Immanuel Wallerstein: Direniş? Evet! Neden ve Nasıl?

https://dunyadanceviri.files.wordpress.com/2017/03/f5f13-immanuel-wallerstein.jpg?w=1142&h=696
“Modernite çöküyor. Gerçek mücadele yerini neyin alacağı üzerine.”

iwallerstein.com

500 yıla yakındır içinde yaşamakta olduğumuz kapitalist dünya sisteminden iki muhtemel sistemden birine tarihi bir yapısal geçiş sürecinin ortasındayız: Ya kapitalizmin en berbat özelliklerini (hiyerarşi, sömürü ve kutuplaşma) koruyan ama kapitalist olmayan bir sisteme ya da onun zıddı olan, görece demokratik ve eşitlikçi bir sisteme. Buna, Davos ruhu ile Porto Alegre ruhu arasındaki mücadele diyorum.

Kaotik ve kafa karıştıran bir geçiş süreci yaşıyoruz. Bunun kolektif stratejimiz açısından iki etkisi var. Kısa vadede (diyelim ki üç yıl), kısa vadede yaşadığımızı aklımızdan çıkarmamalıyız. Hepimiz hayatta kalmayı umuyoruz. Hepimizin yemeğe ve başımızı sokacak yere ihtiyacı var. Güç kazanmak isteyen her hareketin, acı çekenlerin acılarını en aza indirecek her yolu deneyerek, insanların hayatta kalmasına yardım etmesi gerekiyor.

Fakat orta vadede (diyelim ki 20-40 yıl), acıları azaltmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Davos’un ruhunu temsil edenlerle mücadelemize konsantre olmak zorundayız. Bunun hiçbir geri adımı yok. Kapitalizmin inşa edilebilecek hiçbir “reforme edilmiş” versiyonu yok.

Bu yüzden Direniş’in “nasıl”ı çok net. Kolektif olarak ne olup bittiği konusunda daha net olmamız, daha kesin ahlaki tercihler yapmamız ve daha akıllıca politik stratejiler belirlememiz gerekiyor. Bunların bir birleşimini ortaya çıkarmalıyız. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz, evet, ama bu “başka” dünyanın kaçınılmaz olmadığının, alternatiflerden sadece biri olduğunun da bilincinde olmalıyız. Continue reading “Immanuel Wallerstein: Direniş? Evet! Neden ve Nasıl?”

Türkiye ve Kürtler: Muhtemel bir Uzlaşma – Immanuel Wallerstein

kurdsÇeviren: Serap Güneş

Şu anda Türkiye devleti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında, en azından Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşundan bu yana devam eden çetin bir çatışmayı sona erdirecek gerçek bir uzlaşma olasılığı var gibi görünüyor.

Mesele en başından beri son derece basitti. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrası, Mustafa Kemal (Atatürk) liderliğindeki bir grup Türk milliyetçisi iktidarı ele geçirdi ve sınırları Anadolu ve Trakya olarak bilinen seküler bir cumhuriyet kurdu. İktidara yeni gelmiş birçok milliyetçi gibi, bu grup da ideolojisi itibariyle Jakoben idi. Bir Türk cumhuriyeti ve temel olarak yalnızca Türkler için bir cumhuriyet kurdular. Continue reading “Türkiye ve Kürtler: Muhtemel bir Uzlaşma – Immanuel Wallerstein”

Çokkültürlülük ve çelişkileri – Immanuel Wallerstein

xenofobia-e1382918753776

Bugünlerde çokkültürlülük hakkında dünya çapında yaygın ve tutkulu tartışmalar var. Hem onu savunanlar hem de kınayanlar çokkültürlülüğün yeni bir şey olduğu yanılsaması içinde. Oysa hiç de yeni değil. Çokkültürlülük insan kültürlerinin varoluşu kadar eski. Ve daima tutkulu tartışmaların konusu olageldi. Continue reading “Çokkültürlülük ve çelişkileri – Immanuel Wallerstein”

Neo Zapatistalar: Yirmi Yıl Sonra – Immanuel Wallerstein

Resim

1 Ocak 2014 günü, Ejército Zapatista de Libéración Nacional (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Çipas’taki ayaklanmasının yirminci yıldönümünü kutladı. Bu yıl, kendilerine dair bir değerlendirme yaptılar. Nisan’da, resmi EZLN yayını Rebeldía Zapatista’da, İsyancı Komutan Moisés “unutmaya karşı savaş” konulu bir başyazı yayınladı. EZLN’nin mücadelesinin, 520 yıldır yerli halkları bastıran şeytani sistemi sadece on dokuz yıl içinde “kontrol altına aldığını” (toreado) yazdı.

EZLN neyi başardı? Hangi açılardan bunun bir başarı olduğu söylenebilir? EZLN ile yalnızca dünya sağı değil, dünya solunun belirli unsurları da, “emperyalizme ve neoliberalizme karşı dünya genelindeki mücadele ile büyük ölçüde alakasız olduğu” gerekçesiyle alay etti. “Ne başardılar ki,” diye soruyor eleştirmenler. “Gidişatları bir halkla ilişkiler şovundan öteye geçebildi mi ki?”

Bu tür eleştiriler, ayaklanmanın tüm özünü ıskalıyor. İlk başarıları, yirmi yıl boyunca onları mahvetmek için elinden gelen yapan Meksika ordusuna karşı ayakta kalabilmekti. Bunu EZLN’nin Meksika ordusu ile karşılaştırılamayacak olan askeri hünerleri sayesinde değil, hem Çipas’ın yerli halkları ile içerdeki, hem de dünyanın geri kalanındaki politik güçleri sayesinde başardılar. Meksika ordusunun saldırılarını, en fazla otonom topluluklarının çeperlerindeki tacizler (bazen ölümcül tacizler) seviyesine indiren bu güç oldu.

1 Ocak 1994’te ayaklandıklarında, EZLN’nin Meksika hükümetine ve dünyaya verdiği mesaj neydi? Hepsinden önce, kendi topluluklarını kendi halkları ile kolektif ve demokratik şekilde yönetme taleplerini yenileyerek, bastırılan yerli halkların onurunu koruyorlardı. İkincisi, Meksika’da devlet iktidarını almakla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. Bu, onlara göre bir ezeni diğeri ile değiştirmekten başka bir şey değildi. Bunun yerine, Meksika hükümetinden resmen ve samimi şekilde bağımsızlıklarını tanımasını talep ediyorlardı.

Üçüncüsü, EZLN bu tarihi (1 Ocak 1994), Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği tarih olduğu için seçmişti. Bu tarihi seçerek, ABD’nin Meksika’daki ve dünya çapındaki emperyalist rolünü reddettiklerini teyit ediyorlardı. Dördüncüsü, Çipas’taki mücadele ile sınırlı bir bakış açısına sahip olmaktan ziyade, dünyadaki tüm ezilen halkların ve sınıfların mücadelesini destekliyorlardı. Bunu, Çipas’ta galaksiler arası toplantılar adını verdikleri toplantılar düzenleyerek ve sırf başka katılımcılar karşı çıkıyor diye bazı katılımcıların dışlanmasını reddederek vurguladılar. Ve beşincisi, bu görüşleri Yerli Ulusal Kongresi üzerinden Meksika’daki diğer ezilen halklara taşımaya çalıştılar.

EZLN’nin ayaklanması, dünya sağının 1970’ler ile 1994 arasındaki görece kısa vadeli başarılarına karşı dünya solunun karşı-saldırısının başlangıcıydı. Washington Konsensüsü’nün ekonomik ve politik etkisinin bileşimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün getirdiği görünürdeki zafer, dünya sağının dünya sistemine kalıcı hakimiyet kurmakla övünmesine izin vermişti. Zapatistalar’ın yaptığı şey, onlara (ve dünya soluna) görece daha demokratik ve görece daha eşitlikçi bir dünya alternatifinin gerçekten var olduğunu hatırlatmaktı.

EZLN’nin 1 Ocak 1994 tarihli ayaklanması, Porto Alegre’de 2001’deki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kuruluşunun yanı sıra, 1999’da Seattle’da ve ardından başka yerlerde düzenlenen başarılı protestolara giden yolu açtı. DSF’nin ve artık Küresel Adalet hareketi olarak adlandırılan hareketin halen devam eden mücadelesini mümkün kılan EZLN oldu.

Elbette, İsyancı Komutan Moisés bize hatırlatıyor, “dinlenmek olmaz; kendimizi tüm gücümüzle çabalarımıza vermeliyiz.” Bunun, EZLN’nin nihai mesajı olduğunu düşünüyorum. “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” inanan bizler için durup dinlenmek olmaz.

The Neo-Zapatistas: Twenty Years After

Brezilya ve ABD Seçimleri: Zıt Sonuçlar – Immanuel Wallerstein

31 Ekim’de, Başkan Luis Inacio “Lula” da Silva, Brezilya seçimlerinde ezici bir zafer kazandı. 2 Kasım’da, Başkan Barack Obama, ABD seçimlerinde kesin bir yenilgiye uğradı. Tuhaf olansa, ikisinin de seçimde yarışmamış olmasıydı. Brezilya’da Lula, iki dönem (en fazla izin verilen) görevde kalmıştı ve halefi olarak Dilma Rousseff’i destekliyordu. Birleşik Devletler’deki 2010 seçimleri, başkanlık seçimi değil senato ara seçimleriydi.

İki adam ve iki siyasi durum arasında bazı çarpıcı benzerlikler var. Lula 2002’de umut ve değişimin adayı olarak Brezilya başkanı seçildi. Obama 2008’de umut ve değişimin adayı olarak ABD başkanı seçildi.

