Gazze’de elektrikler yok – Ryan McNamara

candle1.jpg

Hamas’a yönelik yeni baskılar Ortadoğu’da siyasal güçlerin yeniden hizalandığının sinyali ve bu yaz Gazze’ye bir başka saldırı olacağının işareti olabilir.

Geçtiğimiz pazartesi günü İsrail, Filistinlilerin günde zaten ortalama üç ila dört saat elektrik aldığı işgal altındaki Gazze Şeridi’ne verilen elektriği yüzde 40 azaltmaya başladı.

Elektrik kesintileri, sahil şeridinin kontrolünü Filistin Yönetimi’nin baş siyasi rakibi Hamas’tan alma çabası ile Gazze’ye uygulanmakta olan yaptırımları daha da artırmak için Filistin Yönetimi başkanı Mahmud Abbas tarafından talep edildi. Continue reading “Gazze’de elektrikler yok – Ryan McNamara”

Reklamlar

Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman

1136107945

Erdoğan, sadece AKP’nin çoğu zaman bariz bir anti-Semitizm’le lekeli, kuvvetli biçimde İsrail karşıtı geçmişinden değil, Türkiye iç siyasetinden de kaynaklı olarak, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde her zaman küçümseyici bir ton kullandı. Değişen ne?

27 Haziran 2016, Haaretz

Türkiye ile İsrail arasındaki bağların yenilenmesi, dokuz Türk vatandaşının öldüğü 2010 Gazze filosu olayından bu yana dondurulmuş olan ikili ilişkiler tarihinde esaslı bir dönüm noktasını teşkil ediyor. O zamandan beri Türkiye İsrail’den resmi özür (ki Başkan Obama’nın zorlaması ile 2013’te gelmişti) ve kurbanların ailelerine maddi tazminat talep ediyordu.

Ancak ilişkilerin normalleşmesinin önündeki esas engel, Türkiye’nin İsrail’in doğrudan kendi güvenliği ile ilgili bir mesele olduğu için kabul edilemez saydığı ‘Gazze ambargosunu kaldırmasını’ talep etmesiydi.

Son altı aydır Türkiye ve İsrail Gazze konusunda bir uzlaşmaya varmaya çalışıyorlardı. Türkiye Filistinlilere insani yardım tedarik edebileceğine ilişkin garantiler aldı ve buna ek olarak bir hastane inşa edebilecek, oradaki Filistinlilerin yaşamlarını geliştirmeye dönük başka adımlara ek olarak Gazze şeridinde çok büyük ihtiyaç olan elektriği ve temiz suyu sağlayabilecek. Continue reading “Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman”

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000’i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

BM’nin Filistin’i tanıma oylaması ırkçı statükoyu meşrulaştırıyor – Joseph Massad

BM’nin kırpılmış Filistin devletini 1947 taksim planının yıldönümünde tanıması acı bir ironi

RAMALLAH ABBAS

Filistin Otoritesi başkanı Mahmut Abbas Ramallah’ta. “Bu tanıma, Filistin devletini, taksim planınca verilen tarihsel Filistin’in coğrafi olarak %43’ünden %18’den azına küçültmüştür.”

29 Kasım 1947’de, BM genel kurulu Filistin’i yerel Filistinliler ile ezici kısmı Avrupa’dan gelen Yahudi koloniciler arasında taksim etmeyi oyladı. Taksim planı kolonicilere (nüfusun üçte biri) toprakların %57’sini veriyordu. Yerel halka ise (nüfusun üçte ikisi) %43’ünü. 30 Kasım’da, koloniciler Filistin’in askeri işgaline giriştiler ve yüz binlerce Filistinliyi sürgün ettiler. 14 Mayıs 1948’de kendi devletlerini ilan ettiler. “İsrail Devletinin Kuruluş Deklarasyonunun” 37 imzacısından yalnızca biri Filistin’de doğmuş olan Moroccan Behor Chetrit idi. Filistinliler, topraklarını ellerinden alan planı reddettiler. Arap orduları sürgünleri durdurmak için müdahale etti ancak başarısız oldular ve yüz binlerce Filistinli daha sürgün edildi. Koloniciler, taksim planı tarafından kendilerine ayrılan topraklara ek olarak Filistinlilere ayrılan toprakların da yarısını işgal ettiler.

Taksim planı, Yahudi devletinin %47’sinden çoğunun Arap; Arap devletinin ise %1’inden azının Yahudi nüfusu olacağını öngörüyordu. Plan iki devletin kendi azınlıklarına karşı sürgün veya ayrımcılık yapamayacağının altını çiziyordu. BM için “Yahudi devleti”, Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılık uygulamaksızın Yahudi milliyetçiliğini savunan bir devlet anlamına geliyordu ve Yahudi ve Arap devletleri tanımlaması, Yahudi kolonicilerin derhal uygulamaya giriştiği etnik temizliğe izin vermiyordu. O zamandan beri, koloniciler ve sonraki kuşaklar, onlar için “Yahudi devletinin”, Yahudi olmayanlara, örneğin etnik temizlik yoluyla yasal ve politik olarak ayrımcılık yapma yetkisine sahip olduğunda ısrar ettiler.

BM, İsrail’in reddettiği, mültecilerin anavatanlarına geri dönüş hakkını ve kayıpların telafi edilmesini onayladı. İsrail’in Filistin’in geri kalan %22’sini 1967’de işgal etmesi ve işgal edilen topraklarda daha fazla koloni kurması ardından, İsrail’in uluslararası hukuku ihlallerini kınayan daha fazla karar çıkardı.

1974’te BM, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanıdı ve o zamandan bu yana, 1948’den beri İsrail’i yasadışı eylemlerini geri almaya çağıran kararlarına bağlılığını yinelemeye devam etti.

1993 Oslo Anlaşması ardından, FKÖ marjinalleştirildi ve Filistin Otoritesi (FO) Batı Şeria ile Gazzeli Filistinlilerin temsilcisi olarak tanındı (FO seçimlerinde oy kullanmalarına rağmen Doğu Kudüslülerin değil). FO, 2007’den bu yana Gazzeli Filistinlileri temsil etmiyor (artık Hamas temsil ediyor). Yeni FO projesi, Batı Şeria’daki kırpılmış bir bölgede egemenliğe sahip olmayan mini bir devletin kurulması haline geldi. Bu proje, İsrail’in Batı Şeria’da (ve doğu Kudüs’te) süregiden kolonileşmesi nedeniyle sıkıntıya girdi. Müzakereler kesildi ve FO’ni meşruiyetten ve mevcudiyetinin nihai amacından yoksun bıraktı.

Dün, genel kurul Filistin’i gözlemci statüsünde devlet olarak kabul etmeyi oyladı. Aksi yöndeki güvencelere rağmen, yeni devletin FKÖ’nün BM’deki statüsünün altını oyması muhtemel. FKÖ tüm Filistinlileri temsil ederken, FO yalnızca Batı Şerialıları temsil ediyor. Bu tanıma, Filistin devletini, taksim planının verdiği tarihsel Filistin’in coğrafi olarak %43’ünden %18’inden azına küçülttü (ilhakları, yerleşimleri, askeri bölgeleri vb. kattığımızda muhtemelen %10). Dolayısıyla Filistinlileri 12 milyon insandan, %40’ı mülteci olan 2,4 milyon Batı Şerialıya düşürdü.

