Rastak müziğiyle sınırlar aşıyor

rastak.png

Özgür Politika

Rastak, ülkesinin sınırlarını aşmış küresel bir müzik grubu. Deneysel bir topluluk ve deneysel müzik yapıyor. Ezgiye ve söze sadık bir grup olarak kendilerini tanımlıyorlar.

Derin bir kültürel ve tarihi arka plana sahip olan İran, Kürt ve Azeri müziğini geleneksel enstrümanlar ve modern ritimli formlarla yeniden yorumluyor. İran’ın dünyaca tanınan bu grubu esas olarak eski İran halk ezgileri üzerine çalışıyor.

Farsça, Kürtçe, Azerice, başta olmak üzere İran’daki tüm dillerde şarkılar söyleyen grubun elemanları Kürdistan, Azerbaycan, Tahran, Kirman, Horasan gibi ülkenin farklı bölgelerinden. Grubun kurucusu, her şeyi ise Siamak.

13’ü müzisyen 20’ye yakın elemanıyla, yirmi yıllık müzik serüvenine dört müzik albümü, film müzikleri, sayısız yurtiçi ve yurtdışı konser ile  ödüller sığdıran grup, günümüzde çokkültürlü müziğin de dünyadaki önde gelen temsilcilerinden.

Rastak’ın kurucusu Siamak Sepehri, gruplarını çokkültürlülüğün özeti olarak tanımlıyor.

Siamak Sepehri ile Rastak’ın Doğu Kürdistanlı vokalistleri Farzad ve Behzad Moradi kardeşler Yeni Özgür Politika’nın sorularını yanıtladı.  Continue reading “Rastak müziğiyle sınırlar aşıyor”

Reklamlar

Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan

Section-6

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (6)

TANG ÇİN’İ VE AFGANİSTAN DERSİ

Avrasya’da Rusya ABD’den çok Çin tarafından zapt edilecek. Aslında Rusya’nın Avrasya Gümrük Birliği’nin arkasındaki mantık, Çin nüfuzunu yapabildiği kadar sınırlandırmak. Çin çok ayrı bir emperyal zihniyete sahip. Binlerce yıl pek çok hanedanlık altında çok geniş bir imparatorluk olduğundan, Çin kendi üstünlüğünü hafife alıyor ve sonuç olarak düzgün yönetişim yoluyla başkalarını nüfuzu altına almaya hiç çalışmadı. (Bu ABD’nin, kendi prensiplerine dünya çapında din değiştirme benzeri bir dönüşü amaç edinmiş olan demokratik evrenselciliğine ters.) Çin’in hususi emperyal geleneği, iyi veya kötü her türden rejimle hiçbir suçluluk duymadan masaya oturabilmesine imkan veriyor. Pekin’in yüzlerce yıl tek sorunu, Han Çin’inin ekilebilir arazi beşiğini kısmen kuşatan steplerdeki “barbarlar” idi: ya şiddetle bastırılması, ya rüşvet verilmesi, ya da demografik olarak ezilmesi (tam da bugün olduğu gibi) gereken Tibetliler, Türk Müslüman Uygurlar, İç Moğollar ve diğerleri. Continue reading “Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan

Marco_Polo_Rides_The_Silk_Road
Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinden Çin’e seyahati
Marco Polo’nun Kubilay Han’ın huzuruna varmak için kat ettiği, çöller ve dağlar dolanan 5000 millik inanılmaz seyahat güzergahı, dünyanın yarısını kapsıyor.
1. Marco Polo, babası ve amcası ile birlikte Venedik’ten denize açıldı.
2. Han’a götürmek üzere Papa Gregory X’dan bir mektup aldılar.
3. Kudüs’ten kutsal yağ aldılar.
4. Hürmüz’ü geride bırakan Polo’lar kuzeye giden bir kervana katıldılar.
5. Marco dağlarda hasta düştü. Hastalığı sırasında dağda ateşin daha az yandığını fark etti.
6. Ölümcül Taklamakan Çölü’nü aştılar.
7. Çin Seddi’nden geçtiler.
8. Kubilay Han’ın Şangdu’daki yazlık sarayına vardılar.