Her iki adam da ülkelerindeki geleneksel siyasi süreçler açısından yabancı sayılıyorlardı. Lula işçi sınıfı geçmişine ve çok az formel eğitime sahip ilk başkandı. Obama ülkesinin ilk Afro Amerikalı başkanıydı.

Kampanyalarında, her ikisi de geniş çaplı halk desteği topladılar. Lula’nın başkan olmak için ilk değil, dördüncü denemesiydi. Bir sendikanın ve bir işçi partisinin, Partido dos Trabalhadores’in (PT) lideriydi. Obama, bir sosyal eylemci ve senatoda epey sol (“liberal”) bir oy kaydına sahip bir senatördü. Her ikisi de toplumsal hareket militanlarından destek aldılar ve özellikle genç seçmenleri etkilediler. Her ikisi de, ülkelerindeki önceki başkanın günahlarını vurguladılar – Brezilya’da Fernando Henrique Cardoso ve ABD’de George W. Bush – ve her iki durumda da seçilmeleri önceki başkanın politikalarının yadsınması olarak kabul edildi.

Ne Lula ne de Obama için senatoda net bir ağırlık yoktu. Brezilya’da seçim sistemi çok partili bir senato ortaya çıkardı ve PT koltukların ancak dörtte birini alabildi. ABD’de, senatonun kuralları, muhalefet partisinin ABD başkanın yasalaştırmaya çalıştığı her düzenlemeyi engellemesine veya büyük imtiyazlar dayatmasına izin vermiştir. İki adam da kendilerini siyasi tavizler vermek zorunda hissetmiştir.

İki durumda da, yeni seçilen başkanın en büyük korkusu, ülkelerinin zaten zor durumdaki ekonomisinin felakete sürüklenmesiydi. Lula, aşırı enflasyondan ve yatırımcıların kaçmasından korkuyordu. Obama, bankaların batmasından ve aşırı işsizlikten korkuyordu. İkisinin de bu korkulara tepki verme şekli, görece muhafazakâr (“neoliberal”) bir ekonomik yaklaşıma dönmeleri ve yönetimlerinin kilit ekonomik pozisyonlarına görece muhafazakâr insanları atamaları oldu.

Bu “neoliberal” yaklaşım, seçmen tabanlarının büyük kısmını şaşkınlığa uğrattı. İki adam da “daha soldaki” destekçilerini bu “neoliberal” yaklaşımın gerekli ama geçici olduğuna ve sonunda, daha kökten bir değişim için umutlarının gerçekleşeceğini göreceklerine ikna etmeye çalıştılar.

Ancak bu destekçiler, özellikle de önde gelen sol aydınlar ve toplumsal hareket liderleri, bu ikna çabalarını artan şekilde şüpheyle ve onaylamayarak karşıladılar. Brezilya’da bunların bazıları, kamuoyu önünde PT’den istifa edip desteklerini daha küçük sol kanat partilere yönelttiler. Lula ve Obama’nın yanıtı, yürürlüğe koydukları ve nüfusun birçok yoksul kesiminin durumunu geliştirmeyi amaçlayan, örn. Brezilya’da açlığa karşı kampanya ve ABD’de yeni sağlık yasası gibi farklı türdeki programları işaret etmek oldu. Buna karşı kuşkulu destekçiler ise, her durumda ülkelerindeki zengin kesimlerin elde ettikleri çıkarlara işaret ettiler.

Ancak gerçek seçimler yapıldığında, sol kuşkucuların birçoğu kürkçü dükkânına geri döndü. Brezilya’da bir grup önemli sol aydın, muhalifinin Brezilya için felaket olacağı düşüncesiyle, Dilma Rousseff’e oy verilmesi için bir kamuoyu çağrısı yayınladılar. En önemli toplumsal hareket olan Movimento dos Trabalhadores Sem Terra da (MST), ki Lula tarafından çok kötü yüzüstü bırakılmıştır, Rousseff’in seçilmemesi durumunda işlerin daha da kötüye gideceğini düşünerek benzer bir pozisyon aldı.

ABD’de, Al Gore ile George W. Bush arasında belirgin bir fark olmadığını hissettiklerinden 2000’de Ralph Nader’ın üçüncü parti adaylığını desteklemiş olan aydınlar, bu yaklaşımları dolayısıyla kamuoyu önünde nedamet getirdiler ve senato seçimlerinde Demokratları desteklemeyi savundular. Obama’nın vaatlerini sınırlı şekilde yerine getirmesinden duydukları memnuniyetsizliğe rağmen, toplumsal hareketlerin – Afro Amerikalılar, Latinler ve eşcinseller – liderleri de aynını yaptı.

Tüm bunlar çarpıcı şekilde benzerlik gösteriyor, ancak daha farklı bir sonuç olamazdı. Rousseff Brezilya’da kolayca kazanırken Obama, kendi sözleriyle, “kesin bir yenilgi” aldı. Neden? Çok açık: İki durum arasında devasa bir fark var. Brezilya’nın ekonomik durumu, son birkaç yılda belirgin şekilde iyileşme sağlarken ABD ekonomisinin durumu belirgin şekilde kötüleşti. Carville’in tezinin daha açık bir kanıtı olamazdı: “Mesele ekonomi, seni aptal.”

Seçmenlerin onu terk etmesinin sebebi, Obama’nın “merkezciliği” değil. Lula da politikalarında dibine kadar “merkezciydi”. Mesele Obama’nın karizma eksikliği değil. 2008’de son derece karizmatikti. Lula popüler çünkü işler iyi gidiyor. Obama’nın popüler olmamasının sebebi ise, işlerin kötüye gidiyor görünmesi. Mesele birinin satıp diğerinin satmaması değil. Gerçek siyasi kanaatlerinin ne olduğu değil. Bazen, genel yapısal durum, yetenekli politikacıların becerilerinin bir işe yaramasını engeller.

15 Kasım 2010

http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

Korkunun Anatomisi – Immanuel Wallerstein

Korku, dünyanın büyük kısmında bugün en yaygın kamusal duygu. Bu korku mantıkdışı değil, ancak öngörülen tehlikelerin ele alınmasında akıllıca yollara yol açtığı da söylenemez. Nasıl çalıştığı, yakın geçmişin kayda değer iki olayında açıkça görülebilir. İlki, 6 Mayıs’ta hisse senedi piyasası değerlerindeki keskin düşüştü – herkesin afallamasına yol açan ve sadece birkaç dakika süren bir düşüş. İkincisi ise halihazırda üç ölüme neden olan ve halen süren Atina’daki ayaklanmalardı.

Borsada ne oldu? Görünen o ki o sabah Dow Jones sanayi ortalaması 300 puan kadar düştü. Bu ciddi bir düşüştü (yaklaşık %3) ancak Birleşik Devletler’de birçok cephedeki kötü haberler ile Yunanistan’ın iflastan kurtulabilmesi konusundaki büyüyen belirsizliklerin bileşimine karşı olağandışı bir tepki gibi görünmedi.

Ancak daha sonra, öğleden sonrası saatlerde, Dow inanılmaz bir hızla 700 puan daha düştü. Tarihteki en büyük gün içi düşüştü. Kesinlikle beklenmedikti ve simsarların “kalakalmasına” neden oldu. Bazı büyük hisse senetleri bir peni değerine dek %90 düştü. Ardından, simsarlar “ağızları açık seyrederken” ve neredeyse düşüşün gerçekleştiği hızla, Dow tekrar yükseldi ve piyasa simsarlarını rahatlatarak, gün “yalnızca” 371.80 puanlık kayıpla sona erdi.

Elbette, herkes bir açıklama aradı. Sunulan ilk açıklama “tombul parmaklı” tek bir simsarın, milyon yerine milyar yazarak işlem yapmış olabileceğiydi. Bu açıklamanın sorunu, kimsenin bu kişiyi bulamaması veya var olduğunu ya da “tombul parmak” meselesini gösterememesiydi.

Daha sonra, alternatif bir açıklama dolaşıma sokuldu. N.Y. Borsası işlemlerin çok hızlı olduğu bir anda sistemde bir yavaşlama yaşamıştı. Ancak diğer borsalar aynı mekanizmaya sahip değil. Bu yüzden bazıları, N.Y. Borsasında yavaşlamayla karşılaşan simsarların işlemlerini diğer borsalara kaydırdığını öne sürüyor. Bazıları ise bu açıklamayı daha da karmaşıklaştıran iddialar öne sürüyor: yaşanan olay, böylesi bir geçiş yapmak için önceden programlanmış otomatik işlem mekanizmalarını ilgilendiren algoritmik işlem stratejilerinin suçuydu. Çeşitli borsalar arasındaki koordinasyon eksikliği, iddiaya göre, mevzuattan kaynaklanan bir sorundu ve şimdi de bazıları, tüm borsaların ortak yavaşlama mekanizmasına sahip olması gerektiğini öne sürüyorlar. Başkaları için, düşüşe bir otomatik mekanizma yol açmış olabilir, böylece suçlanan makineler olur, insanlar değil.

Tüm bu açıklamalar geçerli olabilir de olamayabilir de. Ancak birçok açıdan, insan kararlarının müdahil olduğu gerçeğini unutuyorlar – düşüşün başlangıcına verilen tepki, işlemleri yavaşlatma, tekrar alıma başlama ve Dow’un yükselişine imkan sağlama. İşte korku faktörü burada devreye giriyor.

