Katalanlar yalnız değil. Dünyanın dört bir yanında kendi kendilerini yönetmek isteyen halklar var – Neal Ascherson

Yeni Özgür Politika

Bu işin sonu Katalunya için kötü bitebilir. Kendi fikri bitmiş görünen Madrid’deki İspanyol hükümeti, tavsiye almak için atalarının Kastilya ruhuna dönmüş gibi. Kastilyalı atalar ise şöyle diyor: “Zırhlarınızı kuşanın, baltalı kargılarınızı keskinleştirin ve bu sonradan görmelere Krallığımızda efendi kimmiş gösterin.” Önü alınamazsa, günden güne ilerleyen gelişmeler, General Jaruzelski’nin 1981’de Polonya’da yaptığına doğru gidiyor: Ramblas’da (Barselona’nın en merkezi caddesi) tanklar, medyanın sansürlenmesi, 10.000 “ayrılıkçının” hapse atılması. Ve neredeyse kaçınılmaz olarak da, bir miktar “şehit” kanı. Yani bir Avrupa trajedisi.

SPAIN-CATALONIA-POLITICS-JUSTICE-DEMONSTRATION

Madrid’deki merkezi hükümet ve Katalunya özerk yönetimi kafa kafaya çarpışma yolunda: Katalanlar referandumun yapılacağını söylüyor, Madrid ise yaptırtmamakta kararlı Continue reading “Katalanlar yalnız değil. Dünyanın dört bir yanında kendi kendilerini yönetmek isteyen halklar var – Neal Ascherson”

Reklamlar

G. M. Tamás: İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı

Miklos-Tamas-Gaspar-Press-SZO

Jaroslav Fiala, G. M. Tamás ile kapitalizmin vahşiliğini, Orbán Macaristan’ını ve Avrupa sisteminin başarısızlığını konuştu.

Jaroslav Fiala: Avrupa tehlikeli bir dönemden geçiyor: Avro bölgesinde kriz, terör saldırıları, aşırı sağın yükselişi vb… Liberal demokrasi tehlikede mi?

G. M. Tamás: Kimse liberal demokrasinin kimilerini özgürleştirip bazı kulluk türlerini ortadan kaldırdığını inkâr edemez. Ama mevcut sistem artık bir dizi çelişki ve çıkmaz içinde. Liberal demokrasi çok ciddi bir kriz yaşıyor ve bu, sosyalizmin “ölümüyle” de aynı döneme denk geldi. Liberal demokrasinin gerekli koşulu, işçi hareketinin mevcudiyeti idi. Sosyal demokrasinin, iç barış ve istikrar karşılığında bazı devrimci taleplerinden vazgeçip burjuva devletinin bir parçası olduğu bir uzlaşmanın sonucuydu liberal demokrasi. Bu uzlaşmada alt sınıflar temsil ediliyordu. Proletaryası için ayrıcalıkları, sendikaları, sosyal demokrat ve komünist partileri ile Batılı refah devletleri içindeki sınıflar arası iç denge ve reforme edilmiş ve sınırlandırılmış kapitalizm ile Sovyet bloğu arasındaki uluslararası denge, 1945 ile 1989 arasında bugün bizim “liberal demokrasi” dediğimiz şeye yol açmıştı. Batı Avrupa’daki çalışma yasaları ve cinsiyet eşitliği ve aile hukuku ile ilgili yasalar, 1920’lerden itibaren Sovyet ve sosyalist yasal çerçeveyi izledi. Son hukuk tarihi araştırmaları bunu gösteriyor. Continue reading “G. M. Tamás: İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı”

Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek

macron-lepenAssange karşıtı, Hillary yanlısı liberal solun Birleşik Krallık’taki sesi The Guardian gazetesinde çıkan bir yorum yazısının başlığı şöyle idi: “Le Pen, Yahudi Soykırımı konusunda revizyonist bir aşırı sağcı. Macron değil. Aralarında bir seçim yapmak çok mu zor?”

Tahmin edilebilir bir şekilde, metnin kendisi şöyle başlıyor: “Bir yatırım bankacısı olmak Yahudi Soykırımı revizyonisti olmakla aynı şey mi? Neoliberalizm neofaşizmle eşit mi?” ve dalga geçercesine, ikinci turda Macron’a oy vermek için “koşullu” sol desteğe bile karşı: “Şimdi bile Macron’a oy veririm – SEVE SEVE.”

