Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan

Section-6

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (6)

TANG ÇİN’İ VE AFGANİSTAN DERSİ

Avrasya’da Rusya ABD’den çok Çin tarafından zapt edilecek. Aslında Rusya’nın Avrasya Gümrük Birliği’nin arkasındaki mantık, Çin nüfuzunu yapabildiği kadar sınırlandırmak. Çin çok ayrı bir emperyal zihniyete sahip. Binlerce yıl pek çok hanedanlık altında çok geniş bir imparatorluk olduğundan, Çin kendi üstünlüğünü hafife alıyor ve sonuç olarak düzgün yönetişim yoluyla başkalarını nüfuzu altına almaya hiç çalışmadı. (Bu ABD’nin, kendi prensiplerine dünya çapında din değiştirme benzeri bir dönüşü amaç edinmiş olan demokratik evrenselciliğine ters.) Çin’in hususi emperyal geleneği, iyi veya kötü her türden rejimle hiçbir suçluluk duymadan masaya oturabilmesine imkan veriyor. Pekin’in yüzlerce yıl tek sorunu, Han Çin’inin ekilebilir arazi beşiğini kısmen kuşatan steplerdeki “barbarlar” idi: ya şiddetle bastırılması, ya rüşvet verilmesi, ya da demografik olarak ezilmesi (tam da bugün olduğu gibi) gereken Tibetliler, Türk Müslüman Uygurlar, İç Moğollar ve diğerleri. Continue reading “Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan”

Reklamlar

İdlib’deki El Kaide hakimiyeti gizli çekim görüntülerle belgelendi

Screen Shot 2017-05-20 at 23.45.33

Arapça yayın yapan Dubai merkezli Al Aan televizyonu muhabiri Jenan Moussa, 15-16 Mayıs gecesi sosyal medya platformu Twitter’dan, Suriye’nin Nusra (El Kaide) kontrolündeki İdlib vilayetinde kimliklerini gizli tuttuğu üç haber kaynağının cep telefonlarıyla yaptığı gizli görüntü kayıtlarına dayanan bir video-haber paylaştı. Video-haberde, Suriye’de cihatçıların kontrolündeki bölgelerden sıkça görmeye alışkın olduğumuz kadın düşmanı ideolojinin göstergesi duvar yazıları ve billboardların yanı sıra önemli bir detay daha var: Türk devletinin Nusra ile ortak bir kontrol noktası oluşturmuş olması. Continue reading “İdlib’deki El Kaide hakimiyeti gizli çekim görüntülerle belgelendi”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan

Marco_Polo_Rides_The_Silk_Road
Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinden Çin’e seyahati
Marco Polo’nun Kubilay Han’ın huzuruna varmak için kat ettiği, çöller ve dağlar dolanan 5000 millik inanılmaz seyahat güzergahı, dünyanın yarısını kapsıyor.
1. Marco Polo, babası ve amcası ile birlikte Venedik’ten denize açıldı.
2. Han’a götürmek üzere Papa Gregory X’dan bir mektup aldılar.
3. Kudüs’ten kutsal yağ aldılar.
4. Hürmüz’ü geride bırakan Polo’lar kuzeye giden bir kervana katıldılar.
5. Marco dağlarda hasta düştü. Hastalığı sırasında dağda ateşin daha az yandığını fark etti.
6. Ölümcül Taklamakan Çölü’nü aştılar.
7. Çin Seddi’nden geçtiler.
8. Kubilay Han’ın Şangdu’daki yazlık sarayına vardılar.

AVRUPA YOK OLURKEN AVRASYA KAYNAŞIYOR

Westfalya devletler sistemi zayıflarken, süperkıta [Avrasya] tek bir akışkan, ele gelir ticaret ve çatışma birimi haline geliyor ve eski, emperyal miraslar – Rus, Çin, İran, Türk – öne çıkıyor. Orta Avrupa’dan etnik-Han Çin merkezine kadar her kriz, artık birbiriyle bağlantılı. Artık tek bir savaş alanı var.

Aşağıdaki analiz, bu değişime yönelik tarihsel ve coğrafi bir kılavuz.

“Bu kadar takdir ettiğim bir makaleyi okuduğum nadirdir. Gerçekten ufuk açıcı.”

– Henry Kissinger

Birinci Bölüm

BATI’NIN DAĞILIŞI

Batı medeniyeti, Soğuk Savaş dönemi ve hemen sonrasında eriştiği jeopolitik özlük ve ham güç düzeyine tarihte daha önce hiçbir zaman erişmemişti. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) binyıllık bir politik ve moral değerler geleneğini – kısaca Batı – sağlam bir askeri ittifak halinde yoğunlaştırdı. NATO, her şeyden önce kültürel bir fenomendi. Manevi kökenleri Yunan ve Roma felsefi ve idari miraslarına, erken Orta Çağlarda Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına, Amerikan Devrimi’nin fikirlerini doğuran 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanmasına kadar gidiyor. Elbette, Batı’nın kilit ulusları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ittifaklar halinde birbirleriyle savaştılar ve bu olağanüstü şartlar NATO’nun daha güvenli ve detaylandırmış yapılarının habercisi oldu. Bu yapılar, netice itibariyle, kıta çapında bir ekonomik sistemle desteklendi ve Avrupa Birliği’nde (AB) nihayetlendi. AB, NATO’ya içkin değerlere hem siyasal destek sağladı hem de gündelik içerik kazandırdı. Bu değerler genel olarak keyfi cezalandırmaya karşı hukukun üstünlüğü, etnik ülkeler üzerinde hukuk devletleri ve bireyin ırkı veya dini ne olursa olsun korunması idi. Demokrasinin seçimlerle ilgisi, tarafsız kurumlarla olanından daha azdır ne de olsa. Uzun Avrupa Savaşı’nın (1914-1989) bitimi, bu değerlerin zaferi oldu, komünizm en sonunda yenilmiş ve NATO ve AB, sistemlerini Orta ve Doğu Avrupa’ya, kuzeyde Baltık denizinden güneyde Karadeniz’e kadar genişletmişti. Ve bu kategorik olarak uzun bir Avrupa savaşı idi çünkü savaş dönemi mahrumiyetleri, siyasi ve ekonomik olarak, Sovyet uydu devletlerinde 1989’a dek sürdü, Batı ise Avrupa’nın ikinci totaliter sistemine, tıpkı ilkini 1945’te yendiği gibi galip geldi. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan

*Robert D. Kaplan’ın 11 Mayıs 2017 tarihli uzun makalesinin özel olarak Türkiye ile ilgili kısmının (TURKISH, IRANIAN, AND CENTRAL ASIAN POWER başlıklı bölüm) çevirisidir.

map-02-persian-and-ottoman-empire-01

Türk, İran ve Orta Asya Gücü

Türkiye’yi ordunun yönettiği Soğuk Savaş yılları boyunca biz batıdakilerin o çok takdir ettiği ve normal saydığı “dar … batı yönelimli” Türk dış politikası aslında bir sapma idi – Osmanlı emperyalizmine tövbe eden ve bu arada demokrat falan da olmayan azılı laik Mustafa Kemal “Atatürk”ün şahsına münhasır bir icadı. Jeopolitik olarak Batının işine gelen o diktatöryel Kemalist devlet, bir daha geri gelmeyecek. Ama yine de Erdoğan’ın, kendi zorlantılı otoriterliği içinde ve Anadolu’nun kendi içindeki Kürtleri boyunduruk altına alma girişiminde, bir yönüyle, tek etnikli bir Türk devleti için beyhude cebelleşen bir Kemalist olduğunu da söylemek gerek. Türkiye için Levant’ta bir kudret simsarı vizyonu dahi çok Osmanlı.

Türkiye ve İran, uzun ve kıymetli imparatorluk mirasları sayesinde, Yakın Doğu’daki en tutarlı devletler; Anadolu kara köprüsünü ve İran platosunu kapsayan doğal coğrafyaları bunu daha da kuvvetlendiriyor. Tutarlı derken şu anki rejimlerinin istikrarlı olduğunu değil, kurumlarının Arap dünyasındakine kıyasla çok daha fazla derinliğe sahip olduğunu, bu nedenle Türkiye’de 2016 yazında yaşanan darbe girişimi ve ardından gelen baskı dönemi gibi istikrarsızlıkları muhtemelen atlatacaklarını söylüyorum. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan”

Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare

lmd_09-16_03__getty_528854424_-a1360

Moskova’da bu yılki 9 Mayıs Zafer Günü yürüyüşünde askerler

mondediplo.com

Askeri avantajını kaybeden Batı korku içinde

Büyük güçler savaşa hazırlanıyor ve bunun savaşa karşı savunmada en iyi yol olduğunu düşünüyorlar. Bu karşılıklı yırtıcılık silahlı çatışmaya gidecek mi?

ABD başkanlık yarışı zirve noktasına yaklaşır ve Avrupalı yetkililer İngiltere’nin AB’den çıkış oylamasının etkileri üzerine kafa yorarken, kamuoyunda güvenlikle ilgili tartışmalar büyük oranda uluslararası terörle mücadele stratejilerine daralmış durumda. Hem Hillary Clinton hem de Donald Trump, seçmenleri, bu mücadelede kendisinin daha üstün vasıflara sahip olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Avrupalı liderlerse ülke savunmalarını içerde yetişmiş aşırılıkçılara karşı güçlendirme telaşındalar. Ancak haberleri ve siyasal alanı terör gündemi doldursa da, bu konu generallerin, amirallerin ve savunma bakanlarının sohbetlerinde ikinci sırada. İlgilerini çeken şey düşük seviyeli çatışma değil, ‘büyük savaşlar’ – Rusya ve Çin gibi rakip büyük güçlerle geniş çaplı, üst düzey çatışma. Uzun zamandır ihtimal dışı tutulan bu tür büyük çaplı çatışmalar, önlemek ve gerekirse bu gibi angajmanlarda üstün gelmek için acil adımların gerektiğini iddia eden batılı askeri stratejistler tarafından artık ‘olası’ görülüyor. Continue reading “Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare”

Yeni Dünya Düzensizliği – Tarık Ali

Tariq Ali

17 Nisan 2015, LRB*

30 yıl önce Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Güney Amerika diktatörlüklerinin dağılması ile birlikte çoğu insan, baba Bush ve Thatcher tarafından vaat edilen ‘barış payı’nın (peace dividend) sonunda gerçekleşeceğini umuyordu. Nerdeeee? Onun yerine kesintisiz savaşlar, ayaklanmalar, hoşgörüsüzlük ve dini, etnik ve emperyalist, her türden köktencilikle karşı karşıya kaldık. Batı dünyasının gözetleme ağlarının ifşa olması, demokratik kurumların olması gereken şekilde işlemediği ve (beğensek de beğenmesek de) demokrasinin alacakaranlık döneminde yaşadığımız duygusunu kuvvetlendirdi. Continue reading “Yeni Dünya Düzensizliği – Tarık Ali”

Çağdaş Emperyalizm – Samir Amin (MR)

2015-635670105749663008-966Çeviri: Serap Güneş

Yirminci yüzyıldan dersler

Rusya’da Lenin, Buharin, Stalin ve Troçki’nin yanı sıra Çin’de Mao, Zhou Enlai ve Den Xiaoping yirminci yüzyılın iki büyük devriminin tarihini şekillendirdiler.1 Devrimci komünist partilerin ve sonrasında da devrimci ülkelerin liderleri olarak, periferik kapitalizm ülkelerinde muzaffer bir devrimin karşı karşıya olduğu sorunlarla yüzleştiler ve İkinci Enternasyonal’in tarihsel Marksizm’inden miras kalan tezleri “revize etmek” (birçokları için kutsala hakaret anlamına gelen bu kavramı bilinçli olarak kullanıyorum) zorunda kaldılar. Lenin ve Buharin, tekelci kapitalizm ve emperyalizm analizlerinde Hobson ve Hilferding’den çok daha ileri gittiler ve şu temel sonuca ulaştılar: 1914-1918 emperyalist savaşı (tek değilseler bile bunu öngören çok az sayıdaki insan arasındaydılar) proletarya öncülüğündeki bir devrimi gerekli ve mümkün hale getirmiştir. Continue reading “Çağdaş Emperyalizm – Samir Amin (MR)”

Savaş istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz – Pepe Escobar

Fikir kafamı meşgul etmeye başladığında, gecenin bir yarısı, Sibirya üzerinde bir yerde, bir Moskova-Pekin (BRIC’ten BRIC’e?) uçağındaydım.

Bu Arapların derdi neydi?

Belki Brejnev çalışma kampının hemen dışındaki Sheremetyevo havaalanının dehşetengiz F Terminalinin narkotik etkisiydi. Belki de Nisan sonunda yapılması planlanan Rus-Çin ortak deniz tatbikatı hakkında daha fazla şey öğrenme beklentisiydi.

Ya da sadece bir başka ‘onu Ortadoğu’dan çıkarabilirsin ama Ortadoğu’yu onun içinden çıkaramazsın’ durumuydu.

Böyle dostlarla … Her şey İstanbul’daki Suriye’nin Dostları (savaş delileri?) toplantısı ile ilgili olmalıydı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı sevince boğma konusunda özel bir beceriye sahip görünen Suudi Dışişleri Bakanı Suud el Faysal’ı, Suriyeli “devrimci” muhalifleri silahlandırmanın Suudilerin, o demokrasi timsallerinin, “bir görevi” olduğunu hararetle savunurken hayal edin.

Ve el Faysal’ı, Suudilere göre sadece baskı sebebiyle değil, insanlığa karşı işlediği suçlar sebebiyle de suçlu olan Beşir el Esad hükümetinin derhal ateşkes ilan etmesini buyururken hayal edin.

Hayır; bu bir komedi skeci değil.

İşini sağlama almak için, el Faysal, Körfez İşbirliği Örgütü (KİÖ) olarak da bilinen Körfez Karşı Devrim Kulübü’nün, ABD ile ilişkileri ilerletmek istediğini söyledi. Çevirisi, eğer gerekiyorsa, şu; ABD-KİÖ birlikteliğinin Suriyeli “isyancıların” silahlandırılmasından amacı, İran’ın kündeye alınması.

Hem Suudiler hem de Katar için (diğer KİÖ üyeleri sadece ekstralar), Suriye’de olup bitenlerin Suriye ile bir alakası yok; mesele hep İran ile ilgili oldu.