Borsa risk ve belirsizlik demektir. Ancak simsarlar esas olarak dalgalanmaların görece küçük olacağı, öngörülebilir belirli aralıklar dahilinde gerçekleşeceği algısına dayanırlar. Dalgalanmalar keskin olduğunda ki bu kapsamlı ve ani demektir, simsarlar panikler. Ve paniklediklerinde, kaçınılmaz şekilde daha büyük dalgalanmalara yol açarlar. Bu saçma bir döngüdür.

New York’taki simsarlar tam da panikledikleri an, ekranlarında Atina’daki ayaklanmaları gördüler. Bu onları, iki sebeple daha da üzdü. Avrupa Birliği ülkelerinin Yunanistan’a nasıl yardım edeceği (veya edip etmeyeceği) konusunda derin bir belirsizlik içindeydiler. Avrupa’nın Yunanistan’ın sorunları konusunda alacağı (veya almayacağı) önlemlerin ABD, Batı Avrupa ve Japon bankaları üzerindeki etkileri konusunda belirsizlik içindeydiler. Ve Yunanistan’ın olası iflasının dünya piyasalarının küresel çöküşüne yol açıp açmayacağı konusunda belirsizlik içindeydiler.

Ancak hepsinden çok, ayaklanmalardan korkmakta haklıydılar. Ayaklanma Yunan korkularının bir sonucuydu. Birçok Yunanın kaygılandığı mesele, gerçek gelirlerinin önümüzdeki yıllarda radikal şekilde düşmesinin neredeyse kesin bir olasılık oluşu. Bu konuda öfkeliler ve çok korkuyorlar. Ve bunun kendi hataları, bedelini ödemeleri gereken bir hata olduğundan pek de emin değiller.

Ancak Yunan vatandaşlarının korkularının, buz dağının yalnızca görünen yüzü olduğu açık. Dünya çapında hükümet başkanları ve borsa oyuncuları bunun gayet farkında. Yunan hükümetinin sorunu ise son derece basit. Vergi gelirleri çok düşük ve harcama düzeyi mevcut ve öngörülen gelecekteki geliri için çok yüksek. Bu yüzden ya vergileri yükseltecek (tabi onları toplayabilirse) ya da harcamaları kısacak veya her ikisini birden yapacak – ve bunlar çok keskin olacak. Ancak bu, Almanya, Fransa, İngiltere, Birleşik Devletler’in de sorunu, liste uzayıp gider. Bu bulaşıcı durumdan, finansal olarak başlarını suyun üzerinde tutabiliyor görünen az sayıdaki ülke de (Brezilya ve Çin gibi) muaf değil. Yunanlar protestolarda sokakları dolduruyor. Ancak bu yayılacak. Ve eğer yayılırsa, dünya piyasası daha da oynak hale gelecek ve korkular büyüyecek, azalmayacak.

Her yerde ana politika yanıtı borç alınan veya basılan kağıt para ile zaman satın almak oldu. Bir şekilde, kazanılan bu süre zarfında, yenilenen ekonomik büyümenin gerçekleşeceği ve gerçek ve gizli paniği yatıştıracak şekilde tekrar güven tazeleneceği ümit ediliyor. Politikacılar böylesi bir büyümeye dair her sinyale dört elle sarılıyor ve şişiriyorlar. Bunun iyi bir örneği Birleşik Devletler’deki son istihdam artışı. Oysa istihdam artışı aynı periyottaki nüfus artışından daha düşük.

Korku mantıkdışı değil. Dünya sisteminin yapısal krizinin sonucu. Hükümetlerin bugün karşı karşıya kaldığımız ciddi hastalıkları tedavi etmek için kullandığı yara bantlarıyla çözülemez. Dalgalanmalar çok büyük ve hızlı hale geldiğinde, kimse mantıklı plan yapamaz. Bu yüzden insanlar artık görece normal bir dünya ekonomisindeki makul mantıklı aktörler gibi davranamazlar. Ve içinde bulunduğumuz çağın en temel gerçekliği bu yüksek korku düzeyi.

15 Mayıs 2010

Immanuel Wallerstein

Ahmedinejad “Teşekkürler Amerika” diyor – Immanuel Wallerstein

İran ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler 60 yıldır çalkantılı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, İran Şahı Rıza Şah Pehlevi, dış talepler ile Büyük Britanya, SSCB ve Almanya’nın baskısı arasında manevra alanı aradı. Savaş patlak verdiğinde, tarafsızlığını ilan etti. Bu, 1941’de müttefik Sovyet-İngiliz işgaline sebep oldu. Müttefikler Şah’ı iktidarı oğluna devretmeye zorladılar.

Sovyet güçleri kuzey İran’da kaldı ve 1946’da orada bir petrol ayrıcalığı talep ettiler. İngilizler İran’ı kendi etki alanlarının bir parçası olarak değerlendiriyor ve çok karlı Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (AIOC) kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. Soğuk Savaş başladı ve İngilizler böyle bir talebi hoş karşılamadılar. Sovyet güçleri, az çok etki alanlarının bölünmesine dayanan Yalta anlaşmasının parçası olarak, İran’dan geri çekildi.

Ancak 1951’de Muhammed Musaddık milliyetçi partinin lideri olarak Başbakan oldu ve AIOC’yi millileştirdi. Muhammed Şah Rıza Pehlevi buna karşı çıkıyordu. İkisi arasındaki mücadelede, Musaddık, Şah’ı marjinalize etmek ve fiilen sürgüne göndermek için yeterli halk desteğini elde etti.

Bu noktada İngilizler gerçekte Ortadoğu’nun her yerinde rollerini Birleşik Devletler’e devrediyorlardı. Bu nedenle İran’da 16 Ağustos 1953 darbesini yöneten ve Şah’ın Tahran’a dönüşünü ve siyasi denetimi tekrar ele geçirmesini organize eden CIA oldu. Petrol millileştirmesi iptal edildi ve İngiliz şirketi yeniden tesis edildi.

İran Şahı tüm muhalefeti bastırarak sıkı bir Birleşik Devletler müttefiki oldu. Şah’ın nükleer hırsına o zamanlar ne Birleşik Devletler ne de İsrail karşı çıkıyordu. Şah’ın rejimi giderek daha baskıcı hale geldi ve bu en sonunda Ayetullah Humeyni önderliğindeki 1979 ulusal devrimine yol açtı. Devrimi gerçekleştirenlerin kininin ana kaynaklarından biri, 1953’teki CIA darbesinde olduğu gibi, İran’ın ulusal çıkarlarının ABD politikalarına kurban edilmesiydi. 

Şah yurtdışına kaçtı ve kısa süre sonra, 4 Kasım 1979’da, ABD elçiliği işgal edildi. İçerdeki diplomatlar İran rejimi tarafından rehin alındı. 444 gün boyunca rehin tutuldular. İki ülke arasındaki ilişkiler o zamandan beri düşmanca. 1980’de, esasen ABD hükümetinin desteklediği Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak hükümeti İran’a saldırdı.

Savaş uzun ve kanlı oldu ve sekiz yıl sonra az çok berabere sona erdi. Kısa süre sonrasında Irak, kısmen savaş masraflarını hafifletmek için Kuveyt’i işgal etti. Irak ABD’nin bu eylem karşısında “anlayışlı” olacağını bekliyordu ancak bunun yerine kendisini ilk Körfez Savaşı’nda buldu.

Birleşik Devletler artık hem Irak hem de İran ile zıtlaşıyordu. El Kaide 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirdiğinde, Bush yönetimi hem Irak hem de İran’ı kendisine karşı danışıklı dövüş içinde olmakla suçladı, oysa el Kaide her iki rejimin de düşmanıydı. Birleşik Devletler, her iki ülkede de dost rejimleri iktidara getirme ve nükleer silah elde etmek için ciddi girişimlere başlayan İran ile süren mücadelesinde desteklerini alma hevesiyle 2001’de Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı işgal etti. 

Peki bugün neredeyiz? Iraklılar henüz seçim yaptılar ve şu anda hükümeti kurma görüşmeleri sürüyor. Şii bölgelerinde güçlü bir tabana sahip olan çeşitli partiler siyasi pazarlıklar için görüşmeler yapmak istediklerinde, Tahran’a gittiler. Öne sürdükleri gerekçelerden biri, ABD cihazlarınca dinlenmek istemedikleriydi. Görünen o ki İran dinleme cihazlarından endişe etmiyorlar. Sünni bölgelerinde güçlü desteğe sahip olan en büyük parti de İran’ı ziyaret edeceğini açıklamış durumda. Ve İran hükümeti, Şii partilerine, oluşturulacak hükümette Sünni politikacılara da yer vermelerini salık verdi.

Bu, Irak siyasetine İran’ın hakim olduğu anlamına gelmiyor. Durum bunun çok uzağında. Ancak görünen o ki, uzun bir ABD işgalinden sonra, İran Irak’ta sonuç olarak ABD’den daha etkili. İran ABD’ye Irak’taki en büyük düşmanlarından birini, Saddam Hüseyin’i elediği için özellikle müteşekkir.

Birleşik Devletler Afganistan’da Hamid Karzai’yi iktidara getirdi. ABD’nin bakış açısına göre, ideal kişiydi. Hatta Taliban’a başarıyla direnebilecek ve Afganistan’ı bir arada tutabilecek tek kişi. Kendisi bir Paştun ve Paştun olmayan bölgelere hakim olan çeşitli savaş lordlarıyla iş yapmaya istekli biri.

Son seçimlerin sonrasında, Karzai’nin sonuçları manipüle ettiğine ve hem yolsuzluğa hem de uyuşturucu yetiştiriciliğine hoşgörü gösterdiğine dair suçlamalar oldu. Birleşik Devletler, politikalarından bazılarını değiştirmesi için kendisine yoğun baskı yaptı. O ne yaptı? Ahmedinejad’ı Kabil’i ziyaret etmeye davet etti, kendisinin de Taliban’a katılabileceğini söyledi ve ABD ordusunun zalimane sivil katliamlarını kamuoyu önünde kınadı.

