‘Ermeni soykırımının Sherlock Holmes’u’ kayıp kanıtları ortaya çıkarıyor – Tim Arango

22Genocide01-sub-superJumbo

Diyarbakır, Çüngüş’teki düdene akan küçük bir pınar. Civar köyün Ermeni sakinleri, Osmanlı jandarması ve Kürt milisler tarafından toplanıp getirildikten sonra buradan aşağı atılmış.

Kaynak: nytimes.com

Çeviri: Serap Şen

Türkiye, yüzyıldan uzun süredir, tarihçilerin 1. Dünya Savaşı’nın kıtalara yayılmış durumda olduğu 1915’te başlamış bir soykırım olarak kabul ettiği Ermeni katliamlarının örgütlenmesindeki rolünü inkâr ediyor. Türk inkarcılığı, soykırım planlayıcılarını mahkûm eden savaş sonrası mahkemelerin orijinal belgelerinin hiçbir yerde bulunamadığı argümanına dayanıyor.

Devletin katliamlardaki suçunu ortaya çıkarmak için dünyanın dört bir yanından belgeleri bir araya getirerek onlarca yıl soykırım üzerine çalışmış Clark Üniversitesi’nden bir Türk tarihçi olan Taner Akçam, bu mahkemelerden orijinal bir telgrafı Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesinin arşivinde açığa çıkardığını söylüyor. Okumaya devam et “‘Ermeni soykırımının Sherlock Holmes’u’ kayıp kanıtları ortaya çıkarıyor – Tim Arango”

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher

71923

Türk tarih yazımı savaş sonrası hareketi beş yıl sonraki cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş gibi gösterse de, rejim değişikliği bu koalisyonun gündeminde yoktu. Gerçekte mesele yeni bir devletin kuruluşu değil, eskisini mümkün olabildiğince kurtarmakla alakalıydı.

Aykırı Adam veya

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı?

Erik-Jan Zürcher

Kaynak

Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunun Avrupa’nın siyasi haritasını değiştirdiği yaygınca söylenir. Savaşın yarattığı en kapsamlı sonuç şüphesiz ki Avrupa’nın büyük kıtasal imparatorluklarının ortadan kalkmasıydı: Romanov, Habsburg, Hohenzollern ve Osmanlı imparatorlukları. Alman İmparatorluğu hariç, ki özünde Bismarck tarafından Prusya iktidarını konsolide etmek için terkip edilmiş bir yapıydı, üçü gerçek, tipik imparatorluklardı: coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış, derin tarihsel köklere sahip hanedanlıklar tarafından yönetilen kompozit siyasal sistemler. Moskof’un hükümdarları, 1547’den beri “Tüm Rusyaların Çarı” imparatorluk unvanını taşıyorlardı. Habsburglar 1438’den 1806’ya dek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, sonrasında ise Avusturya’nın imparatorları oldular. İmparatorluk orijinal olarak Roman İmparatorluğu’nun devamcısı olma iddiasından kaynaklanan bir Ortaçağ Avrupa’sı geleneği olduğundan, Osmanlı devletinin ne zaman bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemek kolay değil. Ancak 1453’te İstanbul’un fethi itibariyle, Osmanlının imparatorluk statüsü taşıdığını kesinlikle söyleyebiliriz. Okumaya devam et “Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher”

Türkiye’de Patrik seçimlerinde déjà vu: Hükümetin müdahalesi kaçınılmaz ama belirleyici değil – Hratch Tchilingirian

patrikhene

Türkiye’deki Ermenilerin 85. Patriğinin seçimi, kuşku yok ki devlet tarafından daha önce ortaya konmuş örnekleri bir kez daha doğrulayacak. Ancak sonunda, tıpkı önceki seçimlerde olduğu gibi, Ermeni toplumu, tarihi Konstantnupolis Patrikliği – veya Türkiye devletinin izin verdiği adla “Türkiye Ermenileri Patrikliği” – makamına kimin liderlik edeceği konusunda son sözü söyleyen olacak.

civilnet.am

Hratch Tchilingirian, Oxford

Özgür Politika

Türkiye’de yeni Ermeni Patriğinin seçilmesi süreci, geleneksel devlet dayatmaları, idari zorluklar ve Ermeni toplumuna yönelik keyfi muamelelerle karşı karşıya. Durum geçtiğimiz haftalarda, Patrikhanedeki üst düzey din adamlarının meseleyi bölücü bir büyük krize dönüştüren şahsi çatışmaları ve hırsları nedeniyle, daha da kötüleşti.

