Arap tercümanlar Yunan felsefesini muhafaza etmekten çok daha fazlasını yaptılar – Peter Adamson

idea_sized-xir-182458

Sokrat ve Öğrencileri, 13. yy. civarı, Türk Ekolünden El Mübaşir tarafından yazılmış ‘Kitab Mukhtar al-Hikam wa-Mahasin al-Kilam’dan bir çizim.

aeon.co

Avrupa antikitesinde filozoflar büyük oranda Yunanca yazdılar. Akdeniz’in Romalılar tarafından fethi ve paganlığın ezilmesinden sonra bile felsefe güçlü bir şekilde Helen kültürü ile ilişkili olmayı sürdürdü. Roman dünyasının Cicero ve Seneca gibi önde gelen düşünürlerinde Yunan edebiyatının özel bir yeri vardı; Cicero hürmetlerini sunmak için felsefe kahramanlarının yurdu Atina’ya bile gitti. İmparator Aurelius’un Meditations’ı Yunanca yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra da Boethius, Latince bir felsefe geleneği canlandırmayı denediler ama erken Orta Çağlar sırasında Yunan düşüncesinin çoğunluğu Latincede ancak kısmen ve dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Dünyanın başka bölgelerinde ise durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğunun doğu kesiminde, Yunanca konuşulan Bizans, Plato ve Aristo’yu orijinal dilinde okumaya devam edebiliyordu. Ve İslam dünyasındaki filozoflar Helen entelektüel mirasına sıra dışı bir erişime sahipti. 10. yüzyıl Bağdat’ında Arapça okuyabilenlerin bugün İngilizce okuyabilenler kadar Aristo’ya erişimi vardı. Continue reading “Arap tercümanlar Yunan felsefesini muhafaza etmekten çok daha fazlasını yaptılar – Peter Adamson”

Reklamlar

Silvia Federici ile söyleşi – Occupied Times

silfed_Inline

Silvia Federici New York’ta yaşayan bir düşünür, öğretmen ve örgütçü. Nijerya’da yıllarca öğretmenlik yaptıktan sonra bir sosyal bilimler profesörü olarak çalıştığı Hofstra Üniversitesi’nde fahri profesörlüğü sürdürüyor. Federici, diğer birçok rolünün yanında, Afrika Akademik Özgürlükler Komitesi’nin ve Uluslararası Feminist Kolektif’in kurucularından. Evişi için Ücret kampanyasını örgütledi ve Midnight Notes Collective’in içinde yer aldı. Federici’nin en bilinen çalışması Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, ilksel birikimin kapitalizmin temel bir özelliği olduğunu savunuyor.

Occupied Times Çalışmanız, özellikle de fabrika sistemi içinde, üretim ve yeniden üretimin optimum birimi olarak görülmeye başlandığı on dokuzuncu yüzyıl kapitalizminin bir yapısı olarak çekirdek ailenin ortaya çıkışına odaklanıyor. Çekirdek aileyi telafisiz şekilde geriletici ve dönülmez biçimde kapitalist ilişkilerle bağlantılı mı görüyorsunuz? Öyle ise, kendimizi bu normatif toplumsal yapıdan nasıl kurtarabiliriz?

Silvia Federici Çekirdek aile, çelişki üzerine kurulu bir toplumsal formdur. Yeniden üretimi sağlar ancak gelecek veya günlük sömürümüz açısından işçiler olarak. Bu denli baskıcı olmasının bir sebebi budur. Çocukken kapitalist iş disiplinini kabul etmeyi öğrendiğimiz yerdir. Ayrıca eşitsiz ilişkilerin de yeridir. Continue reading “Silvia Federici ile söyleşi – Occupied Times”

Türkler, Kürtler, Amerikalılar: Kobane bilmecesi – Pepe Escobar

fft81_mf1925616 22 Ekim 2014

Suriyeli Kürtlerin IŞİD’e karşı ümitsizce savaş verdiği Kobane’nin kadınlarına dikkat edin. Onlar ABD, Türkiye ve Irak Kürdistan’ı hükümetinin ihanetçi ajandalarına karşı da savaşıyorlar. Kim galip gelecek?