Oylama esasen, 1947 taksim planında, BM’nin  Yahudi kolonicilere ve yeni kuşaklarına artık Filistin’in %80-90’ını vermesini sağlayan ve geri kalanı yerli halka bırakan bir güncelleme ve mültecilerin geri dönüş hakkının ortadan kaldırılması riskini barındırıyor.

FO’nin sözcüsü olduğunu iddia ettiği Batı Şeria’daki küçük bir yerel azınlık (1,3 milyon kişi kadar), işgal altındaki bir devlet olarak BM statüsü elde edecek, öte yandan Batı Şeria’daki Filistinli mülteciler ise (1 milyon kişi), bir altı milyonluk daha mülteci ile birlikte, geri dönüş haklarını yitirme tehlikesiyle yüz yüze.

Küçültülmüş bir Filistin devletini tanıyan oylama, BM’nin Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılık veya etnik temizlik yapma hakkı olmayan bir “Yahudi devleti” anlayışını etkili bir şekilde terk etmiş bulunuyor. Yeni düzenleme, bir “Yahudi devletinin” ne demek olduğuna dair İsrail anlayışının (esasen, gerçekte var olan, İsrail tarafından uygulanan yasal ayrımcılık ve etnik temizlik) bu uluslararası forum tarafından kabul edilebilir olduğunu bahşediyor. Bunun 29 Kasım’da, taksim planının tarihinde gerçekleşmesi, bu tarihi, İsrail’in sömürgeci yasalarına maruz kalmaya devam eden Filistinlilerin süregiden yenilgilerinden biri olarak pekiştiriyor ve BM’nin, Filistinlilerin yasadışı şekilde yerlerinden yurtlarından edilmeme ve ırkçılığa maruz kalmama hakkını inkar etmesi suçunun bir tekrarını teşkil ediyor. Ancak çoğunluğu FO tarafından temsil edilmeyen Filistinliler, bu yeni taksim planına, bundan öncekine aldırdıklarından fazla aldırmayacaklar ve İsrail sömürgeciliğine sona erene kadar ve İsrail, milliyetleri, dinleri ve etnik kökenleri ne olursa olsun, tüm vatandaşlarının eşit haklara sahip olduğu bir devlet haline gelinceye kadar direnmeye devam edecekler.

guardian.co.uk

30 Kasım 2012

İran’ı bombalamak? Olmaz. Gazze’yi bombalamak? Evet! – Pepe Escobar

Açılacak onca savaşa karşı o kadar az zaman var ki! Gezegendeki en militarist ülkenin siyasi lideriyseniz, ki bu durumda söz konusu şahıs İsrail Başbakanı Benjamin “Bibi” Netanyahu oluyor, oyuncaklarınızla oynamanın bir yolunu bulmanız gerekir.

Bunu yapmak için yanıp tutuşsanız da, İran’ı bombalayamazsınız çünkü doğru bombalara ve yeterli savaş uçağı yakıtı kapasitesine sahip değilsinizdir. Hepsinden de öteye, tekrar seçilmiş ABD Başkanı Barack Obama, o konuda izleyeceği yolun bombalar değil diplomasi olduğunu net şekilde belirtmiş durumdadır.

Bu Obama’nın en azından bir uzlaşı peşinde olduğunun göstergesi olabilir: “İran’ın, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirip uluslararası toplumu nükleer silah peşinde olmadıklarına ikna ederek nükleer enerjiden barışçıl şekilde faydalanabilmesinin bir yolu olmalı.” Bu başkanın, ABD/İran Güvensizlik Duvarını yırtan “önümüzdeki aylarda, diyalog kapısını açıp açamayacağımıza bakacağız” sözlerine sebep olmuştu.

Peki, Bibi’ye ne kaldı? Basit. Dünya üzerinde İsrail Savunma Güçleri’nin (IDF), kesin bir dokunulmazlıkla ve göz ardı edilebilir “sivil zayiatlarla” kıyameti koparıp mahvedebileceği tek yere, yani kuşatma altında, yasadışı bir şekilde ablukaya alınmış, sakinleri ölümüne kolektif cezalandırmaya tabi tutulan açık hava cezaevi Gazze’ye karşı Bulut Sütunu Operasyonu için düğmeye basmak.

Bu açıklamayı elbette Murdock basınını okuyarak veya CNN izleyerek bulamazsınız. Bir başka savaşın kapısını aralayan gelişmelere ilişkin ayrıntılı bir açıklama da alamazsınız.

Geçtiğimiz Pazar günü yaşananlar kritikti. Gazze Sağlık Bakanlığı sözcüsü Eşref el Kidra 13 yaşında bir erkek çocuğun, Hamit Ebu Dakka’nın, güneydoğu Gazze’deki evinin önünde arkadaşlarıyla top oynarken karnından vurulduğunu açıkladı. Bu futbol teröristi, açık ki gökyüzünde dolaşan İsrail helikopterlerine karşı bir tehdit oluşturuyordu!

IDF için savaş başlatmak çocuk oyunu. Tel Aviv’in tek yapması gereken tehlikeli futbol teröristleri gibi birkaç Filistinli sivili öldürmek ve birkaç fazladan tank göndermekti. Gazze’deki fraksiyonlar buna cevap vermek zorundaydı ve İsrail askerlerini hedef aldılar (sivilleri değil). Bu Tel Aviv’in deliler gibi saldırması için mükemmel bir bahaneydi.

Pazartesi günü Hamas ve Gazze’deki diğer Filistinli gruplar İsrail’e yenilenmiş bir ateşkes önerdiler. Sonuç çıkmadı. Çarşamba günü Hamas’ın silahlı kanadının şefi Ahmed el Cebari, suikast sonucu öldürüldü (General David Petraeus’a ve CIA’daki dostlarına sorun, bu konuda uzmandırlar).

El Cebari’nin son beş buçuk yıldır Gazze’deki – İsrail’in güvenliğini sağlamaktan sorumlu – en üst düzey İsrail taşeronu olduğunu bilmek için Haaretz okumaya gerek yok. Karşılık olarak İsrail, Gazze bankalarına arada bir zırhlı kamyonlarla birkaç şekel bırakıyordu.

Peki o zaman Cebari’yi neden temizledi? Basit. İsrail Ocak ayında seçime gidiyor. Dolayısıyla Bibi’nin siyasi kampanyası tam gaz yürüyor. Kampanya sloganı ise “Filistinlileri öldürelim.” Yarattığı heyecanla, diğer tüm İsrailli politik sesler – en ufak fikir ayrılıkları bile – bastırılacaktır.

Konuyu değiştireyim

İran konusunda eski CIA analisti Paul Pillar ve sonra John Glaser, antiwar.com sitesinde konu hakkında isabetli değerlendirmeler yaptılar. Bibi ABD’de yanlış ata oynadı – zavallı, yenilmiş kankası Mitt “Kadın Dolu Klasörler” Romney.

Toparlarsak, Obama ile Bibi arasındaki ilişkiler Kuzey Kutbu’ndaki tatiller kadar soğuk. En azından Obama’nın Batı Şeria’daki yerleşim inşaatlarının dondurulmasını istediği ve Bibi’nin ABD’yi yeni bir savaşa sürükleme ümidiyle İran’ı İsrail’e saldırması için provoke ettiği 2010’dan bu yana.

