Suudi Arabistan ve İsrail’in El Cezire’ye karşı neden birleştiğini merak ediyorsanız işte cevabı – Robert Fisk

may-saudi

Filistinliler için bir devlet talep eden onurlu İsrailliler hala var; krallıklarının üzerine kurulu olduğu gözü dönmüş Vahabiliğe karşı çıkan iyi eğitimli Suudiler var; ne İran’ın onların düşmanı ne de Suudi Arabistan’ın dostları olduğuna inanan milyonlarca Amerikalı var. Ama bugün sorun, hem Doğuda hem de Batıda hükümetlerimiz, dostlarımız değil.

Theresa May Suudilerin zoruna gitmesin diye bir raporu sümenaltı ettirdi bile. Biz de hala Ortadoğu’da neden savaşıyoruz diye merak ediyoruz.

Hem Suudiler hem de İsrailliler kapatılmasını istiyorsa El Cezire bir şeyi doğru yapıyor olmalı. İdamcı Suudiler ile işgalci İsraillileri yan yana getirebilmek, ne de olsa başarı sayılır.

Ama bu konuda fazla romantikleşmeyin. Paraya para demeyen Suudilerin hastalandıklarında İsrail’in en iyi hastanelerinde tedavi olmak için özel uçaklarıyla Tel Aviv’e uçtukları biliniyor. Suudi ve İsrailli savaş jetleri havalandığında, Sünnileri değil Şiileri – birincisi Yemen’de, ikincisi Suriye’de – bombalayacaklarından emin olabilirsiniz. Continue reading “Suudi Arabistan ve İsrail’in El Cezire’ye karşı neden birleştiğini merak ediyorsanız işte cevabı – Robert Fisk”

Reklamlar

İngiltere’nin sözde “onur sistemi” o kadar yoz ki, Zimbabwe’de olsa utandırırdı – Yasmin Alibhai-Brown

_75507668_kmbuw367

İngiliz onur sisteminin adil, açık ve şeffaf olmak gibi medeni değerlere dayandığı fikrinin altı boş

9 Ekim 1962’de bağımsızlığını kazanana kadar bir İngiliz protektorası olan Uganda’da doğup büyüdüm. Birleşik Krallık bayrağı indi ama İngilizlerin birçoğu kaldı. Onlardan biri de tarih öğretmenim Bay Clarke’tı. Eski anavatanı nasıl da överdi: “Çocuklar, Britanya’da güçler ayrılığı var. Yolsuz politikacılar veya yolsuzluk yok, rüşvet yok, birinin işini görmek yok, devlet tertemiz. Şimdi imparatorluğun eski topraklarında yolsuzluk alıp başını gidecek.” Son dediğinde haklı aslında. Yiyicilik ve sahtekarlık bu ülkelerin neredeyse tümünü sardı. Nesillerce ‘özgür’ insan acımasızca aldatıldı. Ancak diğer Avrupalılar gibi Bay Clarke da, yolsuzluğun ve etik sorunların beyazlarda görülmediğine inanmak gibi tedavisiz bir yanılgıdan mustarip. Continue reading “İngiltere’nin sözde “onur sistemi” o kadar yoz ki, Zimbabwe’de olsa utandırırdı – Yasmin Alibhai-Brown”

BBC: Namus bahanesiyle işlenen suçlarda anneler “görünmeyen kuvvet”

Child hides head in arms

İncelenen 100 “namus” suçu vakasından 49’unda anneler de işe dahil

Araştırmaya göre anneler “namus” suçlarının arkasındaki “görünmeyen kuvvet,” kızlarına şiddet uyguluyorlar.

Leeds Beckett Üniversitesi’nden kriminolog Rachael Aplin, bunun çoğu zaman polis raporlarına yansımadığını söylüyor. Çalıştığı 100 “namus” suçundan 49’unda işin içinde anneler de var ama bu durum raporlara çoğu zaman yansımıyor. Vakalar kız çocuklarına yönelik şiddetle ilgili ve bunların bazılarında şiddet çocuk düşürtmek için. Aplin, suçlulara yönelik atılan adımların hem erkekleri hem de kadınları kapsaması gerektiğini söylüyor. Üniversitede kriminoloji konusunda dersler veren Aplin, komiser muavini olarak sürdürdüğü polis detektifi kariyerine ara vermiş durumda. Continue reading “BBC: Namus bahanesiyle işlenen suçlarda anneler “görünmeyen kuvvet””

Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek

macron-lepenAssange karşıtı, Hillary yanlısı liberal solun Birleşik Krallık’taki sesi The Guardian gazetesinde çıkan bir yorum yazısının başlığı şöyle idi: “Le Pen, Yahudi Soykırımı konusunda revizyonist bir aşırı sağcı. Macron değil. Aralarında bir seçim yapmak çok mu zor?”

