete ve hizaya girmeye zorlanıyor. ABD ve Britanya şu anda, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Anglo-Amerikan kurumlarının birbiri ile uyumunu sağlayan ulusal güvenlik konseylerini bütünleştiriyorlar.

Pakistan’ın hedeflenmesi, İran’ın tarafsızlaştırılması ve Çin çıkarlarına ve Avrasya’daki gelecekteki herhangi bir birliğe saldırılması ile de bağlantılı. Bu açıdan, ABD ve NATO Yemen sularını militarize ettiler. Aynı zamanda Doğu Avrupa’da ABD, Rusya’yı ve eski Sovyet cumhuriyetlerini tarafsızlaştırmak için Polonya, Bulgaristan ve Romanya’da kendi istihkâmlarını inşa ediyor. Belarus ve Ukrayna da artan şekilde baskılanıyorlar. Tüm bu adımlar Avrasya’yı kuşatma ve ya enerji tedarikçilerini ya da Çin’e doğru enerji akışını kontrol etme amaçlı askeri stratejinin parçası. Küba ve Venezüella bile artan şekilde tehdit altındalar. Askeri ilmik Washington tarafından küresel olarak sıkılanıyor.

Suudiler tarafından Türkiye’nin yardımıyla, Arap başkentlerinde iktidara gelecek yeni İslamcı partiler oluşturuluyor ve yetiştiriliyor. Bu hükümetler kendi devletlerini bağımlılaştırmak için çalışacaklar. Pentagon, NATO ve İsrail’in, bu hükümetlerden birkaçını yeni savaşları meşrulaştırmak için seçmesi bile mümkün.

Project for a New American Century’nin (PNAC – Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) asli üyelerinden olan Norman Podhoretz’in 2008’de, İsrail’in diğer komşu ülkelerinin arasında İran, Suriye ve Mısır’a karşı nükleer bir savaş başlattığı bir kıyamet senaryosundan söz ettiğinden de bahsedilmedi. Bu Lübnan ve Ürdün’ü de içerecek. Podhoretz, yayılmacı bir İsrail tanımlıyor ve hatta İsraillilerin Basra Körfezi’nin petrol sahalarını askeri olarak işgal edeceğinden söz ediyor.

2008’de tuhaf gelen şey, Podhoretz’in Center for Strategic and International Studies’in (CSIS – Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) Tel Aviv’in Başkan Mübarek yönetiminde Kahire’yi yöneten Mısırlı sadık müttefiklerine karşı bir nükleer saldırı başlatacağına ilişkin stratejik analizinden etkilenen iddiasıydı. Eski rejimin yerinde durduğu gerçeğine rağmen, Mübarek artık Kahire’de iktidarda değil. Emirleri halen Mısır ordusu veriyor ancak İslamcılar iktidara gelebilir. Bu, İslam ülkelerinin ABD ve onun birçok NATO müttefiki tarafından şeytanlaştırılmaya devam edilmesi gerçeğine rağmen gerçekleşiyor.

Bilinmez Gelecek: Sırada Ne Var?

ABD, AB ve İsrail, Türk-Arap-İran dünyasındaki ayaklanmaları Libya’ya karşı savaş ve Suriye’deki İslamcı isyanın desteklenmesi dâhil kendi amaçlarına ulaşmak için kullanmaya çalışıyorlar. Suudilerin aynı sıra, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika halkları arasında “fitne” veya bölünme yaymaya çalışıyorlar. Tel Aviv ile Basra Körfezi’nin yönetimdeki Arap aileleri tarafından oluşturulan İsrail ve Basra şeyhliklerinin stratejik ittifakı bu bakımdan kritik önemde.

Mısır’da toplumsal başkaldırı sona ermekten çok uzak ve halk daha da radikalleşecek. Bu Kahire’deki cuntanın ödünler vermesine yol açıyor. Protesto hareketi artık İsrail’in rolünü ve onun askeri cunta ile ilişkisini hedef almaya başlıyor. Tunus’ta da popüler akım radikalleşmeye doğru gidiyor.

Washington ve destekçileri ateşle oynuyorlar. Bu kaos döneminin İran ve Suriye’yi karşılarına almak için mükemmel bir fırsat olduğunu düşünebilirler. Türk-Arap-İran dünyasında kök salan başkaldırının öngörülemez sonuçları olacaktır. Bahreyn ve Yemen halklarının artan devlet destekli şiddet tehditleri altındaki direnişleri, ABD ve Siyonizm karşıtı protesto hareketinin daha birleşik ve açıktan ifadelendirilmesini gösteriyor.

Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya

Washington’un Direniş Bloğuna Karşı Savaşı

Global Research, 10 Haziran 2011

Washington ve müttefikleri İsrail ve Suudiler, Arap dünyasındaki karışıklıklardan yararlanıyorlar. Direniş Bloğunu dağıtmaya ve Arap dünyasında demokrasi için her türlü inisiyatifi zayıflatmaya çalışıyorlar. Jeopolitik satranç tahtası artık Tahran’ı hedefleyen ve Suriye, Lübnan, Irak ve Filistinlileri de içeren daha geniş bir cephe için hazırlanıyor. 

Dış ve İç Baskı Yoluyla Hizbullah’ın Elini Kolunu Bağlamak

Lübnan’da hükümetin oluşturulması çıkmaza girmiş durumda. Başkanlığı elinde bulunduran Michel Sleiman ile yeni Lübnan başbakanı, Özgür Yurtsever Hareket’in lideri Michel Aoun ile siyasi bir çekişme içinde kabinenin oluşturulmasını erteleyip duruyorlardı.

Yeni Lübnan kabinesinin kurulmasının, Lübnan’ı dış politika cephesinde tarafsız tutmak için kasten erteleniyor olması muhtemel.

BM Güvenlik Konseyi ve sayısız BM organının tümü, ABD ve AB tarafından Lübnan’a baskı uygulamak üzere kullanılıyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon Washington’dan emir alıyor. ABD ve NATO savaşlarına meşruiyet sağlamaya katkıda bulunuyor. Moskova, Ban Ki-moon’u NATO ile gizli işler çevirdiği için 2008’de açıkça ihanetle suçladı.

Bu bağlamda BM, Lübnan Direnişinin elindeki silahlar sorununu onu silahsızlandırma bakış açısıyla uluslararasılaştırmak amaçlı sinsi girişimler için bir forum olarak kullanılıyor. 1559 sayılı BM kararının artık güncelliği kalmamış olmasına rağmen, 1559 sayılı kararın uygulanması için Özel Temsilci sıfatını taşıyan Terje Roed-Larsen, halen görevde ve Hizbullah’a karşı raporlar yayınlıyor.

BM’nin Lübnan delegeleri, Beyrut’ta emri vakilerde bulunup Washington, Brüksel ve Tel Aviv’in ajanları gibi çalışırken tıpkı sömürgeci figürleri andırıyorlar. Tüm bölümü ABD Dışişleri Bakanlığı’nda olan Lübnan Özel Mahkemesi (STL) de Washington’un Lübnan ve Suriye’ye karşı kullanmayı planladığı dolu bir politik silah.

Refil El Hariri suikastını ele almak için uluslararası bir mahkeme oluşturuldu. Hariri öldürüldüğü zaman resmi bir görevde değildi ancak sırf bu vakayla ilgilenmek için uluslararası bir mahkeme kuruldu. Öte yandan sözde uluslararası toplum, Lübnan’da öldürülen binlerce kişiyi araştırmak için mahkeme kurmakla hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Bundan STL ve arandığı iddia edilen adaletle ilgili ne sonuç çıkıyor?

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) de Lübnan’daki İsrail ihlallerinde pay sahibi. Birleşmiş Milletler’in Yakın Doğu’da Filistinli Mülteciler için Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRAW) bile İsrail’in Filistinliler ve Lübnanlılara karşı işlediği suçları destekleyen görevlilerle dolu. Bu, UNRAW sözcüsü Christopher Gunness tarafından İsrail ordusu ile 15 Mayıs 2011 tarihli bir görüşmede ispatlanmış durumda. İsrail ordusu 2001 Nakba Günü’nde silahsız sivillere ateş açarken, Gunness, UNRAW’ın İsrail ulusal güvenliğinin çıkarları için çalıştığını yeniden doğruladı ve Filistinlileri İsrail’e karşı terörist saldırılar düzenlemekle suçladı. İsrail’in Gazze Şeridi’ni işgali bile UNRAW sözcüsü tarafından aklandı.

Lübnan’da yeni kabinenin yokluğu, Saad Hariri ile 14 Mart İttifakı’nın Lübnan’ın içişlerini keyfi şekilde yönetmesine mahal veriyor. Bu aynı zamanda, Beyrut’ta kendisine zorluk çıkaracak bir Lübnan hükümeti olmaksızın dilediğini yapabilen STL’ye zaman kazandırıyor.  Bu açıdan, Lübnan’da yeni bir hükümet, STL’nin meşruiyetinin kesin şekilde sorgulanmasına yol açacaktır.

Ayrıca, Lübnan İç Güvenlik Gücü (ISF) de Saad Hariri tarafından Hizbullah’a ve Hariri ailesinin siyasi muhaliflerine karşı kullanılıyor. ISF’nin Şam’a karşı çabalarda ve Suriye’de şiddetin tetiklenmesinde bile parmağı olabilir. ISF doğrudan Hariri ailesinden emir alıyor.

Saad Hariri’ye ve şürekasına sağlanan hareket serbestisi (büyük ölçüde Beyrut’ta bir kabinenin olmamasından kaynaklı) sebebiyle, Lübnan içişleri bakan vekili Ziyad Barud bakanlığından daha fazla belge imzalamayı reddetti. Barod bu tutumu aldı çünkü ISF’nin gizli kapaklı işler çevirdiğini ve kendi onayı veya denetimi olmaksızın çalıştığını düşüyordu. Bu bakımdan, ISF Ziyad Barud’un Lübnan iletişim bakan vekili Şarbel El Nahhas’ın rutin kontrol için ISF merkezine girmesine izin verilmesi emrini yerine getirmedi. ISF, açık şekilde operasyonlarını gizleme çalışıyor ve El Nahhas ile ekibinin ISF merkezindeki belli katlara girmesini engelleyecek şekilde hareket ediyor.

