Arap tercümanlar Yunan felsefesini muhafaza etmekten çok daha fazlasını yaptılar – Peter Adamson

idea_sized-xir-182458

Sokrat ve Öğrencileri, 13. yy. civarı, Türk Ekolünden El Mübaşir tarafından yazılmış ‘Kitab Mukhtar al-Hikam wa-Mahasin al-Kilam’dan bir çizim.

aeon.co

Avrupa antikitesinde filozoflar büyük oranda Yunanca yazdılar. Akdeniz’in Romalılar tarafından fethi ve paganlığın ezilmesinden sonra bile felsefe güçlü bir şekilde Helen kültürü ile ilişkili olmayı sürdürdü. Roman dünyasının Cicero ve Seneca gibi önde gelen düşünürlerinde Yunan edebiyatının özel bir yeri vardı; Cicero hürmetlerini sunmak için felsefe kahramanlarının yurdu Atina’ya bile gitti. İmparator Aurelius’un Meditations’ı Yunanca yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra da Boethius, Latince bir felsefe geleneği canlandırmayı denediler ama erken Orta Çağlar sırasında Yunan düşüncesinin çoğunluğu Latincede ancak kısmen ve dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Dünyanın başka bölgelerinde ise durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğunun doğu kesiminde, Yunanca konuşulan Bizans, Plato ve Aristo’yu orijinal dilinde okumaya devam edebiliyordu. Ve İslam dünyasındaki filozoflar Helen entelektüel mirasına sıra dışı bir erişime sahipti. 10. yüzyıl Bağdat’ında Arapça okuyabilenlerin bugün İngilizce okuyabilenler kadar Aristo’ya erişimi vardı. Okumaya devam et “Arap tercümanlar Yunan felsefesini muhafaza etmekten çok daha fazlasını yaptılar – Peter Adamson”

Silvia Federici ile söyleşi – Occupied Times

silfed_Inline

Silvia Federici New York’ta yaşayan bir düşünür, öğretmen ve örgütçü. Nijerya’da yıllarca öğretmenlik yaptıktan sonra bir sosyal bilimler profesörü olarak çalıştığı Hofstra Üniversitesi’nde fahri profesörlüğü sürdürüyor. Federici, diğer birçok rolünün yanında, Afrika Akademik Özgürlükler Komitesi’nin ve Uluslararası Feminist Kolektif’in kurucularından. Evişi için Ücret kampanyasını örgütledi ve Midnight Notes Collective’in içinde yer aldı. Federici’nin en bilinen çalışması Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, ilksel birikimin kapitalizmin temel bir özelliği olduğunu savunuyor.

Occupied Times Çalışmanız, özellikle de fabrika sistemi içinde, üretim ve yeniden üretimin optimum birimi olarak görülmeye başlandığı on dokuzuncu yüzyıl kapitalizminin bir yapısı olarak çekirdek ailenin ortaya çıkışına odaklanıyor. Çekirdek aileyi telafisiz şekilde geriletici ve dönülmez biçimde kapitalist ilişkilerle bağlantılı mı görüyorsunuz? Öyle ise, kendimizi bu normatif toplumsal yapıdan nasıl kurtarabiliriz?

Silvia Federici Çekirdek aile, çelişki üzerine kurulu bir toplumsal formdur. Yeniden üretimi sağlar ancak gelecek veya günlük sömürümüz açısından işçiler olarak. Bu denli baskıcı olmasının bir sebebi budur. Çocukken kapitalist iş disiplinini kabul etmeyi öğrendiğimiz yerdir. Ayrıca eşitsiz ilişkilerin de yeridir. Okumaya devam et “Silvia Federici ile söyleşi – Occupied Times”

Türkler, Kürtler, Amerikalılar: Kobane bilmecesi – Pepe Escobar

fft81_mf1925616 22 Ekim 2014

Suriyeli Kürtlerin IŞİD’e karşı ümitsizce savaş verdiği Kobane’nin kadınlarına dikkat edin. Onlar ABD, Türkiye ve Irak Kürdistan’ı hükümetinin ihanetçi ajandalarına karşı da savaşıyorlar. Kim galip gelecek?