556 yıllık Patrikhane, Ermeni Apostolik Kilisesinin dört ana biriminden biri.

Ermeni toplumunun yaşadığı sorun Temmuz 2008’de, 52 yaşındaki Patrik Mesrob Mutafyan’a tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tanısı konduğunda başladı. Tanı konduğunda bir süredir Surp Pirgic Hastanesinde bitkisel hayatta bulunuyordu ve o zamandan bu yana da bu durumu sürüyor. Okumaya devam et “Türkiye’de Patrik seçimlerinde déjà vu: Hükümetin müdahalesi kaçınılmaz ama belirleyici değil – Hratch Tchilingirian”

‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk

merkel-den-erdogan-in-nazi-soylemleri-ne-cevap-261257-5

Özgür Politika

independent.co.uk

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Angela Merkel’in Almanya’sını Nazilere benzetmesi son derece yakışıksız. Berlin’in Türk politikacıların gösterilerini yasaklaması sonrasında Almanya’da “Nazi uygulamaları” olduğunu söylemişti Erdoğan. Kendisi bunu sürekli yapıyor. Mesele sırf, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın Yahudilerini imhası için Almanya’nın her gün nedamet getirmesi değil. Merkel’in Ortadoğu’dan mültecilerin ülkesine girişine izin veren sıra dışı ve insancıl, üstelik kendisine siyaseten kaybettiren kararının Hitler’in suçları için en samimi pişmanlık göstergesi olması da değil. Yakışıksızlık, Erdoğan’ın kendi ulusunun İkinci Dünya Savaşı sırasında ne yapıp edip tarafsız kalmayı başarmış olmasında. Okumaya devam et “‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk”

Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete

Jadaliyya

parcalanan-devrim-dusleri

Bedross Der Matossian, Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete. İletişim Yayınları, 2016.

Jadaliyya (J): Sizi bu kitabı yazmaya iten ne oldu?

Bedross Der Matossian (BDM): Geç Osmanlı dönemi tarihine her zaman ilgim olmuştu, özellikle de 2. Abdülhamid (1876-1909) ve İkinci Meşrutiyet (1908-1918) dönemlerine. Geçmişte bu döneme ilişkin bilimsel çalışmaların çoğu hâkim yönetici elitin/siyasi merkezin perspektifinden doğru yazıldı. Hâkim olmayan grupları da dahil ederek dönemin daha geniş bir tablosunu veren yeni çalışmaları ancak son on yıldır görebiliyoruz. Modern Ortadoğu’nun başlangıcındaki en önemli dönüm noktalarından birini hâkim olmayan grupların (“millet-i hâkime” dışındaki etnik-dini gruplar, çn.) incelemeye yoğunlaşmaya bu niyetle karar verdim. Okumaya devam et “Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete”

Meşrutiyet döneminde Ermeni Devrimci Federasyonu ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki ilişkiler – Dikran Kaligian

6a00d8342f027653ef01b8d104bafa970c

The Armenian Weekly

Nisan 2009

Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF veya Taşnaksutyun) ve Hınçak Partisi, Türk muhalif gruplarla 1900’de Paris’te diyaloga girdiler ve 1902’deki Osmanlı Muhalif Güçleri Birinci Kongresi’nde yer aldılar. 1907’nin sonunda, Osmanlı Muhalif Güçleri İkinci Kongresi, vergi ödememek, propaganda yapmak ve gerekirse silahlı direniş dahil çok daha radikal yollardan Sultan’ı devirme ve Osmanlı anayasasını yeniden yürürlüğe koyma kararı aldı.

Makedonya’da Türk ordusunun bir isyanıyla başlayan 1908 Anayasal Devrimi’nin başarısı, tüm muhalefet partileri ve imparatorluk nüfusunun büyük kısmı tarafından coşkuyla karşılandı.

ARF devrimin başarısını kutlayan bir bildiri yayınlayıp dağıttı ve meşruti rejim altında özgürlük, eşitlik ve adaleti beklentisini ifade etti. Parti bu doğrultuda, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü tanıyan bir program yayınladı. Program, en geniş yerel özerkliği sağlayacak şekilde merkeziyetçi olmayan bir idareyle federal bir yönetim biçimi çağrısı yapıyordu.

İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ve ARF, 2. Meşrutiyet döneminde Osmanlı siyasetinde anahtar oyuncular haline geldiler. Okumaya devam et “Meşrutiyet döneminde Ermeni Devrimci Federasyonu ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki ilişkiler – Dikran Kaligian”

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Devrimci Federasyonu ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişkiler: Dikran Kaligian ile söyleşi

1257468_o09ce.jpeg

armenianweekly.com

Dikran Kaligian, Clark Üniversitesi’nde ve Regis, Westfield State ve Wheaton kolejlerinde tarih dersleri verdi. Amerika Doğu Eyaletleri Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) eski başkanı ve Armenian Review’in sorumlu yazı işleri müdürü. Doktorasını Boston College’da tarih üzerine yaptı. Armenian Organization and Ideology under Ottoman Rule, 1908-1914 (Transaction Publishers, 2009) (Osmanlı Döneminde Ermeni Örgütlenmesi ve İdeolojisi, 1908-1914) kitabı bu doktora tezine dayanıyor.

Aşağıda, imparatorluğun çöküşü öncesindeki yirmi yıllık süreçte Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) ile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitli gruplar arasındaki ilişkiler üzerine Kaligian ile yapmış olduğumuz kısa bir söyleşi var.

Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) ilişkileri konusunda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. http://armenianweekly.com/2009/05/30/arf-cup-relations-under-ottoman-constitutional-rule/ (“ARF-CUP Relations Under Ottoman Constitutional Rule,” Armenian Weekly dergisi, Meşrutiyet Döneminde ARF-İTC İlişkileri). Okumaya devam et “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Devrimci Federasyonu ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişkiler: Dikran Kaligian ile söyleşi”

Türkiye ve Soykırıma Giden Yol – Djene Bajalan

haber-ici_1740

jacobinmag.com

24 Nisan 1915 Pazar günü, Osmanlı İçişleri Bakanı Talat Paşa, imparatorlukta yaşayan Ermeni toplumu liderlerinin tutuklanması emrini verdi. Tasfiyelerin ilk gecesinde iki yüzden fazla insan hükümet güçlerince toplandı; günler ilerledikçe sayı iki bini aştı. Talat Paşa’nın Osmanlı Ermenilerine yönelik bu “başsız bırakma” hamlesi, daha geniş ve sistematik bir soykırım kampanyasının parçasıydı: arkasında 800.000 ila 1,5 milyon ölü bırakan bir kampanya.

Resmi Türk kaynaklarında “tehcir” olarak açıklanan 1915 olaylarının soykırım teşkil edip etmediği sorusunu burada tartışmaya açmayacağım. Bunun yerine Ermeni soykırımını ve daha özel olarak da “Kırmızı Pazar” tutuklamalarını hatırlamak, Türkiye’nin günümüz liderlerinin Kürt hareketinin temsilcilerine karşı yürüttüğü politikaları, özel olarak da Halkların Demokratik Partisi (HDP) eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın 4 Kasım’da tutuklanmasını, daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirmeyi mümkün kılacaktır.

Bugün Türkiye’nin Kürt nüfusuna yönelen şiddet seviyesinin yüzyıl önce Ermenilere yöneltilen şiddetle aynı seviyeye ulaştığını iddia etmek abartı olacaktır ancak yine de korkutucu paralellikler olduğu inkâr edilemez. Okumaya devam et “Türkiye ve Soykırıma Giden Yol – Djene Bajalan”

1915, Ermeni soykırımı, Türkiye solu, Türk modernleşmesi (Derleme)

1915, Ermeni soykırımı, Türkiye solu, Türk modernleşmesi (Derleme)

İçindekiler

Masis Kürkçügil ile Soykırım ve Ermeni-Kürt İlişkileri Üzerine – Harun Ercan & Mehmet Polatel

Bir Başka Tarih Mümkün Müydü? Ya da “Ermeni Meselesi” “Modernite” ve “Soykırım” (Masis Kürkçügil)

“Mesele Hrant’ın meselelerini dert edinmek” (Masis Kürkçügil’le Röportaj – Mutlu Arslan)

Dedeler, Torunlar, ‘Bizim Ermeniler’ ve Lobiler – I (Özge L. İspir)

Dedeler, Torunlar, ‘Bizim Ermeniler’ ve Lobiler- II (Özge L. İspir)

“1915, sol için piyasası olan bir mesele değildi” (Agos röportaj: Zakarya Mildanoğlu, Masis Kürkçügil ve Pakrat Estukyan)

Bir başka açıdan Kürtlerin Ermeni Soykırımı’ndaki rolü (Agos röportaj: Ferda Balancar)