Bu durum özellikle de Suudilerin küresel petrol piyasasını (kendisine saygısı olan her petrol uzmanının aslında sahip olmadıklarını – veya kullanmayacaklarını – gayet iyi bildiği) yedek petrol üretimi kapasitesi ile besleme vaadi için geçerli; Suudiler, Arap Baharı saçmalığını akıllarına bile getirmelerini engellemek amacıyla, huzursuz doğu bölgelerindeki nüfusa rüşvet verebilmek için, yüksek petrol fiyatlarına ümitsiz şekilde muhtaçlar.

Clinton, İstanbul’a inmeden önce vaadi Suudilerden şahsen aldı. Washington’un buna karşı verdiği hediye Pentagon tarzıydı; KİÖ en kısa zamanda “şeytan” İran’dan ABD tarafından sağlanacak bir füze kalkanı ile korunacak. Bu, İran’a yönelik bir saldırının 2012 için iptal edilmiş olabileceği anlamına geliyor – ancak 2013 için kesinlikle “masada”.

Asya ulusları – özellikle de BRICS üyeleri Çin ve Hindistan – İran’dan petrol alımına devam edecekler; mesele Avrupalı fino köpeklerinin ne yapacağı. Diğer gerçek sorunlar ise Kuzey Irak’taki Kürtlerin, Bağdat onlara anlaştıkları payı ödeyene dek kendi petrollerini piyasadan çekiyor olmaları. Ve bir de Suriye’nin son birkaç aydır küçülmekte olan günlük 400.000 varili var.

Yine de Suudiler, ABD itaatkâr Avrupa Birliği fino köpeği ekonomilerine ve son derece ürkek Asyalılara İran petrolünü almaya devam etmek için hiçbir sebepleri olmadığı konusunda bastırdıkça, Washington’a bir hediye olarak, hayal ürünü petrol senaryosunu oynamaya devam edecekler.

Ama sonra İstanbul’daki bu karmaşaya – iktidarı Washington’un Irak’ı işgalinin ve yıkımının doğrudan sonucu olan – Irak Başbakanı Nuri el Maliki gürültülü bir şekilde dâhil oldu.

İşte kendi sözleri:

[Suriyeli isyancıların] herhangi bir şekilde silahlandırılmasına ve [Esad] rejiminin devrilmesine karşıyız, çünkü bu, bölgede daha büyük bir krize yol açacak … Bu iki devletin [Katar ve Suudi Arabistan] tutumu çok tuhaf … Yangını söndürmeye çalışmak yerine silah gönderme çağrısı yapıyorlar ama sesimizi duyacaklar, silahlandırmaya ve dış müdahaleye karşı olduğumuzu duyacaklar … Bazı ülkelerin Suriye’nin içişlerine müdahalelerine de karşıyız ve Suriye’nin içişlerine müdahale eden o ülkeler her ülkenin içişlerine müdahale eder … Bir yıl oldu ve rejim düşmedi ve düşmeyecek, hem niye düşsün ki?”

Maliki Sünni Suriyelilerin – birçoğu Selefi ve cihadcı türden – süregiden ve hâlihazırda artmakta olan silahlandırılmasının kaçınılmaz şekilde Irak’a da sıçrayacağını ve onun Şii çoğunluklu hükümetini tehdit edeceğini çok iyi biliyor. Ve yönetiminin İran ve Suriye ile yakın ilişkileri desteklediği gerçeğinden bağımsız bir şekilde.

Bu arada Maliki, 2010’da iktidara yeniden gelmişti çünkü Tahran Sadrcıların onu desteklemesini sağlamak için ustaca müdahale etmişti. Maliki’nin öfkesini artıracak şekilde, Katar, Bağdat’ta bir Sünni darbesi tezgâhlamakla suçlanan Irak Başkan Yardımcısı Tarık el Haşimi’yi iade etmeyi reddediyor.

Cihad vadim o kadar yeşildi ki

Bu yüzden Washington şu anda neşeli bir şekilde 1980’lerin Afgan cihadının bir remiksine girişiyor (ki Hindukuş’tan Mezopotamya’ya kadar her kum tanesi bilir ki, bunun sonu, o hayalet varlık, el Kaide’dir ve ardından da “teröre karşı savaş” gelir).

Suudiler ve Katar, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen heterojen güruhu paralı askerler haline getirdi; bunlar artık 100 milyon dolara (sürekli artmakta) kendileri için çalışıyorlar. Demokrasi ne kadar da harika, değil mi? – özellikle de ABD müttefiki Basra Körfezi monarşileri üç kuruşa paralı ordu satın alabilirken. Garantili bir çekle devrimcilik oynamak ne kadar da harika!

Washington da bir an bile gecikmeden Suriye’ye “insani” yardım ve “isyancılara” “öldürücü olmayan” yardım için (ultra savaşa hazır uydu iletişimi donanımında olduğu gibi “öldürücü olmayan”, üstüne bir de gece görüş dürbünleri) kendi fonunu oluşturdu. Clinton, meseleyi, donanımın isyancıların Suriye hükümeti tarafından gerçekleştirilen saldırıları savuşturmaya imkân tanıyacağını söyleyerek kılıfına uydurdu. Tüm Suriye üzerine yayılmış insansız hava araçları sürüsü ile, artık doğrudan harekete geçme imkânı sağlayan ABD istihbaratına erişim sahibi olduklarından hiç söz edilmiyor.

Maliki, (Sünni) duvarındaki yazıyı net şekilde görebilir. Suudiler, halk tarafından nefret edilen, iktidardaki Sünni el Halife hanedanlığını, yani kendi kuzenlerini korumak için Şii çoğunluklu Bahreyn’i işgal ettiler. Maliki, Esad sonrası bir Suriye’nin, Sünni Müslüman Kardeşler’in (Selefi cihadcılar soslu) iktidarda olması olduğunu biliyor. En kötü kâbuslarında, Maliki, bu olası distopya geleceği, Irak’ta hormonlu bir el Kaide varlığı olarak görüyor.

Dolayısıyla İstanbul merkezli bu “Suriye’nin Dostları” cümbüşünün dönüştüğü şey, bir başka Arap ülkesinde daha iç savaşın (ABD müttefiki Araplar tarafından) utanmazca meşrulaştırılmasıdır. Kurbanlar iki ateş arasında kalacak ortalama Suriyeliler olacak.

Bu ABD-KİÖ silahlandırması, Birleşmiş Milletler Suriye delegasyonunu ve eski genel sekreter Kofi Annan’ın altı maddelik barış planını tamamen çözüyor. Plan, Suriye hükümetinin “askeri hareketliliği durdurması” ve “askeri yığınakları geri çekmeye başlaması” ve müzakereli bir siyasi tasfiye için bir ateşkes öneriyor.

Ateşkes falan olmayacak. Esad hükümeti planı kabul etti. Silahlı “isyancılar” ise reddetti. Silahlı “isyancılar” ve her türden paralı askerler (Libya’dan, Lübnan’dan ve Irak’tan) ortalıkta cirit atarken ve işkence taktiklerini uygulamaya ve emprovize patlayıcı cihazlarını oraya buraya yerleştirmeye devam ederken, Suriye hükümetinin “askeri yığınakları geri çekmeye” başladığını hayal edin.

Pekin’e Sarı Deniz’deki yaklaşmakta olan Rus-Çin deniz tatbikatı hakkında bir şeyler öğrenme hevesiyle indim ama bunun yerine Washington Post’taki bir Henry Kissinger yorum makalesine takılıp kaldım. [1] İşte, Dr. K’nın kendi sözleri ile:

Arap Baharı, liberal demokratik ilkeler adına, büyük ölçüde bölgesel, gençlik önderliğindeki bir devrim olarak kendisini gösterdi. Yine de Libya böylesi güçler tarafından yönetilmiyor, artık bir devlet olduğu bile söylenemez. Seçmen çoğunluğu (muhtemelen kalıcı şekilde) büyük oranda İslamcı olan Mısır da böyle değil. Ne de Suriye muhalefetine demokratlar hâkim görünüyor.

Arap Ligi’nin Suriye konusundaki konsensüsü, daha önce demokrasiyi uygulaması veya ilerletmesi ile ayırt edilen ülkeler tarafından şekillendirilmiyor. Aksine, büyük ölçüde Şiilerle Sünniler arasındaki bin yıllık geçmişe sahip çatışmayı ve Şii azınlık üzerinde bir Sünni hâkimiyeti iddia etme girişimini yansıtıyor. İşte bu yüzden bu kadar çok azınlık grubu (Dürzüler, Kürtler ve Hıristiyanlar) Suriye’de bir rejim değişikliğinden rahatsız.

Çin uzmanı Dr. K en azından bunu doğru anlamış (ve Maliki ile tamamen aynı görüşte). Bir Arap hükümetini devirmek için otokrat Araplara çalışan tam donanımlı bir paralı ordu, “demokrasi” ve “özgürlük” konusundaki ABD retoriği ne derse desin, bal gibi de rejim değişikliğidir. Bu, Sünnilerle Şiileri dövüştürmek suretiyle, tamamen klasik, emperyalist böl ve yönet taktiğidir.

Ama sonra mükemmel kızarmış ördeğim, sağlam reelpolitiker Dr. K’nın Washington’da bugünlerde pek de rağbet görmediğini aklıma getirdi.


ABD-NATO’nun Savaş Yürüyüşü – Mahdi Darius Nazemroaya

Savaşa ve 21. Yüzyılın “Büyük Oyun”una Doğru ABD-NATO Yürüyüşü

İkinci Bölüm

Avrasya’nın Fethi: 21. Yüzyıl “Büyük Oyun”unun Cepheleri

Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu, Doğu Afrika, Orta Asya

Aşağıdaki metin “Büyük Oyun” ve Avrasya’nın Fethi metninin ikinci bölümüdür. İlk metinde ABD ve NATO’ya karşı oluşan küresel kontr-ittifaklara genel bir bakış sunulmuştur. Bu ikinci bölümde, iki taraf arasındaki küresel rekabetin çeşitli cepheleri incelenecektir.

21. Yüzyıl “Büyük Oyun”unun Cepheleri

Dünya, ABD ve onun müttefikleri ile Avrasya üçlü bağdaşması – Rusya, Çin ve İran – ve bunların diğer bağlaşıkları arasındaki mücadelenin gerçekleştiği bir dizi bölge ile kuşatılmış durumda. Bu cephelerdeki mücadeleler şekil ve boyut itibariyle değişkenlik gösterse de, tümü birbiri ile bağlantılı ve ABD ile müttefikleri tarafından kontrol edilen merkezi bir varlığa katılmayı hedefliyor. Bu cepheler Kafkaslar, Balkanlar, Doğu Afrika, Ortadoğu (Doğu Akdeniz dahil), Hint Okyanusu, Orta Asya, Güney Asya veya Hindistan alt kıtası, Güneydoğu Asya, Doğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler ve Kuzey Kutup Dairesi.

Doğu Avrupa, Güney Çin Denizi, Kore, Orta Asya ve Ortadoğu, her yönden askeri operasyonlar ve savaş oyunları ile hareketli. Çin, Rusya ve İran’ın tümü, genişletilmiş uzay projeleri ve savaş gemileri dahil olmak üzere yeni silahlar ve asimetrik savaş taktikleri geliştiriyorlar. İşgal altındaki Irak’ta, NATO garnizonu Afganistan’da ve İsrail işgali altındaki Filistin’de, devlet dışı direniş hareketleri, ulusal özgürlük mücadelelerini bazı durumlarda Avrasya hükümetlerinin desteği ile sürdürüyorlar.

Rusya’nın stratejik bombacıları, ABD ve NATO denetimindeki bölgelere uzun menzilli füzeler sallama şeklindeki Soğuk Savaş pratiklerine geri döndüler. [6] Rusya ve Belarus, ABD ve NATO’nun Avrupa’daki füze tehdidine yanıt olarak Doğu Avrupa’da ortak bir hava savunma sistemi geliştirdiler. Hem Belarus hem de Rusya; Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’dan olası bir NATO işgalini simüle eden “Batı 2009” adlı askeri tatbikatlarla NATO tarafından kendilerine yönelik bir deniz, kara ve hava saldırısına karşı hazırlık içindeydi. [7]

Çin müttefiki olan Myanmar da (Burma) Pekin’in; ABD ve ittifaklarının deniz kuvvetleri tarafından korunan Malacca ile Tayvan Boğazlarının çevresini sararak Hint Okyanusu’ndaki enerji hattını güvenceye almasına izin verecek bir liman ve deniz tesisleri inşaatı ile meşgul. Hint Okyanusu’nu Avrasyacılar için daha iyi korumak amacıyla, Sri Lanka da (Seylan) diyalog ortaklığı üzerinden Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ortak üyesi oldu. [8] Rusya, Çin ve İran; Sri Lanka iç savaşında Tamil Elam Özgürlük Kaplanları’na (kısaca Tamil Kaplanları) karşı Sri Lanka hükümetini bu çerçevede desteklediler.

Kuzey Kore kendisini ABD, Güney Kore ve Japonya ile olası bir savaşa karşı hazırlıyor. Venezüella, Bolivya, Nikaragua, Ekvador ve Küba; kendilerini siyasi, ekonomik ve silahlı hazırlıklar üzerinden direniş savaşı olarak adlandırdıkları bir şeye hazırlıyorlar. Benzer şekilde, Suriye ve Lübnan da İran’ın desteği ile kendilerini İsrail ile öngörülen bir çatışmaya hazırlıyor. Petrol zengini Sudan da kendini iç karışıklıklara ve ABD tarafından yönlendirilen ve “insani müdahale” bahanesine dayandırılacak gelecekteki bir çatışma olasılığına hazırlıyor.

Kafkas Cephesi: Rus-Gürcü Gerilimi ve Savaş Hazırlıkları

Kafkasya veya Kafkaslar, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, Kafkas Dağları üzerine yerleşmiş bir bölge. Ural Dağları gibi Kafkaslar da siyasal olarak tanımlı Avrupa ve Asya kıtalarının sınırını oluşturuyor. Ortadoğu’nun uzantısı olarak değerlendirilebilecek olan Kafkas bölgesi iki alt bölgeye ayrılıyor. Bu iki alt bölge, Kafkas unsurlu Rusya Federasyonu cumhuriyetlerini içeren Kuzey Kafkasya ile Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı içeren Güney Kafkasya. 1921 Kars Anlaşması ile Gürcistan ve Ermenistan’dan ayrılan Kuzey İran ile Türkiye’nin doğu bölümleri de Güney Kafkasya’nın parçası olarak veya tüm Kafkas bölgesinin uzantısı olarak değerlendirilebilir.