İşini görecek başka kimsesi olmadığı için Birleşik Devletler geri adım attı ve Karzai ile ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Bu özellikle, ülkedeki ABD güçlerinin komutanı ve Taliban’a karşı en azından kısmi bir zafer elde etmeye çok yatırım yapmış olan General Stanley McChrystal için geçerli. Afganistan’da dokuz yıllık ABD (ve NATO) varlığı sonrasında, en net müttefikleri Washington’a karşı İran kartını oynuyor ve bu konuda ABD’nin yapabileceği pek bir şey varmış gibi görünmüyor.

Bu esnada Ahmedinejad, kendi evinde bastırmak için çok uğraştığı güçlü bir muhalefetle karşı karşıya. Ve Birleşik Devletler, nükleer reaktör geliştirmeyi terk etmeyi reddettiği için İran’a karşı yaptırımlar elde etmek macıyla büyük bir kampanya yürütüyor. ABD’nin yaptırımlar (ve daha fazlası) için yürüttüğü ve İsrail’in şiddetle desteklediği kampanyanın sonuçları ne oldu? 

İran’da Ahmedinejad’ın iç siyasette elini büyük ölçüde güçlendirdi çünkü İran’ın egemenliğinin savunucusu rolünü oynamasını sağladı. Ve Birleşik Devletler’in tüm baskılarına rağmen, Rusya ve Çin’in (özellikle de Çin’in) ciddi yaptırımları destekleyecekleri kuşkulu. Bu arada İsraillilerin doğru şekilde belirttikleri üzere, nükleer bir güç olma girişiminde, zaman İran’dan yana.

İran karşısındaki ABD dış politikasının otuz yılı feci şekilde geri tepmiş görünüyor. (Veya neredeyse bir 60 yıldan bahsetmeliyiz.) İran bugün her zamankinden daha güçlü. Bu, büyük ölçüde ABD politikalarının eseri. Siz Ahmedinejad olsaydınız, Amerika’ya teşekkür etmez miydiniz?

15 Nisan 2010

Agence Global

Asya’da Soğuk Savaş – Immanuel Wallerstein

Asya’da Soğuk Savaş: Kalpler ve Akıllar için Mücadele

BİRİNCİ BÖLÜM

ASYA’DA SOĞUK SAVAŞ NEDİR? BİR YORUMLAMA DENEMESİ

Immanuel Wallerstein

“Soğuk Savaş” ifadesi, 1945 ile 1991 arasındaki jeopolitik gerçekliği nasıl anladığımızı özetleme amacı taşıyan bir anlatı. Kökeni siyasi liderlere dayanıyor. Akademisyenler tarafından da benimsenmiş. Ve diğer herkesin düşüncesini de etkilemesi amaçlanmış. Muhalifleri olsa da hâkim bir anlatı olmuş.

Bu denemede bu anlatıyı ve bize ne anlattığını incelemek istiyorum. Bu anlatı bize, İkinci Dünya Savaşı’nın, diğer ulusları fethetmeyi amaçlayan saldırgan uluslar olan Almanya ve Japonya tarafından başlatılmış bir savaş olduğunu söyler. Almanlar ve Japonlar başta epey başarılıydılar, ancak sonrasında karşılarındaki direniş büyüdü. 1941’de, hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler Almanya’ya savaş açtı ve koalisyon Birleşmiş Milletler adını aldı. Bu ittifakta askeri bakımdan en belirgin üç ülke Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği idi. Bunlara “Büyük Üçlü” denildi ve birlikte İkinci Dünya Savaşı’nı kazandılar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler tek bir birleşik askeri yapıya sahip değildi. Aksine, batı ve güney cephelerinde Birleşik Devletler ile Büyük Britanya’nın, bir dizi başka ülkenin de dâhil olduğu ortak bir askeri yapısı varken, doğu cephesinde ayrı bir Sovyet askeri yapısı söz konusuydu. “Büyük Üçlü”nün liderleri Roosevelt, Churchill ve Stalin, savaşı koordine etmek ve savaş sonrası anlaşmalarını müzakere etmek üzere sayısız kez bir araya geldiler.

Bu toplantıların belki de en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden hemen önce, Şubat 1945’te Yalta’da gerçekleştirilendi. Üç ülke, savaş sonrası dünyasını iki etki alanına ayıran bir tür anlaşma yaptılar. Avrupa’da bu hat netti ve Almanya’nın ortasından geçiyordu. Savaşın sonunda Sovyetler Birliği’nin alanı dünyanın yaklaşık üçte birini kapsıyor ve Almanya’daki Oder-Neisse hattından Kore’nin kuzey yarısına kadar gidiyordu. Amerikan alanı ise dünyanın üçte ikisini kapsıyordu. Büyük Üçlü, oluşturulmakta olan yeni kurumlarda –genel dünya siyasi yapısı açısından Birleşmiş Milletler, Bretton Woods adı verilen finans kurumları (nihai olarak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası adını aldılar) ve bir dizi başka uzman kuruluş– işbirliği yapacaktı.

Anlatıya göre bu anlaşma, katılımcılar için hızla daha az dostane hale geldi. Tarafların her biri diğerini neredeyse hemen kötü niyetlilikle suçladı. Sonuç olarak Soğuk Savaş dediğimiz bir çatışmaya girdiler. Soğuk Savaş, Winston Churchill tarafından 1946’da Missouri, Fulton’da yapılan konuşma ile resmen başladı. Missouri’yi seçmesinin nedeni, Roosevelt’in halefi Başkan Truman’ın eyaleti olmasıydı. Bu konuşmada Churchill, Avrupa’nın üzerine, “Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar” bir Demir Perde indiğini söyledi.

Bu çatışma Batı tarafından “özgür dünya” ile “totaliter dünya” arasındaki mücadele olarak tanımlandı. George Kennan, 1947’de Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi çağrısında bulunduğu ünlü makalesini yazdı. Ardından John Foster Dulles, çevrelemenin yeterli olmadığını öne sürdü. Sovyetler Birliği’nin “geri püskürtülmesi” çağrısı yaptı. Sovyetler Birliği ise Soğuk Savaş’ı kendi diliyle tanımlıyordu. Bunu burjuva veya kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasındaki mücadele olarak gördü.

Her iki diskurda ortak olan şey, iki kamp arasında uzlaşmaz bir ideolojik uçurum olduğu ve herkesin taraflardan birini seçmek zorunda olduğu iddiasıydı. Dulles’in sözleriyle, “tarafsızlık ahlaksızlıktı”.

Anlatıya göre, tarafların her biri bu mücadeleyi yürütmek için uygun kurumların inşasına giriştiler. Askeri kurumlar vardı. Batı yakasında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve Asya’da ABD-Japonya Savunma Örgütü ve Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü. Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Devletler ANZUS’ta birleşmişti. Ortadoğu’da paralel bir kurum oluşturma girişimi söz konusuydu ancak başarısız oldu ve ABD, İsrail’le bir ittifakla bunu de facto olarak gerçekleştirdi.

Sovyetler Birliği kendi askeri yapılarını kurdu –Avrupa’da Varşova Paktı ve Çin Halk Cumhuriyeti ile, ABD-Japonya savunma paktına denk bir anlaşma.

Hem Birleşik Devletler hem de Sovyetler Birliği 1949 sonrasında nükleer silahlara sahip olduklarından, bu kurumlar “dehşet dengesi” olarak adlandırılan bir şekilde karşı karşıya geldiler. Bu tanımlama, ortaya çıkabilecek hasar her iki taraf için de tehlikeli ölçüde yüksek olacağından, taraflardan hiçbirinin nükleer silaha başvurma konusunda ilk adımı atmayacağı varsayımına dayanıyordu.

Askeri yapıların yanı sıra, ekonomik kurumlar da oluşturuldu. ABD tarafında, Marshall Planı vardı. Sonrasında, Batı Avrupa’da bugünkü Avrupa Birliği’nin kökeni olan bir dizi ekonomik kurum oluşturuldu. Sovyet tarafında ise, Batılı kurumların dengi olan Comecon vardı. Asya’da daha az resmi kurum vardı ancak ABD’nin özellikle Japonya’ya, Tayvan’a ve Güney Kore’ye çeşitli türlerde ekonomik yardımı söz konusuydu.

Anlatıya göre, bu durum bir süre iniş çıkışlarla devam etti. Detant denilen bir noktada daha az yoğun hale geldi ancak sonra tekrar ciddileşti. 1980’lerde, Reagan ABD başkanı oldu ve Sovyetler Birliği’ne “şeytan imparatorluğu” adını taktı. 1985’te Sovyetler Birliği’nin liderliğine Mikhail Gorbachev geldi. Perestroyka ve glasnost ile Sovyet yapılarını reforme etmeyi denedi.

Tüm bunların bir sonucu, 1989’da doğu ve orta Avrupa’daki eski Sovyet uydularında bir dizi kansız devrim oldu ve nihayet 1991’de Sovyetler Birliği yıkıldı. Böylelikle, anlatıya göre, 1991’de ABD’nin Soğuk Savaş’ı kazandığını söylüyoruz. Bu, iki kutuplu dünyanın sonuydu; tek kutuplu bir dünyaya girmiştik. ABD, Madeleine Albright’ın deyişiyle, artık “vazgeçilmez devlet” haline gelmişti. Hatta bazıları bunun “tarihin sonu” olduğunu söyleyebildi. Ancak bu bakış açısı çok uzun süreli olmadı çünkü gerçeği yansıtmıyordu.