Rojava üzerine konuşmakla başlayalım. Rojava’nın – kuzey Suriye’nin Kürt nüfusunun en yoğun olduğu üç bölgesi – tam olarak ne anlam ifade ettiği, cezaevindeki aktivist Kenan Kırkaya tarafından yazılan şu makalede aktarılıyor. Bu makalede Kırkaya, Rojava’nın “Kürtler veya Suriyeliler ya da Kürdistan için bölgesel anlamının çok ötesinde, kapitalist ulus devlet sisteminin hegemonyasına meydan okuyan devrimci bir modele ev sahipliği yaptığını” savunuyor. Okumaya devam et “Türkler, Kürtler, Amerikalılar: Kobane bilmecesi – Pepe Escobar”

İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları – Daveed Gartenstein-Ross

56165
21 Ekim 2014, Salı

Georgetown’dan Daveed Gartenstein-Ross ile İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları üzerine…

Daveed Gartenstein-Ross, Foundation for Defense of Democracies’in kıdemli üyesi ve Georgetown Üniversitesi’nde geçici yardımcı doçent. Yakın zamanda, İslam Devleti’nin Anbar saldırısını ve komutanlarından biri olan Ebu Ömer El Şişhani’nin rolünü belgeleyen War on the Rocks kitabında “İslam Devletinin Anbar Saldırısı ve Ebu Ömer El Şişhani” başlıklı bir makale yayınladı. Bu isyancı lidere ve İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki strateji ve taktiklerine ışık tutmak için, Gartenstein-Ross ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisini Twitter’da @DaveedGR hesabından takip edebilirsiniz. Okumaya devam et “İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları – Daveed Gartenstein-Ross”

Kapitalizm vs. iktidar seçeneğini parçalamak – John Holloway

JohnHolloway-main

Röportajı yapan: Amador Fernández-Savater

29 Eylül 2014

İspanya ve Yunanistan’da sol partilerin yükselişte olduğu bir dönemde, John Holloway, 2002 tarihli tezini yineliyor: İktidar olmadan dünyayı değiştirmemiz mümkün mü?

John Holloway, 2002‘de İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı başucu kitabını yayınladı. Zapatistaların ‘¡Ya basta!’ (Artık Yeter) sözlerinden, Arjantin’de 2001-02‘de ortaya çıkan hareketten ve küreselleşme karşıtı hareketten ilham alan Holloway, bir önerme ortaya koydu: Otoriter komünizmin çöküşü sonucunda çürütülen şey devrim veya dünyanın dönüştürülmesi fikri değil, iktidarı almak şeklindeki devrim fikri ve partinin mükemmel siyasi araç olduğu fikridir. Okumaya devam et “Kapitalizm vs. iktidar seçeneğini parçalamak – John Holloway”

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

salah-chouaki

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü. Okumaya devam et “Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI”

WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek

wikileaks-julian-assange-time-cover

Ocak 2011

WikiLeaks tarafından sızdırılan diplomatik yazışmalardan birinde Putin ve Medvedev, Batman ve Robin’e benzetiliyor. Kullanışlı bir benzetme: WikiLeaks’in örgütleyicisi Julian Assange Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki karşılığı değil mi? Filmde takıntılı bir infazcı olan ve cinayetler işleyen bölge savcısı Harvey Dent, Batman tarafından öldürülüyor. Batman ve dostu polis şefi Gordon, Dent’in cinayetlerinin ortaya çıkması durumunda şehrin moral açıdan zarar göreceğini düşünüyor ve bu cinayetlerden Batman’i sorumlu göstererek savcının imajını korumaya karar veriyorlar. Filmin verdiği kıssadan hisse, halkın ahlakını korumak için yalan söylemenin gerekli olduğu. Yalnızca yalan kurtarabilir bizi. Filmdeki tek doğruluk figürünün baş kötü Joker olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Joker, Gotham şehrine yönelik saldırılarının Batman maskesini çıkarıp gerçek kimliğini gösterdiği zaman sona ereceğini açıkça söylüyor; bu ifşayı engellemek ve Batman’i korumak için, Dent basına Batman’in kendisi olduğunu söylüyor. Bir başka yalan! Joker’i tuzağa düşürmek için, Gordon ölmüş numarası yapıyor. Bir yalan daha!