AVRUPA YOK OLURKEN AVRASYA KAYNAŞIYOR

Westfalya devletler sistemi zayıflarken, süperkıta [Avrasya] tek bir akışkan, ele gelir ticaret ve çatışma birimi haline geliyor ve eski, emperyal miraslar – Rus, Çin, İran, Türk – öne çıkıyor. Orta Avrupa’dan etnik-Han Çin merkezine kadar her kriz, artık birbiriyle bağlantılı. Artık tek bir savaş alanı var.

Aşağıdaki analiz, bu değişime yönelik tarihsel ve coğrafi bir kılavuz.

“Bu kadar takdir ettiğim bir makaleyi okuduğum nadirdir. Gerçekten ufuk açıcı.”

– Henry Kissinger

Birinci Bölüm

BATI’NIN DAĞILIŞI

Batı medeniyeti, Soğuk Savaş dönemi ve hemen sonrasında eriştiği jeopolitik özlük ve ham güç düzeyine tarihte daha önce hiçbir zaman erişmemişti. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) binyıllık bir politik ve moral değerler geleneğini – kısaca Batı – sağlam bir askeri ittifak halinde yoğunlaştırdı. NATO, her şeyden önce kültürel bir fenomendi. Manevi kökenleri Yunan ve Roma felsefi ve idari miraslarına, erken Orta Çağlarda Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına, Amerikan Devrimi’nin fikirlerini doğuran 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanmasına kadar gidiyor. Elbette, Batı’nın kilit ulusları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ittifaklar halinde birbirleriyle savaştılar ve bu olağanüstü şartlar NATO’nun daha güvenli ve detaylandırmış yapılarının habercisi oldu. Bu yapılar, netice itibariyle, kıta çapında bir ekonomik sistemle desteklendi ve Avrupa Birliği’nde (AB) nihayetlendi. AB, NATO’ya içkin değerlere hem siyasal destek sağladı hem de gündelik içerik kazandırdı. Bu değerler genel olarak keyfi cezalandırmaya karşı hukukun üstünlüğü, etnik ülkeler üzerinde hukuk devletleri ve bireyin ırkı veya dini ne olursa olsun korunması idi. Demokrasinin seçimlerle ilgisi, tarafsız kurumlarla olanından daha azdır ne de olsa. Uzun Avrupa Savaşı’nın (1914-1989) bitimi, bu değerlerin zaferi oldu, komünizm en sonunda yenilmiş ve NATO ve AB, sistemlerini Orta ve Doğu Avrupa’ya, kuzeyde Baltık denizinden güneyde Karadeniz’e kadar genişletmişti. Ve bu kategorik olarak uzun bir Avrupa savaşı idi çünkü savaş dönemi mahrumiyetleri, siyasi ve ekonomik olarak, Sovyet uydu devletlerinde 1989’a dek sürdü, Batı ise Avrupa’nın ikinci totaliter sistemine, tıpkı ilkini 1945’te yendiği gibi galip geldi. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan

*Robert D. Kaplan’ın 11 Mayıs 2017 tarihli uzun makalesinin özel olarak Türkiye ile ilgili kısmının (TURKISH, IRANIAN, AND CENTRAL ASIAN POWER başlıklı bölüm) çevirisidir.

map-02-persian-and-ottoman-empire-01

Türk, İran ve Orta Asya Gücü

Türkiye’yi ordunun yönettiği Soğuk Savaş yılları boyunca biz batıdakilerin o çok takdir ettiği ve normal saydığı “dar … batı yönelimli” Türk dış politikası aslında bir sapma idi – Osmanlı emperyalizmine tövbe eden ve bu arada demokrat falan da olmayan azılı laik Mustafa Kemal “Atatürk”ün şahsına münhasır bir icadı. Jeopolitik olarak Batının işine gelen o diktatöryel Kemalist devlet, bir daha geri gelmeyecek. Ama yine de Erdoğan’ın, kendi zorlantılı otoriterliği içinde ve Anadolu’nun kendi içindeki Kürtleri boyunduruk altına alma girişiminde, bir yönüyle, tek etnikli bir Türk devleti için beyhude cebelleşen bir Kemalist olduğunu da söylemek gerek. Türkiye için Levant’ta bir kudret simsarı vizyonu dahi çok Osmanlı.