En kötüsünden liberal şantaj bu: Macron koşulsuz desteklenmeli; önemli olan neoliberal bir merkez politikacı olması değil, Le Pen’e karşı olması. Bildiğimiz o eski “Trump’a karşı Hillary” hikayesi: faşist tehditle yüz yüze iken Hillary’nin peşinde toplanmalıyız (ve onun ekibinin Sanders’ı gaddarca nasıl kenara ittiğini ve dolayısıyla seçim mağlubiyetine katkı sağladığını unutmalıyız). Continue reading “Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek”

Fransa’nın göbeğinde bir otonom alan: ZAD – Martin Legall

10875454145_a981ff16a1_k-1920x1080

ROAR Magazine

Her şey onlarca yıl önce Fransa’nın batısındaki Nantes şehri yakınlarında ikinci bir havaalanı inşa edilmesine karşı gelişen yerel direnişle başladı. Bu direniş sekiz yıl önce ZAD (Zone à Défendre veya “Savunma Bölgesi”) olarak bilinen otonom alanın kurulması ile taçlandı. ZAD o zamandan beridir zapturapt altına alınma tehdidi altında ve polisin alanı boşaltmak için birçok saldırısına maruz kaldı. Fransa çapında ve yurtdışından birey ve kolektiflerin desteği ile işgal bugüne kadar varlığı korudu.

Nantes’da ikinci bir havaalanı inşa etme planları ilkin 1960 ortalarında gündeme geldi. Resmi makamlar ekonomiyi Paris merkezli olmaktan çıkarıp Fransa’nın diğer şehirlerine yaymak istiyorlardı. 1970’lerde bölge meclisi Nantes’ın kuzeyindeki Notre-Dames-des-Landes kasabasını havaalanının yapılacağı yer olarak belirledi. Bunun üzerine çiftçiler ve yerel üreticiler havaalanı inşaatına karşı direnmek için örgütlenmeye başladılar. Continue reading “Fransa’nın göbeğinde bir otonom alan: ZAD – Martin Legall”

Milliyetçiliği yenmek için Avrupa’nın ‘New Deal’a ihtiyacı var – Yanis Varoufakis

nordic-resistance

İsveçli Neo-Nazi grup Nordiska Motståndsrörelsen, Trump’ın ABD başkanı seçilmesini kutlamak için tarihinin en büyük yürüyüşünü gerçekleştirdi.

Diğer Avrupalılar buhranın pençesindeyken hiçbir Avrupa ulusu müreffeh kalmayı sürdüremez

(Project Syndicate) ― “Neye mal olacağını umursamıyorum. Ülkemizi geri alacağız!” Geçtiğimiz Haziran’daki Brexit referandumundan bu yana İngiltere boyunca bu gururlu mesaj duyuluyor. Ve kıta boyunca yankı bulan bir talep bu. Yakın zamana dek, Avrupa’yı “kurtarmaya” dönük herhangi bir öneri, uygulanabilirliğine dair kuşkularla birlikte olsa bile, sempatiyle karşılanıyordu. Bugün ise kuşkuculuk Avrupa’nın kurtarılmaya değer olup olmadığına kadar varmış durumda.

Avrupa fikri; inkâr, isyan ve yanıltmacadan müteşekkil bir güç tarafından geriye çekiliyor. Avrupa Birliği düzeninin, AB’nin ekonomik mimarisinin hiçbir şekilde 2008 bankacılık krizinden çıkabilecek şekilde tasarlanmadığını inkârı, Avrupa projesinin meşruiyetini ortadan kaldıran deflasyonist güçlere sebep oldu. Deflasyona karşı öngörülebilir tepki, Avrupa karşıtı partilerin kıta boyunca isyanı oldu. Ve bunların en kaygı vericisi, düzenin milliyetçi dalganın önünü “layt-federasyon”un kesebileceği yanıltmacası ile yanıt vermesi. Continue reading “Milliyetçiliği yenmek için Avrupa’nın ‘New Deal’a ihtiyacı var – Yanis Varoufakis”

Sol popülizm ve siyasetin feminizasyonu

Sol popülizmin aksine feminize bir siyaset, çeşitlilikten veya dominant olanın (beyaz heteroseksüel erkekler) ötesindeki kimliklerden kaçınmaz. Bu gerçekliği kabul eder ve sorunları kolektif şekilde belirleyip çözmek için araştırma ve tartışma süreci çağrısı yapar. Cinsiyet ve etnisite ile ilgili hedefleri kenara koymak yerine, bunları ortak yararların temel bileşenleri olarak anlar ve birden fazla ayrıcalık ve ezme sistemi konusunda bilinç yükseltmeye çalışır.