Rojava üzerine konuşmakla başlayalım. Rojava’nın – kuzey Suriye’nin Kürt nüfusunun en yoğun olduğu üç bölgesi – tam olarak ne anlam ifade ettiği, cezaevindeki aktivist Kenan Kırkaya tarafından yazılan şu makalede aktarılıyor. Bu makalede Kırkaya, Rojava’nın “Kürtler veya Suriyeliler ya da Kürdistan için bölgesel anlamının çok ötesinde, kapitalist ulus devlet sisteminin hegemonyasına meydan okuyan devrimci bir modele ev sahipliği yaptığını” savunuyor. Continue reading “Türkler, Kürtler, Amerikalılar: Kobane bilmecesi – Pepe Escobar”

İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları – Daveed Gartenstein-Ross

56165
21 Ekim 2014, Salı

Georgetown’dan Daveed Gartenstein-Ross ile İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları üzerine…

Daveed Gartenstein-Ross, Foundation for Defense of Democracies’in kıdemli üyesi ve Georgetown Üniversitesi’nde geçici yardımcı doçent. Yakın zamanda, İslam Devleti’nin Anbar saldırısını ve komutanlarından biri olan Ebu Ömer El Şişhani’nin rolünü belgeleyen War on the Rocks kitabında “İslam Devletinin Anbar Saldırısı ve Ebu Ömer El Şişhani” başlıklı bir makale yayınladı. Bu isyancı lidere ve İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki strateji ve taktiklerine ışık tutmak için, Gartenstein-Ross ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisini Twitter’da @DaveedGR hesabından takip edebilirsiniz. Continue reading “İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları – Daveed Gartenstein-Ross”

Kapitalizm vs. iktidar seçeneğini parçalamak – John Holloway

JohnHolloway-main

Röportajı yapan: Amador Fernández-Savater

29 Eylül 2014

İspanya ve Yunanistan’da sol partilerin yükselişte olduğu bir dönemde, John Holloway, 2002 tarihli tezini yineliyor: İktidar olmadan dünyayı değiştirmemiz mümkün mü?

John Holloway, 2002‘de İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı başucu kitabını yayınladı. Zapatistaların ‘¡Ya basta!’ (Artık Yeter) sözlerinden, Arjantin’de 2001-02‘de ortaya çıkan hareketten ve küreselleşme karşıtı hareketten ilham alan Holloway, bir önerme ortaya koydu: Otoriter komünizmin çöküşü sonucunda çürütülen şey devrim veya dünyanın dönüştürülmesi fikri değil, iktidarı almak şeklindeki devrim fikri ve partinin mükemmel siyasi araç olduğu fikridir. Continue reading “Kapitalizm vs. iktidar seçeneğini parçalamak – John Holloway”

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

salah-chouaki

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü. Continue reading “Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI”

WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek

wikileaks-julian-assange-time-cover

Ocak 2011

WikiLeaks tarafından sızdırılan diplomatik yazışmalardan birinde Putin ve Medvedev, Batman ve Robin’e benzetiliyor. Kullanışlı bir benzetme: WikiLeaks’in örgütleyicisi Julian Assange Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki karşılığı değil mi? Filmde takıntılı bir infazcı olan ve cinayetler işleyen bölge savcısı Harvey Dent, Batman tarafından öldürülüyor. Batman ve dostu polis şefi Gordon, Dent’in cinayetlerinin ortaya çıkması durumunda şehrin moral açıdan zarar göreceğini düşünüyor ve bu cinayetlerden Batman’i sorumlu göstererek savcının imajını korumaya karar veriyorlar. Filmin verdiği kıssadan hisse, halkın ahlakını korumak için yalan söylemenin gerekli olduğu. Yalnızca yalan kurtarabilir bizi. Filmdeki tek doğruluk figürünün baş kötü Joker olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Joker, Gotham şehrine yönelik saldırılarının Batman maskesini çıkarıp gerçek kimliğini gösterdiği zaman sona ereceğini açıkça söylüyor; bu ifşayı engellemek ve Batman’i korumak için, Dent basına Batman’in kendisi olduğunu söylüyor. Bir başka yalan! Joker’i tuzağa düşürmek için, Gordon ölmüş numarası yapıyor. Bir yalan daha!