Kafkasya; yerel cumhuriyetler, iç aktörler ve dış güçler arasında yoğun bir mücadeleye sahne oluyor. Bu çatışmalar şunlar:

(1) Azerbaycan ile ondan ayrılan Dağlık Karabağ arasındaki çatışma;

(2) Gürcistan ile ondan ayrılan Güney Osetya arasındaki çatışma;

(3) Gürcistan ile ondan ayrılan Abhazya arasındaki çatışma;

(4) Rusya Federasyonu ile ayrılıkçı Kuzey Kafkasya hareketleri, özellikle de Çeçenya ve Dağıstan arasındaki çatışma;

(5) Ermenistan ile Azerbaycan arasında, Dağlık Karabağ konusundaki çatışma;

(6) Gürcistan ile Rusya arasında, Güney Osetya ve Abhazya konusundaki çatışma.

Onlarca yıldır, etnik çeşitliliğe sahip bu bölgede gerilimler olageldi. Türkler Moskova ve Tahran’la stratejik işbirliği doğrultusunda adımlar atsa da, Rusya, Ermenistan ve İran arasında Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı Kafkaslarda bölgesel bir eksen mevcut. Moskova-Erivan-Tahran ekseninin Kafkaslardaki hedefi, dış güçlerin, özellikle de ABD ve NATO müttefiklerinin, Kafkaslara ve enerji zengini Hazar Denizi Havzası’na girmesini önlemek.

Gürcistan ile Rusya arasındaki çatışma, Rusya ve Çeçenistan arasındaki çatışmayı aşarak bölgedeki birinci çatışma oldu. Bu çatışmada her iki taraf da diğerinin ayrılıkçı hareketlerini destekledi ve gizli operasyonlar düzenledi. Tiflis ile Kremlin arasındaki gerilimler, önceki birçok Kafkas savaşının aksine, dış güçlerin büyük kaygısına yol açan bir savaşla sonuçlandı. Çatışma, her iki tarafın rakip siyasi fraksiyonları desteklediği Ukrayna’da da rolünü oynadı.

Gürcistan’ın arkasında ABD ve NATO desteği var. Bu, yerel oyuncuların ABD’nin Avrasya’daki jeostratejik çıkarları ile ittifak yaptığı bir stratejinin parçası. Aslında, Rusya ile Gürcistan arasındaki tüm savaş, önceden planlanmıştı ve her iki taraf da kendilerini önceden iyi hazırlamıştı. Times (İngiltere) farkında olmaksızın 5 Eylül 2008’de bu konuda bir haber yayınladı: “Kendisinden ayrılan Güney Osetya bölgesinde kontrolü ele alma amaçlı [Gürcistan] askeri operasyonuna giden aylarda, Rus savaş jetleri sayısız kereler Gürcistan hava sahasına girdiler.” [9] Rusya’nın Gürcü hava sahasını ihlali, Rusya’nın bir savaşın yaklaştığının farkında olmasından ve Rus kuvvetlerinin keşif misyonları yürütmesinden kaynaklanıyordu.

Güney Osetya için Rus-Gürcü Savaşı’na giden aylarda, Gürcü basını sürekli olarak yaklaşmakta olan savaştan söz ediyordu. [10] Önde gelen Gürcü gazetelerinden Rezonansi, yakın bir savaş tehlikesi üzerine birinci sayfa manşetleri ile çıkıyordu: “Abhazya’da savaş yarın mı başlayacak?” [11] Mayıs 2008’de, Rus-Gürcü savaşından yalnızca bir ay önce, Moskova bildirimde bulunmaksızın 500 Rus askerini, Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan bir barış koruma gücü kapsamında, Abhazya’nın güney Tkvarchel bölgesine konuşlandırdı. Böylece asker sayısı 2542’ye yükseldi. [12] Ek Rus askerlerinin konuşlandırılması öncesinde, 20 Nisan 2008’de, Ruslar Abhazya üzerinde casusluk yapan bir Gürcü silahsız hava aracını düşürmüşlerdi. [13]

Resmi tanımanın bir adım kısası bir hareketle, Moskova Abhazya ile olan anlaşmasını sona erdirdi ve Abhaz hükümetini desteklemeye dönük bir hareketle resmi düzeyde açık görüşmeler başlattı. [14] Bu Rus ve Gürcü hareketleri, yaklaşan Kafkas savaşı için hazırlık niteliğindeydi. Kremlin Gürcistan’ı Abhazya’ya saldırmak için askerlerini harekete geçirmekle suçladı, Gürcistan ise Rusya’yı Abhazya ve Güney Osetya’yı kendisine katmayı planlamakla suçladı. [15]

8 Mayıs 2008’de Gürcistan Başkanı Mikheil Saakaşvili şu açıklamayı yaptı: “Birkaç gün önce savaşa çok yakınlaştık ve tehdit halen geçerli.” [16] 7 Mayıs 2008’de, Başkan Saakaşvili’nin açıklamasından bir gün önce, ABD Temsilciler Meclisi Rusya’yı “provokatif ve tehlikeli açıklamaları ve Gürcistan’daki eylemleri” nedeniyle kınayan bir önergeyi onayladı, AB de aynını yaptı. [17] ABD Temsilciler Meclisi’nin Rusya’ya karşı önergesini onaylamasının bir gün sonrasında ve Saakaşvili’nin savaş konusundaki açıklamaları ile aynı gün, Abhaz Dışişleri Bakanı Sergei Şamba, Abhazya’nın Moskova ile askeri bir pakt arzu ettiğini açıkladı. [18]

Savaş ve Barış Enstitüsü (IWRP) Rusya’nın Tiflis ile yaklaşan savaş konusundaki hazırlıklarını net şekilde belgeledi. IWPR raporu gergin ortamı şöyle betimliyordu:

Çatışma bölgesindeki durum gerginliğini koruyor. Güney Abhazya’daki Gali bölgesindeki de facto yönetimin başı Ruslan Kishmaria, Tiflis’in Abhazya üzerinde insansız keşif uçuşları düzenlediğini söyledi. Abhaz yetkililerin uçakları düşürmemeye karar verdiğini ekledi. Abhaz yetkili, sayısız Gürcü insansız uçağını önceki birçok durumda düşürdüklerini belirtti, Tiflis ise iddia konusu olayların birçoğunu inkar ediyor. Mayıs sonunda, bir Birleşmiş Milletler raporu, 20 Nisan’da Abhazya üzerinde uçarken düşürülen bir insansız uçağın Rus savaş uçaklarınca vurulduğu sonucuna vardı. [19]

IWPR raporu, Rusya’nın bir Gürcü saldırısı için hazırlık anlamında net adımlar attığını açıkça ortaya koyuyor. Rapor, Rus anti-tank füzelerinin gizlice Abhazya’ya konuşlandırıldığının altını çiziyor:

Gürcü güvenlik güçleri Abhaz sınırında yine Rus barış koruma güçleri ile karşı karşıya kaldı. Bu durum iki başkan [Gürcü ve Rus] arasında gergin bir telefon görüşmesine neden oldu. Bir Rus ordu kamyonunun Gürcü polisi tarafından alıkonması, ihtilaflı Abhazya bölgesindeki sinir savaşının parçası gibi görünüyor. Tiflis, Rusların Abhazya’yı topraklarına katma peşinde olduğunu iddia ediyor ve Rus barış koruma güçlerinin dağıtılması gerektiğinde ısrar ediyor. Moskova ise askerlerin uluslararası yasalar uyarınca görev yaptığını ve Abhazlar için hayati önemde güvenlik sağladıklarını söylüyor. Gürcü televizyon kanalları, Rus barış koruma askerlerini taşıyan bir kamyonun, 17 Haziran günü Rukhi köyü yakınlarında yerel polis tarafından durdurulduğunu gösteren fotoğraflar yayınladı. Abhazya ile idari sınırın yakınındaki çatışma bölgesine yasadışı şekilde silah taşıdığını bildirdiler. Araçtaki dört asker yedi saat gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldı. 19 Haziran’da kamyon iade edildi ancak Gürcüler 20 anti-tank füzesini soruşturma için tuttuklarını söylediler. Gürcüler, Rusların füzelerin nakli için izin istemediğini, oysa barış gücünün tabi olduğu şartlar altında bunun zorunlu olduğunu söylediler. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) mandası altında olan ancak tamamen Rus askerlerinden oluşan barış koruma operasyonunun güney bölgesinin komutanı Albay Vladimir Rogozin, sadece Gürcüleri silah nakli konusunda zamanında bilgilendirmediğini söyledi. “Emirlere göre izinli normal silahlardı, Gürcülerin askerlerimizi neden gözaltına aldığını anlamıyorum,” dedi Rogozin. [20]

Rus ordusu, Gürcistan’daki barış koruma emirlerini ihlal etti. Anti-tank füzeleri Gürcü tanklarına karşı kullanılmak amacını taşıyordu. Anti-tank füzelerinin konuşlandırılması Moskova’nın savaş hazırlıklarının parçası olarak (açıkça) ilan edilmedi. Bir dereceye kadar, Rusların Abhazya ve Güney Osetya’daki pozisyonu, Gürcülerin NATO’ya katılmasını önleme amaçlı, çünkü NATO iç sorunları tamamen çözülmeden ve sınırları sabitlenmeden yeni üye kabul edemiyor. Doğrusu, Rusların Abhazlara ve Güney Osetlere desteği, Rusya’yı NATO’nun daha ileri gitmesinden korudu.

2008’deki savaş, Rusya Ulusal Stratejik Konseyi Eşbaşkanı Sergey A. Markov tarafından Gürcistan’ın ABD adına Rusya’ya karşı hareket ettiği temsili bir savaş olarak tanımlandı. Bu bağlamda, Rusya aslında ABD ve NATO’nun saldırısına uğradı. Gürcüler Rus anti-tank füzelerinin konuşlandırıldığını, ABD ve NATO’nun istihbarat raporları olmaksızın bilemezdi. 2008’de, NATO Kafkaslardaki niyetlerini daha da açık etti. Gürcistan bir NATO üyesi olmamasına rağmen, NATO Gürcü hava savunmasını NATO hava savunması ile hızla entegre etmeye başladı. [21]

2008 savaşından sonra ABD ve Tiflis, Gürcistan’da askeri üsler inşa etme hazırlığı yaptıklarını bile açık ettiler. [22] ABD’nin askeri varlığı sadece Rus çıkarları karşısında Gürcü ordusuna yardım etmek için kullanılmayacak, aynı zamanda Moskova’ya, Güney Osetya ve Abhazya üzerinden Gürcistan’a meydan okuması halinde ABD ile savaşa gireceği tehdit edici mesajını da verecekti. ABD üsleri Rusya’nın stratejik müttefiki İran’a yönelik saldırılar başlatmak için de kullanılabilecekti. Rus-Gürcü savaşı sırasında, Rus ordusunun, İran’a karşı gelecekteki ABD ve NATO operasyonlarında kullanılması planlanan Gürcü üslerine saldırdığı ortaya çıktı. [23]

Gürcistan en hızlı askerileşen ülkelerden biri. Gürcü militarizasyonuna ve NATO’nun Kafkaslardaki gizli gündemine karşılık vermek için, Kremlin, Kuzey Kafkaslardaki Rus birimlerini güçlendirdi ve Ermenistan’daki askeri varlığını genişletti. Ağustos 2010’da, Rusya ve Ermenistan, Rusya’nın Ermenistan’ı korumayı ve Ermenistan’ın güvenliğini sağlamayı taahhüt ettiği iki taraflı bir askeri anlaşma imzaladı. [24] Yeni Rus-Ermeni askeri anlaşması resmi olarak Rusya’nın askeri gücünü Ermenistan’dan Gürcistan ve Azerbaycan’a yöneltmesine izin vermiş durumda, oysa Rus askerlerinin Ermenistan’daki eski mandası, Ermenistan-Türkiye ve Ermenistan-İran sınırları için sınır güvenliği sağlamaktan ibaretti. Moskova ve Erivan tarafından atılan bu stratejik adımlar, Kafkaslardaki daha ileri krizler için hazırlık niteliğinde.

Balkan Cephesi: Yugoslavya ve Moldova’ya İhanet

Balkanlar, iki farklı güç tarafından hareketlendiriliyor, Avrasya Merkezi ile ittifak yapanlar ve Çevre ile ittifak yapanlar. Bu hasımlık, Lübnan’ı, Filistin Bölgelerini, Gürcistan’ı, Latin Amerika’yı ve Ukrayna’yı bölen hasımlıklarla aynı. ABD ve NATO’ya karşı en büyük muhalefet Sırbistan’da. Bu Sırp kampı, Bosna Hersek ve Karadağ müttefikleri ile birlikte, ya Rusya’nın ve Avrasyacıların eksenine girmeyi ya da onlarla işbirliği yapmayı istiyor. Buna karşı çıkan egemen siyasi kamp, Sırbistan’ın ve Balkanların ABD, AB ve NATO eksenine girmesini istiyor. Sırp Radikal Partisi, orijinal olarak ilk grubun üyelerinden oluşuyor, Boris Tadić ve onun Demokrat Parti’si ise, Sırbistan ve Balkanlardaki ikinci grubu temsil ediyor.

Balkanlar, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’daki askeri operasyonlar için bir merkez. Eski Yugoslavya’nın pozisyonu, bu bağlamda çok önemliydi. Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti, bağımsız bir jeopolitik oyuncuydu. İran’ın Ortadoğu’daki mevcut rolüne benzer şekilde, Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti, ABD ve NATO’nun, Balkanlardaki kontrolünü konsolide etmesini önleyebilirdi. Bu ise, ABD ve NATO’nun Avrasya’yı kontrol etme amaçlı yol haritasının hayata geçirilmesi için büyük bir aksilik olurdu. İşte bu yüzden ABD ve onun Batı Avrupalı müttefikleri Yugoslavya’daki etnik gerginliklerin, özellikle de Sırplar ve Hırvatlar arasında fitilinin ateşlenmesine yardımcı oldular.