Lübnan’ın, ABD, BM, İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan istihbarat örgütleri ve ajanları için bir yuva olduğu sır değil. Amaçları Hizbullah’ı ve koalisyonunu dağıtmak.

Lübnan’ın 2006’da İsrail tarafından bombalanması sırasında, AB üyesi ülkelerin elçilikleri, Hizbullah’a karşı veriler topluyorlardı. Suudiler İsrail ile Lübnan’daki ajan ağı arasında bağlantı kurulmasına yardım ettiler. Bu durum, İsrail için çalışırken yakalanan Şii imam Şeyh Muhammed Ali Hüseyin ile Suudiler arasındaki açık bağlantı ile ispatlandı.

Tüm bunlara paralel şekilde, Hizbullah sürekli olarak İran’ın maşası olmakla suçlanıyor. Geçtiğimiz günlerde, Hizbullah İran’la birlikte Basra Körfezi’ndeki, özellikle de Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın Şiilerin yoğun olduğu bölgelerindeki protestoları tetiklemekle suçlandı. Bu açıdan Lübnan vatandaşları, birçok durumda inançlarına bakılmaksızın, Khaliji rejimlerinden dışlandılar ve Basra Körfezi’nden sürüldüler. Bu, bölgesel bölünmeler ve nefret yaratmak için mezhep kartının kullanılmasının bir parçası. Lübnan içinde, Saad Hariri hizbi tarafından Hizbullah ve müttefiklerini hedef almak için kullanıldı. Hariri, ironik biçimde tam da Suudi ordusu El Halife’yi iktidarda tutmak için ada devletini işgal ederken İran’ı Bahreyn’in içişlerine müdahale etmekle suçlamıştı.

Basra Körfezi’nin petrol şeyhlikleri, Lübnan, Suriye, Irak, İran ve Pakistan vatandaşlarının sınırlarından girmesini önlemek için sistematik şekilde çalışıyor. Kuveyt, bu ülkelerdeki siyasal karmaşa nedeniyle kendi içinde sorunlar yaşanabileceğini söyleyerek bunu haklılaştırmaya çalıştı.

Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması

Şam, Washington ve Avrupa Birliği’nin talimatlarına boyun eğmesi için baskı altında tutuluyor. Bu uzun vadeli bir projenin parçası. Amaç rejim değişikliği veya Suriye rejiminin gönüllü olarak boyun eğmesi. Bu, Suriye dış politikasının uyumlu hale getirilmesini ve Suriye’nin İran ve Direniş Bloğu üyeleri ile stratejik ittifakından ayrılmasını içeriyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suudiler, demokratik reform çağrılarının bastırılmasına yardımcı oldular ve ayaklanma ve protestolar sırasında Suriye muhalefetindeki demokratik öğeleri marjinalleştirdiler. Bu açıdan Suudiler hem mezhep ayrımını kaşıdılar hem de Suriye’deki dini hoşgörünün temellerini sorgulayan terörist öğeleri desteklediler. Bu öğeler çoğunlukla Fetih El İslam gibi Selefi aşırıcılar ve Mısır’da örgütlenen yeni aşırıcı siyasi hareketler. Bunlar ayrıca Alevilere, Dürzülere ve Suriye Hıristiyanlarına karşı da gösteriler düzenliyorlardı.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor. Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor.  Suriye muhalefetinin unsurlarına ABD, AB, 14 Mart İttifakı, Ürdün ve Khalijiler tarafından para ve silah da ulaştırılıyor. Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşhum ve şaibeli figürleri tarafından da yardım sağlanıyor, silahlar Ürdün ve Lübnan üzerinden Suriye’ye sokuluyor.

Suriye’deki olaylar Şam’ın uzun vadeli müttefiki İran’la da bağlantılı. Senatör Lieberman’ın kamuoyu önünde açıkça Obama Yönetimi ve NATO’dan Suriye ve İran’a tıpkı Libya’ya yaptıkları gibi saldırmasını istemesi tesadüf değil. Suriye’ye karşı yaptırımlara İran’ın dahil edilmesi de tesadüf değil. Suriye ve İran’ı hedefleyen yeni ve daha geniş bir saldırı dalgası hazırlanırken, Suriye ordusu ile hükümetinin eli kolu artık bağlı.

Suriye ve Doğu Akdeniz’in Kıyı Bölgelerindeki Gaz Alanları

Suriye iki önemli enerji koridorunun merkezinde bulunuyor. İlki Türkiye’yi ve Hazar’ı İsrail ve Kızıl Deniz’e bağlıyor, ikincisi Irak’ı Akdeniz’e bağlıyor. Suriye’nin teslim olması, Washington ve müttefikleri için bu enerji yollarının denetimi anlamına gelecek. Bu ayrıca Doğu Akdeniz’deki Lübnan ve Suriye kıyılarında bulunan geniş doğalgaz yataklarının Çin’in erişiminden uzaklaştırılması ve bunun yerine AB, İsrail ve ABD’ye bağlanması da demek.

Doğu Akdeniz gaz alanı, AB, Türkiye, Suriye ve Lübnan arasında müzakerelere konu edilmişti. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattının yanında, Doğu Akdeniz doğalgaz yataklarının varlığı da Kremlin’in Suriye’de Rusya Federasyonu için askeri bir ayak oluşturma nedeniydi. Bu, Suriye’deki Sovyet dönemi donanma tesislerinin yenilenmesi ile yapıldı. Ayrıca, Beyrut ve Şam için Doğu Akdeniz kıyılarındaki bu doğalgaz yataklarını araştırmayı ve gelişmesine yardım etmeyi kabul eden İran’dı.

Hamas-Fetif Uzlaşması

Güneydoğu Asya’daki savaş ile Filistin devleti konusunda resmi düzeylerde artan görüşmeler arasında güçlü bir korelasyon var. Filistin devleti ümitleri, Arap dünyasında Irak’a karşı savaş hazırlıklarından doğan gerilimleri boşaltmak için iki kez kullanıldı. İlki baba George Bush, ikincisi ise bir Filistin devletinden söz eden ilk ABD başkanı olarak anılan oğul George Bush zamanındaydı.

Pozisyonundaki iniş çıkışlara rağmen, Obama da artık bir Filistin devletinden bahsediyor. Dahası, Hamas ile Fetih arasındaki uzlaşma, Filistin devletinin uluslararası tanınmasına geri sayımın başlaması olarak gerçekleşti. İsrailliler de daha önce Hamas’ı gerekçe göstererek dondurdukları Filistin hesaplarını serbest bıraktılar.

Fetih ile Hamas arasındaki uzlaşma da Hamas’ın elinin kolunun bağlanmasına hizmet etti. Hamas, İsrail işgali altındaki Filistin’i yönetirken küçük ortak haline gelmemek için dikkat etmek zorunda kalacak. Hamas, şimdi Fetih ile bir birlik hükümetindeki ortaklığında, pozisyonunu etkili bir şekilde korumalı. Her şekilde Tel Aviv ve Washington Fetih’i Filistin Yönetimi’nin büyük ortağı olarak empoze etmek isteyecekler. Bir anlamda, Hamas İsrail ve Washington tarafından dolaylı şekilde evcilleştiriliyor.

Pakistan’da İstikrarsızlık

Usame Bin Ladin’in ABD güçlerince öldürüldüğünün açıklanması, Pakistan’ın örtük siyasal destabilizasyonu sürecine katkıda bulundu. Usame Bin Ladin’in Müslümanlığın popüler ve saygın bir figürü olarak sunulması için bilinçli çabalar söz konusuydu. Bu, sözde “Medeniyetler Çatışması” tezini destekleyen bir bakış açısı.

ABD hükümeti aynı zamanda, Pakistan’a karşı bir medya kampanyası başlatıyor. İslamabad Usame Bin Ladin’e ve onun El Kaide ağına yataklık etmiş gibi resmediliyor. Gerçekte ise, Pakistan’ın teröristlerle tüm ilişkileri Washington’un talimat ve yönlendirmesine dayanıyor. Bu çok daha karmaşık bir hikaye ancak gerçekte olan şey Pakistan’ın bir ülke olarak parçalanmasının hedeflenmesi.

Pakistan’ın parçalanması ve istikrarsızlığı üç amaca hizmet edecek:

1. İran’la bir savaş senaryosunun ısıtılması: Pakistan, İran ve müttefikleri ile saf tutacak devrimcilerin iktidara gelmesi tehdidi altında olmayacak.

2. İran’dan Çin’e Pakistan üzerinden giden enerji koridoru (ve Gwadar’daki Çin limanı) da dahil olmak üzere, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarının hedeflenmesi.

3. Avrasya’nın, Güneydoğu Asya, Orta Asya ve Hint alt kıtasının kesiştiği kilit önemdeki bir bölgesinde bölgesel destabilizasyon. Bu bölge İran ve Afganistan’dan Pakistan’a, Hindistan’a ve Batı Çin’e ulaşıyor.

Washington aynı zamanda Pakistan nükleer programını da nötralize etmek istiyor.

ABD ayrıca, teröristleri barındıran ülkelerin ulusal sınırlarını ihlal etme ve bu ülkelere “teröre karşı savaş” kapsamında asker gönderme hakkına sahip olduğunu açıkladı. Hillary Clinton, Washington’un duruşunu, ABD güçlerinin teröristleri öldüreceğini söyleyerek haklı gösterdi. Bu sadece, Devrim Muhafızlarının ABD tarafından terörist örgüt sayıldığı İran ya da yurdundan edilmiş sayısız Filistinli grubun Washington tarafından terörist örgüt sayıldığı Suriye gibi ülkelere askeri müdahale için bir bahane yaratmak üzere kapı aralamak anlamına geliyor.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25000

Tayland’da Katliam ve Obama’nın Dış Politika Tutumu – Shamus Cooke

Global Research, 17 Mayıs 2010

Tayland sokaklarında protestocular katledilirken Beyaz Saray’ın sessiz kalması şüpheleri yükseltiyor. Sessizlik çoğu zaman suça ortak olmaktır. ABD’nin Venezüella hükümetinin yapacağı bir katliama ne cevap vereceğini düşünün: ABD medyası ve Obama, böylesi bir eylemi, Tayland’daki kan banyosuna verilen sessiz yanıtın tersine, yüksek sesle kınardı.

Yanıt, ABD-Tayland ilişkilerinin tarihinde gizli. Vietnam Savaşı sırasında, ABD Tayland’ı kapitalizme meydan okuyan Çin, Vietnam, Burma ve diğer ülkeleri kapsayan bölgede ana “antikomünist” siperlerden biri olarak kullandı.