Şu anda Bibi açıkça algıladı ki Obama İran ile uzlaşma yönünde hareket ediyor. Bu yüzden tek (veya bir sürü) taşla/hedef gözeten suikastla iki kuş (Arap/Fars) vurdu; İsrail Washington başka bir yana bakarken (Asya-Pasifik?) Filistinlileri öldürdüğü sürece Tahran’ın asla anlamlı müzakereleri kabul etmeyeceğini/güvenmeyeceğini bilerek konuyu – bir kez daha – “varoluşsal tehdit” İran’dan “terörist” Hamas’a değiştirdi.

Bunu yaparak Bibi Obama’ya şöyle diyor: “Çılgın mollalarla anlaşma yapmaya mı çalışıyorsun? Cesedimi çiğnersin!” Hepsinden öte, medya aracılığıyla Batı kamuoyunun beyninin yıkanması da cabası; bir kez daha canavar Filistinli “teröristler” masum İsraillileri terörize ediyor! Ölümcül pastanın kreması ise Hamas yönetimindeki Gazze Şeridi’nin bir “ileri İran karakolu” olduğunu uyduruklayan IDF sözcüsü.

Tıpkı bir saat mekanizması gibi, ateşkesin tamamen çökmesinden yalnızca saatler sonra, Obama yönetimi İsrail’in kendini savunmak için her yere, her şeye saldırma “hakkı” olduğunu iddia ediyor. Hamas hangi cüretle misillemede bulunabilir!?

Karadan işgal an meselesi olabilir. Ancak Bibi – bir kez daha – yutabileceğinden büyük bir lokma ısırmış olabilir. Körfez’in karşı devrim kulübünün (Körfez İşbirliği örgütü) korkak petrol monarşilerinden herhangi bir kınama beklemeyin. Ve “kendi halkını katleden” Esad rejimine karşı epey öfkeli olan Batılı “Suriye’nin Dostları”ndan kınama beklemeyin.

Yine de Müslüman Kardeşler Başkanı Mursi yönetimindeki Mısır’ın bir şeyler yapması gerekli… Camp David anlaşmasının çöpe atılması taraftarı olan Mısır sokakları bunu isteyecek. Hepsinden öteye, şu anda İsrail tarafından tamamen sabote edilmiş olan Tel Aviv’le Hamas arasındaki ateşkese arabuluculuk eden Kahire’nin kendisiydi. Dahası, Hamas Türkiye tarafından, kritik olarak, Katar emiri  ve onun petro-dolarlarıyla destekleniyor. Öylece susup katliamı izleyecekler mi? Ürdün Kralına gelirsek, İsrail’e karşı arabulucu rolü oynayamaz çünkü sandığından da yakın bir zamanda Londra’ya bir uçuş bileti alıyor olabilir.

Obama biraz olsun hakikatliyse burnundan soluyor olması gerekir. Ardından Bibi’nin burnunu sürtmesi gerekir ama hiç güvenmeyin. Yapmayacağını biliyoruz.

Palmer raporunun ardından – Eyal Clyne (+972blog)

Cuma, 14 Ekim 2011|+972blog

Filo raporunun Gazze Şeridi’ne ambargoyu meşrulaştırması ardından geçen bir ay

Palmer Komitesi, gerçekte IDF’nin Mayıs 2010’da Gazze Filosu’na düzenlediği saldırıyı araştırmak yerine diplomatik bir arabuluculuk girişimi oldu

Eyal Clyne

BM tarafından atanmış Palmer Heyeti’nin bir ay önceki raporu, Gazze üzerindeki deniz ambargosunun (kara ambargosunun aksine) “yasal” olduğuna ilişkin hükmünü tekrar tekrar vurgulayan İsrail sözcüleri için bir gurur kaynağından başka bir şey değildi.

Palmer Komitesi,  raporunu BM Genel Sekreteri’ne sunuyor (fotoğraf: BM fotoğraf arşivi)

Birçok gazeteci, sanki yasal gerçek buymuş gibi, heyecanla İsrailli Hİ uzmanlarının ağzından bunu alıntılamaya çalıştılar; belgenin kendisini okuma zahmetine girmediler. Böyle yaparak, bazı önemli noktaları göz ardı ettiler [örneğin komitenin yasal bir otorite bile olmadığı ve vardığı sonuçların hiçbir geçerliliğe veya bağlayıcı otoriteye sahip olmadığı (bunu komitenin kendisi de açıkça belirtmektedir, s.3) – Goldstone Raporu’ndan bile az (bu raporun tavsiyeleri de yasal bağlayıcılığa sahip değildi)].

Dahası, bu sonuçların yasal hiçbir geçerliliğe sahip olmamasının yanı sıra, komite, konuyla ilgili tek bir yasal uzman bile içermiyordu. Evet, komite üyelerinin hiçbiri önlerindeki meseleyi tartışacak ilgili yasal vasıflara sahip değildi! Komite dört üyeden oluşuyordu: İsrail ve Türkiye hükümetlerinin birer temsilcisi ve sözde bağımsız iki üye daha. Bunlardan biri, Yeni Zelanda eski Başbakanı Sir Geoffrey Palmer (uluslararası çevre hukuku uzmanı), diğeri ise, insan hakları konusunda son derece güvenilmez bir sicile sahip olan ve ayrıca Siyonist AJC‘nin (Amerikan Yahudi Toplumu), İsrail’le yakın ilişkileri dolayısıyla 2007’de “Uluslara Işık Tutma” ödülü verdiği Kolombiya eski başkanı Alvaro Uribe.

Dolayısıyla, dört komite üyesinden en az üçünün tarafsızlığı tartışmalıydı ve hiçbiri uluslararası seyrüsefer yasalarına veya silahlı çatışma yasalarına ilişkin sorunları tartışma yetkisine sahip değildi.

Komitenin vardığı sonuçlardan şüphe etmek için bunlar yetmezmiş gibi, ne bir inceleme gerçekleşmiş ne de hakikatler gözden geçirilmiştir. Komiteye, kendisine İsrail ve Türkiye tarafından verilmiş sorunlu raporlar dışında hiçbir kanıtı veya ifadeyi değerlendirme izni verilmedi. Bu raporlar, deniz ambargosunun meşruiyetine kanaat getirmelerine ama aynı zamanda, kurbanların, bazı ölümlerin sırttan, boyundan ve alından, çok yakın mesafeli kurşun atışlarıyla gerçekleştiğini gösteren otopsilerini de göz önünde bulundurmalarına neden oldu. Komitenin, sayısız diğer uluslararası uzmanın sonuçlarını (kuşatmanın uluslararası hukukça yasaklanmış bir toplu cezalandırma şekli olduğuna açık şekilde hükmeden komiteler, delegasyonlar ve analizler dâhil) göz ardı etmekten başka şansı yoktu.

Basit gerçek, komitenin amacının yasal sonuçlara varmak değil, diplomatik bir uzlaşmaya ulaşmak olduğudur. Mesele İsrail ile Türkiye arasında politik bir uzlaşma sağlamaktır, kuşatmanın uluslararası hukuk karşısındaki durumunu araştırmak değil. Ortaya koyduğu sonuç, buna uygun şekilde, bağımsız bir hukuki gerçek sunmak yerine, eski müttefikleri buluşturacak ortak bir zemin bulmak için tasarlanmıştı.