Ermeni soykırımının canlı kanıtı – Robert Fisk

ABD Türkiye’nin 1915’te 1,5 milyon Ermeni’yi katletmesinin soykırım olduğunu inkar etmek istiyor. Ancak kanıtlar orada, Beyrut yakınındaki bir tepede yer alan yetimhanede duruyor

Salı, 9 Mart 2010

Ucuz betondan yapılma bir dikdörtgenle işaretlenmiş, sarı yaban zambakları ile donatılmış küçücük bir mezar. İçinde yatanlar, 1915 büyük soykırımının Ermeni yetimleri olan, Türk otoriteleri onları Beyrut’un yukarısındaki dönüştürülmüş bir Katolik kolejinde “Türkleştirmeye” çalışırken kolera ve açlıktan ölmüş 300 kadar çocuğun toza dönüşmüş kemikleri, kafatasları ve uyluk kemikleri. Bu, ironik şekilde güzel taş okulun kalabalık yatakhanesinde yaşamış 1200 çocuğun – üç ila 15 yaş arasında – Türklerin Ermenilere karşı 1915’te soykırım uyguladığını kanıtlayan neredeyse hiç bilinmeyen hikâyesi.

ABD Kongresi’nin Osmanlı Türklerinin 1,5 milyon Ermeni’yi katletmesini bir soykırım olarak tanımasını önlemek üzere acınacak bir kampanya yürütmekte olan Barack Obama ve onun yumuşak başlı Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, bu Lübnan köyüne gelmeli ve başlarını utançla öne eğmeliler. Bu, bazıları açlıktan ölmemek için ölen yetim arkadaşlarının kemiklerini yemek zorunda kalmış; aileleri Birinci Dünya Savaşı’nın zirvesinde Türk kuvvetleri tarafından öldürülmüş küçük ve savunmasız çocuklara karşı trajik ve korkunç bir vahşet hikayesidir.

Ermeni çocukların sistematik olarak Ermeni kimliklerinden soyundurulduğu ve Türk adları verildiği, Müslüman olmaya zorlandığı ve Ermenice konuştukları duyulunca vahşice dövüldüğü bu terör yetimhanesinin yönetiminde, 1915 soykırımının mimarlarından biri olan Cemal Paşa ve – ne yazık ki – Türkiye’nin ilk feministi olan Halide Edip Adıvar vardı. Antoura Lazarist kolejinin rahipleri, asıl Lazarist öğretmenlerin Türkler tarafından okuldan nasıl atıldığını ve Meryem Ana heykeli çan kulesinden indirilip de bir müezzin Müslüman duaları okumaya başladıktan sonra, yanındaki Alman koruması ile Cemal Paşa’nın ön kapıdan nasıl girdiğini kaydetmişler.

Şimdiye dek Ermenilerin bir soykırıma maruz kaldığı argümanı, katliamın kasti olmasına dayandırılıyordu. Ancak, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına ilişkin 1951 tarihli BM Konvansiyonu’nun 2. Maddesi, soykırım tanımının – “ulusal, etnik, ırksal ya da dini bir grubu toptan ya da kısmen yok etme” – “grubun çocuklarının başka bir gruba zorla nakledilmesi”ni içerdiğini özellikle belirtmektedir. Türklerin Lübnan’da yaptığı tam olarak budur. Yüzlerce çıplak ayaklı Ermeni çocuğun, kolej bahçesinde fiziksel egzersiz yaparkenki fotoğrafları halen mevcut. Hatta biri, 1916’da, – biraz isteksizlik gösterdikten sonra – yetimhaneyi yönetmeyi kabul eden genç ve güzel Halide Edip Adıvar’ın yanında basamaklarda dikilen Cemal Paşa’yı gösteriyor.

1916’da Antoura’ya vardığında altı yaşında olan Karnig Panian, 1989’da ölmeden önce, Ermenice olarak, kendi adının nasıl değiştirildiğini ve kendisine kimlik olarak 551 sayısının verildiğini kaydetmiş. “Her gün batımında, 1000’in üzerinde yetimin mevcudiyetinde, Türk bayrakları yarıya indirilip ‘Çok Yaşa General Paşa!’ diye bağırılırdı. Bu törenin ilk bölümüydü. Ardından günün hata yapanları için ceza vakti gelirdi. Bizi falakaya yatırıp döverlerdi ve en yüksek ceza Ermenice konuşmaya verilirdi.”