Joker, bunun sosyal düzeni ortadan kaldıracağı inancıyla, maskenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak istiyor. Ona ne demeliyiz? Terörist? Kara Şovalye, klasik western’ler Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance’in etkili bir versiyonu. Bu filmlerde, Vahşi Batı’yı medenileştirmek için yalanın gerçek olarak sunulması gerekiyor. Yani medenileşme, bir yalan üzerine inşa edilmek zorunda. Film olağanüstü bir popülerlik kazandı. Soru, tam da şu an, toplumsal sistemi korumak için bir yalana duyulan bu yenilenmiş ihtiyacın nedeninin ne olduğu. Continue reading “WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek”

Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali

Tahir-ul Kadri ve İmran Han

2 Eylül 2014

Karanlık koridorlardan ve politik labirentlerden yapılan bir yolculuk, Pakistan’da bugün şahit olduğumuz şeyin – Lahor ve İslamabad’daki sokak gösterileri, başbakanın evinin basılması girişimi, devlet televizyonu binasının işgali – iktidardakiler (Şerif kardeşler olarak da bilinen iki yardakçı) ile İmran Han öncülüğündeki bir muhalefet kesimi ve Şerifler ve pek çok başkası tarafından desteklenen geniş bir medreseler ağını kontrol eden Kanada merkezli ‘ılımlı’ İslamcı imam Tahir-ül Kadri’nin ortaya sürdüğü güçler arasındaki bir iktidar mücadelesinden biraz daha fazlası olduğunu gösteriyor. Örneğin Pencap valisi Muhammed Server (Blair ve Brown’ın milyoner bir ahbabı ve Glasgow’dan Yeni İşçi eski vekili), muhtemelen inancını göstermek için Kadri’nin kafilesine dahil oldu.

Kadri, demokrasinin ülkede başarısızlığa uğradığını ve çoğunluğun çektiği sıkıntıları hafifletecek reformları sağlayamayacağını söylüyor. Şiddete karşı ve grubunun şimdiki geçici ortaklarının taktiklerinden yana olmadığında ısrar ediyor. Han’ın takipçileri Kızıl Bölge’ye baskın yaparken, Kadri geride durdu. Ne tür bir politika izlediği meçhul. Şu anda mevcut demokrasiye tek ciddi alternatif ise on yıllar boyunca Pakistan’ı yönetmiş olan ve yoksulların ya da toplumun orta tabakalarının gerçekten yarar göreceği gerçek reformlar yapma becerisinden kendisi de yoksun olan ordu. Ve bir ılımlı olarak, Kadri kesinlikle bir halifeden yana değil. En azından şimdilik. Continue reading “Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali”

Bir “iş” olarak seks üzerine – Silvia Federici 1975

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

activista-Silvia-Federici-Marta-Jara_EDIIMA20140522_0775_13

Çeviri: Güleren Eren -Serap Güneş

Bir “iş” olarak seks üzerine…

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

‘Cumartesi’, ‘kendiliğinden’liğin istilasıdır, yaşamımızın kapitalist disiplin altındaki rasyonelliğinin içindeki irrasyonelliktir. Çalışmanın karşılığının bu olduğu farz edilir ve ideolojik olarak işten ‘başka’ bir şey olarak pazarlanır. Arzularımızı sürekli baskılamaya, ertelemeye, rafa kaldırmaya, kendimizden bile gizlemeye zorlandığımız bir sosyal ilişkiler evreninde samimi/cinsel ilişkiler kurma ihtimaline sahip olduğumuzun, gerçekten kendimiz gibi davranabildiğimizin varsayıldığı bir özgürlük alanıdır. Continue reading “Bir “iş” olarak seks üzerine – Silvia Federici 1975”