Ancak kuşatmanın meşruiyeti (veya gayrimeşruluğu) siyasi komitelerin vardığı mutabakatlardan kaynaklanmıyor, tıpkı iki taraf arasındaki bir anlaşmanın (örn. çalışanlarının asgari ücretten daha az alacağına ilişkin), düzenlemelerini yasal hale getirmeyeceği gibi. Belki de komite sırf kendi saygınlığı adına veya en azından gazetecilerin yanlış alıntılar yapmasını önlemek ve bunun yerine raporu “hiçbir yasal etkisi veya çıkarımı olmayan, ülkeler arasında arabulucu bir formül” şeklinde tanımlamaları için, kelimelerini seçerken daha özenli olması iyi olabilirdi.

Ben de bir yargı makamı değilim. Ama kuşatma politikasını eşzamanlı şekilde hem inkâr hem de kabul eden İsrail’in pozisyonunu sorgulamak kolay. İsrail bıkıp usanmadan, hem sivil nüfusa katı kısıtlamalar empoze ettiğini kabul ediyor hem de artık Gazze Şeridi’ni askeri işgal altında tutmadığını iddia ediyor. Gazze üzerinde bir kuşatma ve/veya toprakları, suları, malları ve halkı üzerinde etkili bir denetim varsa ve/veya Gazze’nin Batı Şeria ile bağlantısı kesiliyorsa, uluslararası insani hukuk uyarınca bir işgalin prensiplerine göre davranmakla yükümlüyüz demektir. İsrail toprağa, tarıma, ihracata veya balıkçılığa erişimi kısıtlıyor veya engelliyorsa; gıda ve (öğrenciler, hastalar ve tıbbi ekipler dâhil) seyahat üzerinde kısıtlamalar varsa, ilaç, çimento ve su filtreleri üzerinde kısıtlamalar varsa — o zaman işgal, masum insanlara zarar vererek devam ediyor demektir. Hikâyenin sonu. Bir pastayı şeklini bozmadan yiyemez ve bir işgali aynı anda hem kabul hem de reddedemezsiniz.

Son olarak da diplomasi meselesi. Komite bir uzlaşma önermiş, bu vesileyle deniz ambargosunu meşrulaştırmış ve filoyu sorunlu olarak tanımlamıştır. Karşılığında İsrail’in özür dilemesini ve öldürülenlerin ailelerine tazminat ödemesini istemiştir. İsrail daha iyi bir anlaşma hayal edemezdi. Kuşatmanın yasadışı olduğunu bildiği için (veya en azından İsrail dışında herkes bu kanaatte olduğundan), Palmer raporunu seve seve kabul etmeli, göstermelik bir uzlaşı sergilemeli ve Türklerin buna kanması için dua etmeliydi. Ama bir sebeple İsrail hükümeti diplomatik seçeneğe karşı tavır almaya karar verdi. Şimdi ise Türkiye ile ilişkilerin tarihin en kötü düzeyine gerilemesine tanık olmak zorunda kalıyorlar. Türkiye, kendi adına, heyetin çıkarımlarını Uluslararası Adalet Divanı’na götürme niyetinde. Son derece pratik etkilere sahip UAAD ile, yasadışı suiistimallerinin kanıtlarını kabul edip değerlendireceğinden, İsrail’in neredeyse hiç şansı kalmıyor.

Öyleyse İsrail’in bu işten kazancı ne oldu? Yom Kippur’u bu hatalar karşısında özür dilemek için değerlendirip önüne bakması daha iyi olmaz mı? Palmer raporunun diğerlerine nazaran daha az alıntılanan ve İsrail’i yalnızca tazminat ödeyip özür dilemeye değil, aynı zamanda tüm kuşatma politikasını tekrar gözden geçirmeye ve  “kuşatmasını kaldırmak ve sivil nüfusun içinde bulunduğu sürdürülemez insani ve ekonomik durumu iyileştirmek amacıyla mal ve insanların Gazze’ye giriş çıkışı üzerindeki kısıtlamaları gevşetmeye” (s.70) çağıran tavsiyelerini benimsemek, yeni yıla daha iyi bir başlangıç olabilir.

Bu makale ilk olarak Eyal Clyne’ın kişisel blogu, Truth from Eretz Yisrael‘de yayınlanmıştır.

Robert Fisk: Ortadoğu neden asla eskisi gibi olamaz?

Filistinliler devlet statüsü kazanmayacaklar ama ‘barış sürecini’ tarihe geçirecekler.

Salı, 20 Eylül 2011

Filistinliler bu hafta devlet statüsü almayacak. Ama–Genel Kurul’da yeterli oyu alırlarsa ve Mahmud Abbas ABD-İsrail gücü karşısında karakteristik adiliğine yenik düşmezse–devlet statüsünü hakkettiklerini kanıtlayacaklar. Ve Araplar için İsrail’in–kolonilerini çalınmış topraklara genişletirken–“fiili gerçekler” demeyi pek sevdiği şeyi tesis edecekler: Birleşik Devletler ve İsrail bir daha asla parmaklarını şıklatınca Arapların hazrola geçmesini bekleyemeyecek. ABD Ortadoğu’daki etkisi yitirdi. Artık bitti: “Barış süreci”, “yol haritası”, “Oslo anlaşması”, tarihteki tüm hırgür.

Kişisel olarak, “Filistin”in, İsrail kendi kolonyal projeleri için Arap topraklarının bu kadarını çalmışken kurulması imkansız bir hayali devlet olduğunu düşünüyorum. İnanmazsanız gidip Batı Şeria’ya bakın. İsrail’in yoğun Yahudi kolonileri, Filistinlilerin evlerinin bir kattan fazla olmamasına yönelik habis inşaat kısıtlamaları ve ceza olarak kanalizasyon sistemlerini bile kapatması, Ürdün sınırı ötesindeki “karantina kordonu”, sadece İsrailli yerleşimcilerin kullanabildiği yollar, Batı Şeria haritasını kaza geçirmiş bir arabanın ezilmiş ön camına çevirdi. Bazen, “Büyük İsrail”in mevcudiyetini engelleyen tek şeyin, bu belalı Filistinlilerin dik kafalılığı olduğundan şüpheleniyorum.

Ama şu an çok daha önemli meselelerden konuşuyoruz. BM’deki bu oylama–Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi, pek farkı yok–Batı’yı bölecek–Amerikalılarla Avrupalıları ve daha birçok ülkeyi–ve Arapları Amerikalılardan ayıracak. Avrupa Birliği içindeki çatlakları iyice ortaya çıkaracak; doğu ile batı Avrupalılar arasında, Almanya ve Fransa arasında (birincisi bilindik tarihsel sebeplerle İsrail’i destekliyor, ikincisi Filistinlilerin çektiklerinden usanmış) ve, elbette, İsrail ile AB arasında.

İsrail’in on yıllardır süren  askeri gaddarlığı ile kolonizasyonu, dünyada büyük bir öfke birikimi yarattı; milyonlarca Avrupalı, Yahudi soykırımı konusundaki sorumluluklarının bilincinde ve Müslüman ülkelerin şiddetinin gayet farkında oldukları halde, artık eleştirilerini antisemitik damgası yeme korkularına teslim etmiyorlar. Batı’da Yahudilerin yanı sıra Müslümanlara ve Afrikalılara karşı ırkçılık var–korkarım hep olacak. Ama içinde hiçbir Arap Müslüman Filistinlinin yaşayamadığı Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleri, ırkçılık göstergesi değilse ne?