Bu anlatıda altta yatan bir varsayım söz konusuydu: Bu yıllarda, ya ABD ya da Sovyetler Birliği’nin inisiyatifi dışında önemli hiçbir şey yaşanmamıştı. Bu nedenle, herhangi bir yerde ne yaşandığını açıklamak isteyen biri ABD ve/veya Sovyetler Birliği’nin ne yaptığına ve neden yaptığına bakmalıydı. Bu bilindiğinde, X veya Y ya da Z’nin neden yaşandığı açıklanabilirdi.

Bu anlatı benim bakış açıma göre büyük ölçüde bir fantezi. Soğuk Savaş anlatısı kadar yaygın olmasa da alternatif veya karşıt bir anlatı da var. Bağımsızlık sonrasında Hindistan kendisini Soğuk Savaş’ta tarafsız ilan ettiğinde ve Birleşmiş Milletler’de bu konumu yansıtacak şekilde oy kullanmaya başladığında, politikası bu alternatif anlatıya dayanıyordu. Bu diğer anlatı, Soğuk Savaş anlatısının, yalnızca iki taraf olduğuna ve her ülkenin bu taraflardan birinde yer aldığına dair temel önermesini reddediyordu.

Bu alternatif anlatının destekçileri, çeşitli kurumsal yapılar inşa etmeye başladılar. 1995’te, Bandung Konferansı Asya ve Afrika’nın bağımsız devletlerini bir araya getirdi. Beş Güney Asya ülkesi tarafından toplanmıştı –Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Burma ve Endonezya. Çin Halk Cumhuriyeti’nin de davetli olduğu ve o toplantıya geldiği, ve burada çok önemli bir rol oynadığı biliniyor. Sovyetler Birliği’nin, bunların da Asya’nın bağımsız devletleri olduğunu söyleyerek, konferansın düzenleyicilerinden Orta Asya’daki Sovyet Cumhuriyetleri’ni de davet etmelerini resmen istediği ise daha az bilinen bir gerçek. Ancak bu talep düzenleyicilerce reddedildi.

Bundan kısa bir süre sonra Yugoslavya, Mısır ve Hindistan başbakanları bir araya geldiler ve bir “bağlantısız” ülkeler toplantısı düzenlemeye karar verdiler. Bundan böyle çeşitli başka kurumlar da ortaya çıkacaktı –asıl olarak Küba tarafından toplanan ve Üçüncü Dünya ülkeleri denilen ülkelerden sayısız hükümet dışı yapıdan oluşan üç-kıtasal (Asya, Afrika ve Latin Amerika) bir yapı.

Tüm bu yapılar, dünyanın iki kutuplu yapısının geçerliliğini reddetme üzerine kuruluydu. 1968’de, bir dünya devrimi olarak düşündüğüm bir şey gerçekleşti. Neredeyse her yerde yaşanması itibariyle bir dünya devrimiydi. Ben kendim Columbia Üniversitesi’ndeydim ve orada tanıklık ettim. Pan-Avrupa dünyasında ve dünyanın sosyalist blok olarak adlandırılan pek çok kesiminde ve Üçüncü Dünya’da gerçekleşti. 1968 yılı, bir sembol olarak işe yarıyor ancak olaylar aslında daha uzun bir zaman periyodunda, 1966 ila 1970 arasında gerçekleşti. Çin’deki Kültür Devrimi’ni 1968’deki dünya devriminin bir parçası olarak değerlendiriyorum.

Bu noktada Çinliler üçüncü bir jeopolitik anlatı ortaya attılar. Dünyanın ve diğer herkesin iki süper güç tarafından bölündüğünü öne sürdüler. Bu, ABD bloğu ile Sovyet bloğu veya Güney ile Kuzey arasında olmaktan çok, dünyanın ABD ve Sovyetler Birliği bir tarafta, kalan herkes ise diğer tarafta olacak şekilde bölünmesiydi. Rothwell ve Johansson’un bu incelemede kendi bölümlerinde gösterdikleri üzere, bu anlatı Latin Amerika ve İsveç gibi şaşırtıcı yerlerde kök salıyordu. Bir süre bu üçüncü anlatı, özellikle de 1968’deki dünya devriminin parçası olan çeşitli hareketlere katılanlar arasında geniş kabul gördü. Ancak terminolojinin dünyanın farklı kısımlarında biraz farklılaştığını belirtmek gerekir. Bu üçüncü anlatıyı kabul edenlerin temel fikri,  ABD’nin egemen bir emperyalist güç olduğu –tam da Vietnam savaşı dönemiydi– ve Sovyetler Birliği’nin ise, egemen bir emperyalist güç olarak ABD ile gizli bir anlaşma içinde olduğuydu.

Bu üçüncü anlatı –iki süper güç ve geri kalan herkes arasında bir ayrım– 1970’leri çıkaramadı. Ancak ikinci anlatı, Kuzey Güney ayrımı, taraftar toplamaya devam etti. Bunun, 1945 ile 1991 arasında ne yaşandığını anlamak için hâkim Soğuk Savaş anlatısından daha iyi bir entelektüel çerçeve sağladığına inanıyorum. Gerçeklik, hemen her şeyin Sovyet veya Amerikan isteklerinin sonucu olarak gerçekleştiği, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin her yerde ve her şeyin birincil aktörü olduğu anlayışının oldukça ötesinde, neredeyse tam tersiydi.

Sovyetler Birliği ve ABD Yalta’da bir status quo anlaşması yaptı. Ancak statükoyu dünya çapında uygularken sürekli sorunlarla karşılaştılar. Olan şey, statükoya karşı isyan eden pek çok ülkenin ve hareketin ABD veya Sovyetler Birliği’ni yaptıkları şeyde kendilerini desteklemeye zorlamak için Soğuk Savaş dilini kullanmasıydı.

Soğuk Savaş, her bakımdan 1991’de sona erdi. Ancak her yerde aynı şekilde sona ermedi. Avrupa’da, tüm komünist devletler yıkıldı. Ancak, ikisinde ekonomi politikalarında radikal değişimler olsa da, Asya’daki üç ana komünist devlette –Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Vietnam– komünist partiler iktidarda kaldılar. (Küba’da da, Küba Komünist Partisi iktidarda.) Avrupa devletleri ile aradaki bu farkın sebebi ne?

Avrupa ile Asya arasında ikinci bir fark daha var. Avrupa’da sona eren savaş “soğuk”tu ancak Asya’daki son derece “sıcak”tı. Neden? Bunun tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Hepsinden önce, “soğuk” savaş derken kastettiğimiz şey, ne ABD ne de Sovyetler Birliği’nin bir diğerine karşı mücadelede ordusunu kullanmasıydı. Bu elbette ki doğru. ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekten karşılıklı ateş edildiği bir anı düşünmek çok zor. Yalta anlaşması ateş edilmeyeceği, taraflardan hiçbirinin 1945’te oluşturulan cepheleri değiştirmeye girişmeyeceği üzerine bir anlaşma ise, o zaman bu anlamda Yalta anlaşması son derece başarılıydı. Öncelikli amacına ulaştı. Ancak esasen Avrupa’da ulaştı.

Tarihi gözden geçireyim. Avrupa’da elbette ki tekrarlanan siyasi “krizler” söz konusuydu. Bunların ilki, Berlin şehrinin Doğu Almanya’nın Rus bölgesi tarafından çevrili olması gibi, Almanya’nın karmaşık sınırlarından kaynaklanan Berlin kriziydi. Batılı güçler, Sovyet bölgesini karadan geçerek Batı Berlin’deki işgal bölgelerine mühimmat yolladılar. 1948’de, Sovyetler Birliği kara güzergâhını kapattı ki bunun anlamı Berlin’in batı (ABD, İngiliz ve Fransız) kesiminin bloke edilmesiydi. ABD Berlin bölgelerindeki halkı uçakla veya diğer şekillerde beslemeye karar verdi. Sovyetlerin Doğu Almanya’yı izinsiz geçerken bu uçakları pekâlâ vurabilecek olmasına rağmen vurmamasının sebebi, Yalta’nın anahtar kuralıydı: ateş edilmeyecekti. Sonunda, Sovyetler Birliği kara ambargosunu kaldırdı ve dünya tekrar önceki statükoya döndü.

Doğu Avrupa’daki ilk ayaklanma 1953’te, Berlin’in Sovyet kesiminde gerçekleşti. Bu komünizme karşı bir halk isyanıydı. Batı, ayaklanmacıları destekledi mi? Hiç ses etmediler, tek söz bile söylemediler. 1956’da Polonya ve Macaristan’da çok daha ciddi ayaklanmalar yaşandı. Bunlar Ruslar tarafından gaddarca bastırıldı. Batı bu konuda bir şey yaptı mı? Amerika’nın Sesi’nde Macaristan’da neler olduğuna dair yayınlar yapıldı ve haberler verildi. Ancak asker gönderildi mi? Hayır. 1968’de Polonya ve Çekoslovakya’da bir dizi ayaklanma daha yaşandı. Sovyetler Birliği yine ayaklanmayı bastırmak için Çekoslovakya’ya asker gönderdi. ABD bu konuda bir şey yaptı mı? Kesinlikle hayır. 1980, Polonya’da Dayanışma Hareketi’ni gördü. Bu hareket bir yıl boyunca gelişti ve güç kazandı. Bir noktada Sovyetler Birliği yine asker göndermekle tehdit etti. Ancak Polonya Komünist Partisi Başkanı General Jaruzelski, Sovyetlere asker göndermelerine gerek olmadığını söyledi, çünkü bununla içerde baş edecekti. Yaptı da. ABD bir şey yaptı mı? Kesinlikle hiçbir şey yapmadı.