Tayland böylelikle ABD müşterisi bir devlete dönüştü ve Tayland’ın “komünistlerine” karşı savaşta para, silah ve ABD hükümetinin istihbaratını aldı. Bu ilişkiler, Tayland hükümetinin “komünist” veya modern karşılığı olan “terörist” saydığı sayısız protestocunun yargısız infazını da içeren çok kanlı bir tarihe sahip sayısız Tayland diktatörlüğü demekti

Yakın zamanda iktidardan indirilen Başkan Thaksin Shinawatra, Çin ile ekonomik ve askeri anlaşmaları içeren yakın bir ilişki kurduğunda, ABD-Tayland ilişkileri de bozulmaya başladı. Asian Times bunun sonuçlarını şöyle özetliyor:

“Birçok gözlemci, Washington’un, demokratik yollardan seçilmiş bir hükümeti deviren Eylül 2006 askeri darbesine gösterdiği tepkisizliğin nedeninin, Thaksin’in ABD’nin doğrudan stratejik hedefleri pahasına Çin ile askeri bağları geliştirme konusundaki istekliliği olduğuna inanıyor.” (7 Kasım 2008)

ABD hükümetinin, ordularının bazı kesimlerine rüşvet vererek “dost olmayan hükümetleri” devirmesi, Tim Weiner’ın CIA tarihi araştırmasında (Legacy of Ashes) uzun uzadıya anlattığı bilinen bir gerçek. ABD destekli bir darbe gerçekleştiğinde, ABD hükümeti ve şirket medyası zımni bir onay verir; oysa ABD kuklası bir hükümete karşı bir darbe gerçekleştiğinde, bir öfke patlaması fışkırır.

Asian Times bunu doğruluyor:

“2006 darbesinin birçok hazırlayıcısı ABD müttefiki olarak biliniyordu. Bunlar arasında olayların beyni olduğu iddia edilen, eski CIA eğitimli casus şefi Prasong Soonsiri ve Danışma Meclisi başkanı Prem Tinsulanonda da bulunuyordu. Prasong darbedeki rolünü açık şekilde kabul etmişti…”

Tayland’daki mevcut krizin kökeninde Tayland Başkanı Thaksin’e karşı yapılan ABD darbesi bulunuyor. Thaksin Tayland iş dünyasının bir parçası olmasına rağmen, Tayland işçi sınıfının ve köylülüğün geniş kesimleri onu yine de kendi seçilmiş Başkanları sayıyorlar ve geri dönmesini talep ediyorlar. Bunlar, taleplerini elde etmek için son derece militan taktiklere başvurdular ki bu taktiklerin başarılı olması, Tayland’da demokrasinin görünüşte restorasyonuna yol açacaktı. New York Times şunları ekliyor:

“Tayland, ulusun elitleri ile haklarından mahrum bırakılmış yoksulları arasındaki acı mücadelede kıvranıyor, Bangkok’u haftalarca felç eden ve şimdi ise genişleme riski taşıyan protestolardan bitap düşmüş durumda.” (15 Mayıs 2010)

Sessizliği, Tayland elitine protestocuları dış baskıdan azade sokaklarda katletme imkanı verirken, Başkan Obama Tayland’ın yoksullarını destekleyen tek bir kelime dahi etmedi. ABD Tayland’ın ihraç mallarının ana alıcısı durumunda ve Tayland’a önemli bir ekonomik ve askeri yardım sağlıyor. Obama’dan bir bir güçlü açıklama Tayland elitlerini daha fazla öldürmekten alıkoyacaktır. Ancak yine de sessizliğini koruyor.

Şu ana dek onlarca protestocu öldürüldü. Tayland’da Bush dönemi darbe hükümetini korumaya çalışarak, Başkan Obama yaşanan vahşetin sorumluluğunu üstleniyor. Tayland işçi sınıfı cani hükümetlerini deviremezse, Obama, iktidarını korumak için uzun süreli kitlesel bir vahşete başvurmak zorunda olan bir darbe hükümetini destekleme suçuna daha fazla ortaklık edecek.

Shamus Cooke, bir sosyal hizmetler çalışanı, sendikacı ve Workers Action (www.workerscompass.org) yazarı.

Global Research

Kırgızistan: Bir renkli devrim daha nalları dikti – Eric Walberg

Kırgızistan darbesinin arkasındaki gerçek hikaye ne?

Kırgızistan gibi gösterişsiz bir ülkenin başkanının büyük politika liginde oynayabileceği yalanı, lale devrimi başkanı Kurmanbek Bakiyev’in, başkent Bişkek’te geçtiğimiz hafta yaşanan ve arkasında 81 ölü ve yağmalanmış hükümet binaları ile Bakiyev’in evlerini bırakan ayaklanmaların ardından devrilmesiyle tuz buz oldu.

Bakiyev, her iki büyük güçten de yararlanmaya çalıştı. Geçen yıl Rusya ile rahat bir yardım anlaşması imzaladıktan sonra, Afganistan’daki savaş için hayati önemde olan ABD üssünü kapatma tehdidinde bulundu ve ardından ABD yılda 60 milyon dolar hibeyi üçe katlama ve ayrıca 100 milyon dolar yardım sözü verince anlaşıp kendini güvenceye aldı. Sonuçta iki tarafın da güvenini kaybetti ve iktidara gelmesini sağlayan ayaklanmanın aynısı patlak verip de işler sertleşince kendisini terkedilmiş buldu.

2005’te, yeni bir demokrasi ve özgürlük çağını, “Lale Devrimi”ni başlatmasına yardımcı olmak için ABD yanı başındaydı, ancak bu kez, muhalefet lideri ve eski dışişleri bakanı Roza Otunbayeva öncülüğündeki aradönem hükümet koalisyonuna yardım etmek için hazır bulunan Rusya işleri düzene sokuyordu. Otunbayeva kendisini muhtemel bir başarısız devlet durumundan kurtarmasına yardım etmesi için Kırgızistan’ın geleneksel desteğine bakarken, sinmiş ve korkmuş ABD stratejistleri, Rusları, ABD’nin bölge açısından hiçbir uzun vadeli planı olmadığına ve beraber çalışabileceklerine ikna etmeye çalışarak savunmaya geçmişlerdi bile. New York Times yazarı Eric McGlinchey, zaten ortada olanı kabul ederek şunları söylüyordu: “Kırgızistan, Rusya’nın arka bahçesinde ve Afgan savaşımız için oradaki hava üssümüze bağlı olduğumuz gerçeği bunu değiştirmiyor. Ancak Rusya ile birleşik bir cephe oluşturmak, Washington’ın hava üssünü korumasına ve bir başka savaş külfetinden kaçınmasına yardımcı olacaktır.”

Bu darbe, çok daha haysiyetli olan, Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in Şubat’taki reddi ile aynı mantığı izliyor ve kendi gül devrimlerinin başkanı onlara eziyet etmeye ve Rusya’ya karşı zehrini yaymaya devam ederse Kırgız örneğini takip edeceklerine ant içen Gürcistan’daki muhalif politikacılara yeni bir şans vermiş oluyor. Hatta, aşırı insan hakları ihlalleri nedeniyle halen yüz verilmeyen Özbekistan, ve Türkmenistan’ın Çin ile yeni doğalgaz boru hattının Şubat’taki resmi açılışı ile, eski Sovyetlerdeki tüm ABD stratejisinin çözüldüğü bile söylenebilir.

Otunbayeva, Bakiyev’in gitgellerini tersyüz ederek, önce ABD üssünün açık kalacağını belirtti. Saatler sonra, yön değiştirip üssün “güvenlik sebepleriyle” kapatılacağını söyleyerek ABD siyasi arenasına şok dalgaları gönderdi. Anlaşma geçen Haziran’da yenilenmişti ve bu yıl Temmuz’da tekrar yenilenecekti. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, derhal Otunbayeva’yı aradı ve daha sonra rahatlayarak üssün açık kalacağını açıklayacak olan Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Blake’i Bişkek’e gönderdi.

Ancak Bakiyev’in tersine Otunbayeva, kendisi ile ailesinin cebini doldurmaya uygun kurnaz bir politikacı değil. Eskisi, oğlu Maxim’i geçen yıl Amerikalılar ile karlı bir anlaşmanın (160 milyon dolar nereye gitti?) müzakerelerinin sorumluluğuna getirip yeni ulusal Merkezi Kalkınma, Yatırım ve İnovasyon Ajansı’nın başı olarak atarken, Otunbayeva seleflerinin aileye dayalı yolsuzluk siyasetinin üzerinde biri. Moskova Devlet Üniversitesi’nden mezun ve Kırgız Devlet Ulusal Üniversitesi felsefe fakültesinin eski başkanı olan Otunbayeva, hem Aşkar Akayev hem de Bakiyev iktidarlarında, ABD ve Kanada’nın, sonra da İngiltere’nin ilk Kırgız büyükelçisi olarak görev yaptı ve 2007’de Sosyal Demokrat Parti listesinden meclise seçildi ve Ekim 2009’da muhalefetteki SDP’nin başına geçti.

Bu yıl Ocak ve Mart’ta iki kez Moskova’yı ziyaret etti ve Birleşik Rusya Partisi ile yakın bağlar kurdu. Aradönem başkanı olarak ilk resmi görüşmesini Putin’le yaptı. Gitgelleri daha çok ısrarcı ABD’nin, 11 Eylül’e kadar güvenliği ve ekonomik refahı için Rusya’ya minnettar ve hayran olan durgun Kırgız toplumu üzerindeki ciddi baskısından kaynaklanıyor. Kuşku yok ki Kırgız halkı ABD’den ziyade Rusya ile iyi ilişkileri tercih eder. Üs, askerlerin alkol tüketimini ve fahişe siparişlerini çevirenler hariç civar halk için hiçbir şey sağlamadı.

Tüm antidemokratik icraatlarına rağmen, Bakiyev’in geçen yılki üssü kapatma tehdidi, kamuoyu baskısına karşı bir yanıttı. Yerel halk bir ABD askerinin silahsız bir Kırgız’ı üssün dışında öldürmesi ve hiçbir karşılık görmeden ABD’ye geri dönmesi üzerine hiddete kapılmıştı. Tıpkı bir helikopterdeki ABD askerlerinin Bağdat’ta silahsız iki Reuters muhabirine ateş açıp askeri soruşturmada aklanmasında olduğu gibi. Otunbayeva’nın kısa ve öz olarak “güvenlik sebepleriyle” ifadesiyle kastettiği, işte bu hınç ve kaynama.