İsrail elbette bu trajedide pay sahibi. Halkını cehennem azabına giden bu yola sürükleyen, Tunus ve Mısır’da demokrasi olasılığı karşısında iç karartıcı bir korkunun sardığı–bu konuda korkunç Suudi Arabistan ile ortak olması nasıl da tipik–, çıldırmış İsrail hükümeti ve onun geçen yıl Gazze filosunda dokuz Türk’ü öldürdüğü için özür dilememesi ve aynı şekilde Mısır’dan Filistinli akını sırasında beş polisini öldürdüğü için özür dilememesi.

Böylelikle, sadece 12 ay gibi kısa bir süre içinde, bölgedeki yegane müttefikleri Türkiye ve Mısır’a veda etti. İsrail kabinesi hem Ehud Barak gibi akıllı, dengeli insanlardan hem de İsrail’in Ahmedinejad’ı olan Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman gibi aptallardan oluşuyor. Alayı bir kenara bırakırsak, İsrail bundan daha iyisini hak ediyor.

İsrail devleti haksız bir şekilde kurulmuş olabilir–Filistin diasporası bunun kanıtıdır–ama yasal olarak kuruldu. Ve kurucuları Ürdün Kralı Abdullah’la 1948-49 savaşından sonra Filistin’i Yahudiler ile Araplar arasında bölmek için bir anlaşma yapmayı becerdiler. Ama Filistin’in kaderi konusunda kararı veren BM oldu. Kurulması için ilk oyu Amerikalıların verdiği İsrail’i 29 Kasım 1947’de tanıdı. Şimdi–tarihin büyük bir ironisi ile–BM’nin Filistinli Araplara yasallık vermesini engellemek isteyen İsrail–ve böyle bir tanımaya karşı ilk oyu verecek olan da Amerika.

İsrail’in var olma hakkı var mı? Bu soru, İsrail’in sözde destekçileri tarafından düzenli olarak ve aptalca bir şekilde temcit pilavı gibi ortaya sürülüyor; benim içinse, giderek daha nadir olsa da düzenli olarak. Devletlere var olma hakkını–insanlar değil–diğer devletler verir. Bireylerin bunu yapabilmesi için bir harita görmeleri gereklidir. Coğrafi olarak, İsrail tam olarak neresi? Doğu sınırının neresi olduğunu bilmeyen ve açıklamayacak olan dünya üzerindeki tek devlet o. Eski BM silahsız hattı mı, Abbas’ın çok sevdiği ve Netanyahu’nun nefret ettiği 1967 sınırı mı yoksa Filistin Batı Şeria’sından yerleşimler çıkarıldığında kalan şey mi ya da Batı Şeria’nın tamamı mı?

Bana İngiltere, Galler, İskoçya, Kuzey İrlanda’yı içeren bir Birleşik Krallık haritası gösterin, onun var olma hakkı vardır. Ama bana, bağımsız İrlanda’nın 26 ilini içine aldığını iddia eden ve Dublin’i bir İrlanda şehri değil İngiliz şehri olarak gösteren bir BK haritası gösterin, o zaman hayır derim, bu devletin bu genişletilmiş sınırlar içinde var olmaya hakkı yoktur. Bu böyledir, çünkü İsrail söz konusu olduğunda, neredeyse her Batılı elçilik, ABD ve İngiliz elçilikleri de dahil, Tel Aviv’dedir, Kudüs’te değil.

Yeni Ortadoğu’da, Arap Uyanışının ve özgür insanların onur ve özgürlük için başkaldırısının ortasında, bu BM oylaması–Genel Kurul’dan geçecek, Güvenlik Konseyi’ne giderse Amerika tarafından veto edilecek–bir tür dönüm noktası teşkil ediyor; yalnızca yeni bir sayfa değil, ama imparatorluğun çöküşü. ABD dış politikası İsrail’e o kadar bağımlı hale geldi ki, Kongre üyelerinin neredeyse tümü İsrail’den öylesine korkar hale geldi ki–İsrail’i Amerika’dan daha fazla sevecek ölçüde–Amerika bu hafta Woodrow Wilson’u ve onun ulusların kaderini tayini konusundaki 14 ilkesini bağrından çıkarmış bir ulus olarak değil, Nazizm’e, Faşizme ve Japon militarizmine karşı savaşmış bir ulus olarak değil, Kurucu Babaların temsil ettiğini söyledikleri özgürlük neferi olarak değil–Başkanı, Müslüman dünyaya yeni bir yakınlık vaat ettikten sonra, sadece devlet statüsü isteyen bir halk karşısında işgalci bir gücü desteklemeye zorlanan cimri, bencil, korkmuş bir devlet olarak boy gösterecek.

“Zavallı yaşlı Obama” mı demeliyiz, tıpkı geçmişte yaptığımız gibi? Böyle düşünmüyorum. Söylevde ve gösterişte üstüne olmayan, seçilir seçilmez İstanbul ve Kahire’ye yalancı aşkını sunan Obama, bu hafta yeniden seçilmesinin Ortadoğu’nun geleceğinden daha önemli olduğunu, iktidarda kalma konusundaki kişisel hırsının işgal altındaki bir halkın acılarından önde geldiğini kanıtlayacak. Sadece bu bağlamda bile, böylesine yüksek ilkesel duruş beklenen bir adamın böylesine korkak çıkması tuhaf. Arapların, İsrail ile Amerika’nın savunuculuğunu yaptıklarını iddia ettikleri aynı hak ve özgürlükleri talep ettiği yeni Ortadoğu’da, bu büyük bir trajedi.

ABD’nin İsrail’in karşısına dikilip “Filistin”de adil bir barışta ısrar edememesinin sorumlusu Irak savaşının kahramanı Blair’dir aynı zamanda. Diktatörlerinin bu kadar uzun iktidarda kalmasına ve dolayısıyla yolu yanlış sınırlarla, eski dogmalarla ve petrolle tıkamasına izin verdikleri için Araplar da suçlu (“yeni” “Filistin”in kendi halkı için bir cennet olacağına inanmayalım). BM’de Filistin’in devlet statüsünü, tüm güvenlik ve barış ve diğer BM üyelerini tanınma zorunlulukları ile birlikte, hoş karşılaması gereken İsrail de suçlu. Ama hayır. Oyun kaybedildi. Amerika’nın Ortadoğu’daki siyasi gücü bu hafta İsrail uğruna sıfırlanacak. Özgürlük adına ne de büyük bir feda…

The Independent

İsrail’in Türk gemilerine saldırısı, Çin’in İran ve ABD üzerindeki dengeleyici rolünü zora sokuyor – Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett

Başkan Obama’nın, önümüzdeki birkaç hafta içinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yeni yaptırımlar kabul ettirerek İran-Türkiye Ortak Deklarasyonu’nu ezmek için hâlihazırda azalan şansı, İsrail donanması komandolarının Gazze açıklarındaki uluslararası sularda Türk bandıralı gemilere saldırarak en az 16 kişiyi öldürdüğü bu sabah itibariyle daha da küçüldü.  Türkiye – şu anda Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi – Konsey’in olağanüstü toplanmasını istedi; bu oturum bugün New York’ta 13.00’te gerçekleşecek.