Soğuk Savaş Avrupa’da soğuktu çünkü ABD ve Sovyetler Birliği bunun soğuk bir savaş olması, taraflardan hiçbirinin sınırları değiştirmek için bir şey yapmayacağı konusunda anlaşmıştı. Sınırları değiştirmek için yapılan tek girişim, 1946’da Yunan Komünist Partisi Yunan İç Savaşı’nı yürütürken yaşandı. Yunan komünistler bir noktada kazanıyorlardı ve iktidara da gelebilirlerdi. Gelemediler çünkü Sovyetler Birliği Yalta’da yapılan anlaşmaya göre onları desteklemeyi reddetti. Sovyetler Birliği mühimmat desteğini kesti ve Yunan iç savaşı 1949’da sona erdi.

Avrupa’da yaşanan buydu. Yalta öncelikle Avrupa üzerine yapılmış bir anlaşmaydı. Yalta imzalandığında, Asya’ya dair bir anlaşma olduğu belirgin değildi. İlk sorun Çin’di. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Çin Komünist Partisi ile Kuomintang arasındaki iç savaş devam etti. Japonya’yla olan savaş sırasında kısmen askıya alınmıştı ancak Japonya’nın yenilgisi sonrasında tekrar başladı. Çin Komünist Partisi 1945’de gayet iyi gidiyordu ve aynen devam edeceklerini düşünüyor görünüyorlardı. Ancak Stalin, Mao Zedung’a ÇKP’nin Şangay’a yürümemesi üzerine güçlü tavsiyelerde bulundu. Bunun yerine, ÇKP’nin Kuomintang ile, iktidar paylaşımına dayanan bir tür anlaşma yapmasını önerdi.

Bu, Stalin’in Yalta’nın bir versiyonunu Çin’e empoze etme girişimiydi. Mao Zedung onu görmezden gelmeye karar verdi. Çin’deki sıcak savaş devam etti çünkü Çinliler Sovyetler Birliği’nin isteklerine itibar etmemeye karar verdiler. Kuomintang anakaradan püskürtüldü. Çin’in parçası olan bir adanın Tayvan olarak anılması bir coğrafi kazadır. Çin ordusu 1949’da Tayvan’ı işgal edecek güçte değildi. Tayvan anakaranın parçası olsaydı, bugün şüphesiz ki tıpkı Çin’in geri kalanı gibi ÇHC’nin parçası olacaktı. Ancak o zaman, ABD öne çıktı ve Tayvan Boğazı’nın yeni sınır hattı olduğunu iddia etti. Durumu dondurmaya çalışarak, yeni sınırı hiçbir tarafın geçemeyeceğinde ısrar ettiler. Ancak, 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan sıcak savaşa yol açan şey, ne ABD’nin ne de Sovyetler Birliği’nin inisiyatifiydi. İnisiyatif ÇKP’nin elindeydi.

Sonraki sıcak savaş Kore’ydi.  1950’de ne olduğuna ve bunu kimin başlattığına dair akademisyenler arasında epeyce tartışma var. İhtimal vermediğim bir olasılık, Stalin’in Kremlin’de telefonu eline alıp Kim İl Sung’a Güney Kore’yi işgal etmesini söylediğidir. İlk adımı kimin attığına dair tartışmalar olsa da, askeri olarak neler olduğu konusunda kafamız net. Kuzey Kore Güney’e asker yolladı ki bunlar başarılı da oldular. Ardından General MacArthur durumu tersine çevirebildi, Kuzey Korelileri geriletti ve kuzeye ilerledi. Bir noktada, Yalu Nehri’ne ve ötesine dek yürümeye hazırmış gibi göründü. MacArthur bunu yapmadan önce, Çin hükümeti asker yolladı ve geri püskürttü. Bu noktada MacArthur nükleer silah kullanmak istedi. Ne oldu? Birleşik Devletler Başkanı onu görevden aldı. MacArthur Birleşik Devletler’de çok popüler bir adamdı, bu yüzden bunu yapmak siyaseten zor bir karardı. Ancak bu, Yalta’da yapılan anlaşmanın bir parçasıydı –ABD bunun için Sovyetler Birliği ile savaşa girme riskini almadı. Peki, Kore savaşı nerede sona erdi? Tam olarak başladığı yerde. Sınır çizgisi savaştan önce neresi ise tam olarak orası kaldı.

Asya’daki sonraki dikkate değer gelişme Vietnam’dı. Japonya İkinci Dünya Savaşı sırasında Vietnam’ı işgal etmişti. Ho Şi Min ve Viet Min Japonya’ya karşı önemli bir siyasi gerilla hareketi yürüttüler. Savaşın sonunda, maksimum tam bağımsızlıkla minimum otonomi arayışı ile, halen yasal olarak kolonyal güç olan Fransa’yla masaya oturmak istediler. Fransızlar, kolonyal egemenliği yeniden elde etmek niyetiyle, bunu reddetti. Böylelikle Fransızlar ile Viet Min arasında savaş patlak verdi. Fransızlar savaşta başarılı olamadılar ve Dien Bien Phu’da kesin bir mağlubiyete uğradılar.

Ardından Cenevre’de durumu yatıştırmak için çok devletli bir toplantı yapıldı. Birleşik Devletler Cenevre’ye gitme konusunda çok isteksizdi. O zaman Pierre Mendes France liderliğindeki Fransız hükümeti, Fransız askerlerini geri çekmek istedi. Böylelikle Cenevre konferansı, Vietnam’ı kuzey ve güney olarak ikiye böldü ve yeni bir sınır yarattı. Birleşik Devletler anlaşmayı imzalamayı reddetti. Düzenlemenin bir bölümü, Vietnam çapında serbest seçimlerin yapılmasıydı ve ABD Güney Vietnam hükümetinin destekçilerinin seçimi kaybedeceklerinden korktu. Savaş tekrar başladı ve Viet Min’le savaşan Fransızların yerini ABD askerleri aldı. Sovyetler Birliği asker yolladı mı? Hayır. Mühimmat desteği ile askeri yardımda bulundu mu? Evet, çünkü Vietnamlılar Soğuk Savaş retoriğini Sovyetler Birliği’ni buna zorlayacak şekilde kullandılar. Ancak Sovyet yardımları çok sınırlıydı.

ABD savaşta kesin bir yenilgiye uğradı. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Devasa jeopolitik etkilere yol açtı. Birincisi, Birleşik Devletler’e son derece pahalıya mal oldu. Ki sonuç olarak para sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Siyasi olarak da son derece pahalıya patladı. İç politikada, ABD halkının büyük bir kesimi ABD politikalarına isyan etti. Güncel mağlubiyet ile ABD’deki yaygın muhalefetin birleşmesi, Vietnam sendromu dediğimiz sonuca yol açtı ve Güney Küre’deki savaşlara katılma konusunda Birleşik Devletler’de yaygın bir halk isteksizliği yarattı. ABD içindeki bu politik sorunla baş etmek için, hükümet zorunlu askerliği kaldırdı ancak bu elbette ki gelecekteki askeri olasılıkları engelliyordu.

Vietnam Savaşı’nda Sovyetler Birliği esas oyunculardan biri miydi? Hiç de değil. Birleşik Devletler öyle miydi? Sadece ikincil olarak. Bunların herhangi biri Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir nükleer savaş riski yaratacak şekilde davrandı mı? Hayır.

Sonrasında ise 1980’lerde Sovyetlerin Afganistan’ı işgali vardı ki bu bir miktar Yalta’nın ihlali gibi görünüyordu. Ancak asla yalnızca dolaylı olarak müdahil olan Birleşik Devletler ile askeri bir cepheleşme şeklini almadı. Her durumda Sovyet işgali Sovyetler Birliği için, ABD’nin Vietnam’daki yenilgisine benzeyen tam bir felaket oldu ve en sonunda Sovyetler geri çekildi.

Küba vakası da bir benzeridir. Fidel Castro, Batista rejimini destekleyen Küba Komünist Partisi ile siyasi olarak tam bir uzlaşmazlık içinde olan bir gerilla hareketinin lideri olarak iktidara geldi. Castro, rejimini devirmek isteyen ABD hükümeti ile çok büyük zorluklar yaşadı. Bu nedenle Castro yaşamı boyunca bir komünist olduğunu açıkladı. Bu, öğrenci-Marksist anlamında, belki de doğruydu ancak partinin bir üyesi değildi. Daha sonra Küba Komünist Partisi’ni Fidelciler ele geçirdi ve bu Sovyetler Birliği’ni, Soğuk Savaş mantığıyla, Küba rejimini bir ABD işgaline karşı savunmaya zorladı. Küba Füze Krizi ortaya çıktığında, ABD Küba’ya asker göndermedi, ABD ve Sovyetler Birliği de facto bir ateşkeste anlaştılar ve askeri çatışmayı engellediler.

Böylelikle, Çinliler, Vietnamlılar ve Kübalıların tümü, statükoda arzu ettikleri değişimleri elde etmek için Sovyetler Birliği’ni kullanmış oldu. Ancak bu durum karşılıklı değildi. Çinlileri, Vietnamlıları veya Kübalıları kullanan Sovyetler Birliği değildi. Hatta Sovyetler Birliği isteksiz bir müttefikti.