Panian, gaddarca muamele sonrasında veya fiziksel zayıflık nedeniyle birçok çocuğun nasıl öldüğünü anlatıyor. Eski kolej şapelinin arkasına gömülmüşler. “Geceleyin, çakallar ve vahşi köpekler mezarları kazar ve kemikleri oraya buraya dağıtırdı … geceleyin, çocuklar elma ve bulabildikleri diğer meyveleri toplamak için yakındaki ormana kaçarlardı – ve ayakları kemiklere takılırdı. Bu kemikleri, odalarına götürür ve çorba yapmak için gizlice üzerinde ne varsa sıyırırlardı veya tahıl taneleriyle karıştırırlardı çünkü yetimhanede yeterli yemek yoktu. Ölü arkadaşlarının kemiklerini yiyorlardı.”

Lazarit Antoura kolejinin başrahibi olan Emile Joppin, 1947’de kolej kayıtlarına dayanarak okul dergisinde “Ermeni yetimlerin Müslümanlaştırıldığını, sünnet edildiğini ve yeni Arapça veya Türkçe isimler aldıklarını” yazdı. “Adları daima vaftiz adlarının baş harflerine uyardı. Bu nedenle Haroutioun Nadjarian’a Hamit Nezih adı verildi, Boghos Merdanian Bekir Muhammet oldu, Sarkis Safarian ise Seyfi Süleyman.”

Ermeni tarihini araştırmak, Lübnan doğumlu Ermeni-Amerikalı elektrik mühendisi Missak Kelechian’nın hobisi. Amerikalı bir Kızıl Haç görevlisi olan ve Antoura kolejine İngiliz ve Fransız askerlerce kurtarılması ardından ulaşarak hayatta kalan yetimlerle görüşen Başrahip Stephen Trowbridge tarafından 1918’de özel olarak basılmış ve çok nadir bir raporu ortaya çıkarmış. Çok daha öncesine dayanan kayıtları, Peder Joppin’in 1949 tarihli araştırmasını tamamen destekler nitelikte.

Çocukların Ermeni veya Kürt kökenine dair her izden ve mümkün olduğu ölçüde her hatıradan kurtulunması gerekiyordu. Türkçe adlar verildi ve çocuklar İslami kural ve geleneklerle belirlenmiş ayinlere katılmaya mecbur edildi … Ermenice veya Kürtçe tek bir sözcüğe bile izin yoktu. Öğretmenler ve gözetmenler, çocukların hayatına Türkçe fikirleri ve gelenekleri empoze etmek ve onları Türk ırkının prestiji üzerine düzenli olarak sorguya çekmek için özenle eğitilmişlerdi.

Daha sonra The New York Times tarafından “Türk Joan D’Arc’ı” – Ermeniler tarafından sorgulandığı kesin olan bir tanımlama – olarak taltif edilecek olan Halide Edip Adıvar, 1884’de İstanbul’da doğdu ve Osmanlı başkentindeki Amerikan kolejine gitti. İki kez evlendi ve dokuz roman yazdı – Trowbridge dahi onun “kayda değer edebi yeteneğe sahip bir hanım” olduğunu teslim ediyor – ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kurtuluş ordusunda kadın görevli olarak hizmet etti. Sonrasında hem İngiltere hem de Fransa’da yaşadı.

Adıvar’ın çoktandır unutulmuş ve temize çıkarma amaçlı anılarına ulaşan da yine Kelechian oldu. Adıvar’ın, Şam’daki 4. Ordu’nun komutanı Cemal Paşa’nın kendisi ile birlikte Antoura yetimhanesini nasıl gezdiğini anlattığı anıları 1926’da New York’ta yayınlanmış. “Dedim ki: ‘O zor günlerde Ermenilere mümkün olan en iyi şekilde davrandın. Neden Ermeni çocuklara Müslüman adları verilmesine izin verdin? Bu Ermenileri Müslümanlaştırmak gibi görünüyor ve tarih bir gün bunun intikamını gelecekteki Türk nesillerinden alacak’. Ciddiyetle, ‘Sen bir idealistsin,’ diye cevap verdi ‘ve tıpkı tüm idealistler gibi, gerçekçi değilsin … Bu bir Müslüman yetimhanesi ve yalnızca Müslüman yetimlere izin var.’” Adıvar’a göre, Cemal Paşa “onları sokakta ölürken görmeye dayanamayacağını” söylüyor ve savaştan sonra “kendi halklarına geri döneceklerine” söz veriyordu.

Adıvar generale, “Böyle bir yetimhanede hiçbir işim olamaz” dediğini söylüyor ancak Cemal Paşa’nın “Onları acı içinde gördüğünde olacak, onlara gideceksin ve bir an bile adlarını ve dinlerini düşünmeyeceksin,” şeklinde cevap verdiğini iddia ediyor. Ki yaptığı tam olarak bu oldu.