Joker, bunun sosyal düzeni ortadan kaldıracağı inancıyla, maskenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak istiyor. Ona ne demeliyiz? Terörist? Kara Şovalye, klasik western’ler Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance’in etkili bir versiyonu. Bu filmlerde, Vahşi Batı’yı medenileştirmek için yalanın gerçek olarak sunulması gerekiyor. Yani medenileşme, bir yalan üzerine inşa edilmek zorunda. Film olağanüstü bir popülerlik kazandı. Soru, tam da şu an, toplumsal sistemi korumak için bir yalana duyulan bu yenilenmiş ihtiyacın nedeninin ne olduğu. Okumaya devam et “WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek”

Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali

Tahir-ul Kadri ve İmran Han

2 Eylül 2014

Karanlık koridorlardan ve politik labirentlerden yapılan bir yolculuk, Pakistan’da bugün şahit olduğumuz şeyin – Lahor ve İslamabad’daki sokak gösterileri, başbakanın evinin basılması girişimi, devlet televizyonu binasının işgali – iktidardakiler (Şerif kardeşler olarak da bilinen iki yardakçı) ile İmran Han öncülüğündeki bir muhalefet kesimi ve Şerifler ve pek çok başkası tarafından desteklenen geniş bir medreseler ağını kontrol eden Kanada merkezli ‘ılımlı’ İslamcı imam Tahir-ül Kadri’nin ortaya sürdüğü güçler arasındaki bir iktidar mücadelesinden biraz daha fazlası olduğunu gösteriyor. Örneğin Pencap valisi Muhammed Server (Blair ve Brown’ın milyoner bir ahbabı ve Glasgow’dan Yeni İşçi eski vekili), muhtemelen inancını göstermek için Kadri’nin kafilesine dahil oldu.

Kadri, demokrasinin ülkede başarısızlığa uğradığını ve çoğunluğun çektiği sıkıntıları hafifletecek reformları sağlayamayacağını söylüyor. Şiddete karşı ve grubunun şimdiki geçici ortaklarının taktiklerinden yana olmadığında ısrar ediyor. Han’ın takipçileri Kızıl Bölge’ye baskın yaparken, Kadri geride durdu. Ne tür bir politika izlediği meçhul. Şu anda mevcut demokrasiye tek ciddi alternatif ise on yıllar boyunca Pakistan’ı yönetmiş olan ve yoksulların ya da toplumun orta tabakalarının gerçekten yarar göreceği gerçek reformlar yapma becerisinden kendisi de yoksun olan ordu. Ve bir ılımlı olarak, Kadri kesinlikle bir halifeden yana değil. En azından şimdilik. Okumaya devam et “Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali”

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000’i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

Bir “iş” olarak seks üzerine – Silvia Federici 1975

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

activista-Silvia-Federici-Marta-Jara_EDIIMA20140522_0775_13

Çeviri: Güleren Eren -Serap Güneş

Bir “iş” olarak seks üzerine…

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

‘Cumartesi’, ‘kendiliğinden’liğin istilasıdır, yaşamımızın kapitalist disiplin altındaki rasyonelliğinin içindeki irrasyonelliktir. Çalışmanın karşılığının bu olduğu farz edilir ve ideolojik olarak işten ‘başka’ bir şey olarak pazarlanır. Arzularımızı sürekli baskılamaya, ertelemeye, rafa kaldırmaya, kendimizden bile gizlemeye zorlandığımız bir sosyal ilişkiler evreninde samimi/cinsel ilişkiler kurma ihtimaline sahip olduğumuzun, gerçekten kendimiz gibi davranabildiğimizin varsayıldığı bir özgürlük alanıdır.

Vaat edilen bu iken, elimize geçen aslında beklentilerimizin çok gerisindedir. Sadece kıyafetlerimizi çıkartarak doğaya dönemediğimiz gibi, sadece sevişme vakti geldiği için ‘kendimiz’ oluveremeyiz. Aşkın/sevişmenin zamanlaması, koşullar ve bunun için gereken enerji bizim kontrolümüz dışında olduğu sürece kendiliğindenlik imkânsızlaşmaktadır. Bir haftalık çalışmanın ardından bedenlerimizin ve duygularımızın uyuşması, onları bir makine gibi açıveremediğimiz gibi, aynı zamanda ‘kendinden geçme’ halinde açığa çıkan yatakta yeniden doğmaya hazır gizli benliğimizden ziyade çoğunlukla bastırılmış şiddet ve düş kırıklığı olmaktadır.

