Etiket arşivi: Feminist politika

Siborga karşı Cadı: Silvia Federici’nin Tenin Sınırlarının Ötesine kitabı üzerine – Rhyd Wildermuth

Silvia Federici’nin son kitabı üzerine yazılan bir eleştiri, onun bir TERF olduğunu bir kez bile belirtmese de (onun yerine Twitter öfke makinesi bu terimi memnuniyetle sağlıyor), yazarın kitabı bir lisans öğrencisinin ödev metinlerine yaptığı ile aynı derinlikte okuduğunu—kafada zaten belirlenmiş olan bir analizi savunmak için metinden işine gelen alıntıları arayıp bulmak—ele veren tuhaf iddialar içeriyor. Daha kötüsü, bu eleştiride, sırf tembel bir okumadan fazlası olduğunu açık eden, doğrudan kötü niyetli bölümler var. Aşağıdaki metin, hem Federici’nin kitabının hem de ona yönelik eleştirilerin bir incelemesi.

Çarşamba sabahı çok az uykudan sonra dijital alarmın sesine uyan. Biraz yatakta dön, halen uykudaki sevdiğine bak, sonra ağrıyan, yorgun bedenini zorlayarak yataktan kaldır. Sarsak sarsak gözlerini ovuşturarak banyoya git, çişini yap, elini yüzünü yıka ve aynada sana bakan tükenmiş yüze fazla dikkatle bakmamaya çalış.

Okumaya devam et

Liberalizm ve Feminizmin Ölümü – Catharine A. MacKinnon

Bir zamanlar kadın hareketi diye bir şey vardı. Onu ilkin Rat’in kurtarılmış bir sayısında duydum.[1] Bu sayıyı Robin Morgan ve bir grup korkusuz kadın, çalıştıkları yeraltı gazetesini ele geçirerek çıkarmıştı. Kurtarılmış Rat’ten öğrendiğim şey, kadınları eşit katılımdan dışlayan, kadınların sesini aşağılayan, kadınların katkısını susturan, kadınları ciddiye almayan, kadınlara patronluk taslayan bir şeyin, [bu sözüm ona solcu gazete gibi] başka her ne yapıyor ya da yapmıyor olursa olsun, en asgarisi açıktan reddedilmesi, en iyisi de el konulup değiştirilmesi gerektiğiydi. O dönem feministlerin Rat’i sansürlediği gibi bir şey duymadım, ama kuşku yok ki bazı insanlar böyle düşünmüştü. Bence yapılan sansür değil, ifade özgürlüğünün kullanılmasıydı.

Okumaya devam et

“Erkekler için feminizm” kadınlar için kötü haber demek – Julie Bindel

Ryan Gosling’in 2011 yapımı Crazy Stupid Love filminde oynadığı karakterin söylediği gibi, “Cinsiyetler arası savaş bitti. Kadınlar egzersiz amacıyla direk dansı yapmaya başladığı an kazandık bu savaşı.”

Erkek şiddetini sona erdirmek için kampanya yürüten feminist bir aktivist olarak geçirdiğim 40 yıl boyunca kadınlardan nefret etme kültürü içerisine hiç bu denli çekildiğimi hissetmedim. İlk defa 1979’da, “Yorkshire Karındeşeni” olarak adlandırılan Peter Sutcliffe’in öldürdüğü ya da sakat bıraktığı 13. kurbanı Jacqueline Hill’den haftalar sonra tutuklanmasından kısa bir süre önce Batı Yorkshire Leeds’deki feministlerle tanışmıştım.

Okumaya devam et

Kesişimsellik ne değildir? – Holly Lawford-Smith

22 Ocak 2019

[Görsel: radicalwomen.org].

Son zamanlarda ana akım feminist aktivizmi takip ettiyseniz, feminizmin her yerde herkes için bir hareket olduğunu düşünmeniz işten bile değil. Bu pozisyonu almaya yol açan hata aslında biraz ilginç. ‘Kesişimsellik’ fikrinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. “Feminizmin kesişimsel değilse, palavradır” popüler bir feminist slogan. Bir süre önce üniversitede bu sloganı taşıyan bir afiş görüp öyle rahatsız oldum ki, üstüne “Feminizmin başka kadınlara nasıl feministlik yapılacağını söylemeyi içeriyorsa, palavradır” yazdım. Bir hafta geçmesine rağmen öfkem geçmeyince gidip indirdim afişi. Üzgünüm, pişman değilim!

