Kesişimsellik ne değildir? – Holly Lawford-Smith

22 Ocak 2019

[Görsel: radicalwomen.org].

Son zamanlarda ana akım feminist aktivizmi takip ettiyseniz, feminizmin her yerde herkes için bir hareket olduğunu düşünmeniz işten bile değil. Bu pozisyonu almaya yol açan hata aslında biraz ilginç. ‘Kesişimsellik’ fikrinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. “Feminizmin kesişimsel değilse, palavradır” popüler bir feminist slogan. Bir süre önce üniversitede bu sloganı taşıyan bir afiş görüp öyle rahatsız oldum ki, üstüne “Feminizmin başka kadınlara nasıl feministlik yapılacağını söylemeyi içeriyorsa, palavradır” yazdım. Bir hafta geçmesine rağmen öfkem geçmeyince gidip indirdim afişi. Üzgünüm, pişman değilim!

Continue reading “Kesişimsellik ne değildir? – Holly Lawford-Smith”
Reklamlar

“Seks işi” neoliberal bir kavram – Stan Goff

Batılı eril mitleri olan sözleşmeci köken mitlerinde, yetişkin beyaz erkek olmayan hiçbir siyasal özne yoktur. Kocanın reis olduğu çekirdek aile özel alanı, kadın ve çocukların kamusal bakıştan ve siyasetten gizlenebildiği yerdir. Rousseau bunları, kendi köken mitinde, kamusal-özel ayrımını açıkça cinsiyetli bir şekilde vurgulayarak cinsiyetle ilişkili “ön toplumsal ilişkiler” olarak kabul etmiştir. “Kadınların eğitimi,” diye yazmıştır, “daima erkeklerinkine bağlı olmalıdır. Bizi memnun etmek, bize faydalı olmak, bizi kendilerine sevdirmek ve saydırmak, bize akıl vermek, bizi avutmak, yaşamlarımızı kolay ve makbul kılmak… kadınların görevi daima bunlardır ve çocukken onlara öğretilmesi gereken budur.”

Benim gibi DSA (Democratic Socialists of America) üyesi Angel Castillo’nun Democratic Left’teki yazısına cevap

“Fuhuş üzerine liberal feminist perspektifler, politika ve akademik tartışmaları, fuhşu seçen kadınların haklarını koruma ihtiyacına odakladı.”

— Cheryl Nelson Butler

“Kanun, tüm o haşmetli eşitliği içinde, yoksulların yanı sıra zenginlerin de sokaklarda dilenmesini, ekmek çalmasını ve köprü altında uyumasını yasaklar.”

— Anatole France

Continue reading ““Seks işi” neoliberal bir kavram – Stan Goff”

Siyah feministler siyah hareketinde cinsiyetçiliğe dair deneyimlerini anlatıyor

Black Power’ın çük-merkezliliği. Siyah feministler siyah hareketinde cinsiyetçiliğe dair deneyimlerini anlatıyor.

Marlon Riggs: Siyah maskülenlik… Siyah erkeklik… Mesele en nihayetinde, tamamen bununla alakalı hale gelmedi mi? İktidarsızlaştırılmış eril kimliğin kurtarılması.

Bell Hooks: Siyah ezilmişliğinin özellikle cinsel açıdan tarihini George Jackson ve Eldridge Cleaver’ın metinleri üzerinden tercüme ettiğimizde, iktidarsızlık ve iğdiş edilme şeklinde bütünüyle cinselleşmiş olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla siyah ırkın ihyası, “bu bir çük meselesi”ne tercüme oluyor. Bu yüzden “siyahlık gerçekten de kendini gizlemiş bir çük meselesi ise, ciddi bir sorunumuz var” diyorum. Çünkü bu bir anlamda fallus tapıncı.

Continue reading “Siyah feministler siyah hareketinde cinsiyetçiliğe dair deneyimlerini anlatıyor”

Judith Butler ile üç kolay adımda patriyarkayı yok etme kılavuzu – Jane Clare Jones