Yugoslavya düştü, ancak Balkanlar halen beklemedeki bir jeostratejik oyuncu. “Satranç oyunu”nun ve Sırp Cumhuriyeti’nin sonu, AB ve Amerika tarafından desteklenen, kendini ilan etmiş bir cumhuriyet olan, Sırbistan’ın Kosova eyaletinin kaderine bağlı. Sırp halkı NATO’nun ülkelerini bombalamasını unutmadı, aynı şekilde, Belgrad’daki yozlaşmış siyasi elitin birçoğunun ABD ve NATO ile işbirliği yapmış olduğunu da.

Moldova’daki “Twitter Devrimi” de Balkanlardaki bu mücadelenin bir uzantısı ve eski Yugoslavya’daki olaylar ve Kosova sorunu ile bağlantılı. Moldova, Rusya tarafından Sırbistan ve Doğru Avrupa’daki Rus pozisyonunu ve dolayısıyla Avrasyacıların pozisyonunu güçlendirmek için kullanılabiliyordu. Sırbistan bir yandan hem AB hem de ABD ile, diğer yandan da Rusya ile flört ediyor. Her iki taraf da Sırbistan’ı tam olarak kendi eksenlerine almak istiyorlar.

Sırbistan, açık denizlere erişimi olmayan bir ülke. Ancak Tuna Nehri üzerinden Karadeniz’e erişimi garanti altına alınmış durumda. Tuna Nehri, aslında büyük ticari gemilerin geçebileceği uluslararası sular içinde sayılıyor. Uluslararası anlaşmaların verdiği hak ile, Sırbistan Tuna nehrinden serbestçe gemilerini geçirebilir. Sırbistan, ABD ve AB emirleri ile komşularının topraklarını veya hava sahasını kullandırtmaması sonucu ambargo altında kalsa bile, Belgrad yüzünü her zaman Tuna’ya dönebilir. Eğer uluslararası yasalar uygulanırsa, Tuna Nehri Sırbistan için Karadeniz’e ve Rusya’ya açılan bir can simidi olacaktır. Bunu önlemek için Tuna Nehri’ne sınırı olan tüm ülkelerin kontrol edilmesi gerekiyor.

Tuna Nehri’ne sınırı olup da AB ve ABD ekseninde olmayan tek ülke Moldova, ki kendisi de tıpkı Sırbistan ve Ukrayna gibi açık denizlere erişime sahip değil. Ukrayna’nın durumu soru işareti ancak hem Moldova’nın hem de Ukrayna’nın kontrolü, Rusya’ya gelecekte Sırbistan’ın etrafındaki hava sahasını kullanma izni verilmezse, Rusya’nın Karadeniz ve Tuna Nehri üzerinden Sırbistan’a yardım ulaştırmasını etkili şekilde engelleyebilir. İşte hem bu hem de AB’ye zorla entegrasyon bağlamında Moldova’nın tarafsızlığı ABD ve NATO tarafından ve Romanya üzerinden aforoz edildi.

Yine de, Sırbistan’ı izole etmek için daha çok iş gerekli. Sırbistan’ın Tuna Nehri’ne kıyısı, Vojvodina Özerk Bölgesi’nde bulunuyor ve bu bölge Sırp limanlarının bulunduğu yer aynı zamanda. Vojvodina nüfusunun üçte biri Sırp olmayanlardan oluşuyor ve Sırp olmayan azınlıkların büyük çoğunluğu Macar. Vojvodina’yı Sırbistan’dan ayırmaya dönük örtülü çabalar alttan alta sürüyor. Balkanlar bugüne dek sessizliğini korumuş bir cephe idi, ancak Kosova ve Vojvodina kolaylıkla kıvılcımı çakabilir.

Ortadoğu Cephesi: Ilımlılar Bloğuna Karşı Direniş Bloğu

Ortadoğu, küresel ekonomi için enerjinin merkezi.  Orta Asya ile birlikte, dünya haritasında stratejik olarak en önemli iki alandan biri. ABD ve onun NATO ortaklarının, ABD ve NATO’ya karşı küresel kontr-ittifakın dayanak noktası olan Çin’i kontrol altına alma ümidi, Ortadoğu’nun kontrolünden geçiyor.

Bölgesel güç anlamında İran, Ortadoğu’nun Yugoslavya’sı. Tahran; ABD, NATO ve İsrail’in tüm bölgeyi kontrolüne karşı direnmek için bölgesel müttefikleri ile birlikte çalıştı. Böylelikle, İranlılar ve bölgesel müttefikleri, Avrasya’ya ABD ve NATO tecavüzüne karşı Rusya ve Çin için, Ortadoğu’daki direniş üzerinden bir yalıtım katmanı sağladı. Yani İran ve Ortadoğu, Rusya ve Çin’in kıta aşırı çevrelenmeye karşı direnişinin temel direği.

Amerika’nın üst düzey güvenlik muhabirlerinden biri olan William Arkin, 2007’de, Beyaz Saray ve Pentagon’un Ortadoğu’da İran ve Suriye’ye karşı NATO benzeri bir askeri ittifak oluşturma sürecini başlattığını belirtti. [25] Arkin’e göre bu ittifak, Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye devletler (Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri) ile birlikte Mısır ve Ürdün’den oluşuyordu. [26] İsrail’in 2006’daki Lübnan fiyaskosundan sonra, ABD ve onun başlıca NATO ortakları, Ortadoğu’daki uydularına [Mısır, Ürdün, İsrail ve Filistinli işbirlikçiler Mahmud Abbas (Batı Şeria) ve Muhammed Dahlan (Gazze Şeridi), Suudi Arabistan ve Arap petro-şeyhlikleri] doğrudan veya dolaylı olarak büyük silah sevkiyatları göndermeye başladılar.

Lübnan’daki 14 Mart İttifakı’nın liderlerine ait Lübnan milisleri de Hizbullah ve Lübnan Ulusal Muhalefeti’ne karşı mücadele etmek için gizli silah sevkiyatları aldılar. [27] Silahlarına ve ABD desteğine rağmen, hem Gazze Şeridi hem de Lübnan’daki Arap işbirlikçiler sırasıyla Haziran 2007 ve Mayıs 2008’de kopan iç savaşta yenilgiye uğradılar. Lübnan’da bu, Doha Anlaşması sonrasında bir ulusal birlik hükümeti kurulması ile sonuçlandı. Yenilgi, Walid Jumblatt ile İlerici Sosyalist Parti’nin Hizbullah’ın safına geçmelerine ve 14 Mart İttifakı’ndan ayrılmalarına da yol açtı.

2006 sonunda Mahmud Abbas, 14 Mart İttifakı, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Mısır, Ürdün ve Kuveyt, ABD ve İngiliz yetkililerce “Ilımlılar Koalisyonu” olarak adlandırılmaya başladı. Bu ülkeler ABD, NATO ve İsrail’in kendi kardeşleri olan Araplara karşı, Lübnan Direnişine karşı ve Filistinlilere karşı istihbarat operasyonları yürütmesine yardımcı oldular.

Muhammed Hüsnü Mübarek’in Kahire’deki rejimi, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Filistinlilere karşı kuşatmasını güçlendirmesine yardım etti. Kahire ayrıca, Filistinliler, Hizbullah, Irak Direnişinin üyeleri, Suriye ve İran’a karşı da sayısız sözel saldırıda bulundu. Mübarek, Gazze’de Filistinlilere karşı çalışmasını, Hamas’ı bir İran uydusu ve Mısır için bir tehdit olarak kötüleyerek meşrulaştırmaya çalıştı. Lübnan Özel Mahkemesi’nin, Hariri Suikastına ilişkin bulgularını açıklaması sonrasında, Lübnan’da bir tür Mısır ve Ürdün askeri müdahalesinden bile bahsedildi.

2008’de İsrail’in Gazze’yi kuşatması sırasında, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Mısır halkına doğrudan bir konuşma yaptı ve onlardan, kendi hükümetlerinden Filistin halkının nefes alması için sınırlarını açmasını talep etmelerini istedi. Nasrallah’ın hiçbir şekilde Kahire’de bir askeri darbe çağrısı falan olmayan konuşması, Filistinlilere karşı İsrail eylemlerini kamuoyu önünde meşrulaştırmak için elinden geleni ardına koymayan Mısırlı yetkililer tarafından öfkeyle karşılandı. Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Abul Gheit, Türkiye’de gazetecilere, Nasrallah’ın Mısır’da Lübnan’dakine benzer bir kaos istediğini ve Mısır ordusunun Nasrallah ve onun gibi insanlara karşı kullanılabileceğini söyleyerek yanıt verdi.

Basında, Mısır parlamentosu dış ilişkiler komitesi başkanı Mustafa Al-Faqi’nin, Kahire’nin sınırlarında bir İslami emirliği kabul etmeyeceğine ilişkin sözlerine yer verildi. [28] Bu dil, Hamas’ı Taliban benzeri bir örgüt şeklinde resmetme kampanyasının bir parçası. Oysa Kahire ve Arap dünyasındaki liderler çok iyi biliyorlar ki Hamas’ın Afganistan işgali öncesindeki Taliban hükümetiyle uzaktan yakından benzerliği yok. 2010’da, üst düzey bir Mısır istihbarat yetkilisi, Hamas liderliğindeki Filistin hükümeti tarafından Gazze Şeridi’nde casusluk yaparken ve bilgi toplarken yakalandı. [29] Mısır’daki rejim, İsrail’in, Tahran’ı kalıcı bir konuşlanma üzerinden askeri olarak tehdit etmek amacıyla nükleer füze taşıyan Alman yapımı denizaltılarını Süveyş Kanalı’ndan İran’a doğru Basra Körfezi’ne göndermesine de izin vermişti. [30]

Mısır’ın Tel Aviv’le bağlarının derinliği, bir İsrail askeri yetkili olan Amos Gilad’ın sözlerini alıntılayan bir haber ile en iyi açıklanabilir:

Mısır-İsrail ilişkileri “İsrail’in ulusal güvenliği için köşe taşı”, diyor Savunma Bakanı Amos Gilad, bakanlığın Güvenlik Diplomatik Bürosu tarafından Perşembe günü düzenlenen, İsrail’in Mısır ile barış anlaşmasının 30. yılı kutlamalarında. “Onlarla çok derin bir diyalogumuz oldu. İsrail için bu ilişkileri korumak ve derinleştirmek çok önemli,” şeklinde konuştu ve Mısır’ın “[İsrail’in 2008’deki] Gazze saldırısı sırasındaki hoşgörülü tutumu”ndan bahsetti. [31]

Suudi Arabistan da ABD, İngiltere ve İsrail’in Ortadoğu’daki operasyonlarına çok etkin şekilde yardımda bulunuyor. Tel Aviv ve lobicilerinin hiçbir itirazı olmaksızın gerçekleşen, ABD’nin Suudi Arabistan’a mega boyutlu silah satışları, İran’ı, Suriye’yi ve Arap yarımadasındaki tüm direnişleri ve demokratik hareketleri (Yemen’deki Husiler gibi) hedefliyor. ABD’nin Suudilere silah satışları, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kontrol etmeye dönük stratejik hedeflerinin hayati bir parçası. [32]

Suudi medyası, bölgede ABD, İsrail, NATO ve bunların Ortadoğu ve Arap dünyasındaki yerel uydularına direnen tüm güçlere karşı sürekli olarak nefret dolu sekter bir propaganda yayıyor. Bu öyle bir noktaya vardı ki, birçok mantıklı yetişkin, Asharq Al-Aswat gibi Suudi medyasını ciddiye almıyor. Örneğin Asharq Al-Aswat, sistematik olarak ve çarpıtarak Hizbullah’ı Lübnan’daki Sünni Müslümanlara işkence etmekle, Beyrut’u işgal etmekle suçluyor ve her fırsatta İran’ı hedef alıyor, İranlıların Arap dünyası için en ciddi tehdit olduğunu iddia ediyor ve ABD ve İsrail’in Arap ülkelerindeki eylemlerinin üstünü örtüyor.

Ilımlılar Koalisyonu muhalefet tarafından Arap işbirlikçiler veya hainlerden başka bir şey olarak tanımlanmıyor ve düşünülmüyor. BAE’den Mısır’a kadar bunların liderleri, kamuoyu önünde bir şey söyleyip kapalı kapılar ardında tamamen farklı bir şey yapıyorlar. Ilımlılar Koalisyonu, “Şii Hilali” ve “Sünni Üçgeni” terimlerini uyduranlar tarafından, Ortadoğu’daki direniş güçlerini kötülemek için tasarlanmış meşhur bir söz. [33] Bu kavramlar, Ortadoğu’da savaş, balkanlaştırma ve finlandiyalaştırma (ÇN: Güçlü bir komşusu tarafından bağımsızlıktan yoksun bırakılma) gizli gündemine hizmet ediyor.

Çizginin diğer tarafında İran ve Ortadoğu’da dış müdahaleye karşı çıkan tüm güçler duruyor; bu güçlere Beyaz Saray tarafından “Radikaller” adı veriliyor. Aslında bunlar, İran ve Ortadoğu’daki “Direniş Bloğu”nun bağımsız ve yerel güçleri. Direniş Bloğu, resmi bir ittifak ya da özgün bir blok şeklinde örgütlenmiş değil, ancak tüm üyeleri toplumlarının dış kontrolüne karşı ortak bir çıkarı paylaşıyorlar. Direniş Bloğu’nun üyeleri şunlar:

(1) Gazze Şeridi’ndeki demokratik olarak seçilmiş Hamas öncülüğündeki Filistin hükümetinin yanı sıra Hamas, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık ve Filistin İslami Cihad, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi dahil, İsrail, ABD ve Mahmud Abbas’a karşı olan tüm Filistinli gruplar;

(2) Az veya çok bir devlet olarak Lübnan, yanı sıra Hizbullah, Özgür Yurtsever Hareket, Emel Hareketi, El Marada Hareketi, Lübnan Komünist Partisi, Lübnan Demokratik Partisi, Lübnan İslami Cephesi, Devrimci Ermeni Federasyonu (Taşnak), Lübnan Suriye Sosyalist Ulusal Partisi ve bunların Lübnan’daki diğer siyasal müttefikleri;

(3) Irak Direnişi’ni oluşturan çeşitli siyasal ve savaşçı Irak grupları;

(4) Sudan;

(5) Suriye;

(6) Yemen’deki isyancı gruplar, bunlar kuzeyde ve batıda Şii Müslümanları, güneyde ve doğuda ise Sünni Müslümanları içeriyor;

(7) Ve İran.