Her şey bir yana, bu kendiliğindenliğin sahte olduğunun her zaman farkındayızdır. Yatakta ne kadar çığlık attığımızın, inlediğimizin, kaç tane erotik egzersiz yaptığımızın bir önemi yoktur. Bunun bir parantez olduğunu ve ertesi gün ikimizin de yeniden medeni kıyafetlerimizi giyeceğini, işe gitmek üzere hazırlanırken beraber kahve içeceğimizi biliriz. Günün ya da haftanın geri kalanı aksi şekilde ilerleyip biz bunun bir parantez olduğunun daha da farkına vardıkça, sosyal olarak belirlenmiş bu sevişme vaktinde “vahşiler”e dönüşmemiz ve her şeyi unutmamız bizim için daha da zorlaşır. Hissettiğimiz tedirginliğe engel olamayız. Sevişeceğimizi bilerek soyunduğumuz an deneyimlediğimiz utanç, ertesi sabah sınırları yeniden belirlemekle meşgul olduğumuz sıradaki utanç ve en nihayetinde günün geri kalanında olduğumuzdan tamamen farklıymışız gibi davranmanın utancı hep aynıdır.

Bu dönüşüm özellikle kadınlar için acı vericidir; erkeklerse bu konuda uzmanlaşmış gibidirler. Bunun sebebi büyük ihtimalle onların şimdiye kadar işlerinde daha katı bir sistematik ayrıştırmaya maruz kalmış olmalarıdır. Kadınlar, tutkunun sergilendiği gecelerin ertesinde erkeğin bambaşka bir dünyaya uyanabilmesinin, kendisinin onunla herhangi bir fiziksel temas ardından bile toparlanmasının zor olduğu zamanlarda dahi erkeğin böylesine mesafeli kalışının nasıl mümkün olabildiğini hep merak etmişlerdir. Her durumda cinsel ilişkilerin şizofrenik karakteri en çok kadınlara zarar verir. Bunun sebebi sadece günün sonunu omuzlarımızda daha çok iş ve tasayla getirmemiz değil, aynı zamanda cinselliği erkek için tatmin edici kılmaktan sorumlu olmamızdır. Kadınlar bu yüzden cinselliğe erkeklerden daha az heveslidir. Seks bizim için bir iş, bir görevdir. Memnun etme görevi cinselliğimizin içine öyle işlenmiştir ki, haz almanın erkeği heyecanlandırmaktan, ona haz vermekten geçtiği öğretilmiştir bize.

Bizden beklenen bir rahatlatma olduğu için, kaçınılmaz biçimde erkeklerin bastırılmış şiddetini boşaltan bir nesneye dönüşüveririz. Hem yataklarımızda hem sokaklarda tecavüze uğrarız çünkü tam anlamıyla cinsel tatmini sağlamakla mükellef hale getirilmiş, her ters giden şeyin emniyet supabı olmuşuzdur ve biz bu role uyum sağlamadığımızda, özellikle de karşı çıktığımızda erkekler öfkelerini bize yöneltme hakkına her zaman sahip olmuşlardır.

Cinselliğimizi sakatlayan pek çok şeyden biri onu bölümlere ayırıyor oluşumuzdur. Emek gücünün yeniden üretiminin cinselliğimiz üzerinde baskın olmasıyla heteroseksüellik onaylanabilir tek cinsel davranış kalıbı olarak kabul edilegelmiştir. Gerçekteyse her özgün iletişim biçimi bir cinsel içeriğe sahiptir; çünkü bedenimiz ve duygularımız bölünmezdir ve biz her daim, her düzeyde iletişim kurarız. Kadınlarla cinsel temas yasaklanmıştır çünkü burjuva ahlakında üreme temelli olmayan hiçbir ilişki doğal değildir, tuhaftır, sapıklıktır. Hayatımızın daha ilk evrelerinde âşık olabileceğimiz insanlarla sadece konuşmakla yetinmemiz gerekenler, bedenlerimizi açabileceklerimizle sadece ‘ruhlarımızı’ açabileceklerimiz, dostlarımız ve âşıklarımız arasındaki ayrımı öğrenmemizi gerektirdiğinden, bu, bize şizofrenik bir durumun dayatılması anlamına geldi. Sonuç, kadın arkadaşlarımıza bedensiz ruhlar, erkek âşıklarımıza ise ruhsuz bedenler olmamız. Ve bu bölünme, bedenlerimizde ve hislerimizde neyi kabul edip etmediğimiz açısından, bizi yalnızca diğer kadınlardan değil kendimizden de ayırıyor, açıkça göstermek için var olan ‘temiz’ kısımlar ve yalnızca gerdek gecesi, üretim noktasında gösterilebilecek ‘kirli,’ ‘gizli’ kısımlar.