Gezi’nin Bir Yıl Ardından İstanbul’daki Yenilikler ve Engeller – MICHAEL HARDT

Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Resim

Gezi Parkı direnişinin birinci yıldönümünün, vahşi bir polis saldırısıyla karşı karşıya kalacak neşeli gösterilerle kutlanacağı kesin. Patlak vermesinin bir yıl ardından, İstanbul’daki hareketler dinamizm, dövüşkenlik ve yaratıcılıklarını sürdürüyorlar. 2014 Mayıs’ında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki iki haftalık misafirliğimde, hem tek tek Türkiyeli aktivistlerle yaptığım görüşmelerde hem de forumlardaki tartışmalarda yüksek politik ve teorik yansımayı net şekilde ve hemen gördüm. Egemen güçlerle derin bir antagonizmanın yanı sıra, politik yenilenme ve örgütlenmeye dönük iştah yoğun. Yeni politik alışkanlıklar – Türkiye forumlarının, kolektif politik muhakeme pratiği olarak şekillenen ayırt edici karakteri gibi – güçlenmiş ve toplumsal olarak konsolide olmuştu. Mücadeleye devam edenlerin kaçınılmaz bitkinliği ve hayal kırıklığı ile birbirine karışmış şekilde, hareketin geleceği işaret eden arzusu ve potansiyeli net şekilde görülebiliyor. Benim için özellikle belirgin olanlar, Kadıköy’deki Don Kişot işgal evinde bir forumdaki, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerle bir başka forumdaki tartışmalar ve Otonom kolektifi ile görüş alışverişlerimdi.

Bu görüşmelerden, hareketin önceki enerjisini geri kazanması ve bir sonraki seviyeye sıçramasının önünde iki temel engelin bulunduğu sonucuna vardım. (Bundan sonra gelebilecek kaçınılmaz hatalar, atlamalar ve basitleştirmeler için şimdiden Türkiyeli yoldaşlarımdan özür dilerim.) Öncelikle, hareketler politik gündemi ve gelişme ritmini kontrol etmeyi başaramadılar. Bunun yerine hükümetin yaptıklarına ve dış olaylara tepki gösterdiler. İkincisi, hareketler henüz toplumsal bileşimlerini çoğunluk toplumsal pozisyonunu elde edecek şekilde yeterince genişletemediler. Bu iki engel, elbette, birbiriyle yakından bağlantılı ve ikincisinde belirgin bir ilerleme kaydetmek, ilkine çözüm bulmanın tek yolu olabilir. Daha açık olabilmek adına, bu iki meseleyi sırayla ele alacağım.

1. Bir Öfke Patlamasından Diğerine Sürüklenmek

“Gezi ruhu” denilen şey sanki bir öfke patlamasından diğerine sürüklenmekle lanetlenmiş gibi. İstanbul’a Mayıs’ın ortasında geldim, yüzlerce madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasının hemen ertesindeki protestolara denk geldim. Bir haftadan az bir süre sonra İstanbul’da polis İstanbul’un Okmeydanı mahallesinde protestoculara karşı gerçek kurşun kullandı ve genç bir erkeği öldürdü. Bu da yeni protestolara neden oldu. Gezi’nin yıldönümündeki gösterilerin polis şiddeti ile karşılaşacağı kesindi, bunlar da başka protestoları ateşleyecekti.

Hükümetin ve polisin eylemleri gerçekten de tepkiyi hak ediyor. İstanbul’daki her gösteri derhal göz yaşartıcı gaz, (bilinmeyen kimyasallar içeren) tazyikli su ve polis şiddeti ile karşılık buluyor. Daha önce, polis tarafından bu süreçte öldürülen neredeyse tüm protestocuların Alevi olduğunu anlamamıştım ve bir Alevi mahallesi olan Okmeydanı’ndaki son cinayet de istisna değildi. Nüfusun yüzde 20 ila 30’unu oluşturan Aleviler, Sünni çoğunluk tarafından desteklenen iktidardaki AKP’ye genel olarak muhalif olan bir Şii azınlık.

Soma’da madencilerin ölümü, karmaşık etkileri olan çok daha büyük bir olay. Protestocular bunun iş kazası değil iş cinayeti olduğunu ısrarla vurguluyorlar. Gerçekten de felakete giden koşullar, dünyanın diğer bölgelerinde de çok iyi bilinen ve neoliberalizm ile madenciliğin yan yana gelmesiyle ortaya çıkan bir senaryonun sonucu. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve denetimsizlik, tehlikeli çalışma koşulları ve devlet ilgisizliği bu durumu yaratıyor.