Katar ve Umman, Direniş Bloğu ile yakın işbirliği içinde. Umman Tahran tarafından bir İran müttefiki olarak değerlendiriliyor. Hem Katar hem de Umman liderleri, esnek bir dış politika izliyorlar ve kendilerini İran ve Direniş Bloğuna karşı herhangi bir bölgesel ittifakla sınırlandırmanın da, ABD ve onun bölgedeki uydularına karşı bir ittifakla sınırlandırmanın da ulusal çıkarlarına karşı olacağının farkındalar. Bu nedenle Katar ve Umman, bir yanda İran ve Direniş Bloğu, öte yanda ABD ve Ilımlılar Koalisyonu arasında arabulucu olarak kullanılıyor.

2009 ve 2010’dan beri, Türkiye’nin pozisyonu net değil. Ankara müttefiki İsrail’i açık şekilde eleştirmeye ve İran ve Suriye tarafından kendi Direniş Bloklarının üyesi olarak reklam edilmeye başladı. Türkiye ayrıca, Suriye, İran, Lübnan ve Rusya ile Ortadoğu’da Avrupa Birliği’ne benzer ortak bir pazar oluşumunun ve siyasi bloğun tohumları gibi görünen anlaşmalar yapmaya başladı.

Ortadoğu’da ABD etkisinin sona ermekte olduğu söyleniyor. Görünen o ki Ortadoğu’daki birçok Amerikan müttefiki ve uydusu da kendi çıkarlarını korumak için taraf değiştirmeye çalışıyor. Lübnan’daki 14 Mart İttifakı ile Ankara açısından durum bu olabilir.

Ortadoğu’da Avrasya için cephe hattı Filistin Bölgeleri, Lübnan, işgal altındaki Irak ve Yemen. Yemen, Arap Yarımadası’nın güney ucundaki konumu ile, Ortadoğu’daki bu cephe hatlarından en yenisi ve jeostratejik olarak haritanın önemli bir noktasında yer alıyor. Yemen kıyılarından geçen deniz koridoru, denizcilik açısından uluslararası olarak büyük önem taşıyor. Kızıl Deniz Hint Okyanusu’na, Aden Körfezi’nden akan Babü’l Mendep üzerinden bağlanıyor.

Ortadoğu’dan tüm dünya için yıkıcı bir küresel savaşın fitilinin ateşlenme tehlikesi var. Ortadoğu’daki cephe, ABD stratejisi açısından Avrasya’da merkez. 2001’den beri bu cephe sıcak ve soğuk savaşlar arasında dalgalanıp duruyor. Şimdi bu savaşlar İran’ı ve müttefiklerini sınırlandırmayı hedefliyor. Bölge hem bir barut fıçısı hem de jeopolitik volkan.

Orta Asya Cephesi: Avrasya’nın Merkezini Kontrol Etme Savaşı

Orta Asya Avrasya’nın kalbi ve Avrasya Merkezi’nin tam ortası. Avrasya’ya ABD ve NATO zorlamaları, bu bölgenin bütünüyle kontrolünü hedefliyor. Bölge; İran, Çin, Rusya, Hazar Denizi ve Hint alt kıtasına rahatça hakim olunabilen, büyük bir jeostratejik merkez. Askeri ve mekansal bir duruş noktasından, Orta Asya, büyük Avrasyacı güçler arasında bir takoz oluşturmak ve Avrasya’da gelecekteki operasyonlara askeri bir zemin sağlamak için ideal bir yer.

“Avrasya Balkanları” (diğer kısımlar Gürcistan’ı, Ermenistan’ı, Azerbaycan’ı ve Rusya Federasyonu’nun Güney Federal Bölgesi’ni oluşturan Kafkas cumhuriyetleri ile Kuzey Kafkas Federal Bölgesi’ni, İran’ı ve sınırlı bir ölçüde Türkiye’yi içeriyor) olarak adlandırılan bir alanın ekseriyetini oluşturan Orta Asya, bitişiğindeki alanları ve Avrasya’yı istikrarsızlaştırmak için kullanılabilir. NATO’nun Afganistan işgali bu amaçla bağlantılı. Afganistan Adalet ve Yargı Komitesi başkanı olan Afgan yetkili Atollah Loudin, ABD’nin Afganistan’ı Pakistan, Orta Asya, Rusya, İran ve Çin’deki stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri ve istihbarat amaçlı bir üs olarak kullandığını söyledi. [34]

Orta Asya aynı zamanda geniş petrol, doğalgaz ve maden kaynaklarına sahip. Bölgedeki enerji kaynakları, Ortadoğu’dakilerle rekabet edecek ölçüye sahip. Zbigniew Brzezinski’nin sözleriyle: “Tüm bunların üzerine, Orta Asya artık bölgesel devletler ve Rusya, ABD (özellikle de 11 Eylül 2001’den beri) ve Çin arasında oynanan çok karmaşık bir oyuna tanıklık etmekte.” [35] Taliban denetimindeki Afganistan’ın 2001’deki işgali, Orta Asya’da basacak bir zemin ve İran’ı izole edecek, Avrasyacıları birbirinden ayıracak bir üs oluşturma hedefi ile, İran’a giden boru hatları inşa edilmesini önlemek, Orta Asya ülkelerini Moskova’dan uzaklaştırmak, Orta Asya enerjisinin akışını kontrol etmek ve Çin’i stratejik olarak gırtlaklamak amacıyla başlatıldı.

En önemlisi, Orta Asya’nın kontrolü, Doğu Asya’dan Ortadoğu’ya ve Doğu Avrupa’ya doğru oluşmakta olan “Yeni İpek Yolu”nu kesintiye uğratacaktır. Bu “Yeni İpek Yolu”, Çin’i yeni küresel süper güç yapacaktır. Bu nedenle, ABD’nin Orta Asya’daki stratejisi, öncelikle, ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına erişimini engelleyerek Çin’in küresel bir süper güç olarak ortaya çıkmasını önleme amacını taşıyor. ABD ve AB’nin enerji nakil yolları üzerine Rusya ile rekabeti, Hazar Denizi Havzası’ndan ve Basra Körfezi’nden Çin’e ulaşan bir trans-Avrasya enerji koridorunun inşa edilmesini engelleme hedefi ile birlikte ele alınmalı.

Orta Asya, savaş ve renkli devrimlere sahne oldu. Afganistan’da Pakistan’a yayılan aktif bir savaş halen sürmekte. Kırgızistan’daki istikrarsızlık, bir iç savaş halini alacak şekilde yayılabilir. İran, Suriye ve Lübnan’a karşı gelecekteki herhangi bir çatışma, Orta Asya’yı içine alma tehdidi içeriyor.

Güney Asya ve Hint Okyanusu Cephesi: Pakistan, Hindistan, Sri Lanka

Güney Asya veya Hint alt kıtası, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Nepal, Bhutan ve Sri Lanka ile Maldivler ada devletlerinden oluşmaktadır. Afganistan da bazen Güney Asya’nın parçası olarak değerlendirilmektedir. Orta Asya’ya benzer şekilde, Güney Asya’nın kuzey kesimi (Pakistan ile Hindistan Cumhuriyeti’nin kuzey eyaletleri), Ortadoğu ile Doğu Asya arasında transit kara yolu işlevi görmektedir. Bu kuzey alanı Orta Asya ile de bitişiktir. Güney Asya’nın güney kesimleri ayrıca, Hint Okyanusu açısından da merkezi konumda ve hem Güney Asya’nın güney kesimi (Hindistan’ın güney ucu, Sri Lanka ve Maldivler) hem de Hint Okyanusu kıyıları; Ortadoğu ve Afrika’dan Orta Asya’ya bir transit deniz yolu işlevi görüyorlar.

Güney Asya’da ABD ve NATO’nun hedefi Çin’e güvenli bir enerji yolunun oluşmasını engellemek ve enerji kaynaklarının akışını ve geçecekleri bölgeleri kontrol etmektir. Hindistan da bunda çıkara sahip. Hindistan ABD ve NATO ile işbirliği içinde, ancak bunun Hindistan ulusal güvenliğine bir faturası var. Keşmir’deki istikrarsızlık bunun bir örneği.

Pakistan’daki istikrarsızlık, Çin’e güvenli bir enerji yolu oluşmasını engelleme hedefinin doğrudan bir sonucu. ABD ve NATO; güçlü, istikrarlı ve bağımsız bir Pakistan istemiyor. Bunun yerine, kolayca kontrol edilebilecek ve Pekin’den emir almayacak ya da Avrasyacı kampla ittifak yapmayacak bölünmüş ve çelimsiz bir Pakistan istiyorlar. Pakistan’daki istikrarsızlık ve Pakistan sınırından İran’a yönelen terör saldırıları, Çin’e güvenli bir enerji yolunun oluşmasını önleme amaçlı.

Dahası, ABD ve NATO’nun Güney Asya’daki hedefleri, Hindistan’ı Çin’e karşı  dengeleyici bir unsur olarak kullanmayı da içeriyor. Bu, Britanya’nın Avrupa kıtasında çeşitli Avrupalı güçler arasında, ABD’nin de Ortadoğulu güçler arasında (örn. İran-Irak savaşı) uyguladığı strateji ile aynı. Bu bağlamda, Lizbon’da düzenlenen 2010 NATO Zirvesi sonrasında, NATO Yeni Delhi ile askeri ve güvenlik konularında diyalog başlatılmasını talep etti. [36]

ABD, Çin ve Hindistan arasındaki rekabet, Hint Okyanusu’ndaki militarizasyonla doğrudan bağlantılı. Hint Okyanusu’nda deniz kuvvetleri arasındaki silahlanma yarışı alttan alta sürmekte. Hem Hindistan hem de Çin, bir yandan deniz kuvvetlerini genişletirken diğer yandan olabildiğince çok askeri liman edinme ve inşa etme yarışında.

Sri Lanka sularından geçen deniz ulaşım yolları, Çin’in enerji güvenliği açısından hayati önemde. Bu bağlamda, jeopolitiğin Sri Lanka İç Savaşı’nın doğasına doğrudan bir etkisi oldu. 2009’da Çin ve müttefikleri, Çin’in denizdeki varlığını ve Sri Lanka ile işbirliğini güvenceye almanın yanı sıra, ada ülkesinde istikrarlı bir siyasal ortam görme ümidiyle, Sri Lanka hükümetini desteklediler. Sri Lanka İç Savaşı sonrasında Colombo, Belarus gibi, bir “diyalog ortağı” olarak ŞİÖ’ne katıldı.

Hint Okyanusu’nun militarizasyonu durmuş değil ve alttan alta sürüyor. Pakistan ve Hindistan’daki iç gerilimler, Güney Asya devletleri arasındaki bölgesel gerilimler ve Yeni Delhi ile Pekin arasındaki gerilimler, Avrasya’nın bütünlük ve güvenliği açısından tehdit niteliğinde.

Doğu Afrika Cephesi: Somali, Etiyopya ve Sudan

Doğru Afrika’da ABD ve NATO stratejisi, Çin’in bölgesel enerji kaynaklarına ulaşmasını engellemek ve uluslararası denizciliği kontrol etmek için bir dargeçit oluşturmaktır. ABD, tüm Afrika kıtasının yanı sıra Doğu Afrika’da da, tıpkı Orta Asya’da olduğu gibi Çin’in süper güç durumuna gelmesine mani olmayı amaçlıyor. Doğu Afrika ve onun jeostratejik öneme sahip suları üzerindeki askeri denetim, 1990’lardan beri yoğunlaşıyor. Büyük bir NATO deniz gücü, Afrika Boynuzu dalgalarında ve Doğu Afrika kıyılarında denizi kuşatmaya hazır şekilde kalıcı olarak seyir halinde. ABD ordusunun Yemen’deki meşgalesi doğrudan Doğu Afrika’daki ABD jeostratejisi ile bağlantılı ve Doğu Afrika enerjisi ile uluslararası denizcilik hareketlerinin yanı sıra, oradaki deniz yollarının kontrol edilmesini de hedefliyor. Somali kıyılarındaki korsan sorunu ve Sudan’ın şeytanlaştırılması, bu stratejik hedeflerin sonuçları.

Somali’ye bakıldığında, korsan sorununa yol açan koşullar ABD ve NATO’nun bölgenin stratejik suyollarını militarize etmesi için bir bahane yaratmış görünüyor. ABD ve NATO, Afrika Boynuzu’nda istikrardan başka her şeyi isterler. Aralık 2006’da, Etiyopya ordusu Somali’yi işgal ederek İslami Mahkemeler Birliği’nin (ICU) Somali hükümetini devirdi. Etiyopya işgali, ICU hükümetinin Somali’yi görece istikrara kavuşturduğu ve Afrika ülkesinin tümüne kalıcı barış ve düzen getirmeye çok yakın olduğu bir noktada gerçekleşti.

Somali’deki 2006 işgalini ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) koordine etti. Etiyopya’nın karadan işgali, ABD ordusu ile eşzamanlı olarak ve ABD ordusunun, Etiyopyalılarla birlikte ABD Özel Kuvvetleri ve ABD hava saldırıları üzerinden ortak müdahalesi ile gerçekleştirildi. [37] CENTCOM komutanı General John Abizaid, 4 Aralık 2006’da Etiyopya’ya giderek Başbakan Meles Zenawi ile Somali saldırısını planlamak için gizli bir toplantı yaptı. Yaklaşık üç hafta sonra ABD ve Etiyopya birlikte Somali’ye saldırdılar ve işgal ettiler. [38]

Somali’de ICU hükümeti yenildi ve iktidardan düşürüldü, yerine Somali Geçici Hükümeti (STG) geçirildi. ABD ve AB uşağı gözden düşmüş bir iktidar olan STG, Etiyopya ve ABD askeri müdahalesi altında iktidara getirildi. Somali’de Etiyopya ordusu tarafından Marshall yasası da empoze edildi. Uluslararası düzeyde ICU hükümeti lanetlendi ve işgal ABD, Etiyopya, NATO ve Somali Geçici Hükümeti tarafından “Teröre Karşı Küresel Savaş”ın parçası ve El Kaide sempatizanlarına ve müttefiklerine karşı bir savaş olarak meşrulaştırıldı.