6269564_1

ROAR Magazine, Yazarlar: Laura Roth, Kate Shea Baird

Bugünlerde Avrupalı solcular arasındaki en canlı tartışmalardan ikisi, sol popülizmin stratejisi ve siyasetin feminize edilmesi ihtiyacı üzerine. Ancak ikisinin ilişkisi konusunda ise henüz pek az şey söylenmiş durumda. Sol popülizmin feminist bir okuması nasıl yapılabilir? Siyasetin feminize edilmesi hedefinde sol popülizmin yeri nedir?

Popülizmin siyasetin feminizasyonuyla uyumsuz olmakla kalmayıp esasında partiyarkayı güçlendirdiğini düşünüyoruz. Temelde uyumsuz olan bu stratejiler arasında bir tercihle yüz yüzeyken, herhangi bir dönüşüm umudu için popülizmi terk etmemiz ve siyaset yapma tarzını değiştirme konusunda içten bir kararlılık sergilememiz gerekiyor. Continue reading “Sol popülizm ve siyasetin feminizasyonu”

Barselona ve Katalunya’nın neden kiracı derneklerine ihtiyacı var?

38e1d01100000578-0-image-m-2_1475240589290

Ekonomik krizin İspanya’yı çok sert vurduğu 2009 yılından bu yana Barselona’da binlerce evden çıkarma yaşandı. Morgıçlar ve hacizler İspanya’da binlerce insanın kabusu oldu. Bugün halen, sadece Barselona’da her gün 8 ila 10 evden çıkarma yaşanıyor. Ancak evden çıkarmaların yüzde 90’dan fazlası kirayı ödeyememekten kaynaklanıyor. Dolayısıyla barınma sorunlarımız morgıçlardan kiralara kaydı.

İspanya Franco döneminden beri esasen ev sahiplerinden oluşan bir toplum olmuş olsa da bugün ev satın almak o kadar kolay değil. Barselona nüfusunun yüzde 30 kadarı kirada oturuyor ama çoğu bu alternatifi isteyerek seçmiyor çünkü kira piyasası çok pahalı ve güvenilmez. Barselona’da kiralar 2013-2016 arasında yüzde 11 arttı. Ayrıca 2013’te bankaların talebi üzerine değiştirilen kira yasası da ev sahiplerini koruyor ve kiracıların pozisyonunu zayıflatıyor. İspanya’nın üç artı bir yıllık kira sözleşmeleri kiracıların kesinlikle zararına çünkü kiralar her sözleşme yenilemede sınırsız şekilde arttırılabiliyor. Continue reading “Barselona ve Katalunya’nın neden kiracı derneklerine ihtiyacı var?”

6 soruda İtalya referandumu – Catherine Edwards

Çeviri: Barış Satılmış

efd8509166f4005812d688e1b69fd81f39c01dc893705aa3b3db650c7f24296b.jpg

İtalya Başbakanı Matteo Renzi, önerdiği anayasal reformların referandumda büyük bir farkla reddedilmesinden sonra istifa edeceği duyurdu. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu, İtalya’yı neyin beklediğini ve tüm bunların Avrupa için ne anlama geldiğini merak ediyorsanız okumaya devam edin.

  1. Bu sonuç bir şok mu?

Evet ve hayır. Son anketler Hayır kampını ikna edici biçimde önde gösteriyordu ama sonunda çoğu anketin tahmin ettiği gibi beş puanlık bir fark yerine yirmi puandan biraz az bir farkla kazandılar.

İtalya siyasetinde bir uzman olan, Salford Üniversitesi profesörü James Newall, bu büyük farkın çok daha yakın bir sonuç bekleyen birçok gözlemci için sürpriz olduğunu söylüyor.

Hayır kampının neden kazandığına gelince, sosyal, ekonomik ve politik etkenler rol oynadı.