O zaman, herkesin dilinin ucundaki soruya gelelim: Bu kez kısasa kısas mantığıyla ipleri elinde tutan Rusya mıydı? Doğru, Putin ile Bakiyev arasındaki muhabbet, Bakiyev’in geçen yıl Amerikan üssünü kapatma sözünden dönmesi sonrasında kötüleşmiş değil. Bakiyev’in önceki iki yılki hatalı davranışları Rusya’da rahatsızlık yaratmıştı zaten. Kremlin ve Bakiyev hükümeti arasındaki ilişkiler, ABD üssü sorunundan başka, geçtiğimiz aylar içinde kısmen hükümetin artan Rusya karşıtı tutumu nedeniyle (Rusça web sitelerinin engellenmesi ve Rus işadamlarının karşılaştıkları ayrımcılığın giderek artması gibi) keskin bir bozulmaya uğramıştı. Tesadüf eseri, Rusya, 1 Nisan’da Kırgızistan’a enerji ihracatına vergi koydu.

Otunbayeva üssün kapatılacağını söylediğinde, darbenin arkasında Rusya’nın olduğuna dair şikayetler yükseldi. Ancak bu spekülasyon Obama’nın kendisi tarafından reddedildi. Obama ve Medvedev Prag’daki nükleer silahsızlanma zirvesinde kameralara gülümserken, “Kırgızistan’ı yönettiği söylenen insanlar, yıllardır temas içinde olduğumuz kişiler. Bu ABD karşıtı bir darbe değil, buna eminiz,” güvencesi veriyordu Obama’nın Rusya ilişkileri sorumlusu Michael McFaul. Hemen ardından gelebilecek “bir ölçüde Rusya sponsorlu darbe” varsayımını da, ortama uygun şekilde, Kırgızistan konusundaki işbirliğinin gelişen ABD-Rusya ilişkilerinin başka bir işareti olduğunu savunarak savuşturuyordu.

Özenli LLC analistli Nick Day, “Kırgızistan’da Rusya üstün gelecek ve bu ABD için sorun anlamına geliyor,” diyor. Ne olmuş yani? Rusya, eski Sovyetler Birliği bölgesindeki olaylara sadece bir kalp atımı mesafede. Ruslar ve Rusya sempatizanları bölgeyle birlikte anılıyorlar. Mart başında, Yaşlılar Konseyi üyesi ve Emekliler Partisi başkanı olan Omurbek Umetaliev, “Bu kısıtlı bölgede, uluslararası politikadaki birçok sorunda çatışan konumlara sahip iki lider dünya gücünün askeri üslerinin varlığının kabul edilemez olduğuna inanıyoruz. Kırgızistan’da bir Rus askeri üssü tarihsel olarak haklı olabilir, ancak ABD ve NATO ülkelerinin askeri varlığı ulusal çıkarlarımız açısından bir tehdittir,” açıklamasını yaptı.

Doğru, üssü kapatma tehdidi bile Avrasya’daki ABD emperyalist stratejisine bir darbe, özellikle de Manas hava üssü olmaksızın ciddi bir tehlikeye girecek olan Afganistan’daki savaşı yükseltirken. ABD, Afganistan’daki ileri operasyon üslerinden yüzde 40’ına hava yoluyla tedarik sağlıyor çünkü anayollar Taliban kontrolünde. Her gün Manas’tan 1500 ABD askeri geçiyor – geçen ay 50.000, 1200’ü kalıcı olarak konuşlanmış. Pakistan’dan geçen tedarik konvoylarına düzenlenen saldırılar nedeniyle, Pentagon tedarik çabalarının daha fazlasını, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan üzerinden geçen yeni Kuzey Dağıtım Ağı’na aktarmak istiyor.

Uluslararası Kriz Grubu’nun Orta Asya direktörü Paul Quinn-Judge, Manas’tan geçtiği haberde, korkulanın, ABD nakliyatındaki artışın, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan arasında bölünmüş ve geçmişinde birden fazla ayaklanmaya tanıklık etmiş huzursuz Fergana vadisinde sadık takipçilere sahip gruplar olan Özbekistan İslami Hareketi (IMU) ile İslami Cihad Birliği’nin saldırılarına yol açacağı olduğunu söylüyor. “Kuzey Dağıtım Ağı’nın sorunlu olduğu açık,” diyor Quinn-Judge. “Orta Asya’yı savaş tiyatrosunun bir parçasına dönüştürüyor.”

ABD üssünün statüsü konusundaki karmaşa, artık Birleşik Devletler Başkanı Barack Obama’nın dolu ajandasının en üstünde olacak ve bir sonraki solmuş çiçek darbesinden daha öteye bakmaya çalışacak. Üst düzey bir Rus görevli, Prag’daki muhabirlere kesin bir tavırla “Kırgızistan’da tek bir üs olmalı – Rus üssü,” şeklinde konuşmuş. “Rusya bunu ABD ile müzakerelerde bir araç olarak kullanacak,” diye söyleniyor Day.

Ancak konu için bir başka bakış açısı da, bunun Obama için, Washington’ın kafasında ne tür bir jeopolitik fantezi olursa olsun, Kırgızistan açısından hayati önemde kalmaya devam edecek olan Rusya ile gerçek köprüler kurmak amacıyla Bush ve neocon’ların kovboy politikasını kesin şekilde tersine çevirmek için altın bir fırsat olduğu. Kırgız darbesinin tatlı ironisi, Medvedev ve Obama, Rusya’nın ABD füze savunma diktasını temel olarak kabul ettiği Prag’da poz verirken, Kırgızistan’daki jeopolitik hareketsizliğin, ABD’nin Avrasya planlarını bozup kartları tekrar Rusya’nın eline vererek Rusya’nın işini görüyor olması.

Peki ya bu üssün ABD için ne kadar “hayati” olduğuna ilişkin saçmalığa ne demeli?  On yıldan beri orada duruyor. Daha ne kadar kalacak? Sonsuza dek mi? Mevcut Kırgız tutumu, hükümet sözcüsü Almazbek Atambayev’in Moskova’ya ziyareti sonrasında söylediği üzere, anlaşmanın “halkın çıkarlarına karşı olmaması ve rüşvet anlamına gelmemesi” koşuluyla yenileneceği. “Birleşik Devletler önümüzdeki yıl Afganistan’daki askerlerini çekmeyi planlıyor. Geçiş merkezi sorununa medeni bir şekilde yaklaşacağız ve sorunu ABD liderliğiyle çözeceğiz.” Yani ABD, isteksiz Rus onayı ile orada muhtemelen bir yıl daha kalacak.

Gelecek yaz gönüllü olarak terk etmek, Obama’nın yeni, daha az kavgacı bir ABD’yi temsil ettiğini göstermek için dünyaya, özellikle de Rusya’ya en iyi reklamı olacaktır. Şuraya yazıyorum, Manas’ın birkaç ay, en fazla bir yıl içinde bir Rus üssü olması işten bile değil. Ve ABD bunu ne kadar erken kabul ederse o kadar iyi. Hem Moskova hem de Washington bölgede istikrarı tesis etme konusunda ortak bir hedefe sahipler, ve Moskova’nın Afganistan’daki savaşa hizmet etmek için ABD-NATO’nun topraklarından geçişine rıza gösterdiği düşünüldüğünde, bu durum otomatikman, kısa bir süre içinde Rus üssü olacak Manas’ın ” artık saygı gören” ABD’nin kullanımına genişleyecektir.

McFaul’un sözlerinden, ABD politikasında Vietnam sonrası gerçekçiliğinin yankıları, yani düşmanla ilişkilerin yumuşaması, saptanabilir. Bu, durgun bir ABD’nin, Vietnam’a karşı mücrim savaşında yenilgiyi kabul etmiş olarak, İsrail’in Carter tarafından Sina’dan gerçi çekilmeye ve en az bir komşuyla, isteksizce de olsa barış yapmaya zorlanmasıyla doruğa çıkan, hassas, hatta barışçıl bir dış politika izlediği son dönemdi. Dünya daha pek çok Kırgız darbesiyle başedebilir.

Global Research, 13 Nisan 2010

http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=18637

Af/Pak Savaşı neden yasadışı – Marjorie Cohn

21.12.09

Cenevre Konvansiyonunun Açık İhlali

Af/Pak Savaşı neden yasadışı

MARJORIE COHN

Hamid Karzai, Barack Obama, Asıf Ali Zerdari

Başkan Obama, Nobel Barış Ödülü’nü, Afganistan’a 30 bin ilave asker göndereceğini açıkladıktan dokuz gün sonra kabul etti. Onu savaşmaya değil barış yapmaya cesaretlendirmek isterken, Nobel komitesinin öngördüğü, Obama’nın savaşı tırmandırması değildi elbet.

1945’te, milyonlarca yaşama mal olan iki savaşın ardından, dünya ulusları “gelecek kuşakları savaş belasından kurtarmak” için, Birleşmiş Milletler’i oluşturdu. BM Sözleşmesi, insan haklarının korunmasının yanı sıra uluslararası barış ve güvenlik ilkelerine dayanmaktadır. Ancak BM’nin kurucu üyelerinden biri olan Birleşik Devletler, sıkça Anayasa’nın Üstünlük Maddesi uyarınca ABD yasasının da bir parçası olan bu sözleşmenin buyruklarıyla alay etti.

ABD’nin Afganistan işgali, Irak işgali gibi yasadışı olmasına rağmen, birçok Amerikalı bunu 11 Eylül 2001 saldırılarına karşı meşru bir yanıt olarak gördü. Time dergisinin kapağı, buna “The Right War” (Haklı Savaş) dedi. Obama Irak savaşını sona erdirme ancak Afganistan’daki savaşı tırmandırma kampanyası yaptı. Ancak Amerikalıların çoğunluğu artık bu savaşa da karşı.

BM Sözleşmesi tüm üye devletlerin uluslararası uzlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmelerini emreder ve hiçbir ulus kendini savunmak dışında veya Güvenlik Konseyi’nce izin verilmesi haricinde askeri güç kullanamaz. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında, konsey iki önerge onayladı, hiçbiri Afganistan’a karşı askeri güç kullanılması izni vermiyordu.