Somali Geçici Hükümeti ve onun liderleri, Somalili parlamenterler ve Somalililer tarafından derhal işbirlikçilikle, Somali’yi bölmekle ve ABD’nin ve diğer yabancı güçlerin uydusu olmakla suçlandılar. [39] Geçici Somali Parlamentosu Sözcüsü Şerif Hasan Şeyh Adan, Etiyopya’yı “Somali’deki herhangi bir barış şansını” kasten sabote etmekle suçladı. [40] Kenya’da mülteci konumunda olan Somalili Sözcü ve diğer Somalili parlamenterler, Etiyopya’nın ülkelerini işgaline karşı çıktıkları için Kenya hükümeti tarafından derhal Kenya’yı terk etmeye zorlandılar. [41] Sınırdışı edilmeleri ABD hükümetinin emriyle gerçekleşti.

ABD’nin Etiyopya ve Kenya üzerindeki etkisinin ve Somali işgalini yönlendirmedeki rolünün kapsamı, Saifa Benaouda’nın ifadesinden de anlaşılabilir:

Kenya sınırında, üniformalarında Amerikan bayrağı taşıyan üç Amerikalının da dahil olduğu askerler tarafından gözaltına alındığını söyledi. Ardından, Kenya’da cezaevine atıldı, gizlice Mogadişu’ya sınırdışı edildi, ardından Etiyopya’ya götürüldü, burada Amerikan aksanı ile konuşan bir erkek tarafından parmak izleri ve DNA’sı alındı. Bir grup erkek ve kadın tarafından sorgulandı, bunlar da aksanlarından çıkardığına göre Amerikalı ve Avrupalıydı. [42]

Etiyopya, komşusu Somali’deki barış görüşmelerini ABD’nin emirleri doğrultusunda kasten sabote etti. Ülke şu anda bölünmüş durumda, kuzeyde Puntland ve Somaliland neredeyse bağımsız devletler. ICU hükümetinin getirdiği istikrar ve barış yerine, Somali’nin denetimini ele geçirmelerine izin verilen çeteler, milisler ve kendisine El Şabib El Mücahidin Hareketi veya kısaca El Şabib adını veren bir grup peydahlanmış durumda. El Şabib, Afganistan’daki 2001 öncesi Taliban’a denk. [43]

Etiyopya ve ABD tarafından getirilen istikrarsızlık, Doğu Afrika’nın ABD ve NATO askeri güçlerince militarize edilmesini meşrulaştırmaya yardımcı oldu. Rus, Çin ve İran deniz kuvvetleri de, korsanlığa karşı ve deniz yolları güvenliği ni sağlamak için bölgeye savaş gemilerini konuşlandırdılar. [44] Ancak deniz kuvvetlerinin konuşlandırılması, stratejik olarak ABD ve NATO’nun Kızıl Deniz’den Aden Körfezi’ne dek Doğu Afrika sularında deniz kuvveti konuşlandırmasına karşı hareketler aynı zamanda.

Sudan petrolü Çin’e gidiyor ve Hartum’un Pekin’le ticari ilişkileri var. İşte bu yüzden Rusya ve Çin, Sudan’ın iç sorunlarının BM Güvenlik Konseyi’nde uluslararasılaştırılması yönündeki ABD, İngiliz ve Fransız çabalarına karşı çıkıyor. ABD ve AB, kendilerinin uydusu olmuş diktatörlerin insan hakları sicilini görmezden gelirken, Sudan liderlerini, Sudan’ın Çin ile ticari ilişkileri sebebiyle insan hakları ihlalcisi olarak hedef alıyor.

Sudan Cumhuriyeti geleneksel olarak Ortadoğu içinde değerlendirilmese de, Hartum, Direniş Bloğu’nun bir üyesi olarak ortaya çıkıyor. İran, Suriye ve Sudan, 2003’teki Irak işgalinden beri ilişkilerini ve işbirliklerini güçlendiriyorlar. İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı ve bunun ardından Lübnan toprağına ve sularına uluslararası askeri güçlerin, özellikle de NATO ülkelerinden askerlerin konuşlandırılması, Sudan’ın dikkatinden de kaçmadı. Direnişin bu bağlamında, Sudan da Tahran ve Şam ile askeri ilişkilerini derinleştiriyor.

Sudan liderleri, NATO’nun veya herhangi bir uluslararası gücün ülkelerine girmesine karşı direnmeye ant içtiler. Sudan, Sudan’ın ulusal kaynaklarını talan etmek isteyen bu güçleri işgalci addedeceğini açık şekilde beyan etti. Sudan İkinci Başbakan Yardımcısı Ali Osman Taha, Sudan hükümetinin Darfur için barış koruma gücü bahanesi altında herhangi bir yabancı müdahaleye karşıtlığını sürdüreceğine yemin etti ve Hizbullah’ı Sudan direnişi için bir model olarak övdü. [45] İran adına Dr. Ali Larijani, Sudan başkanı Ömer Hasan Ahmed El Beşir için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından siyasal bir tutuklama kararı çıkarıldığında, Sudan direnişi ile dayanışma amacıyla uluslararası parlamenterlerden oluşan bir delegasyonun Mart 2009’da Hartum’a düzenlediği bir ziyarete öncülük etti.

Hartum, yoğun bir ABD ve AB baskısı altında. Darfur’da insani kriz sürerken, çatışmanın altta yatan sebepler manipüle ediliyor ve çarpıtılıyor.  Altta yatan sebepler, kesinlikle ekonomik ve stratejik çıkarlarla ilgili, etnik temizlikle değil. Hem Amerika hem de AB’li ortakları, Darfur’daki ve Güney Sudan’daki çatışmanın ve istikrarsızlığın arkasındaki esas oyuncular. ABD, AB ve İsrail, bu bölgedeki Sudan hükümetine karşı olan milislerin ve güçlerin eğitilmesine, finanse edilmesine ve silahlandırılmasına yardım ettiler. Herhangi bir şiddet olayı için tüm suçu Hartum’un omuzlarına yüklerken, kendileri Sudan’a girmek ve enerji kaynaklarını kontrol etmek için çatışmayı körüklüyorlar.

Tel Aviv, Sudan’a askeri müdahalenin Hamas ve İran arasında Sudan ve Mısır üzerinden gerçekleşen silah alış verişini kesintiye uğratmasından böbürlendi, ancak İsrail, gerçekte Sudan’daki muhalif gruplara ve ayrılıkçılara silah göndermekle meşguldü. İsrail silahları, Etiyopya Eritre’nin bağımsızlığı ile Kızıl Deniz’e kıyısını kaybedinceye ve Etiyopyalılar ve Eritreliler arasında kötü ilişkiler gelişinceye dek yıllarca Etiyopya üzerinden Sudan’a girdi. İsrail silahları o zamandan beri Sudan’a Kenya üzerinden giriyor. Güney Sudan’daki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi de (SPLM) Darfur’daki milislerin silahlanmasına yardım ediyor. Uganda Halk Savunma Gücü de bir ABD uydusu olarak hem Darfur’daki milisleri hem de SPLM’yi silahlandırıyor.

İsrail’in Sudan muhalif grupları üzerindeki etkisinin kapsamı çok belirgin. Sudan gazetesi Tribune, 5 Mart 2008’de Darfur’daki ve Güney Sudan’daki ayrılıkçı grupların İsrail’de ofisleri olduğu haberini yayınladı:

İsrail’deki [Sudan Halk Kurtuluş Hareketi] destekçileri, bugün bir basın duyurusu ile SPLM’nin İsrail’de ofis açtığını duyurdu.

“Juba’daki SPLM liderleri ile görüşmelerden sonra, İsrail’deki SPLM destekçileri İsrail’de bir SPLM ofisi açmaya karar verdiler,” diyor Tel Aviv’den e-posta ile alınan ve SPLM’nin İsrail temsilcisinin imzasını taşıyan açıklama.

Açıklamada, SPLM ofisinin SPLM’nin bölgedeki politikalarını ve vizyonunu yayacağını belirtildi. Ayrıca, Kapsamlı Barış Anlaşması uyarınca, SPLM’nin, İsrail dahil her ülkede ofis açma hakkına sahip olduğu eklendi. Açıklamada İsrail’de 400 SPLM destekçisi olduğu da belirtildi. Darfur isyancı lideri Abdul Wahid el-Nur, geçen hafta Tel Aviv’de bir ofis açtığını açıkladı. [46]

Ömer El Beşir ile Güney Sudan’da güçlü bir zemine sahip olan SPLM arasında bir güç paylaşımı anlaşması söz konusu. SPLM lideri Salva Kiir Mayardit, Sudan’ın Birinci Başkan Yardımcısı ve Güney Sudan’ın Başkanı. SPLM, İsrail ile güçlü bağlara sahip ve üye ve destekçileri düzenli olarak İsrail’i ve Sudan’ın diğer düşmanlarını ziyaret ediyorlar. Bu nedenle Hartum, Sudan pasaportlarına İsrail’i ziyaret yasağını 2009 sonunda SPLM’yi meşrulaştırmak için kaldırdı. [47] Salva Kiir Mayardit ayrıca, Sudan’dan ayrıldığında Güney Sudan’ın İsrail’i tanıyacağını açıkladı.

Sudan ve Somali’deki olaylar, petrol ve enerji için uluslararası hırs ve rekabetle bağlantılı, ancak aynı zamanda Avrasya’nın kontrolünü ilgilendiren jeostratejik satranç oyununun da parçası. Doğu Afrika’nın militarizasyonu, Çin ve müttefikleri ile bir karşılaşmanın hazırlıklarının parçası. Doğu Afrika, önümüzdeki yıllarda ısınacak önemli bir cephe.

Doğu Asya Cephesi: Çin’e Karşı Gölge Savaşı

İçinde bulunduğumuz yüzyılda, tüm yollar Doğu Asya ve Çin’e çıkıyor. Bu durum, yüzyıl ilerledikçe daha da belirginleşecek. Doğu Asya’da, Çin’e karşı bir gölge savaşı yürütülüyor. Yeryüzü bir satranç tahtası ve ABD ve NATO’nun rakipleri ve muhalifleri de satranç parçaları iseler, Çin şah, Rusya ise vezir olacaktır. ABD ve NATO’nun savaş yürüyüşü, kaçınılmaz şekilde Doğu Asya’ya ve Çin sınırlarına varacak. Amerika’nın gözünden ve Brzezinski’nin sözleri ile, “Çin bitmemiş bir iş.” [48]

Doğu Asya’da ABD ve müttefikleri Çin’den ayrılan ve resmi adı Çin Cumhuriyeti olan Tayvan cumhuriyetini destekliyorlar ve onu anakara Çin’e karşı stratejik üs olarak kullanıyorlar. Tayvan ayrıca Güney Çin Denizi’ndeki bazı küçük adaları da yönetiyor. Bunlar arasında, Çin’in stratejik denizcilik hatlarına hakim Tayvan Adası veya Formosa bulunuyor. Avrupa’da Rusya’ya ve onun Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ndeki (CSTO) müttefiklerine yönelik olanın benzeri bir füze kalkanı projesi, Doğu Asya’da da gündemde ve Tayvan’ın kullanılmasını içeriyor.

ABD ve müttefikleri, Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak Kuzey Kore ve Myanmar’la da ilgileniyorlar. Hem Kuzeydoğu Asya’da Kuzey Kore hem de Güneydoğu Asya’da Myanmar, Çin’in yakın müttefikleri. Kuzey Kore tehdidi bahanesi, Kuzeydoğu Asya’da füze kalkanı projesini meşrulaştırmak için kullanılıyor. Güneydoğu Asya’nın özel önemi, Myanmar’ın Çin’e Hint Okyanusu’nda daha güvenli bir enerji hattı sağlamak için inşa etmekte olduğu ve Malacca ve Tayvan’ı çevreleyen liman ve deniz tesislerinden kaynaklanıyor.

Pekin’e karşı örtülü iç operasyonlar da yürütüldü. Xinjiang Özerk Bölgesi’nin bulunduğu Çin Türkistan’ında, ABD ve müttefikleri Çin’i zayıflatmak için Uygur etnik milliyetçiliği, pan-Türkizm ve İslam’ın bir karışımına dayalı olarak Uygur ayrılıkçılığını destekliyorlar. Tibet’te amaçlar Xinjiang’dakilerle aynı, ancak ABD ve müttefikleri, burada çok daha yoğun istihbarat operasyonları yürüttü.

Xinjiang ve Tibet’in Çin’den ayrılması, bir süper güç olarak yükselmesine ağır bir darbe olacaktır. Hem Xinijang hem de Tibet’in ayrılması, bu bölgelerdeki geniş kaynakları Çin’den ve Çin ekonomisinden uzaklaştıracaktır. Bu durum ayrıca Çin’in Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetlerine doğrudan erişimini de engelleyecektir. Bu, Avrasya’daki kara yolunu etkili bir şekilde kesecek ve Çin’e bir enerji koridoru oluşmasını karmaşıklaştıracaktır.

Bağımsız bir Xinjiang veya bağımsız bir Tibet’teki gelecek herhangi bir hükümet, Turuncu devrimin Ukrayna’sı gibi davranabilir ve siyasi görüş ayrılıkları ve geçiş ücretleri üzerinden Rusya’nın Avrupa Birliği’ne gaz tedarikini engelleyebilir. Bir enerji tüketicisi olarak Pekin, Avrupa ülkelerinin Ukrayna-Rusya gaz anlaşmazlığı sırasında tutulduğu gibi rehin tutulabilir. Çin’in gelişmesini önlemek için ABD’nin hedeflediği şey tam olarak bu.

Latin Amerika ve Karayip Cephesi: Bolivarcı Blok’a karşı Amerika

Latin Amerika’daki mücadele Güney Amerika’dan Karayiplere ve Orta Amerika veya Mezoamerika’ya genişledi. Bu, Amerika Kıtası için Bolivarcı Alternatif veya ALBA (Alternativa Bolivariana para las Américas) altında taraflaşan yerel veya bölgesel ülkelerin mücadelesi. ALBA, ABD’nin 1823’ten beri Monroe Doktrini kapsamında “arka bahçesi” olarak gördüğü bölgede siyasal ve ekonomik bağımsızlık için bastırıyor. Bağımsızlık mücadelelerinde, Latin Amerika ve Karayipler’deki bu bölge ülkeleri, Amerika ve müttefiklerine karşı Avrasyacılarla ittifaka gidiyorlar.