Üretim açısından da aynı kaygı cinselliğin, özellikle de kadında, yaşamlarımızın belirli dönemlerine sıkıştırılmasını istedi. Cinsellik, yaşlı kadınların yanı sıra çocuklarda ve genç kadınlarda bastırıldı. Dolayısıyla, cinsel olarak aktif durumda olmamıza izin verilen yıllar, çalışma yükünü en fazla taşıdığımız yıllar oldu, böylelikle, cinsel deneyimlerimizden haz almak maharet haline geldi.

Fakat seksten haz alamamamızın ana sebebi, kadınlar için seksin iş olması; haz vermek her kadından beklenen bir şey. Cinsel özgürlüğün de faydası yok. ‘Sadakatsizlik’ yaptığımızda veya bakire olmadığımız ortaya çıktığında taşlanarak öldürülmemek şüphesiz önemli bir şey. Ancak cinsel özgürlük daha fazla iş yükü demek. Geçmişte sadece çocuk yetiştirmemiz bekleniyordu. Artık ücretli bir işimizin olması, yine de evi temizlememiz ve çocuk sahibi olmamız, çifte işgününün sonunda ise, yatağa atlayıp cinsel açıdan çekici olmamız bekleniyor. Ayrıca bundan zevk de almalıyız (ki bu pek çok işte beklenen bir şey değildir) çünkü bezgin bir performans erkekliğe hakaret sayılır. Son yıllarda bedenlerimizin hangi kısımlarının (vajina mı yoksa klitoris mi) cinsel açıdan daha üretken olduğuna dair bunca araştırma tam da bu yüzden yapılıyor. Fakat ister özgürleştirilmiş isterse bastırılmış şekilde olsun, cinselliğimiz yine de kontrol altında. Yasa, tıp ve erkeğe olan ekonomik bağımlılığımız bunu garanti altına alıyor, kurallar gevşemiş olsa da, cinsel hayatlarımızda içimizden geldiği gibi davranmak halen imkânsız. Ailedeki cinsel baskılama bu kontrolün bir işlevi. Bu açıdan babalar, abiler, kocalar, pezevenkler, bunların tümü devlet ajanı olarak işlev görüyorlar. Seks işçiliğimizin süpervizörlüğünü yapıyorlar ve kurulu, toplumsal olarak onaylanmış üretim normlarına göre cinsel hizmet sağlamamızı temin ediyorlar.

Ekonomik bağımlılık, cinselliğimiz üzerindeki denetimin temel aracı. Seks işçiliğinin kadınlar için halen ana mesleklerden biri olmasının ve her cinsel deneyimin fuhuş olarak mimlenmesinin sebebi bu. Bu şartlar altında, bizim için ne sekste herhangi bir kendiliğindenlik olabilir ne de cinsel haz gelip geçici bir şeyin ötesine geçebilir.

İşin içinde bir alışveriş olduğundan ve erkeklere haz verme görevi yüzünden, kadınlar açısından cinselliğe daima anksiyete eşlik eder ve eviçi emeğin en çok kendinden nefret etmeye neden olan kısmı budur. Ayrıca, kadın bedeninin metalaştırılması da şekli veya formuna bakmadan bedenlerimizden memnun olmamızı imkânsız kılar. Çok az kadın erkeklerin karşısında isteyerek soyunur çünkü erkek olsun kadın olsun, kentlerimizdeki her duvarda ve her dergide ve TV ekranında yüzümüze vurulan ve herkesin gayet bilincinde olduğu yüksek güzellik standartlarına göre değerlendirileceklerini bilirler.