Türkiye ve İran, uzun ve kıymetli imparatorluk mirasları sayesinde, Yakın Doğu’daki en tutarlı devletler; Anadolu kara köprüsünü ve İran platosunu kapsayan doğal coğrafyaları bunu daha da kuvvetlendiriyor. Tutarlı derken şu anki rejimlerinin istikrarlı olduğunu değil, kurumlarının Arap dünyasındakine kıyasla çok daha fazla derinliğe sahip olduğunu, bu nedenle Türkiye’de 2016 yazında yaşanan darbe girişimi ve ardından gelen baskı dönemi gibi istikrarsızlıkları muhtemelen atlatacaklarını söylüyorum. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan”

Petrol, altın ve rüşvet: Geri sayan bir Türk saatli bombası – Raffi Bedrosyan

bedrosyan

The Armenian Weekly Özel

Manhattan, New York’taki küçük bir mahkeme salonunda, ABD, Türkiye ve İran, ama daha da kritik olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için ciddi sonuçları olabilecek bir hukuk piyesi oynanıyor. Bu dava, onu etkisiz hale getirmeye dönük tüm gizli çabalarına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın suratında patlayabilecek saatli bir bomba.

33 yaşındaki İran asıllı Türk vatandaşı Rıza Sarraf, 17 Mart 2016’da Miami’de uçaktan iner inmez gözaltına alındı. ABD’ye eşi ve kızı ile Disney World’ü görmeye geldiğini söyledi. Ama kendisine yöneltilen üç suçlama ciddiydi—İran’a yönelik ABD yaptırımlarını ihlal, para aklamak ve banka yolsuzluğu. Derhal şu an kalmakta olduğu bir New York hapishanesine transfer edildi.

Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’la olan bağlantı? Okumaya devam edin, bu devam eden bir uluslararası macera filmi. Continue reading “Petrol, altın ve rüşvet: Geri sayan bir Türk saatli bombası – Raffi Bedrosyan”

Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk

erdogan-turkey-is-entering-a-very-different-period-in-relations-with-russia

Independent

Pek de uzak olmayan bir süre önce, Putin’le “sıfırlama” düğmesine basmak isteyen Hillary Clinton’dı. Şimdi ise, etkileri çok daha büyük olacak şekilde, Erdoğan.

Sultan, Çar’ı St. Petersburg’daki tahtında görmeye gidiyor. Ve Şam Halifesi, BAAS Partisi politikasının işe yaradığını bir kez daha ispatladığına kanaat getirmiş vaziyette Suriye’den seyredecek. Politika mı? Bir saniye.

Türkiye’nin Suriye üzerindeki gücü – Arap Körfezi’nden para ve silahların iç savaşa aktarılmasındaki Pakistan benzeri rolü, IŞİD, el Kaide (veya Nusra Cephesi ya da Şam’ın Fethi ya da her ne ise) için kaçakçılık yolu olması – Şam için ciddi bir tehdit gibi görünürken, Türkiye’nin gizemli darbesi geliverdi, ordusu iğdiş edildi ve Sultan Erdoğan ülkesini NATO’dan Rusya Ana’ya doğru yanaştırmak için St. Petersburg’a koşturuyor.

Continue reading “Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk”

İran IŞİD’e Karşı – James Devine

iran-versus-isil-

Çeviren: Engin Doğan

Saddam Hüseyin’in olmadığı bir tabloda bile, İran, Sünni liderliğindeki bir Irak’ı politik ve askeri bir tehdit olarak görüyordu. Bağdat’taki dost bir Şii hükümet ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısında da set görevi gördü. Eğer IŞİD, Irak sınırını yeniden çizmeyi başarabilirse İran’ın bu kazanımlarının çoğu yok olacak.