Okumaya devam et

Judith Butler ile üç kolay adımda patriyarkayı yok etme kılavuzu – Jane Clare Jones

DİKKAT: TETİKLENEBİLİRSİNİZ.Çünkü çok öfkeliyim

Bildiğiniz üzere, genderolojinin hazretleri, yüce akademik vaaz kürsüsünden bir anlığına inip, ortaya çıkmasına belki de herkesten fazla yardımcı olduğu süregiden karşılıklı kırım rezaleti üzerine ‘düşüncelerini’ iletmeye karar vermiş. Ama, olağan entelektüel dürüstlüğünden bekleneceği üzere, söz konusu rezalete ilişkin iletmeye karar verdiği düşünceler, gerçekte olan bitenleri tamamen göz ardı etmiş ve bu sanki, ‘toplumsal cinsiyet ve cinsiyet akışkandır’ zamazingosunu şiar edinmiş kalabalık ile Papa arasındaki bir anlaşmazlıkmış gibi davranmayı tercih etmiş. Tamamen öngörülebilir olsa da, bu seviyede bir samimiyetsizlikle yok sayma ve silme, yine de afallatıcı. Judy’nin aslında gayet farkında olduğu üzere, bu, özünde, feminizm içi – kendisinin yarattığı – bir fay hattı üzerinde dönen bir anlaşmazlık: patriyarkanın (adlandırmak için – hala midemiz kaldırıyorsa – ‘toplumsal cinsiyet’ kavramını kullanabileceğimiz) kültürel mekanizmalar üzerinden işleyen cinsiyete dayalı bir eril tahakkümü sistemi olduğunu düşünen bizler ile, patriyarkanın, gerçek bedenlerle veya bedenlere el koyulması ve üzerlerinde tahakküm kurulmasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir tür serbest gezenti kültürel sistem (veya öznelliğimizi şekillendiren rastgele üretimli bir dizi gösterge ve gösterme pratiği veya pratikte feminizmin tüm kurtuluş projesini spektaküler ölçüde sığ bir toplumsal cinsiyetle oynama fikrinin destansı aşkın gücüne bağlamaya yol açan bir düşünce… cidden, artık her ne halt olduğunu düşünüyorlarsa) olduğunu düşünenler arasındaki bir fay hattı.

Okumaya devam et

Butler’ın ‘toplumsal cinsiyet özgürlüğü’ üzerine – Marina S.

Kendinizi otonom bireylerden oluşan bir dünyada otonom bir birey olarak görmenizde elbette hiçbir sorun yok: teoride herkes yukarıda tanımlanan kaçamağı/boşluğu kullanabilir. Ama bunu yaptığınız an, ‘siyasi özgürlük’ üzerine konuşma ve düşünme hakkını, Butler gibi, kaybedersiniz. Çünkü siyaset yalnızca birbiriyle bağlantılı, ilişkili insanlar arasında olur. Tek bir insanın siyaseti diye bir şey yoktur. Kavramsal olarak, geçerli olabilmesi atomizasyona bağlı olan bir etiğin, bırakalım ‘sosyal’ olmayı, ‘adalet’in koruyucusu olma iddiası ile bile hiçbir işi olamaz. Pragmatik olarak, bazıları-için-geçiş şeklindeki imdat çıkışı, geri kalanları şiddete dayalı bir baskı sistemine daha da derin gömmekten başka bir şey yapmaz.

Değişmeyen şey ise, her bireyin benlik algısında toplumsal cinsiyetin önemi, hatta merkeziliği.

Barones Hale, Yüksek Mahkeme Başkanı

Yazar Sara Ahmed 2016 yılında Amerikalı akademisyen Judith Butler’la Sexualities dergisi için bir mülakat yaptı. Mülakat, cinsel kimliğin oluşumu ve performansı ile akademik disiplinlerin inşası ve kurumsal sınır bekçiliği gibi çeşitli konuları ele alıyor ama konu sürekli her ikisinin de ilgisinin merkezi olan şeye, yani Butler’ın kendisine geliyor. Mesleki/akademik hassasiyetle ilgili bir soruya cevap olarak Butler, (başka bir sürü şeyin yanı sıra) başkalarının etiketlemelerine ve beklentilerine yaşamlarımızın daha başında nasıl hassas hale geldiğimizi anlatıyor:

Okumaya devam et

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones

Genel şerh – erken dönem Butler, yaygın şekilde kabul edildiği üzere, okunması muazzam can sıkıcı biridir, artı, ona hiç mi hiç katılmıyorum, dolayısıyla kitabı duvara çalmadan bu kısmı halletmek zor olacak. Ama elimden geleni yapacağım.