DİKKAT: TETİKLENEBİLİRSİNİZ.Çünkü çok öfkeliyim

Bildiğiniz üzere, genderolojinin hazretleri, yüce akademik vaaz kürsüsünden bir anlığına inip, ortaya çıkmasına belki de herkesten fazla yardımcı olduğu süregiden karşılıklı kırım rezaleti üzerine ‘düşüncelerini’ iletmeye karar vermiş. Ama, olağan entelektüel dürüstlüğünden bekleneceği üzere, söz konusu rezalete ilişkin iletmeye karar verdiği düşünceler, gerçekte olan bitenleri tamamen göz ardı etmiş ve bu sanki, ‘toplumsal cinsiyet ve cinsiyet akışkandır’ zamazingosunu şiar edinmiş kalabalık ile Papa arasındaki bir anlaşmazlıkmış gibi davranmayı tercih etmiş. Tamamen öngörülebilir olsa da, bu seviyede bir samimiyetsizlikle yok sayma ve silme, yine de afallatıcı. Judy’nin aslında gayet farkında olduğu üzere, bu, özünde, feminizm içi – kendisinin yarattığı – bir fay hattı üzerinde dönen bir anlaşmazlık: patriyarkanın (adlandırmak için – hala midemiz kaldırıyorsa – ‘toplumsal cinsiyet’ kavramını kullanabileceğimiz) kültürel mekanizmalar üzerinden işleyen cinsiyete dayalı bir eril tahakkümü sistemi olduğunu düşünen bizler ile, patriyarkanın, gerçek bedenlerle veya bedenlere el koyulması ve üzerlerinde tahakküm kurulmasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir tür serbest gezenti kültürel sistem (veya öznelliğimizi şekillendiren rastgele üretimli bir dizi gösterge ve gösterme pratiği veya pratikte feminizmin tüm kurtuluş projesini spektaküler ölçüde sığ bir toplumsal cinsiyetle oynama fikrinin destansı aşkın gücüne bağlamaya yol açan bir düşünce… cidden, artık her ne halt olduğunu düşünüyorlarsa) olduğunu düşünenler arasındaki bir fay hattı.

Continue reading “Judith Butler ile üç kolay adımda patriyarkayı yok etme kılavuzu – Jane Clare Jones”

Jane Clare Jones’dan Judith Butler’a cevap

Judy, fikirlerini eleştiren epeyce insan ne ‘Katolik’ ne de ‘Evanjelik’ ve bunu bal gibi de biliyorsun. Bunu, tanınmış bir feminist kadının yönettiği sol bir İngiliz yayınına, bu ideolojiye solcu feminist kadınların başlattığı ciddi direniş bağlamında yazıyorsun ve yanıtın, bırak ne söylediklerini dikkate almayı, var olduklarını bile kabul etmeyi reddediyor.

Jane Clare Jones, Judith Butler’ın NewStatesman’daki son yazısına alıntılaya alıntılaya cevap vermiş.

Judith Butler: “toplumsal cinsiyet ideolojisi”ne yönelik olumsuz tepkilerin durması gerek.

Toplumsal cinsiyet teorisi ne yıkıcı ne de beyin yıkama, bir tür siyasal özgürlük arayışından ibaret.

Continue reading “Jane Clare Jones’dan Judith Butler’a cevap”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones

Genel şerh – erken dönem Butler, yaygın şekilde kabul edildiği üzere, okunması muazzam can sıkıcı biridir, artı, ona hiç mi hiç katılmıyorum, dolayısıyla kitabı duvara çalmadan bu kısmı halletmek zor olacak. Ama elimden geleni yapacağım.

a) İlk olarak, kediyi doğrudan kuşların arasına salarak, Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil (kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlamaları’ ile tanımlı oluşları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri). Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor (ne zaman kadınların ezilmişliği ile ilgili siyasi bir iddiada bulunsam yüzüme Butler atan solcu eril kardeşlerin bundan vazgeçmesini GERÇEKTEN diliyorum çünkü Butler. Feminist. Falan. Değil. *hof*)

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones

Başlangıçta Kadın Vardı

Bunu takip eden ikinci nokta ise şu: yapısökümün anti-materyalist olduğunu düşünmek felsefi olarak tutarsızdır. Nispeten iyi bilindiği üzere, yapısökümcü diğer ana fikirlerden biri de ikili hiyerarşilerin eleştirisidir. Bu argüman şöyle özetlenebilir: Patriyarkal Batılı öznellik inşası, bir metafizik zıtlıklar ağı üzerinden işler. Eril/Dişil, Baba/Anne, Mantıklı/Duygusal, Akıl/Beden, Gayri Maddi/Maddi, Medeni/İlkel, Anavatan/Yabancı, Evrensel/Tikel, Tek/Çok, Baki/Değişebilir, Ölümsüz/Ölümlü, Gökyüzü/Yeryüzü vb. Anlamın ve öznelliğin inşası (bunu gösterge/özne-rabıtası olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ikiliğin bir yarısını – maskülen taraf ve onunla metafizik olarak ilişkili her şey – ayrıcalıklı kılmaya ve ikiliğin feminen yarısını değersizleştirmeye/silmeye odaklı olmuştur. Ve ilişkiselliğin gerekliliği burada önemli hale gelir. Çünkü argüman şu: tüm ikilikler birbirine bağımlıdır ve dolayısıyla, bir yarıyı ayrıcalıklandırmak hem gerçekliğin yanlış yorumlanmasıdır, hem de korkunç siyasi ve toplumsal sonuçlara sebep olur çünkü onunla ilişkilendirilen [diğer kutuptaki] insanların – dişi ve renkli insanlar – ezilmesine ve ötekileştirilmesine yol açar.