Tahmin edilebilir bir şekilde, metnin kendisi şöyle başlıyor: “Bir yatırım bankacısı olmak Yahudi Soykırımı revizyonisti olmakla aynı şey mi? Neoliberalizm neofaşizmle eşit mi?” ve dalga geçercesine, ikinci turda Macron’a oy vermek için “koşullu” sol desteğe bile karşı: “Şimdi bile Macron’a oy veririm – SEVE SEVE.”

En kötüsünden liberal şantaj bu: Macron koşulsuz desteklenmeli; önemli olan neoliberal bir merkez politikacı olması değil, Le Pen’e karşı olması. Bildiğimiz o eski “Trump’a karşı Hillary” hikayesi: faşist tehditle yüz yüze iken Hillary’nin peşinde toplanmalıyız (ve onun ekibinin Sanders’ı gaddarca nasıl kenara ittiğini ve dolayısıyla seçim mağlubiyetine katkı sağladığını unutmalıyız). Continue reading “Liberallere inanmayın, Le Pen ile Macron arasında “seçim” yapmış olmuyorsunuz – Slavoj Zizek”

İngiltere seçimleri: Bu noktaya nasıl geldik? – Richard Seymour

corbyn-crowd-1304x400

Seçim günü her şey nasıl da değişiyor. “Haziran’ı May’in sonu yapın” (Theresa May’in soyadı İngilizce Mayıs demek) dediler ve öyle de yaptılar.

Theresa May, A.N. Wilson ve Matthew D’Ancona’ya göre gizil gücü anaerkil seksapeli olan, Tory aktivistlerinin taptığı bir “annecik” olarak başladığı yolda, Tory Milletvekili Nigel Evans’a göre partinin ayağına bile değil, direkt kafasına sıkan kadın olmaya evrildi. Tory’ler Winnicott’un anneler hakkında söylediklerini biraz daha okumuş olsalardı neyin geldiğini görebilirlerdi. Continue reading “İngiltere seçimleri: Bu noktaya nasıl geldik? – Richard Seymour”

Brexit, DUP, kara para ve bir Suudi prensi arasındaki bağlantı ne? – Fintan O’Toole

image

DUP’ye yapılan yüklü bir bağışın öyküsü, John le Carré romanını aratmıyor. Ama seçmene kurgu değil gerçek lazım.

Kuzey İrlanda normal bir demokrasi olsaydı, tüm seçim kampanyası tek bir soruya odaklanırdı: Demokratik Birlik Partisi İngiltere’nin AB’den çıkışını destekleyerek birleşik bir İrlanda davasını ileriye taşımaya nasıl hizmet ediyor? Daha spesifik olarak: kara para bu sıra dışı kararda nasıl bir rol oynadı? Bu öykü, bir John Le Carré romanının tüm öğelerine sahip ama bu adada demokrasiye kurgu değil hakikat lazım. Continue reading “Brexit, DUP, kara para ve bir Suudi prensi arasındaki bağlantı ne? – Fintan O’Toole”

İslam’ı kabul etmeliyiz – Olivier Roy ile röportaj (Maciej Nowicki)

roy_2008

aspeninstitute.cz

Olivier Roy, Maciej Nowicki’ye verdiği röportajda “Barack Obama’nın politikası çok iyi” diyor; “Batı, Ortadoğu’da yeni sınırların belirlenmesine burnunu sokmamalı.”

Avrupa’nın İslam’la neden böyle bir sorunu var?

Çünkü Avrupa’nın dinle bir sorunu var. Tüm kıta, 20. yüzyıl başında Fransa’da yaşanana benzer hızlandırılmış bir laikleşme sürecinden geçiyor. Dini bir olguya, bir anomali, kökü kazınması gereken bir şey olarak bakıyoruz. Fransa’da bu çok net görülebilir: İslam’la savaşan medya, Katolik Kilisesi’ne savaş açmak için de hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Bunların nedeni, bugünkü versiyonu ile çeşitliliği kabul etmeyen, tamamen çarpık bir laiklik anlayışı. Eski versiyonunda ise laiklik, dindar-dinsiz tüm yurttaşların aynı haklara sahip olduğu inancına dayanıyordu. Bugün laiklik bambaşka bir anlama sahip—inananın kamusal alandan kaybolmasını, inancının özel alanda kalmasını istiyoruz. Devlet, herkese aynı normu dayatan etik bir homojenleştirme yürütüyor. Toplumumuz, bireyselciliği ve çeşitliliği ile övünüyor. Ama bir yandan da herkesin tam olarak aynı değerlere inanmasını talep ediyoruz. Bu absürt. Bugünün laikliği uzlaşıya dayanmıyor. Bu, din karşıtı bir laiklik, bir tür din fobisi. Continue reading “İslam’ı kabul etmeliyiz – Olivier Roy ile röportaj (Maciej Nowicki)”

Brexit sonrası Avrupa solu – Yanis Varoufakis

varoufakis-berlin-diem25

jacobinmag.com

5 Eylül 2016

Yunanistan eski maliye bakanı Yanis Varoufakis eleştirileri yanıtlıyor ve DiEM25’in Avrupa Birliği içinden direniş planını anlatıyor.