“Sürekli Özgürlük Harekâtı”, sözleşme açısından meşru müdafaa sayılmıyordu çünkü 11 Eylül 2009 saldırıları insanlığa karşı saldırılardı, başka bir ülke tarafından gerçekleştirilen “silahlı saldırılar” değil. Afganistan, Birleşik Devletler’e saldırmamıştı. Aslında, 19 korsanın 15’i Suudi Arabistanlıydı. Dahası, 11 Eylül sonrasında Birleşik Devletler’e dönük yakın bir silahlı saldırı tehdidi de yoktu, olsaydı, Başkan Bush Ekim 2001 bombardımanını başlatmadan önce üç hafta beklemezdi. Kendini savunma gerekliliği, “acil, çok kuvvetli, başka hiçbir yol seçme şansı ve müzakere için zaman bırakmıyor” olmalıdır. Uluslararası hukuktaki bu klasik meşru müdafaa ilkesi, Nuremberg Mahkemesi ve BM Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.

Bin Ladin 2004’e kadar 11 Eylül saldırılarının sorumluluğunu üstlenmemesine rağmen, Bush’un Afganistan saldırıları için gerekçesi, Usame bin Ladin’i barındırması ve teröristleri eğitmesiydi. Bush’un Taliban’dan bin Ladin’i Birleşik Devletler’e teslim etmesini talep etmesi ardından, Washington Post’un haberine göre Taliban’ın Pakistan büyükelçisi, hükümetinin onu iade etmeden önce Ladin’in 11 Eylül saldırılarıyla ilişkisine dair kanıt istediğini söyledi. Bu kanıt gelmeyecekti, Taliban bin Ladin’i teslim etmedi ve Bush Afganistan’ı bombalamaya başladı.

Bush’un Afganistan’a saldırısının gerekçesi gayrı meşruydu. İranlılar, 1979’da Şah Rıza Pehlevi’yi devirdikten ve ardından ABD ona kucak açtıktan sonra Birleşik Devletler’e saldırmak için aynı argümanı kullanabilirlerdi. Yeni İran hükümeti ABD’den Şah’ı teslim etmesini istese ve reddedilseydi, İran’ın Birleşik Devletler’i işgal etmesi yasal mı olacaktı? Elbette hayır.

Afganistan’a ek asker gönderme kararını açıkladığında, Obama 11 Eylül saldırılarını hatırlattı. Bush’un Afganistan’daki savaşını sürdürüp tırmandırarak, Obama da BM Sözleşmesi’ni ihlal etmiş oluyor. Nobel Barış Ödülü’nü kabulünde yaptığı konuşmada, “tek taraflı” olarak savaş açma “hakkına” sahip olduğunu açıkladı. Ancak tek taraflı askeri güç kullanımı, meşru müdafaa olmaksızın yasadışı.

11 Eylül’deki uçak kaçırmalarını tezgahlayan ve binlerce insanı öldürenler, insanlığa karşı suç işlemişlerdi. Yasaya uygun şekilde kimlikleri belirlenmeli ve adalet önüne getirilmeliydiler. Ama Afganistan’ı işgal ederek misillemede bulunmak yanıt değildi. Giderek artan ABD ve Afgan kayıplarına sebep oldu ve hatta Birleşik Devletler’e karşı daha fazla nefrete yol açtı.

Kamuoyu tartışmalarında yokluğu bariz şekilde hissedilen şey, 11 Eylül trajedisinin neden yaşandığına dönük siyasi bir analiz. Bu tartışmayı yapmamız ve Amerikan emperyalizminden nefret edenlerin kininden sakınmak için ABD dış politikasını elden geçirmek üzere kapsamlı bir strateji geliştirmemiz gerekiyor. “Teröre karşı küresel savaş” birçok ülke tarafından eleştirilmeksizin kabul edildi. Ancak terörizm bir taktiktir, bir düşman değil. Bir taktiğe karşı savaş ilan edilemez. Terörizmle mücadelenin yolu, yoksulluk, eğitimsizlik ve yabancı işgali dahil olmak üzere, kökeninde yatan sorunları belirlemek ve hedeflemektir.

Afganistan’a 30 bin ABD askeri göndereceğini söylediği açıklamasında, Obama Pakistan’a çok sınırlı değindi. Ancak idaresi altındaki CIA, Pakistan’a karşı Bush’un kullandığından çok daha fazla insansız uçak kullandı. Bu robotların yüzlerce insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Birçok Pakistanlı bunlara karşı. Pakistan’da geçtiğimiz yaz yapılan bir Gallup anketi, %67’nin aleyhte ve sadece %9’un lehte olduğunu ortaya koydu. Dikkat çekici olan, Pakistanlıların büyük çoğunluğunun, Pakistan’a karşı Birleşik Devletler’i Taliban’dan veya Pakistan’ın ezeli düşmanı Hindistan’dan daha büyük bir tehdit olarak değerlendirmesi.

Birçok ülke, gözetim faaliyetleri için insansız uçak kullanmakta ancak yalnızca ABD ve İsrail bunları bombalama amaçlı kullandı. Scott Shane, New York Times’da, “Tarihte ilk kez sivil bir istihbarat ajanı askeri bir görevi yerine getirmek üzere robot kullanıyor, ABD’nin resmen savaşta olmadığı bir ülkede hedef gözeterek öldürmek üzere insan seçiyor,” diye yazdı.

Bu insansız uçakların Pakistan’da kullanılması, hem BM Sözleşmesi’nin hem de bilerek insan öldürmeyi yasaklayan Cenevre Konvansiyonu’nun ihlalidir. Hedef gözeten saldırılar veya siyasi cinayetler—yargısız infaz olarak da adlandırılabilir—hükümetin talimatı veya zımni icazetiyle, hiçbir hukuki çerçeveye sığmaksızın gerçekleştirildi. BM Özel Raportörünün 1998 tarihli raporunda belirttiği üzere, “yargısız infaz, savaş dahil hiçbir koşulda kabul edilemez.” Bilerek insan öldürmek, Cenevre Konvansiyonu’nun açık ihlalidir ve ABD Savaş Suçları Yasası uyarınca bir savaş suçu olarak cezalandırılabilir. Yargısız infaz, ABD’nin eskiden beri süregelen bir politikasıdır. 1970’lerde, Senato Seçilmiş İstihbarat Komitesi, CIA’nın, yabancı liderlere dönük sayısız cinayet veya cinayet girişimi ile ilgisini ortaya çıkardı. Bunun üzerine Başkan Gerald Ford, suikastleri yasaklayan bir başkanlık emri yayımladı. Bu politikanın istisnaları olmasına rağmen, George W. Bush’a dek gelen tüm başkanlar bu emri tekrar onayladı.

Obama, Afganistan savaşını tırmandırarak, Irak’tan geri çekilmenin üstünü kapatmak istiyor. Savunma Bakanı Robert McNamara’nın Vietnam’a ilişkin uyarılarını reddeden Lyndon Johnson gibi davranıyor. Çünkü Johnson, “sağdan, soldan korktuğundan daha çok korkuyordu,” diyor McNamara, Bob Woodward ile 2007’de yaptığı ve Washington Post’ta yayınlanan bir röportajında.

Afganistan’daki ABD kayıplarının yaklaşık %30’u Obama’nın başkanlığı sırasında gerçekleşti. Savaşın maliyeti, yeni göndereceği 30 bin askerle birlikte, yıllık 100 milyar doları bulacak. Bu para Afganistan ve Pakistan’da okul inşa ederek ve ABD’de istihdam yaratıp sağlık hizmetlerini finanse ederek daha iyi kullanılabilirdi.

Kongredeki birçok Demokrat, Obama’nın Afganistan’a daha fazla asker gönderme kararından rahatsız. Onları sağlam durmaya ve bu savaşı finanse etmeyi reddetmeye cesaretlendirmeliyiz. Ve solun, organize olması ve Obama’ya dişli bir rakip olduğunu göstermesi gerekli.

Counter Punch

ABD Hava Kuvvetleri, insansız hava uçağı ‘Beast of Kandahar’ı doğruladı

Salı, 8 Aralık 2009

WASHINGTON (AFP) – ABD Hava Kuvvetleri Salı günü ilk kez, fotoğraflarda gösterilen esrarengiz insansız uçağın “Beast of Kandahar” (Kandahar Canavarı) olarak bilinen insansız bir uçak olduğunu doğruladı.

Hava kuvvetleri, kısa açıklamasında, RQ-170 Sentinel’in Lockheed Martin tarafından geliştirildiğini ve “cephede konuşlanmış savaş güçlerine keşif ve teknik destek sağlamak” üzere tasarlandığını söyledi.

Uçağın “RQ” kısaltması, füze ve nokta atışlı bomba donanımlı Predator ve Reaper uçağı için kullanılan “MQ” tasarımın aksine, silahsız bir insansız uçak olduğunu gösteriyor.

Hava uzmanları, 2007’de çekilmiş olan ve bu yılın başında ortaya çıkan, Güney Afganistan’da gizli bir uçağı gösteren fotoğrafların ardından insansız uçağa “Beast of Kandahar” (Kandahar Canavarı) adını vermişti.

Resim B-2 bombardıman uçağının daha küçük bir versiyonuna benzeyen, radardan kaçınan hayalet uçak tasarımlı bir insansız uçağı gösteriyor.

Fransız gazetesi Liberation’da bir blog, bu hafta bir başka fotoğraf daha yayınlayarak gizli insansız uçak hakkında havacılık camiasındaki spekülasyonları arttırdı.

Hava kuvvetleri, uçağın Lockheed Martin’in, İleri Geliştirme Programları, Kaliforniya – U-2 casus uçağı, F-22 savaş jeti ve F-177 Nighthawk dahil, sofistike ve gizli savunma projelerinin çıktığı yer – olarak da bilinen “Skunk Works”ünden çıktığını söyledi.

Afganistan’daki insansız uçak fotoğrafı, direnişçilerin hiçbir radar sistemine sahip olmadığı bir ülkede ABD’nin neden hayalet bir insansız uçak kullandığına ilişkin sorulara neden oldu ve Washington’un insansız uçakları komşu İran ve Pakistan’daki olası casusluk görevleri için kullandığı spekülasyonlarına yol açtı.