Başbakan Erdoğan’ın hükümetinin, Konsey’den, Obama Yönetimi’nin desteklemekte isteksiz olacağı bir yanıt isteyeceği açık.  Bu olayın öncesinde bile, geçtiğimiz hafta sonu Brezilya’ya yaptığı ziyaret sırasında, Erdoğan kamuoyu önünde Birleşik Devletler’i ve Avrupalı ortaklarını İran nükleer meselesine karşı “adil, samimi ve dürüst bir tutum” almayı reddetmekle eleştirdi.  Birleşik Devletler açık sularda Türk gemilerine saldırdıkları ve sivilleri öldürdükleri için İsrail’i kınamayı reddeder ancak öte yandan Güvenlik Konseyi’nin İran’a uranyum zenginleştirme konusunda yeni yaptırımlar uygulamasında ısrar ederse, Erdoğan hükümetinin – ve birçok başka hükümetin – böylesi bir berbat ikiyüzlülük ve çifte standart sergilenmesi karşısında tepkisinin ne olacağı ancak hayal edilebilir.

Türk gemilerine yapılan İsrail saldırısı Washington açısından özellikle talihsiz bir anda gerçekleşti, çünkü Obama Yönetimi, İran’a karşı yeni yaptırımlar empoze etme konusunda çok hızlı hareket ettiği için zaten kilit uluslararası oyuncular – en belirgin olarak Çin – arasındaki desteğini yitiriyordu.

17 Mayıs’ta Tahran’da İran-Türkiye-Brezilya Ortak Deklarasyonu’nun açıklanmasından ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın sonraki gün BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin ve Almanya’nın yaptırım kararı konusunda (tamamlanmamış) bir önerge metni üzerinde anlaştığını duyurmasından bu yana, Çin’in Ortak Deklarasyon’a hiç şans verilmeksizin Konsey üzerinden yeni yaptırımlar dayatılmasına istekli olup olmayacağı konusunda derin şüpheler taşıyorduk.

Açık ki, bu iki gelişmenin üst üste düşmesi Pekin’in İran nükleer meselesindeki çeşitli çıkarlarını dengelemek için süregiden çabalarını zorlaştırdı – örneğin, Çin’in İran’la artan stratejik bağları, Birleşik Devletler ile kritik önemdeki ilişkisi, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak konumu ve uluslararası sorunları diplomasi ile ele alma konusundaki kararlılığı. Çin’in karar alıcıları bu diğer çıkarların yanında, Çin’in artık “küresel güney”in kabul edilmiş lideri olarak yerini ve Pekin’in İran ile Brezilya-Türk diplomatik inisiyatifini kapatma konusunda Obama Yönetimi’ne yardımcı olduğunun görülmesinin Çin’in uluslararası çıkarları ve uluslararası imajı üzerindeki olası olumsuz etkilerini değerlendirmek zorundalar.

Bu dengeleyici rolün Pekin için son derece önemli olduğu Çin’in siyasi tutumundan anlaşılabilir. Bir süredir beklediğimiz üzere, Çin yaptırım önergesi taslağında öngörülen belirli önlemlerle ilgili olarak Obama Yönetimi’nden tatmin edici önemli imtiyazlar aldı. Tony Karon’un geçtiğimiz hafta bildirdiği üzere:

Pekin yalnızca Güvenlik Konseyi’nce benimsenen yaptırımları Çin’in hâlihazırda İran’la olan yoğun ekonomik ilişkilerini genişletmesini kısıtlamayacak şekilde sulandırmakla kalmadı; Çinli analistlerin öne sürdüğü üzere, Washington ile yürütülen bir dizi sürüncemeli müzakere esnasında, hükümetleri ayrıca Washington’dan Çinli şirketleri, İran İslam Cumhuriyeti’nin üçüncü ülke işletme ortaklarını cezalandıran tek yanlı ABD yaptırımlarının dışında bırakma taahhüdü de aldı.

Çin belki de anlaşılır bir şekilde, Obama Yönetimi’nden elde ettiği imtiyazların artışının hemen arkasından, Birleşik Devletler’i İran’a yaptırımlar konusunda “sıkıştırmakta” isteksizdi. 17-18 Mayıs’tan bu yana, Çin makamları, en iyimser ifadeyle, Ortak Deklarasyon’a ilişkin ve Güvenlik Konseyi’ndeki sonraki adımlar konusunda resmi açıklama yapmaktan kaçındı. Gerçekten de Çin’in “iki şeritli” yaklaşıma desteğini pekiştirmesinin ve Ortak Deklarasyon’la ilgili belli belirsiz olumlu şeyler söylemesinin ötesinde, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü hükümetin ne düşündüğüyle ilgili çok fazla fikir beyan etmedi.

Ancak, 29 Mayıs’ta China Daily gazetesi, Dışişleri Bakanlığı ile uluslararası güvenlik ve dış politika meseleleri üzerine faaliyet gösteren çeşitli hükümet destekli araştırma kurumları ile bağlantılı Çin Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Vakfı genel sekreter yardımcısı Zhai Dequan tarafından yazılmış “İran bir molayı hak ediyor” başlıklı önemli bir yorum yayınladı. Aynı zamanda, resmi bir düzeyde, Çin İran nükleer meselesi üzerine atılacak “sonraki diplomatik adımlar” konusunda Birleşik Devletler ile kamuoyu önünde karşı karşıya gelmekten kaçınıyor. Bu yorum makalesi, Pekin’in eninde sonunda gözden düşeceğine dair hipotezimizi desteklemekte:

İran, Türkiye ve Brezilya arasında nükleer madde değiş tokuşu konusunda yapılan üç taraflı anlaşma, başta gelen Batılı güçler dışındaki etkili ülkelerin hassas küresel sorunların çözümüne yardımcı olmaya başladığını gösteriyor. Böylesi çabalar, alkışlanmalı ve teşvik edilmeli, özellikle de geçtiğimiz yıl, ABD Başkanı Barack Obama, tek başına Amerika’ya bağlı kalmak yerine, diğer ülkelerin de dünya sorunlarını çözmeye çalışması gerektiğini söylediği için.

Üç taraflı anlaşmanın imzalanması öncesinde, BM Güvenlik Konseyi’nin, seyreltilmiş uranyumu başka bir ülke ile değiş tokuş etmeyi reddetmesi nedeniyle, İran’a yeni yaptırımlar empoze eden bir önergeyi benimsemesi bekleniyordu. Artık İran değiş tokuş edilecek seyreltilmiş uranyumun yeri, zamanı ve miktarı konusunda anlaşmış bulunuyor ve koşulları tamamen karşılamıyorsa da, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na şartların bir listesini gönderdi.