“Bu sonucu yaratan şey – sadece bu olmasa da – büyük oranda sistem karşıtı duygular” diyor Newall. “Bazıları tek tek önerileri oyladı, diğerleri sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlik nedeniyle, kimileri de özellikle Renzi’ye karşı oy verdi çünkü bunu kendi performansı üzerine bir referandum olarak sundu.” Continue reading “6 soruda İtalya referandumu – Catherine Edwards”

İtalya’da Foodora grevi: ‘gig ekonomisi’nin karanlık yanı – libcom.org

foodora2

libcom.org

Çeviren: Serap Şen

Foodora yemek servisi aplikasyonu için çalışan kuryeler, ‘gig ekonomisi’(1) ve içinde çalışan işçilerin nasıl örgütlenebileceği konusunda soruların artmasına sebep olan bir grevdeydi.

  1. ‘Gig ekonomisi’ nedir?

Gazeteler her gün eski dünyamızın dijital teknolojiler sayesinde nasıl değiştiğine dair haberlerle dolu. Sık sık tam otomasyon, hayatın dijitalleşmesi ve çalışmanın sonu konulu yazılar okuyoruz. Tüm bu konular paylaşım ekonomisinde iç içe geçmiş: arz ve talebi birleştiren aplikasyonlar belirli bir iyilik taşıyor. Foodora ise bunlardan biri değil, çünkü hiçbir şey paylaşılmıyor. Foodora tıpkı Uber, MechanicalTurk veya Task Rabbit gibi, gig ekonomisinin bir parçası.

Foodora, esnek bir kurye filosu sağlayarak restoranlara yeni müşteri imkânı sunuyor. Aplikasyon satın alımları takip ediyor ve bunlara hızı ve mesafeyi hesaplayan algoritmalara dayalı olarak kuryeler atıyor. Restoranlar başka kimseyi çalıştırmadan, yalnızca tamamlanan teslimatlara yüzde 30 ödeyerek, yani hiçbir ekstra maliyet olmaksızın yeni siparişler alıyorlar. Müşteriler istedikleri yemeği geniş bir restoran çeşitliliği içinden teslimat başına 2,90 Euro ödeyerek evden teslim alıyorlar. Şirketin “bisikletçiler” dediği genç bisiklet sürücüleri, boş zamanlarında şehirde dolanarak biraz para kazanıyorlar. Bir zamanların Berlin merkezli başlangıç şirketi Foodora, uluslararası bir işletme haline geldi ve 10 ülkede 36 şehre yayıldı. İtalya’da iki yıl önce açıldı, Turin ve Milan’da (kuzey İtalya) başladı ve kısa süre sonra Roma’ya genişleyecek. Satış hacminin her ay %75 artması bekleniyor. Continue reading “İtalya’da Foodora grevi: ‘gig ekonomisi’nin karanlık yanı – libcom.org”

Ken Loach ile ‘I, Daniel Blake’, Jeremy Corbyn ve Leon Trotsky üzerine

ken

John Rees, counterfire.org

Yeni Özgür Politika

İşçi Partisi tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir moment. Jeremy Corbyn sermaye ile çıkarları çatıştığında işçi sınıfını savunabilecek ilk İşçi Partisi lideri. Ve sermayeyi ulaşım ve sağlıktan kovalayabilirse, kamu sanayisine ve hizmetlerine yatırım yapabilirse, bu, sürekli genişlemesi gereken sermaye için büyük bir yenilgi olacak.

I, Daniel Blake kritik bir başarı kazanmış durumda. Bu fikrin kaynağı neydi?

Birkaç yıl önce, metin yazarı Paul Laverty ile, sosyal yardımlarını kaybeden insanlarla ilgili haberler duyuyorduk. Korkunç hikayeler birbirini takip ediyordu. Yeniden değerlendirmeye alınıp yardım haklarını kaybeden engelliler, değerlendirme süreci ile ilgili, hasta insanların iş aramaya zorlanması gibi sorunlar, aşevlerinin yaygınlaşması. Bu haberler hiç kesilmeden devam etti. İkimizin de kampanya yürüten insanlarla ilişkisi vardı, Paul onlardan epey şey öğreniyordu, böyle böyle biz de bu konuda bir film yapabileceğimizi düşündük. Continue reading “Ken Loach ile ‘I, Daniel Blake’, Jeremy Corbyn ve Leon Trotsky üzerine”