Yayınlanan fotoğraflara göre, Sentinel’in, kuyruksuz bir uçan kanat tasarımına sahip olduğuna ve her bir kanadın üst kısmına monte edilmiş sensörlerle dizayn edildiğine inanılıyor.

Hava kuvvetleri, RQ-170’in, Savunma Bakanı Robert Gates’in daha fazla istihbarat ve takip kaynağı talebi ve Hava Kuvvetleri komutanlığının insansız uçak filosunu genişletme planlarıyla örtüştüğünü söyledi.

Yeni insansız uçak, Hava Muharebe Komutası’nın Nevada’daki Creech Hava Üssü’ndeki 432. Filosu altındaki Nevada’daki Tonopah Test Alanı’ndan çıkan 30. Keşif Filosu tarafından uçuruluyor.

Birleşik Devletler, Pakistan’daki El Kaide elemanlarına karşı, Predator ve daha büyük Reaper insansız uçakları kullanarak, kapsamlı bir bombardıman kampanyası gerçekleştirmişti.

Irak ve Afganistan’da, havada ve karada artık binlerce robot veya “insansız sistem”, havadan saatlerce casusluk yapmak, bubi tuzaklarını ortaya çıkarmak ve ABD askerlerini riske sokmaksızın ölümcül füzeler ateşlemek üzere kullanılıyor.

YAHOO! NEWS

Arundhati Roy demokratik düşleri rahatsız ediyor, kitap eleştirisi

Hindistan: En büyük demokrasi?

Arundhati Roy Demokratik Düşleri Rahatsız Ediyor, kitap eleştirisi

Trond Overland

Global Research, 05.12.2009

Arundhati Roy sıra dışı bir Hintli kadın. Geleneksel değerlerin zarif bekçisi olarak davranmak yerine, yerleşik düşüncenin sert çekirdeğine meydan okumaya devam ediyor. Roy, militarist emperyalist kapitalizm, Müslümanların Hindu destekli soykırıma uğratılması ve baraj felaketleri gibi zorlu konularda Hindistan’ın önde gelen yorumcusu. Son kitabı Listening to Grasshoppers; Field Notes on Democracy’de (Çekirgeleri Dinlerken; Demokrasi Üzerine Saha Notları), tüm çağdaş kutsal dayanakların, örneğin, onun sözleriyle ifade edersek, “tehlikeli bir şeye dönüşmüş olan” demokrasinin belki de en merkezine vuruyor çekici.

Grasshoppers (Çekirgeler) Mumbai’de 2008’deki terör saldırıları, “savaş suçlusu” ABD Başkanı George W. Bush’un 2006’daki Hindistan ziyareti, 2002 Gujarat katliamı (2000 ila 4000 Müslüman’ın katledildiği), Hindistan parlamentosuna “sözde” Pakistan kaynaklı teröristlerce 2001’de düzenlenen saldırı ve Hindistan’daki büyüyen eşitsizlik (“eski toplum kesildi* ve kalın bir kremadan ince bir katman ile bir sürü su olarak ayrıldı …”) gibi yakın tarihteki olaylar üzerine yazıların bir derlemesi.

Kitabın dağlık kaynağından okyanusa koşan bir nehir gibi coşkun bölümleri boyunca, demokrasinin radikal bir analizi var. Roy’un ulaştığı sonuç rahatsız edici: Gerçeklerinin ve argümanlarının mantığı onu, şiddeti insanların adaletsizliğe karşı direnmesinin bir yolu olarak onaylamaya zorluyor. Anlayışla gözlemliyor ki yoksulların pek çoğu “başka bir tarafa geçiyor; silahlı mücadele tarafına.”

Hindistan’daki eleştirmenler, okuyucularını Roy’un bilgi ve gözlemlerinin büyük kısmıyla hemfikir oldukları konusunda temin ederken, hepsi birlikte, onun Hindistan’ın yoksulları arasında yükselen şiddeti ele alışına karşı çıkıyorlar. Roy’un romanı The God of Small Things’in (Küçük Şeylerin Tanrısı) dünya çapında kazandığı başarı, en azından bazı konularda hemfikir olmak zorunda olmalarının sebebi olamaz. Belgelenen materyal o kadar doğru ve ikna edici ki. Okuyucu olarak, keşke işler başka türlü olsaydı demek zorunda kalıyoruz – ve bu eleştirmene, dünyanın en büyük demokrasisinin böyle bir eleştirisinin, radikal yazar ile eğitimli kitleler, köşe yazarları ve statüko sahipleri arasında nasıl böyle kökten bir anlaşmazlık üretebildiğine kafa yormak kalıyor.

Anahtar nokta, kapitalizm ve toplumsal huzursuzluk veya Roy’un adlandırmasıyla, toplumsal faşizm gibi görünüyor. Hindistan’daki demokrasinin, halk için, halk tarafından ve halkın demokrasisi olmadığını, kapitalizm için, kapitalizm tarafından ve kapitalizmin demokrasisi olduğunu öne sürüyor – “pazarın büyümesi için elit konsensüsü sürdürmek üzere tasarlanmış”. Kitaptan iki alıntı:

“Bugünlerde tercih edilen modeller, tehlikeli düzeylerde kötü beslenme ve sürekli açlık. Hindistan’ın üç yaş altı çocuklarının yüzde kırk yedisi beslenme yetersizliği çekiyor, yüzde 46’sı büyüme bozukluğundan muzdarip… Bugün kırsal kesimde yaşayan ortalama bir aile, yılda, 1990’ların başlarındakinden yaklaşık yüz kilodan daha az besin tüketiyor. Ancak Hindistan şehirlerinde, nereye giderseniz gidin – dükkanlar, restoranlar, demiryolu istasyonları, havaalanları, spor salonları, hastaneler – seçim vaatlerinin gerçeğe dönüştüğünü vaaz eden TV ekranları görürsünüz. Hindistan Güneş Gibi Parlıyor, İyi Hissediyor. Polis postalının birinin kaburgaları üzerindeki hasta edici darbesine kulaklarınızı kapamanız yeterli, tek yapmanız gereken, gözlerinizi sefaletten, varoşlardan, sokaklardaki pejmürde insanlardan uzak tutmak ve dost canlısı bir TV ekranı bulmak, böylece siz de o diğer güzel dünyadasınız. Üç renkli bayrağı sallarken ve Kendini Mutlu Hissederken, Bollywood’un her daim ayrıcalıklı, her daim mutlu Hintlilerinin şarkılı-danslı dünyası. Hangisinin gerçek hangisinin sanal dünya olduğunu söylemek giderek daha da zorlaşıyor.”

“Şahsen ben seçim yarışına girmenin alternatif bir politika olduğuna inanmıyorum … çünkü savaşların stratejik olarak güçlü pozisyonlardan açılması gerektiğine inanıyorum, zayıf pozisyonlardan değil. Yeni liberalizmin ve toplumsal faşizmin çift yönlü saldırısının hedefi yoksullarla azınlık topluluklar. Liberalizm zengin ile yoksul arasındaki, Parlak Hindistan ile Hindistan arasındaki ipleri gerdikçe, ana akım herhangi bir siyasi parti için hem zengin hem de yoksulların çıkarlarını temsil ediyormuş gibi davranmak giderek daha da absürd hale geliyor çünkü birinin çıkarları yalnızca diğerinin zararına temsil edilebilir… Yoksulları temsil eden bir siyasi parti yoksul bir parti olur. Kıt fonlara sahip bir parti. Bugün fonlar olmaksızın seçim kazanmak imkansızdır. Meclise tanınmış birkaç sosyal aktivist sokmak ilgi çekici olabilir ancak gerçekten politik olarak anlamı yoktur. Bireysel karizma, kişilik politikası, radikal değişime etki edemez.”

Orta sınıf demokratik düşü hiç de bunlardan oluşmuyor. Bu, daha çok bir kabus gibi.

Böylelikle, pazar güçlerinin bir mekanizması ve sözcüsü olarak, dünyanın en büyük demokrasisinin rolü üzerine doğru düzgün bir perspektif sağlarken, Roy, küresel öneme sahip bir sorun üzerinde tartışma başlatıyor: Kim için, kim tarafından ve nasıl bir demokrasi? Demokrasi asla demokrasi aşkına olamaz gibi görünüyor, başka bir amaca hizmet etmek zorunda. Diğer bir şekilde ifade edersek, demokrasinin gerçekten başarılı olması ve iyi işlemesi için ne tür değerlere ve köklü bir zihniyete ihtiyaç var?

İlerlemeci Kullanım Teorisi’nin (Progressive Utilization Theory – Prout) kurucusu P.R. Sarkar, nüfusun çoğunluğu ahlakçı değilse, demokrasinin asla başarı kazanamayacağı fikrini öne sürmüştü. Diğer bir deyişle, insani değerleri ve ruhani büyümeyi destekleyen öncü bir eğilim olması gerekir. Bunun aksine kapitalizm, artık ne kadarı kaldıysa tam da bu değerlerin yok olmasına hizmet ediyor. Bireysel madde edinimi için insafsız arayışı ve bencil konformizminde, başkalarının acısına duyarsızlaşıyor ve yıkıcı eğilimlere yatkın oluyoruz. Bu çağdaş realitede, olgun kapitalizmin son aşamasında Roy, kapitalist sistemin cehenneme doğru ilerlediği öngörüsü ile, tembel, hayal gücünden yoksun, bencil orta sınıfın izini sürmeye devam ediyor.

Grasshoppers (Çekirgeler) Roy’un süregiden soruşturmasının cevaplarını veremeyebilir. Ayrıca, Roy Tanrı değil ve Müslüman soykırımlarının ve empati kurmayı tercih ettiği diğer meselelerin çok daha karmaşık sebepleri olabilir. Ancak yazıları kesinlikle çok önemli sorular ortaya atıyor ve tepkilere yol açıyor. Roy’un demokrasinin hasta bedeninin nabzını ve ateşini ölçerkenki somut, kesin tarzı, rastlaştığı hiç kimseyi rahatsız etmeden bırakmıyor. Çağdaş liderliğe ve resmi düşünceye getirdiği soylu sorgulamasının mantık dışı, saldırgan tepkiler almaya devam etmesi bizi şaşırtmayacak.

Listening to Grasshoppers; Field Notes on Democracy, Arundhati Roy, Hamish Hamilton, Penguin, Hindistan 2009, 240 sayfa, 499 rupi.