Durum değiştiği için, önceden planlanan cezai işlemler de gereken şekilde değiştirilmeli, bunun anlamı İran’a daha fazla yaptırımlar empoze etmenin artık hiçbir mantığı olmadığıdır. (vurgu eklenmiştir)

Yorum makalesi daha sonra, İran’ın (yeni yaptırımlardan kaçınmak için) uranyum zenginleştirme çalışmasını askıya alması için Obama Yönetimi’nin yenilenen ısrarını hedef alıyor:

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın tarafı olduğundan ve yasal olarak barışçıl şekilde nükleer güç kullanma hakkına sahip olduğundan, elektrik üretmek için nükleer madde işleyemeyeceğini söylemek mantıksız. (vurgular eklenmiştir)

Yazar ayrıca, hem Rusya’nın hem de Birleşik Devletler’in olay sonrasında İran’la ilgili “kale direklerinin yerini değiştirmeye” çalıştığına dikkat çekiyor:

ABD ve Rusya liderleri, Brezilya Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın, 17 Mayıs’ta Tahran’daki Bağlantısızlar Hareketi’ne katılımının, İran için yeni BM yaptırımlarından kaçınmak için son şans olduğunu hissettiler. Üç taraflı nükleer anlaşmaya, yoğun çabalarla ulaşıldı ve İran dürüstçe bunun daha fazla yaptırımdan kaçınmaya yardımcı olmasını umuyor. İran’ın ümidi o kadar yüksek ki, BM Güvenlik Konseyi’nin yeni yaptırımlar empoze etme planlarını yine de sürdürmesi halinde anlaşmayı bozma ve tek başına hareket etme tehdidinde bulundu… Yaptırımlar aslında bir ülkeyi görüşme masasına çekmenin yoludurlar. Bu nedenle böyle rasgele başvurulmamaları gerekir.

Ve, belki son satırı kaçıran olmuştur diye, sonucu da veriyorum:

İran nükleer meselesinde, yalnızca diyalog, etkileşim ve işbirliği yoluyla çözüm sağlanabilir ve bu nedenle BM Güvenlik Konseyi ülkeye yeni yaptırımlar empoze etmemelidir, çünkü bu yalnızca İran halkının daha fazla acı çekmesine yol açacaktır.

İran İslam Cumhuriyeti, elbette, şimdiye kadar Ortak Deklarasyon kapsamındaki belirli yükümlülüklerini yerine getirdi – özellikle, UAEK Başkanı Yukiya Amano’ya, Deklarasyon’un şartlarına bağlılığını gösteren resmi bir mektup sundu. (Artık iş, “Viyana Grubu”nun –Birleşik Devletler, Rusya ve Fransa ile birlikte UAEK– İran’ın mektubuna cevap vermesine kalmış durumda.)

İran Çin ve diğer önemli Batılı olmayan oyuncuların, Ortak Deklarasyon’un hayata geçirilmesi konusunda makul sayacağı şekilde davranmaya devam ettiği müddetçe, Dışişleri Bakanı Clinton ve Amerika’nın BM elçisi Susan Rice “Kalkıyor!” diye ne kadar bağırırsa bağırsınlar, yaptırımlar treni istasyondan hareket edemeyecektir .

Obama Yönetimi, Ortak Deklarasyon’a katılmamak konusundaki ana argümanı olan zenginleştirmenin askıya alınmasını dayatmaya devam ederse, oluştuğunu iddia ettiği “P-5” birliğini kaybedecektir.

Dahası, Obama Yönetimi Ortak Deklarasyon’la çalışmayı reddetmeye devam eder ve bir yandan İsrail’in son provokasyonuna karşı anlamlı bir yanıtı engellerken diğer yandan yaptırımları dayatırsa, sadece İran nükleer meselesinde “kaybetmekle” kalmayacaktır – Amerika’nın uluslararası bir lider olarak halihazırda zayıflamış kredibilitesine ciddi zarar verecektir.

Monthly Review

Alman Sol Parti’ye (Die Linke) Açık Mektup

Değerli Dostlar,

Bu mektup size, çeşitli Sol gruplarda ve İsrail/Filistin çapında insan hakları, ekoloji, barış, mülteciler için destek, sosyal adalet, işçi hakları, feminizm ve eşcinsel mücadelesi dâhil çeşitli konularda etkin olan bir grup İsrail vatandaşı tarafından gönderiliyor. Ülkemizde ve toplumumuzda, gerçek bir sosyal değişim için, işgali sona erdirmek ve alanın kadın ve erkek tüm sakinleri için eşitlikçi ve adil bir toplum oluşturmak için mücadele yürütüyoruz.

Bu mektubu gönderme kararı, partinizin İsrail/Filistin’deki durumla ilgili eylemleri hakkında tekrarlanan haberleri takiben alındı. Partinizin önde gelen üyelerinin, Ocak 2009’da Berlin’de düzenlenen İsrail’in Gazze’yi bombalamasını destekleyen bir gösteriye katılması, partiniz içinde, İsrail’in çeşitli askeri eylemlerini açıkça destekleyen ve militarist ve milliyetçi propaganda yapan siyasi bir çalışma grubunun (Bundesarbeitkreis [BAK] Shalom) mevcudiyeti ve kabul görmesi ve partinin önde gelen görevlilerinin çoğunluğunun İsrail’in işgal politikasına ilişkin sessizliği, diğer şeylerin yanında, bizler açısından, kendi adımıza net bir müdahale gerekliliğini açığa çıkarmış bulunuyor.

Böyle bir müdahalenin karmaşıklığı ve zorluğunun son derece farkındayız. Size kendi ülkenizde ne zaman ve nasıl davranacağınızı ve fikirlerinizi söyleyeceğinizi dikte etmek istemiyoruz. Almanya içinde İsrail’e karşı siyasi ve sosyal diskurun, anlaşılır ve doğru sebeplerle, hassas bir konu olduğunu biliyoruz. Soykırımın anısını muhafaza etmek ve anti Semitizm’le mücadele etmek, bugün Alman toplumundaki her özgürlük hareketinin en önemli görevleri arasında bulunuyor. Bu anlayışa rağmen değil tam da bu yüzden, İsrail’in işgal politikasının “Alman tarihinin dersleri”nin bir parçası olarak Almanya’da nasıl meşrulaştırıldığını görmek bizler için çok daha zor.

Size yazma ihtiyacı, öncelikle Almanya’nın Avrupa Birliği içindeki öneminin ve Ortadoğu’daki etkisinin tanınmasından kaynaklanıyor. Almanya’nın bölgede, İsrail’in işgal politikalarını etkin şekilde destekleyen diplomatik ve askeri eylemleri, Almanya Federal Cumhuriyeti’ni İsrail hükümeti tarafından işlenen uluslararası hukuk ihlalleri ve savaş suçlarından sorumlu aktörlerden biri olarak görmek için yeterli sebebi oluşturuyor. Bu nedenle, Almanya’daki sosyal değişimin aktivistleri ve Parlamento’da ve bölgesel konseylerde temsil edilen siyasi bir parti olarak sizden, ülkenizin bölgemizdeki eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmenizi talep etmenin hakkımız olduğuna inanıyoruz.

Süregiden işgal ve kanunsuz istimlâkler İsrail’in içişlerini ilgilendiren meseleler değildir. İsrail’in, oy hakkından yoksun ve İsrail’in işgal altındaki Filistin bölgesinde işlediği savaş suçlarının mağduru olan kadın ve erkek üç milyondan fazla Filistinli üzerindeki antidemokratik denetimi insan haklarına değer veren herkesin — özellikle de Avrupa’nın Ortadoğu’daki sömürgeci müdahalesinin ışığında özel bir tarihsel sorumluluğu olan Avrupa vatandaşlarının kaygısı. Bu müdahale, bugün de devam ediyor, o kadar ki İsrail’in “içişlerine” müdahalesizlik politikası için hiçbir zemin yok. Avrupa Birliği’nin ve özellikle de Almanya’nın İsrail’e, tercihli ticaret statüsü, mali yatırımlar ve silah ticareti gibi ekonomik, askeri ve siyasi desteği, yalnızca barış sürecini cesaretlendirmemekle kalmıyor, aynı zamanda askeri işgali ve baskıyı daha da sağlamlaştırıyor ve militarizmin ve toplumumuzda ırkçılık ve hoşgörüsüzlük yayan eğitimin derinleşmesine de sebep oluyor.