Hugo Chávez’in 1998’de seçilmesi ve 1999’da başkanlığa başlaması ile birlikte Venezüella, İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesinde Venezüella, Bolivya, Peru, Kolombiya, Ekvador ve Panama’ya öncülük eden Simón José Bolívar’ın adıyla anılan Bolivarcı Blok’un tohumlarını atan güç haline geldi. Caracas’taki Bolivarcı hükümet, Küba ile dayanışmasını açıklayıp ilişkilerini geliştirerek, ABD’nin Havana’yı izole etme girişimlerine karşı Küba’nın yardımına koştu. Küba ve Venezüella arasında imzalanan karşılıklı anlaşmalar, Bolivarcı Blok’un çekirdeğini ve ALBA altındaki genişletilmiş ittifak için bir model oluşturacaktı.

2006’da, Havana ve Caracas arasındaki ittifaka yeni üyeler katıldı. 2006’da, Evo Morales Bolivya’nın yeni başkanı oldu ve Venezüella ve Küba ile ittifaka gitti. Bir yıl sonra 2007’de Rafael Correa Ekvador, Sandinist lider Daniel Ortega idr Nikaragua başkanı oldu. Hem Ekvador hem de Nikaragua, hemen Bolivya, Küba ve Venezüella ile ittifaka gittiler. 2008’de Honduras, 2006’da seçilen Manuel Zelaya Başkanlığında ALBA’ya katıldı. Tüm bu ülkelerde Bolivarcı liderler, Latin Amerika’da ABD çıkarlarının yanında saf tutan yerel oligarşileri devirmek için ekonomik ve anayasal reformlar yapmaya çalıştılar.

ABD’ye bağımlılığı azaltmak için Bolivarcı Blok, SUCRE (Sistema Único de Compensación Regional) adındaki ortak bölgesel para anlaşmasını yaptılar. [49] SUCRE’nin hayata geçirilmesi, öncelikle ticaret için varsayımsal bir temelde kullanılan ve nihai olarak basılı paranın yerine geçen avro ile benzer adımlar izliyor. Bu, Bolivarcılar ve Avrasyacılar’ın ABD dolarından ayrılma çabaların bir parçası.

Beyaz Saray, Pentagon, ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Kongresi, Bolivarcı Blok’a ve liderlerine, işgaller ve uluslararası saldırganlık için bahane vazifesi gören sözde ABD demokratik değerlerini dikte eden bir dille alçakça saldırıyorlar. Bu ABD söylemi, Latin Amerika’da rejim değişiklikleri ve örtülü operasyonlar için ABD planı ile de uyumludur. Bu olayların tümü sırasında, ABD elçilikleri ve bu Latin Amerika ülkelerindeki ABD diplomatları Bolivarcı hükümetlere karşı şiddeti desteklediler.

2002’de, ABD Venezüella ordusunun unsurları eliyle Chávez’e karşı başarısız bir darbe tezgahladı. Bolivya’da, 2006’dan beri enerji zengini doğu eyaletleri Santa Cruz, Beni, Pando ve Tarija’nın liderleri, ABD fonlarının desteği ile özerklik için bastırıyorlar. 2008’de, doğu eyaletlerinin liderleri Bolivya’dan ayrılma girişiminin bir parçası olarak yerel hükümet binalarını ve altyapıyı işgal etmeye başladığında iç karışıklık çıktı. Bolivya’yı bölme amaçlı ABD destekli başarısız girişimler, ABD hükümetinin Bolivya’nın doğalgazını ele geçirme girişimlerinin bir parçası.

Bolivarcı Blok’un en zayıf halkası olan Honduras’ta, ABD destekli bir askeri darbe, anayasal kriz maskesi altında, Manuel Zelaya’yı 2008’de devirdi. Honduras’taki darbeye karşı çığlık ve feryatlar o kadar güçlüydü ki ABD hükümeti kamuoyu önünde sanki Honduras’ta kendi tezgahladığı darbeye karşıymış gibi davranmak zorunda kaldı. Roma Katolik Kilisesinden bir Hıristiyan Rahip olan Peder Miguel d’Escoto Brockmann başkanlığında toplanan bir Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı, Honduras’taki darbeyi açık şekilde kınadı.  2010’da ABD Ekvador’da polisin Rafael Correa ve hükümetine karşı bir darbe girişimini de destekledi.

ABD, Karayipleri ve Latin Amerika’yı Amerika kıtasında kontrolü tekrar ele geçirmek için militarize ediyor. Pentagon Kolombiya’yı silahlandırıyor ve Kolombiya ile askeri bağlarını Venezüella ve müttefiklerine karşı derinleştiriyor. 30 Ekim 2009’da Kolombiya ve ABD hükümetleri, ABD’nin Kolombiya’yı askeri üs olarak kullanmasına izin veren bir anlaşma imzaladılar.

Amerikan garnizonu Haiti de, ABD’nin Hispaniola adasının batı ucundaki çıkıntısını kullanarak yarım küredeki Bolivarcı Blok’a karşı gizli gündemine hizmet ediyor. Haiti Küba’nın hemen güneyinde yer alıyor. Coğrafi olarak, Küba, Venezüella ve Nikaragua gibi Orta Amerika devletlerine eş zamanlı olarak saldırmak için ideal konumda. 2010 deprem felaketi ve ABD’nin Haiti’de birçok işgal üzerinden yarattığı istikrarsızlık, Karayipler ve Latin Amerika’da düzeni bozma projesini çok daha az şüpheli hale getirdi. Haritaya ve Haiti’nin militarizasyonuna baktığımızda, ABD’nin Haiti’yi Kolombiya ve Curaçao gibi askeri ve istihbarat operasyonları için bir merkez olarak kullanmayı planladığı aşikar. Haiti ayrıca, ABD ve uşakları tarafından Caracas ve onun bölgedeki müttefiklerine karşı yükselteceği daha geniş bir çatışma senaryosunda paha biçilmez bir üs olduğunu da kanıtlamış durumda.

ABD’nin Amerika kıtasında kontrolü yitirdiği ortada. ABD sadece bunu önlemek değil, aynı zamanda Venezüella, Ekvador ve Bolivya gibi enerji rezervlerini enerji açı Çin’e kaybetmemek de istiyor. Adil küresel rekabet altında, Pekin’in Latin Amerika ve Karayip ülkelerine enerji ihracatı ve kaynakları karşılığında sunmaya istekli olduklarına ABD’nin yetişmesi imkansız. Açık ki ABD halen Latin Amerika ve Karayiplerin kontrolü için saldırganlığa başvurmayı planlıyor. İşte bu yüzden Bolivarcılar Rusya, İran, Çin ve bunların Avrasyacı bağdaşması ile saflaştılar.

Kuzey Kutbu Cephesi: Geleceğin Enerji Rezervlerinin Kontrolü

Kuzey Kutbu’nda ABD, Kanada, Danimarka, Norveç ve Rusya Federasyonu’nu içine alan gergin rekabet, Kuzey Kutbu’nun geniş kaynakları üzerinden ortaya çıktı. Rusya yanında tüm ülkeler NATO üyesi. Rusya bölgedeki karasal genişliği dolayısıyla en büyük iddia sahibi.

Doğal kaynaklar için bu rekabetin perde arkasında, Kuzey Kutbu NATO ve Rusya tarafından militarize ediliyor. Orwell’ci kavramlarla, bu NATO ülkeleri, barış ve istikrarı korumak adına askeri yollarla, yeryüzünün böylesi büyük bir askeri varlığa hiç de ihtiyaç duyulmayan bir bölgesinde, savaş kapasitelerini geliştirmek için çalıştıklarını iddia ediyorlar. Bu, laf salatasından başka bir şey değil. Neden Kuzey Kutbu’nda daha iyi bir savaş hazırlığı ve kapasitesi gerekli olsun ki? Bu bağlamda, ABD, Kanada, Danimarka ve Norveç Rusya Federasyonu’na karşı beraber çalışıyorlar.

Kanada ve ABD Kuzey Kutbu politikalarını uyumlulaştırıyorlar, çünkü Rusya’nın karasal çapına denk büyüklüğe sadece Kanada sahip. ABD, Kanada üzerinden Kuzey Kutbu’nun enerji kaynaklarına bağlantı sağlamaya çalışıyor. Hem Ottawa hem de Moskova Lomonosov Nehri’nin kendi kıta sahanlıklarının uzantısı olduğunu iddia ediyorlar.

Başbakan Steven Harper ve Kanada hükümeti, bölgenin sualtı sınırlarının düzenlenmesini talep ettiler ve Moskova’yı Kuzey Kutbu’ndaki iddialarından çekilmesi konusunda diplomatik olarak uyardılar: “Kanada Kuzey Kutbu’ndaki topraklarımızın ve sularımızın kontrolünü koruyacak ve başkaları ulusal çıkarlarımızı etkileyen adımlar attığında cevap verecektir.” [50] Ottawa’nın üç Kuzey Kutbu önceliği:

(1) Kuzey Kutbu’nun sınırlarının belirlenmesi;

(2) Lomonosov Nehri üzerindeki Kanada kontrolünün, Kanada kıta sahanlığının uzantısı olarak uluslararası tanınması;

(3) Kuzey Kutbu yönetim platformu ve acil durum önlemleri kapsamında bir Kuzey Kutbu güvenlik rejimi. [51]

NATO’nun Kuzey Kutbu’ndaki gizli gündemi 2006’ya dayanır. Bu tarihte Norveç tüm NATO’yu ve ilgilileri Soğuk Yanıt tatbikatlarına davet etmiştir. Kanada da bölgedeki bağımsızlığını sergilemek için sürekli olarak Kuzey Kutbu’nda tatbikatlar düzenlemekte, ancak 2010’dan başlayarak Nanook 10 Operasyonu’na ABD ve Danimarka askerleri katılmışlardır. [52] Bu, Rusya’ya karşı bir NATO işbirliğinin işaretidir. Bir Kanada askeri basın duyurusuna göre, askeri tatbikatlar “savaşa hazırlığı güçlendirme, karşılıklı çalışma becerisini artırma ve Kuzey Kutbu’nda ortaya çıkmakta olan meydan okumalara kolektif bir yanıt verme” amacını taşıyordu. [53] Lomonosov Nehri üzerindeki Rus iddiası dışında, Kanada, ABD ve Danimarka’nın kolektif bir askeri yanıt vermesini gerektiren ortaya çıkmakta olan başka bir meydan okuma yok.

Kuzey Kutbu üzerine mücadele alttan alta sürüyor. Karasal büyüklüğü ile Rusya en büyük iddia sahibi. Yine de ABD, Kanada ve Danimarka bunu kabul etmeyi reddediyor. Kuzey Kutbu kaynakları üzerinde hak iddiası konusunda NATO ve Rusya arasındaki, Çin tarafından desteklenecek olan kriz, gelecek bir zamanda ortaya çıkacak.

Bu metnin üçüncü bölümü

Üçüncü ve son bölümde yeni bir küresel savaş riskini ele alacağız.

Mahdi Darius Nazemroaya, Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nde (CRG) Araştırma Asistanı.

NOTLAR

[6] Anne Penketh, “Russian bombers play war games with US”, The Independent (İngiliz), 10 Ağustos 2007.

[7]  Lucian Kim, “Russian Paratroopers Stage War Games Simulating NATO Attack”, Bloomberg, 27 Eylül 2009; Yuras Karmanau, “Russia, Belarus hold joint military exercise”, Associated Press (AP), 29 Eylül 2009.

[8] D. Muralidhar Reddy, “SCO dialogue status for Sri Lanka”, The Hindu, 18 Haziran 2009.

[9] Michael Evans, “Georgia linked to Nato early warning system”, The Times (İngiliz), 5 Eylül 2008.

[10] Dmitry Avaliani, “Georgia: Fears of War with Russia”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), 16 Mayıs 2008.

[11] Age.

[12] Age.; Inal Khasing, “Abkhazia Cleaves Closer to Russia”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), Caucasus Reporting Service (CRS) Sayı 443, 8 Mayıs 2008.

[13] Avaliani, “Georgia: Fears of War”, Editör yazısı

[14] Age.

[15] Age.

[16] Age.

[17] Age.

[18] Khasing, “Abkhazia”, Op. cit.; Makale aynı zamanda Rus gazetesi Izvestia’nın Sergei Shamba’nın sözlerini, Moskova’dan Abhazya’da bir Rus askeri yönetimi oluşturulmasını istemiş gibi yanlış alıntıladığını belirtiyor.

[19] “Georgia, Russia in New Abkhazia Standoff”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), 2 Temmuz 2010.

[20] Age.

[21] Michael Evans, “Georgia linked to Nato early warning system”, The Times (İngiliz), 5 Eylül 2008.

[22] “USA to Deploy Army Bases in Georgia To Rearm Nation’s Army”, Pravda, 24 Eylül 2009.

[23] Arnaud de Borchgrave, “Commentary: Israel of the Caucasus”, United Press International (UPI), 2 Eylül 2008.

[24] Mariam Harutunian, “Russia extends military presence in Armenia”, Agence France-Presse (AFP), 20 Ağustos 2010.

[25] William M. Arkin, “A New Mideast Military Alliance?” The Washington Post, 31 Temmuz 2007; William M. Arkin, “Middle East Alliance 2.0.”, The Washington Post, 1 Ağustos 2007

[26] Age.

[27] Mahdi Darius Nazemroaya, “Pro-US Lebanese Government getting ready to use force to stay  in power”, Centre for Research on Globalization (CRG), 7 Aralık 2006.

[28] Zvi Bar’el, “Looking out for number one”, Haaretz, 21 Aralık 2008.

[29] Hisham Abu Taha, “Hamas security forces arrest high-ranking Egyptian officer”, Arab News, 25 Mayıs 2010.

[30] Uzi Mahnaimi, “Israel stations nuclear missile subs off Iran”, The Sunday Times, 30 Mayıs 2010.

[31] Yael Levy, “Amos Gilad: Egypt our ally against Iran, Hamas”, Yedioth Ahronoth, 26 Mart 2009.

[32] Anthony H. Cordesman, The Saudi Arms Sale: Reinforcing a Strategic Partnership in the Gulf (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, 3 Kasım 2010): <http://csis.org/files/publication/101103_SaudiArmssale.pdf&gt;.

[33] Mahdi Darius Nazemroaya, “America’s ‘Divide and Rule’ Strategies in the Middle East”, Centre for Research on Globalization (CRG), 17 Ocak 2008.

[34] “MP: US Base in Afghanistan Established to Collect Intelligence on Iran”, Fars News Agency (FNA), 4 Kasım 2009.