Bu tür zulümlerin ve provokasyonların üstüne hükümet ve bizzat Başbakan Erdoğan sürekli daha da tepki çekecek sözler söylüyor. Soma’daki insanlardan özür (veya en azından başsağlığı) dilemek yerine, Erdoğan örneğin öfkeli Somalılarla tartışırken görüntülenebiliyor. Bu en azından Gezi’den beri sürmekte olan bir tarzla uyumlu: Erdoğan protestocularla uzlaşmak yerine tüm muhaliflerini şeytanlaştırıyor, sık sık onlara kaba bir dille hakaret ediyor ve onlara karşı ölçüsüz şiddet kullanılması talimatını veriyor. Machiavelli, Erdoğan’a böyle sert bir yönetim tarzının kırılgan olduğu tavsiyesinde bulunabilirdi. Er ya da geç, Erdoğan’ın kutuplaştırıcı, katı ve kavgacı tavrının kendi politik mahvına yol açacağını düşünüyorum. Ancak davranışları Sol (ve hatta her sağduyu sahibi gözlemci) tarafından şok edici ve alçakça görülmesine rağmen, Başbakan’ın repertuarının, politik tabanını konsolide etmeye çalışan diğer birçok sağ kanat popülist figüre nasıl da benzediğini görmemiz gerekiyor. Muhaliflere yönelik tutkulu, tepkisel, kaba ve saldırgan öfke patlamaları, sağ kanat popülizmin mantığına göre, kültürel elitlere karşı “halk” ile dayanışma sergilemek anlamına gelen bu repertuarın standart öğeleri.

Erdoğan’ın, Türkiye siyasal yaşamının tümünü kişiselleştirmek ve merkeze kendi şahsını koymak için elinden geleni yaptığı kesin. Ancak, Başbakan karşıtlığı üzerinden Solu birleştiren bir strateji, bana çok sınırlı ve zayıf geliyor. Aktivistler arasında Erdoğan nefreti elbette çok yaygın ve derin. Protestolar başarılı olsa ve Erdoğan’dan kurtulunsa dahi, gerçek bir politik alternatif geliştirilmeksizin gerçek bir gelişme sağlanabileceğinin hiçbir garantisi yok. Dahası, sürekli olarak bir tepkisellik görüntüsü, Solun sırf muhalefet eden ve reaktif bir moda sıkışmasına, kendi gündemini dayatamamasına veya siyasi gelişmelerin akışını belirleyememesine neden olma tehlikesi içeriyor.

Resim

2. Toplumsal Bileşimi Genişletme

İnisiyatifi ele almak ve gerçek bir toplumsal alternatif yaratmak için görebildiğim birincil yol, hareketlerin toplumsal tabanını genişletmek. Gezi Parkı direnişinin en önemli ve ilham verici yönlerinden biri, toplumsal spektrumda yeni politik öznellikler ve yeni eklemlenmeler yaratma olasılığıydı. Daha önce aşılamaz gibi görünen katı toplumsal ayrımlar, meydanda bir araya gelenler arasında aniden çözülmüş gibiydi. Yine de bir yıl sonra, bu olasılıklar (henüz) konsolide olmuş değil ve hatta geri çekilmiş görünüyor.

Örneğin feminist ve LGBT aktivistler, Gezi’de geniş bir görünürlük kazandılar ve sıklıkla hareketin merkezinde yer aldıklarından söz edildi. Fakat artık kimi aktivistler, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet eşitliğinin hareketteki temel sorunlardan biri olmayı sürdürdüğünü söylüyorlar ve hatta aktivistlerin feminist ve LGBT meselelerine ilgi duymasının ve uygulamalarını benimsemesinin abartılıp abartılmadığını sorguluyorlar.

Gezi Parkı direnişinin yarattığı bir başka çıkış, AKP’nin pekiştirdiği ve temel toplumsal çelişkinin din ve laiklik arasında olduğuna dair standart söyleme karşı duran “antikapitalist Müslümanlar” olmuştu. Grubun İslami doktrini kullanarak neoliberal politikalara ve hükümetin yolsuzluklarına karşı kutsal metinlerden alıntılar yapması son derece kolaydı. “Antikapitalist Müslümanlar” örneğine rağmen, laik / dinci bölünmesinin, küresel bir politik bölünmeye denk düştüğü ideolojisi, bugün hükümeti desteklemek için kullanılan temel direklerden biri.