Sadece on bir ayda, Yunan “Oxi”si ve Brexit hem Avrupa Birliği’ni hem de Avrupa solunu salladı. AB’nin otoritercilik ile ekonomik başarısızlığının karışımından illallah getirmiş Avrupa solunun bir kesimi şimdi, kıta çapında AB’den çıkış referandumları için sol desteği harekete geçirecek bir “AB ile yolları ayırma” çağrısı yapıyor. Analizleri kısaca “Lexit” (ç.n. Left Leave, “Sol Çıkış”) olarak biliniyor.

Avrupa’da Uluslar Ötesi Demokrasi Hareketi DiEM25, Lexit mantığını Avrupa’nın ilericileri için alternatif bir ajanda lehine reddediyor. Kuşkusuz ki sol, Avrupa Birliği’nin, karar alma sürecini depolitize eden pratiğine tüm enerjisi ve hayal gücü ile karşı çıkmalı. Aslında bu görev diğer Avrupalı demokratlara, yani Yeşillere ve liberallere de düşüyor. Bu oluşumlar kendilerini sol olarak görmeyebilir ama Brüksel’in yetkisiz otoriterliğine direnme görevimizi onlar da paylaşıyor.

Mesele ilerici güçlerin AB müessesesi ve mevcut uygulamalarla mücadele edip etmemesi değil. Mesele bu mücadelenin hangi bağlamda, hangi kapsayıcı politik anlatı dahilinde gerçekleştirileceği. Bu konuda üç seçenek öne çıkıyor: Continue reading “Brexit sonrası Avrupa solu – Yanis Varoufakis”

Brexit’in Kısa Vadeli Makroekonomisi Üzerine Devam – Paul Krugman

krugman-new-1114-videoSixteenByNine1050.jpgÇeviri: Barış Satılmış, 2 Temmuz 2016, The New York Times

Perşembe günü Brexit’in kısa vadeli etkilerini değerlendirmiş ve talep üzerinde büyük bir olumsuz şok olacağına dair ekonomistler arasında evrensele yakın bir kabul olmasını sorgulamıştım. Brexit’çileri savunmak şöyle dursun, zeki görünmek adına mantığa aykırı düşünmeye de çalışmıyordum. Sadece standart makroekonomik modellerde ekonominin uzun vadede arz tarafı için kötü olan bir politikanın kısa vadede talep tarafını da kötü etkilemek zorunda olduğuna dair hiçbir şey söylenmemesine rağmen bu konsensüsün nereden kaynaklandığını gerçekten anlamamıştım. Ve ekonomistler arasında görülen konsensüsün analitik olmaktan çok, bir anlamda politik olmasından endişeleniyorum: “serbest ticaret iyi, Avrupa’dan ayrılmak kötü, bu nedenle tam olarak neden kötü olduğuna dair görüşlerinizde ayrıntıya girmenize gerek yok.” Continue reading “Brexit’in Kısa Vadeli Makroekonomisi Üzerine Devam – Paul Krugman”

Brexit’in Makroekonomisi: Güdülenmiş Akıl Yürütme mi? – Paul Krugman

063016krugman1-tmagArticleÇeviri: Barış Satılmış, 30 Haziran 2016, The New York Times

Hala tatildeyim ama bugün haberleri takip etmeye zamanım oldu ve açıkçası içim içimi yedi. Brexit ve etkileriyle ilgili tartışmaların çoğu canımı sıkıyor. Brexit’in trajik bir gelişme olduğunu ve uzan vadede ciddi ekonomik zararları olacağını düşünüyorum. Ama ezici bir çoğunlukla ekonomistlerden duyduğumuz, bunun kısa vadede de ciddi etkileri olacağı iddiası. Bu iddia şüphe götürür.

Dahası, bu iddianın standart makroekonomiden hiçbir net dayanağı yok ama varmış gibi sunuluyor. Bu gördüğümüz şeyin güdülenmiş bir akıl yürütme olduğundan ve sonunda ekonomistlerin güvenilirliğine zarar vereceğinden endişe ediyorum. Continue reading “Brexit’in Makroekonomisi: Güdülenmiş Akıl Yürütme mi? – Paul Krugman”