a) İlk olarak, kediyi doğrudan kuşların arasına salarak, Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil (kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlamaları’ ile tanımlı oluşları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri). Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor (ne zaman kadınların ezilmişliği ile ilgili siyasi bir iddiada bulunsam yüzüme Butler atan solcu eril kardeşlerin bundan vazgeçmesini GERÇEKTEN diliyorum çünkü Butler. Feminist. Falan. Değil. *hof*)

Okumaya devam et

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones

Başlangıçta Kadın Vardı

Bunu takip eden ikinci nokta ise şu: yapısökümün anti-materyalist olduğunu düşünmek felsefi olarak tutarsızdır. Nispeten iyi bilindiği üzere, yapısökümcü diğer ana fikirlerden biri de ikili hiyerarşilerin eleştirisidir. Bu argüman şöyle özetlenebilir: Patriyarkal Batılı öznellik inşası, bir metafizik zıtlıklar ağı üzerinden işler. Eril/Dişil, Baba/Anne, Mantıklı/Duygusal, Akıl/Beden, Gayri Maddi/Maddi, Medeni/İlkel, Anavatan/Yabancı, Evrensel/Tikel, Tek/Çok, Baki/Değişebilir, Ölümsüz/Ölümlü, Gökyüzü/Yeryüzü vb. Anlamın ve öznelliğin inşası (bunu gösterge/özne-rabıtası olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ikiliğin bir yarısını – maskülen taraf ve onunla metafizik olarak ilişkili her şey – ayrıcalıklı kılmaya ve ikiliğin feminen yarısını değersizleştirmeye/silmeye odaklı olmuştur. Ve ilişkiselliğin gerekliliği burada önemli hale gelir. Çünkü argüman şu: tüm ikilikler birbirine bağımlıdır ve dolayısıyla, bir yarıyı ayrıcalıklandırmak hem gerçekliğin yanlış yorumlanmasıdır, hem de korkunç siyasi ve toplumsal sonuçlara sebep olur çünkü onunla ilişkilendirilen [diğer kutuptaki] insanların – dişi ve renkli insanlar – ezilmesine ve ötekileştirilmesine yol açar.

Okumaya devam et

“İkiliği parçalamak” üzerine bir not – Jane Clare Jones

“Tüm batı kültürü anneyi öldürmek üzerine kuruludur.”

Luce Irigaray

Bu tartışmanın benim açımdan bağıra çağıra açık ettiği şeylerden biri, Fransız feministlerin iddiasının haklılığı: Batılı düşüncenin ikili kavramsal yapısı dahilinde, kadınlar aslında gerçekten var değildirler. Var olsaydık, var oluşumuz asla bu kadar kolay teslim edilemezdi ve iç etmeye karşı direnişimiz, gayrimeşru bir nefret eylemi olarak asla bu kadar kolay karikatürize edilemezdi.

Okumaya devam et

Kadınların “egemen şiddeti” üzerine – Jane Clare Jones

Belirli kadınların belirli şeyleri söylememesi gerektiği iddia ediliyor. Erkek şiddetinden iyileşmeyi, diğer kadınların yanında bulan bir kadının, bu iyileşmenin gücü konusunda sessiz kalması gerektiği, bu alanı korumaya çalışmaması (hatta bu alanı korumakla ilgili sorular sormaması) gerektiği söyleniyor. O alanın, kendisinden sonra gelecek kadınlar için hala var olup olmayacağı konusunda endişe etmesinin yanlış olduğu söyleniyor. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleşiyormuş. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleştiğinden, şiddetmiş.

Öyleyse feminizm, artık patriyarkanın eleştirisine yönelik olmadığı veya ‘kadınlar’ ya da ‘toplumsal cinsiyet’ kategorileri ile sabitlenmediği zaman yapmış olur en ‘harekete geçirici’ işi.*

Sara Ahmed, The Cultural Politics of Emotion

Dolayısıyla insanların özlerden söz ederken ne dedikleri konusunda birazcık daha eleştirel düşünmesi son derece önemli. Ve yeterince net düşünmediğim için belki de ben de herkes kadar veya daha fazla kabahatliyim. Bu yüzden bana, kadın kategorisi olmadan da yapabilir miyiz diye sorulsa, kesinlikle derim ki, kadın kategorisi olmadan yapamayız.

Judith Butler, The Future of Sexual Difference

Anlamaya çalışıyorum – anlamaya çalışıyordum –, benzer bir gelenekten gelmemize rağmen, nasıl oldu da böylesine farklı sonuçlara varabildik?

Okumaya devam et