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones

Fransız feminizmi üzerine çalışan herhangi biri Derrida’da ‘metin’ okuduğunda, bunu ‘dil’ olarak okumaz, ‘ilişki’ olarak okur, daha teknik ifade edersek, ‘uzamsal ve zamansal ilişki.’ Böylece, ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’ (Fransızcanın daha iyi bir çevirisi: ‘metin-dışı [bir şey] yoktur’), ‘uzamsal ve zamansal ilişkilerinden tamamen ayrılabilir olan hiçbir şey yoktur’ haline gelir. Ki bu, doğru olmadığı bariz olan ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’un aksine, doğrudur. Burada, Derrida’yı içinde eser verdiği felsefi gelenek bağlamında okuduğunuzda açığa çıkan bu anlam değişikliğinin, onun anlamın bağlamsal olarak belirlendiğine dair vurgusunun çok iyi bir örneği olduğunu da ekleyebiliriz.

Postyapısal/postmodern feminizm ve onun a) patriyarka analizinin maddi temelinin ve b) politik bir kategori olarak kadının altının oyulmasından nasıl sorumlu olduğuna dair şu anda bir ton tartışma var. Ve bu konuda tüm taraflardan çeşitli iddialar geliyor.

Continue reading “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones”

“İkiliği parçalamak” üzerine bir not – Jane Clare Jones

“Tüm batı kültürü anneyi öldürmek üzerine kuruludur.”

Luce Irigaray

Bu tartışmanın benim açımdan bağıra çağıra açık ettiği şeylerden biri, Fransız feministlerin iddiasının haklılığı: Batılı düşüncenin ikili kavramsal yapısı dahilinde, kadınlar aslında gerçekten var değildirler. Var olsaydık, var oluşumuz asla bu kadar kolay teslim edilemezdi ve iç etmeye karşı direnişimiz, gayrimeşru bir nefret eylemi olarak asla bu kadar kolay karikatürize edilemezdi.

Continue reading ““İkiliği parçalamak” üzerine bir not – Jane Clare Jones”

Kadınların “egemen şiddeti” üzerine – Jane Clare Jones

Belirli kadınların belirli şeyleri söylememesi gerektiği iddia ediliyor. Erkek şiddetinden iyileşmeyi, diğer kadınların yanında bulan bir kadının, bu iyileşmenin gücü konusunda sessiz kalması gerektiği, bu alanı korumaya çalışmaması (hatta bu alanı korumakla ilgili sorular sormaması) gerektiği söyleniyor. O alanın, kendisinden sonra gelecek kadınlar için hala var olup olmayacağı konusunda endişe etmesinin yanlış olduğu söyleniyor. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleşiyormuş. Çünkü o iyileşme, başkaları pahasına gerçekleştiğinden, şiddetmiş.

Öyleyse feminizm, artık patriyarkanın eleştirisine yönelik olmadığı veya ‘kadınlar’ ya da ‘toplumsal cinsiyet’ kategorileri ile sabitlenmediği zaman yapmış olur en ‘harekete geçirici’ işi.*

Sara Ahmed, The Cultural Politics of Emotion

Dolayısıyla insanların özlerden söz ederken ne dedikleri konusunda birazcık daha eleştirel düşünmesi son derece önemli. Ve yeterince net düşünmediğim için belki de ben de herkes kadar veya daha fazla kabahatliyim. Bu yüzden bana, kadın kategorisi olmadan da yapabilir miyiz diye sorulsa, kesinlikle derim ki, kadın kategorisi olmadan yapamayız.

Judith Butler, The Future of Sexual Difference

Anlamaya çalışıyorum – anlamaya çalışıyordum –, benzer bir gelenekten gelmemize rağmen, nasıl oldu da böylesine farklı sonuçlara varabildik?

Continue reading “Kadınların “egemen şiddeti” üzerine – Jane Clare Jones”