Bunun ötesinde, Filistinlilerin zayıf konumu ele alındığında, uluslararası toplumun İsrail’e karşı güçlü baskısı gerekiyor. Güçlü olan taraf, önemli bir baskı görmeksizin kendi pozisyonundan asla vazgeçmez, zaten İsrail sivil toplumdan ve/veya çeşitli yabancı ülkelerden yoğun baskı olmaksızın barış için harekete geçmeye ve işgali sona erdirmeye hazır olmadığını defalarca ispatlamış durumda.

Son seçim başarınız bizleri cesaretlendirdi. Büyüyen gücünüzün Almanya’da sosyal adalet, sivil haklar, feminizm ve ırkçılığa karşı mücadele gibi konularda bir gündem değişikliğine yol açmasını umuyoruz. Sol politikanın ve dayanışmanın, uluslararası bir ajandası da olması gerektiğine inanıyoruz ve partinizin dünya çapında Sol, ırkçılık karşıtı ve feminist güçlerle diyalog kurarak bu alanla etkin şekilde ilgilenmesini bekliyoruz. Bu diyalogun parçası olarak, partiniz tarafından İsrail-Filistin sorunu konusunda uygulanan politikaya ilişkin pozisyonumuzu netleştirmekle ilgiliyiz.

İsrail devleti işgali, ırkçı ayrılıkçılığı ve savaş suçları için ödüllendirilmemeli. Yalnızca, İsrail’e uluslararası hukuk ihlallerinin tolere edilmeyeceğinin açıkça ortaya konulması, bu toprağın tüm sakinleri için adil bir barışı teşvik etme konusunda başarılı olabilir. Partinizin teşvik edebileceği sayısız somut talep arasında şunlar olabilir:

  • Almanya’nın İsrail’e olan tüm silah ihracatının kesilmesi. Esasen, silah ticareti kabul edilemez. Almanya sadece uluslararası hukuku sistematik olarak ihlal eden bir devletle silah ticareti yapmakla kalmıyor, aynı zamanda İsrail’e milyarlarca Avro’luk hibeler veriyor. Yakın zamanda İsrail Almanya’dan iki savaş gemisi hibe etmesini bile istedi.
  • Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki ticari ilişkilerin artırılmasını engelleme. Böyle bir anlaşma, koşullarının bir parçası olarak imzacı ülkelerden temel insan haklarına saygı gösterilmesini gerektirmesine rağmen, Almanya ve bir dizi başka AB ülkesi, İsrail ile ticaret anlaşmalarında bir artırım düzenlemesi yapmaya çalışıyorlar. Avrupa’da ilişkilerin artırılması İsrail ile Avrupa arasındaki güven ilişkisini geliştirmek olarak algılanırken, İsrail’de bu AB’nin zayıflığı olarak ve süren insan hakları ihlalleri için bir yeşil ışık olarak görülüyor.
  • Kısmen veya tamamen işgal altındaki Filistin bölgesinde (Doğu Kudüs dâhil) üretilen İsrail mallarının AB’ye ithalinin toptan yasaklanması.
  • İsrail/Filistin’de savaş suçu işleyenlerin yargı önüne çıkarılmasının desteklenmesi ve Goldstone Raporu’nun gereklerinin yerine getirilmesi.
  • İsrail/Filistin’deki sivil toplum örgütlerinin, özellikle de Duvar’a ve işgal altındaki Filistin bölgesindeki yerleşimlere karşı halk hareketlerinin ve şiddet içermeyen mücadelelerin liderlerinin desteklenmesi.

Bu adımların yanı sıra, tarafınızın Almanya’da Almanya’nın Ortadoğu’da olan bitenlere ilişkin sorumluluğunun anlamı hakkında bir tartışma başlatmayı başarmasını umuyoruz. Bu, bölgenin tüm sakinlerini içeren tarihsel ve çağdaş bir vizyona dayanan, barış politikasını, sosyal adaleti ve insan haklarını teşvik eden bir tartışma olmalıdır. Tarafınızca bölgemizde olan bitenlere ilişkin düzenlenecek bir tartışmanın, Filistinli mücadele ortaklarımızla birlikte parçası olmaktan memnuniyet duyarız. Bu mektubun, Almanya Solu ile İsrail/Filistin Solu arasında yararlı ve eşit bir diyaloga doğru atılmış bir adım olmasını umuyoruz.

Dayanışmayla,

Miriam Abed-El-Dayye, Gadi Algazi, Udi Aloni, Galit Altschuler, Hila Amit, Roey Angel, Asaf Angermann, Reuven Avergil, Gabriel Ash, Danna Bader, Roni Bande, Yoav Beirach Barak, Ronnie Barkan, Yossi Bartal, Ofra Ben-Artzi, Mor Ben Israel, Elaenor Cantor, Shai Carmeli Pollack, Alex Cohn, Adi Dagan, Silan Dallal, Yossi David, Daniel Dokarevich Argo, Keren Dotan, Ronen Eidelman, Nimrod D. Evron, Eli Fabrikant, Tamar Freed, Michal Givoni, Bilha Sündermann Golan, Tsilli Goldenberg, Anat Guthmann, Connie Hackbarth, Yuval Halperin, Iris Hefets, Hanan Hever, Shir Hever, Chaya Hurwitz, Hedva Isachar, Matan Israeli, Matan Kaminer, Reuven Kaminer, Adam Keller, Hava Keller, Peretz Kidron, Assaf Kintzer, Yana Knopova, Yael Lerer, Orly Lubin, Adi Maoz, Eilat Maoz, Naomi Mark, Anat Matar, Hagai Matar, Edu Medicks, Yosefa Mekayton, Inna Michaeli, Rotem Mor, Susanne Moses, Avital Mozes, Dorothy Naor, Naama Nagar, Ido Nahmias, Regev Nathansohn, Ofer Neiman, Norah Orlow, Hava Oz, Einat Podjarni, Yael Politi, Israel Puterman, Hili Razinsky, Moshe Robas, Shadi Rohana, Yehoshua Rosin, Noga Rotem, Eddie Saar, Sergeiy Sandler, Gal Schkolnik, Ayala Shani, Shemi Shabat, Aviram Shamir, Tali Shapiro, Fadi Shbeta, Ehud Shem Tov, Yehuda Shenhav, Mati Shemoelof, Kobi Snitz, Gideon Spiro, Roy Wagner, Michael Warschawski, Sharon Weill, Maya Wind, Yossi Wolfson, Uri Yaakobi, Sergio Yahni, Kim Yuval, Michal Zak, Shimri Zameret, Mai Zeidani, Talilla Ziffer, Beate Zilvesmidt, Moshe Zuckermann


Bu mektup Almanya’da junge Welt, Neues Deutschland ve diğer medyada yayınlanmıştır. Alternative Information Center‘ın İngilizce çevirisinden uyarlanmıştır. Ayrıca bkz., Moshe Zuckermann, “Von Stiftungen und Anstiftern: Zur aktuellen Kontroverse um Norman G. Finkelstein” (junge Welt, 2 Mart 2010).

Monthly Review