Gezi’de açığa çıkan potansiyel bağlantılardan en belirgini, Türkiye Solunun tarihine baktığımızda, uzunca bir süredir Kürtlerin ezilmesini görmezden gelmiş ve hatta mazur görmüş Kemalist solcularla Kürt hareketinin destekçileri arasındakiydi. Bir yıl önce YouTube’dan Gezi Parkı ile ilgili önemli bir forumu izlemiştim. Bu videoda bir grup Kemalist aktivist, on yıllardır süren devlet baskısı ve zulümleri sırasında medyanın onlar hakkında söylediklerine (ve söylemediklerine) inandıkları için Kürtlerden özür diliyordu. Medyanın Gezi hareketini çarpıtması, onlara geçmişe daha farklı bakmayı öğretmişti. Kürt hareketi, Gezi Parkı’nda, kendi köşesinde vardı ve Türkiye Solunun belki de bir numaralı bölünmesi arasında bir köprü oluşturmak üzere muhtemel bir yakınlaşma olası göründü. Kürt hareketinin bazı kesimlerinin, AKP ile süren barış süreci nedeniyle protestolara mesafeli yaklaştığı unutulmamalı. Benim görüşüm, son yıllarda çok az ilerleme olmasına rağmen, Solun Kürt hareketi ile ilgili bir dönüşüm yaşama potansiyelinin gerçek olduğu.

Bir an durmama ve kısaca Kürt hareketinden veya (Kürt politikası homojen olmadığı için) hareketlerinden ve onun Türkiye Solundaki yerinden ne anladığımı anlatmama izin verin. Türkiye Solunun en dinamik, yaratıcı ve radikal akımlarından bazılarının Kürtlere olan desteği, onların siyasal yönelimlerinin en temel öğesi. Mevcut durumun anahtarı, anladığım kadarıyla kabaca on yıl önce Kürt hareketinin Abdullah Öcalan’ı izleyen akımının ulusal bağımsızlık hedefli silahlı mücadeleden toplum seviyesinde “demokratik özerkliğin” inşa edilmesine doğru radikal bir geçiş yapması gerçeği.

Sayısız arkadaşım tarafından Kürt hareketi ile Zapatistalar arasında yapılan bir karşılaştırmayı öğretici buluyorum. Düzenli aralıklarla, takipçilerinin her birini yorumladığı şiirsel açıklamalar yapan cezaevindeki gölge lider Öcalan ile Marcos’un rolleri arasında üstü kapalı bir denklik söz konusu. Esas ve önemli bağlantı noktası ise, yeni türde bir demokrasiyi hayata geçirmeye dönük köy komünleri deneyimi. Kısıtlı bilgilerim, Kürdistan deneyiminin derinliği ve orijinalitesinin yanı sıra demokratik özerkliğin pratikte tam olarak ne anlama geldiğini değerlendirmemi de zorlaştırıyor fakat zengin ve önemli bir deneyim olduğu konusunda şüphem yok.

Bu noktada EZLN ile kurulan benzerliğin sınırları benim için öğretici hale geliyor. Hepsinden önce, demokratik özerklik alanında çağdaş Kürt deneyimleri konusunda neden bu denli az bilgim var? Zapatistaların düşünce ve pratiği konusunda 1 Ocak 1994’ten beri görece derin bilgilere sahibim. Ve bu konuda yalnız da değilim. Dünya ölçeğinde bir kuşak aktivistin tümü politik pusulasını Çipaslara doğru çevirdi. Türkiye’nin Kürtlerine neden bu denli az dikkat yoğunlaşması oldu? Farkın yalnızca Zapatistaların iletişime önem vermesi, Marcos’un retorik dehası veya İspanyolca’nın daha yaygın bir dil olması olmadığı kesin. Dolayısıyla Kürt siyasal gelişmeleri konusundaki görece cehaletimi yalnızca kişisel başarısızlık olarak değil, daha geniş bir fenomenin göstergesi olarak okumak faydalı olabilir.

Daha dikkat çekici bir soru ise (ancak burada görüşlerim daha az sağlam bir zeminde) Kürt hareketinin Kürt olmayan Türkiyeli destekçilerinin siyasal yönelimi konusunda. Derin bir dayanışma, onlarca yıldır süren devlet katliamlarının ve Kürtlerin bastırılmasının sona ermesi konusunda bir ısrar ve Kürt hareketinin başarılarına yönelik bir saygı olduğu aşikar. Ancak küresel Zapatista destekçileri, dayanışma ve saygının yanı sıra, uzun yıllardır Zapatista uygulamalarına öykünüyorlar. Bunları Mexico City, Barselona, Padua, Austin, Texas ve başka yerlerde kendi yerellerine tercüme ediyorlar. Kürt deneyimine de Türkiye’de veya başka yerlerde benzer bir öykünme mümkün mü (veya halihazırda oluyor mu)? Örneğin demokratik özekliği İstanbul, Ankara veya İzmir’in mahallelerinde kurmak nasıl olur? Böylesi deneyimler benzetmeyi daha somut hale getirebilir.