[35] Zbigniew Brzezinski, Forward to China’s New Journey to the West: China’s Emergence in Central Asia and Implications for U.S. Interests, Bates Gill and Matthew Oresman (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, Ağustos 2003) , p.v.

[36] Pallavi Aiyar, “Nato asks for dialogue with India”, Business Standard, 24 Kasım 2010.

[37] Suzanne Goldenberg and Xan Rice, “How the US forged an alliance with Ethiopia over invasion”, The Guardian (U.K), 13 Ocak 2007.

[38] Age.

[39] “Ethiopia destroyed Somalia Peace Talks: Speaker”, Garowe News, 13 Ocak 2007.

[40] Age.

[41] Age.

[42] Raymond Bonner,  “Lark to Africa descends into Somali nightmare”, The New York Times, 15 Nisan 2007.

[43] Bu Somali grubunun 2001 öncesi Taliban’ı ile benzeşmesinin sebebi, Afganistan işgali sonrasında birçok grubun Taliban’la aynı veya Taliban bile olmamasıdır. 2001 sonrası Taliban’ının hedefleri de ABD, Pakistan ve Suudi desteği ile iktidara getirilen 2001 öncesi Taliban’ından farklıdır.

[44] Atul Aneja, “Iran, China will begin counter-piracy patrols”, The Hindu, 22 Aralık 2008; “Russia, China conduct anti-piracy exercises in the Gulf of Aden”, Russian News and Information Agency (RIA Novosti), 18 Aralık 2009.

[45] Mohammed Ali Saeed, “Sudan VP vows resistance to UN peacekeepers”, Agence France-Presse (AFP), 1 Eylül 2006.

[46] “Sudan’s SPLM reportedly opens an office in Israel – statement”, Sudan Tribune, 5 Mart 2008: <http://www.sudantribune.com/spip.php?page=imprimable&id_article=26251&gt;.

[47] “Sudan removes Israel travel ban from new passport, Sudan Tribune, 3 Ekim 2009: <http://www.sudantribune.com/spip.php?iframe&page=imprimable&id_article=32776&gt;.

[48] Zbigniew Brzezinski, The Geostrategic Triad: Living with China, Europe, and Russia (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, 3 Kasım 2000), s.5.

[49] “ALBA Countries To Establish Common Currency Named Sucre”, Cuban News Agency/ Agencia Cubana de Noticas (ACN), 29 Kasım 2008; Michael Fox, “ALBA Summit Ratifies Regional Currency, Prepares for Trinidad”, Venezuela Analysis, 17 Nisan 2009; Steven Matter, “Venezuela Pays for First ALBA Trade with Ecuador in New Regional Currency”, Venezuela Analysis, 7 Temmuz 2010.

[50] Department of Foreign Affairs and International Trade (DFAIT), Statement on Canada’s Arctic Foreign Policy (Ottawa: Government of Canada, 2010), s.2.

[51] Age., s.3.

[52]  “Minister of National Defence visits Operation Nanook”, Department of National Defence (DND), 23 Ağustos 2010: <http://www.airforce.forces.gc.ca/v2/nr-sp/index-eng.asp?id=10905&gt;.

[53] Age.

[54] Vladimir Radyuhin, “India is top priority for Belarus”, The Hindu, 16 Nisan 2007.

Global Research, 5 Aralık 2010

İsrail’in Türk gemilerine saldırısı, Çin’in İran ve ABD üzerindeki dengeleyici rolünü zora sokuyor – Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett

Başkan Obama’nın, önümüzdeki birkaç hafta içinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yeni yaptırımlar kabul ettirerek İran-Türkiye Ortak Deklarasyonu’nu ezmek için hâlihazırda azalan şansı, İsrail donanması komandolarının Gazze açıklarındaki uluslararası sularda Türk bandıralı gemilere saldırarak en az 16 kişiyi öldürdüğü bu sabah itibariyle daha da küçüldü.  Türkiye – şu anda Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi – Konsey’in olağanüstü toplanmasını istedi; bu oturum bugün New York’ta 13.00’te gerçekleşecek.

Başbakan Erdoğan’ın hükümetinin, Konsey’den, Obama Yönetimi’nin desteklemekte isteksiz olacağı bir yanıt isteyeceği açık.  Bu olayın öncesinde bile, geçtiğimiz hafta sonu Brezilya’ya yaptığı ziyaret sırasında, Erdoğan kamuoyu önünde Birleşik Devletler’i ve Avrupalı ortaklarını İran nükleer meselesine karşı “adil, samimi ve dürüst bir tutum” almayı reddetmekle eleştirdi.  Birleşik Devletler açık sularda Türk gemilerine saldırdıkları ve sivilleri öldürdükleri için İsrail’i kınamayı reddeder ancak öte yandan Güvenlik Konseyi’nin İran’a uranyum zenginleştirme konusunda yeni yaptırımlar uygulamasında ısrar ederse, Erdoğan hükümetinin – ve birçok başka hükümetin – böylesi bir berbat ikiyüzlülük ve çifte standart sergilenmesi karşısında tepkisinin ne olacağı ancak hayal edilebilir.

Türk gemilerine yapılan İsrail saldırısı Washington açısından özellikle talihsiz bir anda gerçekleşti, çünkü Obama Yönetimi, İran’a karşı yeni yaptırımlar empoze etme konusunda çok hızlı hareket ettiği için zaten kilit uluslararası oyuncular – en belirgin olarak Çin – arasındaki desteğini yitiriyordu.

17 Mayıs’ta Tahran’da İran-Türkiye-Brezilya Ortak Deklarasyonu’nun açıklanmasından ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın sonraki gün BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin ve Almanya’nın yaptırım kararı konusunda (tamamlanmamış) bir önerge metni üzerinde anlaştığını duyurmasından bu yana, Çin’in Ortak Deklarasyon’a hiç şans verilmeksizin Konsey üzerinden yeni yaptırımlar dayatılmasına istekli olup olmayacağı konusunda derin şüpheler taşıyorduk.

Açık ki, bu iki gelişmenin üst üste düşmesi Pekin’in İran nükleer meselesindeki çeşitli çıkarlarını dengelemek için süregiden çabalarını zorlaştırdı – örneğin, Çin’in İran’la artan stratejik bağları, Birleşik Devletler ile kritik önemdeki ilişkisi, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak konumu ve uluslararası sorunları diplomasi ile ele alma konusundaki kararlılığı. Çin’in karar alıcıları bu diğer çıkarların yanında, Çin’in artık “küresel güney”in kabul edilmiş lideri olarak yerini ve Pekin’in İran ile Brezilya-Türk diplomatik inisiyatifini kapatma konusunda Obama Yönetimi’ne yardımcı olduğunun görülmesinin Çin’in uluslararası çıkarları ve uluslararası imajı üzerindeki olası olumsuz etkilerini değerlendirmek zorundalar.

Bu dengeleyici rolün Pekin için son derece önemli olduğu Çin’in siyasi tutumundan anlaşılabilir. Bir süredir beklediğimiz üzere, Çin yaptırım önergesi taslağında öngörülen belirli önlemlerle ilgili olarak Obama Yönetimi’nden tatmin edici önemli imtiyazlar aldı. Tony Karon’un geçtiğimiz hafta bildirdiği üzere:

Pekin yalnızca Güvenlik Konseyi’nce benimsenen yaptırımları Çin’in hâlihazırda İran’la olan yoğun ekonomik ilişkilerini genişletmesini kısıtlamayacak şekilde sulandırmakla kalmadı; Çinli analistlerin öne sürdüğü üzere, Washington ile yürütülen bir dizi sürüncemeli müzakere esnasında, hükümetleri ayrıca Washington’dan Çinli şirketleri, İran İslam Cumhuriyeti’nin üçüncü ülke işletme ortaklarını cezalandıran tek yanlı ABD yaptırımlarının dışında bırakma taahhüdü de aldı.

Çin belki de anlaşılır bir şekilde, Obama Yönetimi’nden elde ettiği imtiyazların artışının hemen arkasından, Birleşik Devletler’i İran’a yaptırımlar konusunda “sıkıştırmakta” isteksizdi. 17-18 Mayıs’tan bu yana, Çin makamları, en iyimser ifadeyle, Ortak Deklarasyon’a ilişkin ve Güvenlik Konseyi’ndeki sonraki adımlar konusunda resmi açıklama yapmaktan kaçındı. Gerçekten de Çin’in “iki şeritli” yaklaşıma desteğini pekiştirmesinin ve Ortak Deklarasyon’la ilgili belli belirsiz olumlu şeyler söylemesinin ötesinde, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü hükümetin ne düşündüğüyle ilgili çok fazla fikir beyan etmedi.

Ancak, 29 Mayıs’ta China Daily gazetesi, Dışişleri Bakanlığı ile uluslararası güvenlik ve dış politika meseleleri üzerine faaliyet gösteren çeşitli hükümet destekli araştırma kurumları ile bağlantılı Çin Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Vakfı genel sekreter yardımcısı Zhai Dequan tarafından yazılmış “İran bir molayı hak ediyor” başlıklı önemli bir yorum yayınladı. Aynı zamanda, resmi bir düzeyde, Çin İran nükleer meselesi üzerine atılacak “sonraki diplomatik adımlar” konusunda Birleşik Devletler ile kamuoyu önünde karşı karşıya gelmekten kaçınıyor. Bu yorum makalesi, Pekin’in eninde sonunda gözden düşeceğine dair hipotezimizi desteklemekte:

İran, Türkiye ve Brezilya arasında nükleer madde değiş tokuşu konusunda yapılan üç taraflı anlaşma, başta gelen Batılı güçler dışındaki etkili ülkelerin hassas küresel sorunların çözümüne yardımcı olmaya başladığını gösteriyor. Böylesi çabalar, alkışlanmalı ve teşvik edilmeli, özellikle de geçtiğimiz yıl, ABD Başkanı Barack Obama, tek başına Amerika’ya bağlı kalmak yerine, diğer ülkelerin de dünya sorunlarını çözmeye çalışması gerektiğini söylediği için.

Üç taraflı anlaşmanın imzalanması öncesinde, BM Güvenlik Konseyi’nin, seyreltilmiş uranyumu başka bir ülke ile değiş tokuş etmeyi reddetmesi nedeniyle, İran’a yeni yaptırımlar empoze eden bir önergeyi benimsemesi bekleniyordu. Artık İran değiş tokuş edilecek seyreltilmiş uranyumun yeri, zamanı ve miktarı konusunda anlaşmış bulunuyor ve koşulları tamamen karşılamıyorsa da, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na şartların bir listesini gönderdi.

Durum değiştiği için, önceden planlanan cezai işlemler de gereken şekilde değiştirilmeli, bunun anlamı İran’a daha fazla yaptırımlar empoze etmenin artık hiçbir mantığı olmadığıdır. (vurgu eklenmiştir)

Yorum makalesi daha sonra, İran’ın (yeni yaptırımlardan kaçınmak için) uranyum zenginleştirme çalışmasını askıya alması için Obama Yönetimi’nin yenilenen ısrarını hedef alıyor:

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın tarafı olduğundan ve yasal olarak barışçıl şekilde nükleer güç kullanma hakkına sahip olduğundan, elektrik üretmek için nükleer madde işleyemeyeceğini söylemek mantıksız. (vurgular eklenmiştir)

Yazar ayrıca, hem Rusya’nın hem de Birleşik Devletler’in olay sonrasında İran’la ilgili “kale direklerinin yerini değiştirmeye” çalıştığına dikkat çekiyor:

ABD ve Rusya liderleri, Brezilya Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın, 17 Mayıs’ta Tahran’daki Bağlantısızlar Hareketi’ne katılımının, İran için yeni BM yaptırımlarından kaçınmak için son şans olduğunu hissettiler. Üç taraflı nükleer anlaşmaya, yoğun çabalarla ulaşıldı ve İran dürüstçe bunun daha fazla yaptırımdan kaçınmaya yardımcı olmasını umuyor. İran’ın ümidi o kadar yüksek ki, BM Güvenlik Konseyi’nin yeni yaptırımlar empoze etme planlarını yine de sürdürmesi halinde anlaşmayı bozma ve tek başına hareket etme tehdidinde bulundu… Yaptırımlar aslında bir ülkeyi görüşme masasına çekmenin yoludurlar. Bu nedenle böyle rasgele başvurulmamaları gerekir.

Ve, belki son satırı kaçıran olmuştur diye, sonucu da veriyorum:

İran nükleer meselesinde, yalnızca diyalog, etkileşim ve işbirliği yoluyla çözüm sağlanabilir ve bu nedenle BM Güvenlik Konseyi ülkeye yeni yaptırımlar empoze etmemelidir, çünkü bu yalnızca İran halkının daha fazla acı çekmesine yol açacaktır.

İran İslam Cumhuriyeti, elbette, şimdiye kadar Ortak Deklarasyon kapsamındaki belirli yükümlülüklerini yerine getirdi – özellikle, UAEK Başkanı Yukiya Amano’ya, Deklarasyon’un şartlarına bağlılığını gösteren resmi bir mektup sundu. (Artık iş, “Viyana Grubu”nun –Birleşik Devletler, Rusya ve Fransa ile birlikte UAEK– İran’ın mektubuna cevap vermesine kalmış durumda.)

İran Çin ve diğer önemli Batılı olmayan oyuncuların, Ortak Deklarasyon’un hayata geçirilmesi konusunda makul sayacağı şekilde davranmaya devam ettiği müddetçe, Dışişleri Bakanı Clinton ve Amerika’nın BM elçisi Susan Rice “Kalkıyor!” diye ne kadar bağırırsa bağırsınlar, yaptırımlar treni istasyondan hareket edemeyecektir .

Obama Yönetimi, Ortak Deklarasyon’a katılmamak konusundaki ana argümanı olan zenginleştirmenin askıya alınmasını dayatmaya devam ederse, oluştuğunu iddia ettiği “P-5” birliğini kaybedecektir.

Dahası, Obama Yönetimi Ortak Deklarasyon’la çalışmayı reddetmeye devam eder ve bir yandan İsrail’in son provokasyonuna karşı anlamlı bir yanıtı engellerken diğer yandan yaptırımları dayatırsa, sadece İran nükleer meselesinde “kaybetmekle” kalmayacaktır – Amerika’nın uluslararası bir lider olarak halihazırda zayıflamış kredibilitesine ciddi zarar verecektir.

Monthly Review