Ancak savaştan sonra Adıvar, 20. yy.ın ilk soykırımının mimarı olan Talat Paşa’yla konuşuyor ve Ermeni “sürgününü” (böyle adlandırıyor) tartışırken öfkelenerek nasıl kendini kaybettiğini ve şunları söylediğini anımsıyor: “Bak Halide … Ben de senin kadar iyi kalpliyim ve bu yüzden geceleri uyanıkken acı çeken insanları düşünüyorum ancak bu kişisel bir şey ve ben halkımı düşünmek için varım, hassasiyetlerimi değil … [1912] Balkan savaşı sırasında eşit sayıda Türk ve Müslüman katledildi, ancak dünya sessiz kaldı. Dünyanın bir ulusu taktir etmesi ve ahlaklı sayması için, o ulusun kendi çıkarları açısından en iyisini yapması ve başarılı olması gerektiği kanaatindeyim. Yaptığım şey için ölmeye hazırım ve bunun için ölmem gerektiğini de biliyorum.”

Talat Paşa’nın böyle duygusuz şekilde bahsettiği acılar, Antoura’nın yetimleriyle görüşen Trowbridge için çok aşikardı. Birçoğu ebeveynlerinin öldürüldüğünü ve kız kardeşlerinin tecavüze uğradığını görmüştü. Malkaralı Levon, 12 ve 14 yaşındaki kız kardeşleriyle evinden sürüldü. Kızların – Türklerle ittifak yapan – Kürtler tarafından “odalık” olarak alındığını ve erkeklerin işkence gördüğünü ve aç bırakıldığını kaydediyor Trowbridge. Levon’u yakalayanlar sonunda onu Antoura yetimhanesine götürmüş.

Tekirdağlı on yaşındaki Takhouni – adı Ermenice kraliçe anlamına geliyor ve zengin bir arka plana sahip – ailesiyle birlikte Konya’ya giden bir yük trenine bindirilmiş. Erkek kardeşlerinden ikisi vagonda ölmüş, anne ve babası tifüse yakalanmış ve Takhouni ile büyük ağabeyi Aleppo’nun kollarında ölmüşler. Sonunda bir Türk görevli tarafından ağabeyinden ayırılmış, Müzeyyen adı verilmiş ve Antoura’ya götürülmüş. Trowbridge ona Tekirdağ’da birini bulmaya ve ailesinin mülklerinin ona geri verilmesini sağlamaya çalışacağını söylediğinde, “Erkek kardeşimi bulamazsam o şeylerin hiçbirini istemiyorum” diye cevap verdiğini aktarıyor. Erkek kardeşinin daha sonra Şam’da öldüğü bildirilmiş.

Trowbridge Antoura’da bulunan çocuklara dair birçok başka trajedi daha kaydediyor ve yüzünü ekşiterek, “Halide ile Cemal Paşa’nın, Osmanlı modernizminin öncüleri pozunda, yetimhanenin basamaklarında fotoğraflarının çekilmesinden memnun olduklarını” aktarıyor. “Dünyanın bu fotoğraflar hakkında ne düşüneceğinin farkında mıydılar?” Trowbridge’in hesaplarına göre, çocukların yalnızca 669’u hayatta kalabilmiş, bunların 456’sı Ermeni, 184’ü Kürt ve 29’u Süryani imiş. Talat Paşa günahları için gerçekten de öldü. 1922’de Berlin’de bir Ermeni tarafından öldürüldü. Cesedi Adolf Hitler’in kesin emirleri ile Türkiye’ye götürüldü. Cemal Paşa bir Türk köyü olan Tiflis’te öldürüldü. Halide Edip Adıvar Türkiye’ye döndüğü 1939’a dek İngiltere’de yaşadı. Dönüşten sonra İngiliz edebiyatı profesörü oldu ve Türk parlamentosuna seçildi. 1964’te 80 yaşında öldü.

Çocukların kemikleri ancak 1993’te, Lazarit Pederler yeni sınıflar yapmak için yeri kazdıklarında bulunabildi. Kalıntılar saygıyla, kolej rahiplerinin gömülü olduğu küçük mezarlığa nakledildi ve tek bir derin mezara kondu. Uzun ağaçların gölgesindeki bu kederli yere bakarken, Kelechian bana yardımcı oldu. Mezarları, ne bir ad ne de bir mezar taşı ile işaretli.

The Independent