Bu uzun parantezi kapatmak için, Gezi hareketinin (ve genel olarak Türkiye solunun) cumhuriyetçi, ulusalcı pozisyon ve Kürt hareketleri arasında bir şekilde köprü oluşturulmaksızın ilerleme kaydedemeyeceğini belirteyim. Böylesi bir köprü, Gezi’nin yerine gelmemiş vaatlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Son olarak, Gezi Parkı’nın ve Gezi sonrası hareketin bileşimi emek açısından okunmalı. Gezi militanlarının harekette en aktif olanların sınıfsal konumunu ayrımsız şekilde “beyaz yakalılar” olarak tanımlaması dikkat çekici: Kentli, genç, iyi eğitimli, ancak çoğunlukla az ücrete ve güvencesiz işlerde çalışanlar. “Beyaz yakalıyı” burada C. Wright Mills’ın 1950’lerde adlandırdığı terimle yabancılaşmış bürokrasi işçileri ile yeni ortaya çıkan bilişim proleterleri arasındaki bir geçişe işaret edecek şekilde yorumluyorum. Aktivistler ortak bir şekilde “orta sınıf olmadıkları, işçi oldukları, beyaz yakalı işçiler oldukları” konusunda ısrar ediyorlar. Protestolar sırasında bana birden fazla kez yapılan “Dövüş Kulübü” referansı da kafa açıcı: İkili bir yaşam, gün boyunca ofis giysileri içinde, gece ise polisle çatışmada.

Gezi’nin pozitif sonuçlarından biri kesinlikle çağdaş sınıf kompozisyonu konusundaki anlayışta yarattığı ilerleme ve işçi sınıfının doğasını yeni yeni genişleyen işgücü kategorileri ışığında yeniden değerlendirmek oldu.

Ancak Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Bu açıdan, Soma’daki maden faciası bir fırsat. Gezi ruhu hemen madencilerin durumuna, skandal çalışma koşullarına ve madencilik sektöründe yükselme sağlayan ama çok daha tehlikeli hale gelmesine de neden olan neoliberal politikalara odaklandı. Öğrenciler İstanbul Teknik Üniversitesi’ni işgal ederek madeni işleten şirketle bağlantıların kesilmesini talep ettiler ve polis “dışarıdan gelen kışkırtıcıları” engellemek istemesine rağmen otobüslere doluşarak Soma’ya gitmek istediler. Bir fırsat olduğu kesin ancak sayısız engelle baş edilmesi gerekiyor: Yalnızca güçlü bir hükümet baskısı ve propaganda makinesi değil, aynı zamanda çağdaş işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki siyasi ve kültürel bağların zayıflığı.

Buradaki temel noktam, ortaya çıkmasının bir yıl ardından, Gezi hareketinin vermesi gereken esas sınavın, toplumsal tabanını mevcut sınırlarının ötesine genişletmesi olduğu. Böylesi engellere odaklanarak, Türkiyeli aktivistlerin geçerli mücadele döngüsünde aktif olan diğer hareketlerin gerisinde olduğunu ima etmiyorum. Aksine, bu zorluklarla karşı karşıya kalınması, Türkiye’de ne elde edildiğinin göstergesi. Başlangıcından bu yana, dediğim gibi, Gezi hareketi, birçok bakımdan tıkanmış veya engellerle karşılaşmış görünse de radikal şekilde geniş bir toplumsal eklemlenme vaat ediyordu. Gezi gördüğüm tüm eksenler boyunca bölünmeleri aşma ufku açtı: toplumsal cinsiyet ve cinsiyet, dinci / laik bölünmesi, Kürt meselesi ve emeğin birleşimi – ve daha birçoğu.

Hareketin toplumsal tabanını genişleten böylesi bir toplumsal eklemlenme, bana göre Türkiye’de inisiyatifi hükümetten almanın, gündemi belirlemenin ve gerçek bir siyasi alternatif inşa etmenin tek yolu. Ancak bu sayede Gezi’de açığa çıkan umutlar ve arzular gerçeğe dönüşebilir.

Innovation and Obstacles in Istanbul One Year After Gezi