Trond Øverland, ilerici sosyo ekonomi üzerine yazmaktadır. Danimarka, Kopenhag’da yaşamaktadır.

http://www.globalresearch.ca/index.php?context=viewArticle&code=%C3%98VE20091205&articleId=16412

* Sütün “kesilmesi” gibi… (çevirenin notu)

Robert Fisk: Bu strateji daha önce denendi ve başarısız oldu

3 Aralık 2009, Perşembe

“Rusları vuruyorlar,” dedi bana genç paraşütçü. Hava soğuktu. Bu birimle, Sovyet 105. Hava İndirme Tümeni ile Kabil’in kuzeyindeki Çarikar yakınlarında karşılaşmıştık ve bandajlı elini uzatıyordu. Kan, üniformasının kolunu lekeleyerek sızıyordu. Sarışın mavi gözlü gencecik bir erkekti. Arkamızda bir Sovyet nakil kamyonu, arka kısmı mayınla – evet, henüz öyle demesek de bir “emprovize patlayıcı cihaz” – paramparça olmuş şekilde bir hendekte baş aşağı duruyordu. Genç adam acı içinde elini bir Sovyet helikopterinin tur attığı dağ zirvelerine doğru kaldırdı. Bush ve Blair’in, neredeyse otuz yıl sonra, bizi aynı ordular mezarlığına düşüreceğini aklım alır mıydı hiç? Veya o genç siyah Amerikan başkanının, tamı tamına, onca yıl önce Rusların yaptığını tekrarlayacağını?

Haftalar içinde, Kabil’i ve Afganistan’ın en büyük şehirlerini koruyan Sovyet Ordusu’nun, başkentte laik, yolsuzluğa bulaşmayan bir hükümeti destekleyip halkın güvenliğini sağlayabileceğinde ısrar ederek, geniş dağlık ve çöl alanlarını “teröristlere” terk edeceğini görecektik. 1980 baharı itibariyle, Sovyet askerî sürecinde bir “akın”ı izliyordum. Size de tanıdık geldi mi? Ruslar Afgan ordusu için yeni bir eğitimin duyurusunu yaptılar. Bu tanıdık geldi mi? O zaman güçlerin sadece yüzde 60’ı emirlere uyuyordu. Evet, bu tanıdık geliyor.

Sovyet imparatorluğunun düşüşü hakkında bir kitap araştırması yapmış olan Victor Sebestyen, Rus ordusu 1979 Noel’inin hemen ardından Afganistan’a şiddetli bir hücum başlattıktan sonraki o donmuş günler hakkında çok ayrıntılı şekilde yazdı. 1986’da Sovyet Politbüro’suna hitap eden Sovyet ordu güçleri komutanı General Sergei Akhromeyev’den aktarıyor: “Afganistan’da askerlerimiz tarafından şu ya da bu zamanda işgal edilmemiş tek bir toprak parçası yok. Ancak yine de bölgenin çoğunluğu teröristlerin elinde. Eyalet merkezlerini kontrol ediyoruz ancak ele geçirdiğimiz bölgelerde siyasi kontrolü koruyamıyoruz.”

Sebestyen’in vurguladığı üzere, General Akhromeyev ekstra asker talep etti – yoksa Afganistan’daki savaş “çok ama çok uzun bir süre” devam edecekti. Peki şu alıntıyı bugün Helmand’daki bir İngiliz veya Amerikalı komutandan duysak nasıl olur? “Kabahat askerlerimizde değil. Zor koşullar altında olağanüstü bir cesaretle savaştılar. Ancak şehir ve köylerin geçici olarak işgal edilmesi, direnişçilerin tepelere doğru kaçıp kaybolabildiği o denli büyük bir alanda, çok az değere sahip.” Evet, bu sözler tabi ki 1986’da konuşan General Akhromeyev’e ait.

1980’nin o kasvetli ilk aylarında yaşanan trajediyi izledim. Kandahar’da, halk çatılardan ve şehrin dışındaki yollardan “Allahu Ekber” diye bağırıyordu, Sovyet konvoylarını bombalayan direnişçilerle – o zamanın Taliban’ı – karşılaştım.

Hatta Celalabad’ın kuzeyinde, kalaşnikoflarının ucuna taktıkları kırmızı güllerle otobüsümü durdurdular ve komünist öğrencilerin dışarı çıkmasını emrettiler. Akıbetlerinin üstünde durmadım. Sanırım, bugün Taliban tarafından ele geçirilen hükümet yanlısı öğrencilerinkinden farklı olmadı. Şehrin dışında, “mücahitlerin” – Başkan Ronald Reagan’ın favori “özgürlük savaşçıları” – kızlara eğitim verdiği için bir okulu yıktığı söylendi. Doğrudur. Okul müdürü ile eşi – yakıldıktan sonra – bir ağaca asılmışlardı.

Afganlar bize garip hikayelerle geliyorlardı. Siyasi tutuklular ülkeden alınıyor ve Sovyetler Birliği’nde işkence ediliyorlardı. Hüküm gizliydi. Kandahar’da hem bir Avrupa süveteri hem de Afgan türbanı giyen bir çarşı esnafı olan ellilerindeki eğitimli bir adam, sokakta bana yaklaştı. Bu görüşmenin notlarını hala saklamaktayım.

“Hükümet her gün gıda fiyatlarının düştüğünü söylüyor,” dedi. “Her gün Sovyetler Birliği ile işbirliği sayesinde işlerin daha iyileştiği söyleniyor. Ancak bu doğru değil. Hükümetin yolları kontrol edemediğini fark ettiğiniz mi? Allah belalarını versin. Sadece şehirleri kontrol edebiliyorlar.” “Mücahitler” Helmand eyaletini istila etmiş ve tıpkı bugünkü gibi, Pakistan sınırını geçip geri dönmekteydiler. Hatta bir Sovyet Mig savaş uçağı 1980 başında gerillalara saldırmak için sınırı geçmişti. Pakistan hükümeti – ve tabi ki ABD – bunu Pakistan’ın egemenliğinin ihlali olarak kınadılar. Haydi bunu bugün, gerillalara saldırmak için sık sık sınırı geçen insansız uçakları kullanan genç Amerikalılara söyleyin.

Moskova’da neredeyse çeyrek yüzyıl önce, Afganistan’ın eski Rus işgalcileri ile görüşmeye gittim. Bazıları artık ilaç bağımlısıydı, diğerleri stres bozukluğu denilen şeyden muzdaripti.

Ve Barack Obama’nın kaosa daha derin daldığı bu tarihi günde, haydi, İngilizlerin 1842’de Kabil’den geri çekilmesini ve telef edilmesini hatırlayalım.

Independent

Afganistan: İmparatorluklar için bir kapan – Zoltan Grossman

02.12.2009

Misilleme Bir Tuzaktı

Afganistan: İmparatorluklar için bir kapan

ZOLTAN GROSSMAN

Birkaç ay içinde, Afganistan, ABD’nin tarihindeki en uzun savaş olarak Vietnam’ı geride bırakacak. 1 Aralık’taki West Point konuşmasında, Başkan Obama “Afganistan’ın bir başka Vietnam” olduğunu inkar etti—bazı yönlerden haklıydı. 1975’te Vietnam—etnik ve siyasi olarak—Afganistan’ın hiç olmadığı kadar bütünleşmiş bir devletti. Afganistan çok daha dağlık ve işgali çok daha zor bir ülke ve Vietnam veya Irak’takinden çok daha suni olan sömürge sınırları ile çevrili durumda.

Ancak Afganistan’ın hem Vietnam hem de Irak ile ortak bir yanı var: Yabancı işgaline karşı—Vietnam’da Çin, Japon ve Fransız, Irak’ta Türkler ve İngilizler ya da Afganistan’da İngilizler ve Ruslar—Amerikalılar daha gelmeden bile uzun bir geçmişe sahip olan direniş. Bu mağrur tarih, geçtiğimiz iki yüzyılda Afganistan’ın farklı etnik ve mezhep gruplarını birleştiren ana faktör.

Afganistan imparatorluklar için bir kapandır. Girerler ancak çıkamazlar. Savaş tuzağına düşerler ve ardından kazanamayacakları bir batakta saplanıp kalırlar. İngiliz askerleri, küresel imparatorlukları nihai olarak çökmeden önce, Afganistan’daki üç sömürge savaşından canlarını zor kurtardılar.

Ruslar, Sovyetler Birliği ile onun Afgan müttefikleri çökmeden sadece birkaç yıl önce, yenilgiyle geri çekildiler. 1979’da Başkan Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Sovyet taraftarı devrimci hükümete karşı savaşan İslamcı mücahitleri silahlandırmak suretiyle, Sovyetleri bilinçli olarak Afganistan’ı işgal etmeye yönlendirdi. Aynı zamanda Usame Bin Ladin tarafından da desteklenen mücahitler, on yıl içinde Sovyet süper gücünü yenilgiye uğrattılar.

Misilleme Bir Tuzaktı

Bin Ladin’le Afganistan’da bir röportaj yapmış olan İngiliz muhabir Robert Fisk’e göre, Bin Ladin, 1990’da Amerikalılara cephe aldığında yaşanan Sovyet deneyiminden bazı sonuçlar çıkarmıştı. Bin Ladin, ABD elçiliklerine ve sonunda da Amerikan şehirlerine saldırarak, bir başka süper gücü daha Afganistan’ı işgal ederek misilleme yapmak üzere provoke edebileceğini ve Sovyetlerin yok olduğu aynı beyhude savaşta batağa saplanıp kalmasını sağlayabileceğini hissetti. 11 Eylül’den birkaç gün önce, El Kaide Kuzey İttifakı’nı birleştiren tek mücahit lideri öldürdü, böylece ABD işgalcileri geldiklerinde güçlü bir kukla hükümdar bulamayacaktı.

11 Eylül’den iki gün sonra Fisk, “Misilleme bir Tuzak” şeklinde uyaran bir makale yayınladı ancak çok az Amerikalı onun bu öngörüsüne kulak verdi. ABD, yüksek teknolojili savaşta Taliban’ı hızla Kabil’den sürdüğünde, bu öngörü gülünç göründü. Şimdiyse, Amerikalılar nihai açmaza ve yenilgiye giden yolu körlemesine izledikçe, Fisk açık sözlü bir kahin gibi görünüyor.