Şimdi de 1989-1991 Avrupa’sında yaşananlara bir bakalım. Soğuk Savaş anlatısına göre, dünya iki kutuplu bir durumdan Birleşik Devletler’in ilk kez sorgulanmayan bir süper güç haline geldiği tek kutupluya geçmişti. Karşı anlatıya göre ise, olanlar epey bir farklıydı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılması, ABD’nin bakış açısına göre, kesin bir jeopolitik yıkımdı, çünkü iki şeyi devre dışı bıraktı. ABD’nin müttefiklerine ve komünist olmayan dünyanın geri kalanına, Sovyetler Birliği denilen bir düşmana karşı cephe oluşturmak amacıyla Birleşik Devletler’in siyasi önderliğini izlemeleri gerektiğini dayatmak için kullandığı Soğuk Savaş argümanlarını geçersizleştiriyordu. İkincisi, bu durum, Sovyetler Birliği’nin az ya da çok kendi tarafında olanları, ABD ile Sovyetler Birliği arasında askeri bir çatışmaya yol açma olasılığı olan eylemlere girişmekten alıkoyması durumunu ortadan kaldırdı.

Saddam Hüseyin’in, Kuveyt’i, tam da Sovyetler Birliği çöktüğü için işgal etmeye kalkışabildiğini öne sürüyorum. Bunu beş yıl önce yapmaya asla cesaret edemezdi. Çünkü Sovyetler Birliği bunun Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşa yol açacağını söyler ve izin vermezdi. Saddam Hüseyin’in ipini salan, Sovyetlerin yıkılmasıydı.

Soğuk Savaş’a bir anlatı olarak bakıldığında, gerçekliği açıklama konusunda başarısız olduğunu düşünüyorum. Bence olan şey daha çok, Birleşik Devletler’in, dünyada denk bir askeri yapıya sahip tek ülke olan Sovyetler Birliği ile egemenliği koruma ve sağlama alma konusunda bir anlaşma yapma girişimi idi. Anlaşma bir statüko anlaşmasıydı. Ancak taraflardan hiçbiri uzun vadede bunu geçerli kılmayı başaramadı. Sovyetler Birliği’nin yavaş yavaş yıkılışı, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1956’daki kongresiyle ve 1960’ta Çin’le yolları ayırmasıyla başladı. O noktadan sonra Sovyetler Birliği giderek daha da zayıfladı. Aynı şey, Batı Avrupa’nın 1970’lerden itibaren kendisini özgürleştirmeye başlamasıyla birlikte, ABD için de söz konusuydu. Batı Avrupalılar artık uydu muamelesi görmek istemiyorlardı ve ABD bir dizi ödün vermeye zorlandı. Bu süreci Sovyetler Birliği’nin yıkılması kadar hızlandıran bir şey yok. Aslında, onu daha da hızlandıran bir şey daha var ve bu da George W. Bush’un, devasa bir geri tepmeye yol açarak ABD’nin baş aşağı düşüşünü hızlandıran, tek taraflı maço militarizm ile ABD hegemonyasını yeniden tesis etme girişimiydi.

Her birinin izlediği politikaların yanı sıra, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin Asya’daki ilişkileri de Avrupa’daki ilişkilerinden son derece farklıydı. Asya’da bir Soğuk Savaş’tan bahsetmek pek de faydalı değil.

Immanuel Wallerstein web sitesi‘ndeki İngilizcesinden çevrildi.

Kriz: Uzun Vadeli bir Bakış – Immanuel Wallerstein

Kriz başladı. Gazeteciler ekonomistlere halen çekingen bir şekilde söz konusu olanın sadece bir resesyon olup olmadığını soruyorlar. Buna bir an bile inanmayın. Hâlihazırda, neredeyse her yerde görülen aşırı işsizlikle, dünya çapında olgun bir krizin başlangıcındayız. Kriz, sıradan insanlar için tüm olumsuz sonuçları ile, klasik bir nominal deflâsyon halini alabilir. Daha düşük bir olasılıkla da, değer düşüşünün sadece bir başka yolu olan ve sıradan insanlar için daha da kötü olan bir yüksek enflasyon halini alabilir.

Elbette herkes bu krizi tetikleyenin ne olduğunu soruyor. Sebep, Warren Buffett’ın “mali kitle imha silahları” olarak adlandırdığı türevler mi? Ya da eşik-altı ipotekli ev kredileri mi? Yoksa petrol spekülatörleri mi? Bu bir suçlama oyunu ve gerçek bir önemi yok. Bu, Ferdinand Braudel’in söylediği gibi, kısa vadeli olayların kaldırdığı toza konsantre olmak. Neler olup bittiğini anlamak istiyorsak, çok daha açıklayıcı olan iki başka geçiciliğe bakmamız gerekli. Biri orda vadeli periyodik dalgalanmalar. Diğeri ise uzun vadeli yapısal trendler.

Kapitalist dünya ekonomisi, birkaç yüzyıldır en azından iki büyük periyodik dalgalanma biçimi yaşadı. Biri, tarihsel olarak 50-60 yıl uzunluğundaki sözde Kondratieff devreleri. Diğeri ise çok daha uzun süreli hegemonik devreler.

Hegemonik devreler sırasında, Birleşik Devletler 1873’ierden başlayarak hegemonya için yükselen bir rakipti, 1945’te tam hegemonik üstünlük elde etti ve 1970’lerden bu yana yavaş yavaş düşmekte. George W. Bush’un çılgınlıkları bu yavaş düşüşü tepetaklak oluşa çevirdi. Ve günümüz itibariyle, mutlak ABD hegemonyasını geçmişte kaldı. Normalde yaşandığı üzere, çok kutuplu bir dünyaya girmiş bulunuyoruz. Birleşik Devletler halen güçlü, belki de en güçlü olanı, ancak on yıllar içinde ortaya çıkacak diğer güçlere bağlı olarak düşüşü sürecek. Bunu değiştirmek için kimsenin yapabileceği bir şey yok.

Kondratieff devreleri farklı bir zamanlamaya sahip. Dünya son Kondratieff B-aşamasından 1945’te çıktı ve ardından modern dünya sistemi tarihindeki en güçlü A-aşaması düzelmesine girdi. 1967-73’te zirvesine ulaştı ve düşüşe geçiş başladı. Bu B-aşaması önceki B-aşamalarından çok daha uzun sürdü ve halen içindeyiz.

Kondratieff B-aşamasının karakteristikleri iyi bilinmekte ve dünya ekonomisinin 1970’lerden bu yana yaşamakta olduğu ile uyuşmakta. Üretken etkinliklerden elde edilen kar oranları, özellikle de en karlı olan üretim tiplerinde, aşağı düşer. Sonuç olarak, çok yüksek kar oranları elde etmek isteyen kapitalistler, esasen spekülasyona yönelerek finansal alana dönerler. Çok fazla karsız hale gelmemek için, üretken etkinlikler, daha düşük personel maliyetleri için daha düşük işlem maliyetleri arayarak, çekirdek bölgelerden dünya sisteminin diğer parçalarına hareket etme eğilimi gösterirler. Bu yüzden Detroit, Essen ve Nagoya’da işler kaybolurken Çin, Hindistan ve Brezilya’da fabrikalar genişliyordu.

Spekülatif balonlara gelince… bazı insanlar onlardan daima çok para kazanmıştır. Ancak spekülatif balonlar daima patlar, er ya da geç. Bu Kondratieff B-aşamasının neden bu kadar uzun sürdüğü sorulacak olursa, bunun nedeni ABD Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası, Uluslararası Para Fonu ve bunların Batı Avrupa ve Japonya’daki ortakları gibi güçlerin, dünya ekonomisini desteklemek için piyasaya düzenli ve güçlü şekilde müdahale etmiş olmalarıdır – 1987 (borsalardaki düşüş), 1989 (tasarruf ve kredi çöküşü), 1997 (Doğu Asya finansal düşüşü), 1998 (Long Term Capital Management’ın kötü yönetimi), 2001-2002 (Enron). Önceki Kondratieff B-aşamalarından ders aldılar ve kodamanlar sistemi yenebileceklerini düşündüler. Ancak, bunu yapmanın esaslı sınırları var. Ve, Henry Paulson ve Ben Bernanke’nin hüsran ve şaşkınlık içinde öğrendikleri üzere, bu sınırlara ulaşmış durumdayız. Bu kez, en kötüsünden kaçınmak o kadar kolay olmayacak, hatta muhtemelen imkânsızlaşacak.

Geçmişte, kriz hıncını çıkardıktan sonra, dünya ekonomisi, bir süre için, tekelleştirilebilmiş inovasyonlar temelinde kendini toparlardı. Bu nedenle, eğer insanlar borsanın tekrar yükseleceğini söylüyorsa, bu onların bu kez de, geçmişte olduğu gibi yani dünya halklarına vereceği tüm zararı verdikten sonra olacak şeyi düşünmelerindendir. Ve belki de birkaç yıl içinde durum böyle olacak.

Ancak, kapitalist sistemi 500 yıldan bu yana taşıyan bu güzel periyodik modeli bozacak yeni bir şey var. Yapısal trendler periyodik modelleri bozabilir. Bir dünya sistemi olarak kapitalizmin temel yapısal özellikleri, bir çizelge üzerine yukarıya doğru hareketli bir denge şeklinde çizilebilecek belirli kurallar ile işlemektedir. Sorun, tüm sistemlerin tüm yapısal dengeleri ile olduğu gibi, zaman içinde kıvrımların dengeden uzağa doğru hareket etme eğiliminde olması ve onları dengeye getirmenin imkânsız hale gelmesidir.