Görünümümüzün yargılanacağını ve bir şekilde kendimizi pazarlıyor olduğumuzu bilmek, kendimize olan güvenimizi ve bedenlerimizle barışıklığımızı mahveder. Bu nedenle ister sıska ister dolgun, ister uzun ister kısa burunlu, uzun veya kısa boylu olalım, hepimiz bedenimizden nefret ederiz. Nefret ederiz çünkü ona karşılaştığımız erkeklerin gözlerinden, dışarıdan ve aklımızda yer etmiş beden pazarından doğru bakmaya alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü onu pazarlanması gereken bir şey, bizden neredeyse bağımsız hale gelmiş ve daima tezgahta olan bir şey olarak düşünmeye alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü ne çok şey ona bağlı, biliriz. Ona bağlı olarak iyi veya kötü bir işimiz olabilir (evlilikte veya evin dışındaki işte), belirli bir toplumsal güç, bu toplumda bizi bekleyen yalnızlıktan kaçabileceğimiz dostluklar elde edebiliriz. Ve bedenimiz bize yüz çevirebilir, kilo alabilir, kırışabilir, hızlı yaşlanabilir, insanların artık farkımıza varmamasına, cinsel ilişki hakkımızı kaybetmemize, dokunulma veya sarılma şansımızı kaybetmemize neden olabilir.

Kısacası, rol yapmakla çok meşgulüz, memnun etmekle çok meşgulüz, başarısızlıktan, sevişmekten haz almaktan ödümüz kopuyor. Her cinsel ilişki bize ne değer verileceğini belirliyor. Bir erkeğin yatakta iyi olduğumuzu söylemesi, biz zevk almış mıyız almamış mıyız önemi olmadan, daima büyük bir memnuniyettir; sahip olduğumuz güce dair gururumuz okşanır, sonrasında bulaşığı gene kendimiz yıkayacağımızı bilsek bile.

İşin içindeki alışverişi unutmamıza asla izin verilmez çünkü bir erkekle olan aşk ilişkimizdeki değer ilişkisini asla aşamayız. Her cinsel deneyimimize hükmeden soru ‘Ne kadar?’dır. Pek çok cinsel deneyimimiz hesaplarla geçer. Yatakta iç çeker, inler, ağlarız, soluk soluğa kalır, hoplar zıplarız ama bu arada zihnimiz sürekli ‘ne kadar’ sorusu ile meşguldür: Kendimizi kaybetmeden veya düşürmeden kendimizden ne kadarını verebiliriz, karşılığında ne alacağız? İlk randevumuzda soru, karşımızdakinin ne kadar alacağına izin verebileceğimizdir: elini eteğimizden sokabilir mi, bluzumuzu açabilir mi, parmaklarını iç çamaşırımızın içine sokabilir mi? Hangi noktada ona dur demeliyiz, ne kadar şiddetli reddetmeliyiz? ‘Kolay’ olduğumuzu düşünmeden önce ondan hoşlandığımızı ne kadar söyleyebiliriz? Fiyatı yüksek tut, kural budur, en azından bize öğretilen birinci kural. Yataktaysak hesaplamalar daha da karmaşıklaşır, çünkü hamile kalma olasılığımızı da hesap etmek zorundayızdır, dolayısıyla, inlemeler, nefes nefese kalmalar ve diğer tutku gösterileri arasında, regl günlerimizi saymak zorundayızdır. Cinsel eylemde orgazm yokken tatmin olmuş görünmek ekstra bir iştir ve zordur. Çünkü rol yaparken ne kadar ileri gidebileceğinizi asla bilemezsiniz ve yeterince iyi rol yapamamış olma korkusuyla her zaman fazla rol yapmış olursunuz. En sonunda, hiçbir şey olmadığını kabul edebilmek, epeyce mücadele ve kolektif toplumsal gücümüzde bir sıçrama gerektirir.

http://www.commoner.org.uk/wp-content/uploads/2012/02/05-federici.pdf

Çevirenlerin (Güleren-Serap) notu: 1975 ABD’si koşullarında yazılan bu metin, 2 dalga feminizmin cinsel özgürlük tartışmasından cumartesileri kapitalizmin çemberinden kurtulabilen işçi kadınlara dek, yazıldığı dönem bağlamında okunması gereken yanlar içeriyor.