Bugüne dek Amerikalılar Sovyetlerin Afganistan’da izlediği ile aynı senaryoyu izledi. Kırsal kesimin büyük kısmında asiler hakim olsa da, Kabil’i kontrol etmenin ülkeyi kontrol etmek olduğuna inandılar. Jetler ve insansız uçaklarla (Sovyetlerin HIND helikopterleri gibi) yapılan hava saldırılarının isyancıları yeneceğine inandılar, oysa bunlar sadece daha fazla sivilin soğumasına ve uzaklaşmasına yol açıyor. İşkencenin direnişi çözeceğine inandılar. Oysa ki bu sadece Afganların yabancı hükümranlığına olan nefretlerini meşrulaştırdı. Asileri Pakistan’a sürmenin zafer sayılabileceğine inandılar, oysa bu direnişçiler için güvenli bir sınır cenneti yarattı. Ayrıca kabile liderleri tarafından rakiplerine saldırmaları konusunda manipüle edildiler, bu ise (doğal olarak) rakipleri direnişin kucağına itti.

Afganistan ve Pakistan’daki her ABD misyonu, Taliban’a daha fazla asker kazandırma işlevi görüyor. Amerikalılar, Taliban’a sempati beslediklerinden değil, tam tersi nedenlerle işgale giderek daha çok karşı çıkıyorlar. Anlayamadığımız karmaşık bir etnik ve kabilesel ortamda ne kadar fazla kalırsak, Taliban’ın tüm iktidarı ele geçirmesi o kadar olası—en azından güney ve doğu eyaletlerinde.

Çifte Standart

Tıpkı Sovyetler gibi, Amerikalılar İslamcı düşmanları tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerini kınamak konusunda oldukça becerikliler ancak destekledikleri diktatörlerin yaptıklarını tamamen görmezden geliyorlar. Kabil’deki Başkan Karzai ve eyaletlerdeki savaş lordları sorunun parçası, çözümün değil. Afganistan’ın İslamlaştırılması, 1996’da Taliban’ın iktidara gelmesi ile başlamadı, bunun dört yıl öncesinde ABD destekli mücahitler Sovyetçi hükümeti devirdiğinde başladı.

Bu dört yıl boyunca, ABD destekli mücahitler iç savaşta Kabil’i yakıp yıktılar, kadınların burka giymesini zorunlu kıldırlar ve savaşta tecavüzü kurumsallaştırdılar. Taliban, aynı ABD destekli diktatörler Kuzey İttifakı olarak Kasım 2001’de iktidara geri dönene dek beş yıllık iktidarı boyunca, bu kadın düşmanı politikaları yalnızca inceltti ve derinleştirdi.

Kabil’e köktenciliği getirmiş olan aynı kirli adamları silahlandırıyor ve finanse ediyoruz. 1980’lerde mücahitleri Sovyetlere karşı destekleyerek, o zamandan beri iki milyondan fazla Afgan’ın yaşamına mal olan ve El Kaide’nin ortaya çıkmasına yarayan bir şiddet döngüsünün oluşmasına yardımcı olduk. Bugün Taliban’a karşı diktatörleri destekleyerek ne gibi yeni canavarlar yaratıyoruz ve bu dönüp dolaşıp bizi nasıl vuracak?

Sovyetler gibi Amerikalılar da, direnişin yalnızca İslamî köktencilikten değil etnik milliyetçilikten de beslendiğini anlamıyorlar. Taliban örneğinde direniş, anavatanlarını Afganistan ile Pakistan arasında bölen suni sömürge “Durand Çizgisi”ni görmüş Paştunların mağduriyetini temsil ediyor. Taliban’ı etkisiz hale getirmenin en iyi yolu, bu tarihsel mağduriyetin kabul edilmesi ve her iki ülkedeki Paştun sivil toplumu ile işbirliği yapılmasıdır.

Bir Bölme Stratejisi mi?

Ancak Afganistan’daki farklı etnik bölgeleri birleştirmek yerine, NATO işgali bu bölgelerin de facto olarak daha fazla bölünmesine neden olmuş görünüyor. Başkan Obama’nın topladığı dış politika ekibi, Yugoslavya ve Irak’ın etnik-mezhepsel bölünmesini savunmuş olan bazı önemli şahsiyetleri içeriyor. Obama’nın Af-Pak Özel Danışmanı Richard Holbrooke, 1995’te Bosna’yı Sırp ve Müslüman-Hırvat cumhuriyetlere bölen ve sonuç olarak üç yıllık iç savaşta nüfusu zorla yerinden eden etnik temizliğe onay vermiş olan anlaşmanın hazırlayıcısıdır. Holbrooke ayrıca, Sırp siviller aynı yıl Hırvatistan’dan ve 1999’da Kosova’dan sürgün edildiğinde de görmezden geldi.

Başkan Yardımcısı Biden, Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri olarak mezhepsel bölünmesini savunmuştu. Önerisi Bağdat’ta zorla yerinden atmalar ve komşular arasında duvar örmelerle muradına ermiş görünüyor.  Hem Holbrooke hem de Biden, düşmanlar tarafından yapılan etnik temizliğe karşı “insani müdahale” argümanını kullandılar ancak aynı şey müttefikler tarafından yapıldığında görmezden geldiler. (Holbrooke Taliban’a karşı uyuşturucu ticari argümanını benzer bir şekilde kullandı ancak—Kuzey İttifakının savaş lordları ile Karzai ailesi gibi—ABD müttefiklerinin diz boyu uyuşturucu ticaretine bulaştığı ortaya çıktığında aniden bu argümanı önemsiz gibi göstermeye başladı.)

Afganistan’daki bazı trendler benzer bir bölme stratejisinin işaretlerini veriyor. Başkan Karzai yakın zamanda Şii topluluklarındaki kadınlara dair kadın hakları gruplarının figanına yol açan bir dizi yasa çıkardı. Farklı mezhepsel gruplar için farklı yasal standartlar getirmesinin de facto (gayri resmi) bir bölünme anlamına geldiği ise pek fark edilmedi. Bazı Paştun eyaletlerinin kontrolünü Taliban’a bırakan çeşitli “barış” teklifleri yapıldı. Barışı getirmek bir yana, böylesi bir etnik-mezhepsel bölünme, karma bölgelerde, egemen grup olmayan sivilleri dışarı sürmek için şiddetli “temizlikleri” ateşleyecektir—Bosna’ya, Kosova’ya ve Irak’ın çoğuna “mezarlık barışını” getiren süreç.

Askeri üsler ve “Afganlaştırma”

Hem eski Yugoslavya’da hem de Irak’ta, ABD müdahaleleri, tıpkı Afganistan’da olduğu gibi arkalarında büyük kalıcı askeri üsler bıraktılar. GlobalSecurity.org sitesine göre, Afganistan’da ABD ve müttefiklerinin idaresinde en az 36 İleri Operasyon Üssü ile 31 askeri kamp var. Kabil, Bagram, Kandahar, Şinand ve Celalabad’daki en büyük hava üslerinden çoğu, Sovyetlerin 1980’lerde mücahitlere karşı hava saldırılarını yürüttükleri ile aynı üsler. Bu askeri üsler kapan için somut örnekler—bir işgali sürdürmek için kendi kendini doğrulayan bir argüman: üsleri savunmak…

Obama savaş güçlerini aşamalı olarak geri çeksin veya çekmesin, çok geniş bir alana yayılan ve gündemdeki takviye için genişletilen ve daha uzun süreli bir işgal için güçlendirilen bu üslerden çekilmek konusunda hiçbir şey söylemedi. Sözde bir “geri çekilme” sonrasında bile Pentagon, ABD’nin Irak ve Afgan üslerine erişmesini garanti altına almak için, Filipin tarzı bir Misafir Güçler Anlaşması düzenleyebilir. Üsler, savaşı sürdürmek için inşa edilmiyorlar; savaşlar, arkalarında, bu stratejik bölgede sonsuza dek garnizon (ve hedef) işlevi görecek yeni ve kalıcı üsler bırakmak üzere açılıyorlar.

Pentagon ayrıca, 1973-75’teki Vietnamlaştırma boyunca ve Moskova’nın—başarısız olması farkıyla—Afganistan’da 1989-92’de denediği gibi, arkasında “savaşı devralacak” Afgan ve Iraklı güçler bırakmayı da planlıyor. Ancak askerlerin Amerikalı veya yabancı olması fark etmez—hileli seçimlerle veya demokratik hareketlerin bastırılması ile iktidara gelen çürümüş bir rejimi destekliyorlarsa, “Iraklaştırma” ve “Afganlaştırma” başarısızlığa mahkumdur.

Bağdat ve Kabil’deki rejimleri desteklemek, yalnızca yabancı efendilerine olan minnetlerini artıracak ve İslami direnişi zayıflatmak bir yana güçlendirmeye yardımcı olacaktır. İslamcı köktencilik ve yabancı işgali aynı madalyonun iki yüzü. Birbirlerini güçlendiriyorlar, birbirlerini besliyorlar ve birbirlerine ihtiyaçları var. Ancak iki yanlış bir doğru etmez.

Afganistan’dan çıkmamız ve Afganların bir Ulusal Birlik Hükümeti oluşturmasına izin vermemiz gerekiyor—sadece kuzeyin mücahit savaş lordları ile Paştun Taliban (silahlı adamlar) için değil, Afgan etnik gruplarının ve kadınlar, gençler ve yaşlılar dahil sivil toplumunun tümü için.

Obama, “Başka bir ulusun kaynakları üzerinde hak iddia etmeyeceğiz” derken, gerçekten söylediği şeyi kastediyorsa, Afganistan ve Pakistan üzerinden geçecek gelecekteki bir Hazar Havzası gaz boru hattından da vazgeçmesi gerekir. Obama, “Dünya egemenliği peşinde değiliz” derken gerçekten söylediği şeyi kastediyorsa, Afgan askeri üslerinden gerçek bir çıkış stratejisi belirlemeli—Bagram’ın ortasındaki işkence merkezinden başlayarak—ve oluşmasına yardım ettiği savaş milislerini silahsızlandırma konusunda Afganlara yardım etmelidir. “Diğer ulusları işgal etmek peşinde değiliz” iddiasındaysa, bunu ispatlamanın en basit yolu diğer ulusları işgal etmemektir.

Counter Punch