Sistemin dengeden bu kadar uzaklaşmasının nedeni ne? Çok kısaca şöyle, 500 yıldan uzun bir süredir, kapitalist üretimin üç temel maliyeti – personel, girdiler ve vergi – olası satış fiyatının bir yüzdesi olarak sabit bir şekilde arttı, öyle ki bugün, daima önemli sermaye birikiminin temeli olagelmiş tekelleştirilmiş üretimden büyük karlar elde etmeyi imkânsız kılıyorlar. Bunun nedeni kapitalizmin en iyi becerdiği şeyi yapamaması değil. Neden tamı tamına bunu o kadar iyi yapması ki en sonunda gelecekteki birikimin temelini baltalamasıdır.

Böyle bir noktaya geldiğimizde olan şey ise sistemin çatallanmasıdır (kompleksite çalışmalarının diliyle). Yakın sonuç, dünya sistemimizin şu anda yaşamakta olduğu ve belki de 20-50 yıl daha yaşayacağı yüksek kaotik türbülanstır. Herkes kendisi için en iyi olduğunu düşündüğü yöne iteledikçe, iki ayrı ve oldukça farklı yoldan birinden, kaostan yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacak.

Şunu güvenle söyleyebiliriz ki mevcut sistem ayakta kalamaz. Öngöremeyeceğimiz şey ise onun yerine seçilecek olanın hangi yeni düzen olacağı, çünkü tek tek basınçların sonsuzluğunun sonucu olacak. Ancak er ya da geç, yeni bir sistem kurulacak. Bu kapitalist bir sistem olmayacak ancak böyle bir sistemden çok daha kötüsü (çok daha kutuplu ve hiyerarşik) veya çok daha iyisi (görece demokratik ve görece eşitlikçi) olabilir. Yeni bir sistemin seçilmesi, zamanımızın en önemli dünya çapındaki siyasi mücadelesidir.

Yakın kısa vadeli beklentilerimize gelince, her yerde ne olduğu gayet açık. Korumacı bir dünyaya doğru ilerliyoruz (sözde küreselleşmeyi unutun). Üretimde devlet müdahalesinin çok daha büyük olacağı bir yöne gidiyoruz. Birleşik Devletler ve Büyük Britanya dahi bankaları ve ölmekte olan büyük sanayileri kısmen kamulaştırıyor. Merkezin solu sosyal demokratik formlar veya aşırı sağ otoriteryen formlar alabilecek bir devlet eliyle popülist yeniden dağıtıma doğru gidiyoruz. Ve devletler arasında, herkesin küçük dilim üzerinde rekabet ettiği keskin bir sosyal çatışmaya doğru gidiyoruz. Kısa vadede, genel olarak tablo iç açıcı değil.

Immanuel Wallerstein

15 Ekim 2008

Binghamton.edu adresindeki İngilizce aslından çevrildi.

Irak: On üçüncü saat – Immanuel Wallerstein

Irak parlamentosu 27 Kasım’da, ABD ile yapılan Güvenlik Anlaşması’nı (Status-of-Forces Agreement – SOFA) 35’e karşı 149 oyla kabul etti. Oylama sırasında, Irak Başbakan Yardımcısı Salih Berham şu sözleri söyledi: ‘Irak’ta olaylar on birinci değil on üçüncü saatte gerçekleşmiştir.’ Başka bir deyişle, kilit saat henüz gelmedi.

Peki, gerçekte neler oldu? Irak parlamentosu 275 üyeden oluşuyor. Oy vermek için hazır bulunanların sayısı ise sadece 198’di. Anlaşma lehine oy kullananların sayısı 149’du, bu ise üye çoğunluğunu kıl payı oluşturuyor. Bu 149 kişi, iki ana akım Şii partisinin üyelerinden (SCIRI ile Başbakanın partisi Dawa), Kürt partileri ve en önemlisi de Sünni-tabanlı Irak Uzlaşma Cephesi (IUC) üyelerinden oluşuyordu.

IUC’nun lehte oyu çok önemliydi. Çünkü Ayetullah el Sistani ‘geniş’ bir destek olmadığı sürece anlaşmayı onaylamayacağını söylemişti ki bununla Sünnilerin çoğunluğunun desteğini kastediyordu. Böylelikle Sünniler, siyasi geleceği SOFA anlaşmasının kabulüne bağlı olan Başbakan el-Maliki ile sıkı bir pazarlığa giriştiler. IUC Maliki’den iki şey aldı. Birinci olarak, anlaşmanın, Temmuz 2009’da referanduma sunulacak olması. İkincisi ise el-Maliki’nin Sünni aşiretlerindeki “destek konseyleri”ne verdiği destek oldu. Bu demek oluyordu ki el-Maliki, geçtiğimiz yıl içersinde Amerikan silahlı güçlerine maddi destek karşılığında yardım eden Sünni aşiretlere gelecekte karşılaşabilecekleri misillemelere karşı hem rüşvet hem de garanti veriyordu.

El-Maliki, bu süreçten muzaffer bir politikacı olarak çıktı ve politik manevralar yapabilme konusunda birçok analistin beklediğinden çok daha becerikli olduğunu gösterdi. Iraklıların ‘geri çekilme anlaşması’ olarak adlandırdığı SOFA anlaşmasını parlamentodan geçirerek başardığı şeylere bir bakalım: Öncelikle, Sadr’cı stratejiyi – Sünnilerle anlaşarak Amerikalıları Irak’tan çıkarmak – benimseyerek, Sadr yanlılarını kontrol altında tutmak. Hem SCIRI (diğer ana akım Şii partisi) hem de Kürtler olası bir el-Maliki ‘diktatörlüğü’nden şikayet etmekteler ancak anlaşmayı onaylamak dışında bir seçenekleri yoktu. Sadr yanlıları anlaşmaya karşı yüksek sesle karşı çıkarak bekleme pozisyonlarını korumuş oldular.

Peki, anlaşmada neler var? Kilit unsurlar, ABD güçlerinin Temmuz 2009’a kadar tüm şehir ve kasabaları terk etmek zorunda olması ve Aralık 2011’e kadar da Irak’tan tamamiyle ayrılması. Bunun yanı sıra, tüm ABD askeri eylemleri önceden Iraklılara haber verilmek zorunda ve Irak toprakları, komşularına (ki bunlar Suriye ve İran) karşı düzenlenecek saldırılar için üs olarak kullanılamayacak.

Öyleyse Bush anlaşmayı neden kabul etti? Başka seçeneği yoktu. Kabul etmeseydi, 31 Aralık 2008’den sonra ABD güçlerinin Irak’taki mevcudiyeti yasadışı hale gelecek ve sorun olduğu gibi Obama’ya kalacaktı. ABD hükümeti, ABD kongresinin anlaşmanın ayrıntılarına vereceği tepkiden o kadar korktu ki, anlaşmanın İngilizce versiyonunu oylanmadan önce yayımlamayı reddetti. Anlaşmanın Irak parlamentosunca onaylanmadan önce ABD kamuoyunda tartışmasını istemediler.

Anlaşma bazı muğlak ifadeler içeriyor ve ABD ordusu bu ifadeleri daha sonra istenen şekilde yorumlamanın kendi yeteneklerine kaldığını söylüyor. Bu nedenle Bush’un, Obama’nın 16 aylık geri çekilme planından daha iyi bir anlaşma elde ettiği söyleniyor. Ancak bu hiç de doğru değil. Aslında daha kötü. Obama’nın teklifi, ABD “savaş” güçlerinin 16 ay içinde ayrılmasıydı, “eğitim” amaçlı güçler için herhangi bir tarih belirlenmemişti, ki bu, bazı ABD güçleri için sınırsız bir konuşlanma imkanı sağlıyordu. SOFA anlaşması tüm ABD güçlerinin Aralık 2011’e dek Irak’tan çıkmasını öngörüyor. Ve buna imza atan Obama değil, Bush oldu.

Pratikte, tüm ABD güçleri Aralık 2011 öncesinde Irak’ı terk edecek. 2009’da yapılacak olan referandum işte bu noktada devreye giriyor. ABD güçleri Temmuz 2009’a kadar tüm şehir ve kasabalardan ayrılacak. Aksi takdirde referandumdan aleyhte bir sonuç çıkacağı kesin. Ancak ayılsalar dahi, el-Maliki’nin yine de referandumu kazanması gerekli. Bunu yapabilmesi içinse ABD ile ilişkilerde sert bir çizgi tutturması zorunlu. Amerikan askerlerinin, anlaşmanın muğlak yönlerini kendi çıkarlarına göre yorumlayabilecekleri düşüncesi hayalden ibaret.

Her şekilde, referandum baş ağrıtmaya devam edecek. Çünkü el-Sistani parlamento oylaması ardından kayıtlarını ortaya koydu. Maliki, biraz olsun Amerika’ya meylettiği takdirde, Mukteda el Sadr’ın pusuda hazır beklemekte olduğunu biliyor.

Bu da demek oluyor ki önümüzdeki süreçte tüm kozlar el-Maliki’nin elinde olacak, Obama’nın elinde ise hiçbir şey olmayacak. Obama Irak’ın taleplerine dünden razı olacaktır. Bu talepler ise aylar içinde azalmak şöyle dursun daha da artacaklar.

Bu arada, Etiyopyalılar (ABD’nin Somali’deki vekilleri) 2008 sonuna dek askerlerini çekeceklerini duyurdular. Afganistan Başkanı Karzai, ülkesindeki ABD ve NATO güçlerinin geri çekilme için resmi bir tarih vermesini istedi. Bölgedeki genel kanaat, ABD’ye karşı sert oynamanın yalnızca mümkün değil aynı zamanda işe yarar da olduğu yönünde. On üçüncü saat yaklaşıyor.

Immanuel Wallerstein web sayfası