Dışardan görünüşünün aksine, İran’ın IŞİD’e karşı yürütülen savaşta yer alması mezhepçi açıklamalara meydan okur nitelikte. IŞİD’in bütün Şiilere karşı nefretle motive olma ihtimaline karşın, Tahran kendi dindaşlarına yardım etmek için hiç acele etmedi. Bunun yerine, onun yardımı seçici ve stratejik oldu. Bu IŞİD’in yüzleştiği bir gerçek. Onların İran topraklarını tehdit edebilecek silah, asker ve hava gücü mevcut değil. Yine de IŞİD, İran’ın ana çıkarlarına tehdit teşkil edebilecek çok boyutlu bir yapı olarak ortada duruyor. Bundan dolayı Tahran’ın cevabı dinsel olmaktan çok reel-politik. Fakat, bölgedeki mezhepçi ve ABD’den kaynaklı ideolojik bölünmeler İran’ın IŞİD’e karşı olan stratejisinde çelişkiye düşmesine sebep oluyor ve İran’ın uzun vadedeki etkinliğini açık bir soru haline getiriyor. Continue reading “İran IŞİD’e Karşı – James Devine”

Yeni Arap Soğuk Savaşı: ABD Politikası Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya Çatışma ve Kargaşa Ekiyor

Salı, 3 Şubat 2015

ABD, Ukrayna’ya olası bir askeri yardımla, bu konuda gerilimi esaslı bir şekilde tırmandırma seçeneğini değerlendirirken, biz de Amerikan politikasının Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya nasıl çatışma tohumları ektiğine bakıyoruz. Libya iki farklı hükümet tarafından yönetiliyor ve Birleşmiş Milletler süregiden birlik görüşmelerinin başarısızlığı halinde “total bir kaos” uyarısı yaptı.

ABD destekli Mısır rejimi, politik muhalefeti şiddetle bastırmaya devam ediyor. General Abdül Fettah el Sisi’nin geçtiğimiz Haziran’da başkan olmasından bu yana, protestoculara yönelik en berbat katliam gerçekleştirildi.

Irak son birkaç yıldaki en kanlı ayını geçirdi. Görevden ayrılan Savunma Bakanı Chuck Hagel, ABD’nin İslam Devleti’ne karşı süren kampanyası için, savaşmayan kara askerleri göndermesinin gerekebileceğini söyledi.

Suriye’de, dünyanın en kötü insani krizi yaşanmakta. ABD, Başkan Beşir el Esad’ın devrilmesine yönelik çağrılarını geri çekti. Lübnan’da Hizbullah ve İsrail, geçtiğimiz hafta 2006’dan bu yanaki en şiddetli çatışmalardan birini yaşadı. Bu olayı günler sonra Washington Post’un CIA ile İsrailli muadili Mossad’ın, üst düzey bir Hizbullah liderini yedi yıl önce suikastla öldürdüğüne dair haberi izledi.

İran konusundaki anlaşmazlığın, Başkan Obama ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu arasındaki ilişkileri şimdiye kadarki en düşük seviyesine getirdiği söyleniyor.

Geçen ay Kral Abdullah’ın ölümünü takiben, Obama, ABD’nin yeni baskıcı rejime olan desteğinin büyük bir göstergesi olarak, Suudi Arabistan’a giden en büyük delegasyona öncülük etti.

Ve Yemen’de, geçtiğimiz ay Başkan Abdu Hadi’nin istifası ardından, Husi isyancıların iktidarı ele geçirme tehdidinde bulunmasıyla, belirsizlik hakim.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki durumu ve ABD’nin süren çatışmalardaki rolünü Trinity College’da uluslararası siyaset profesörü olan Vijay Prashad ile konuştuk. Continue reading “Yeni Arap Soğuk Savaşı: ABD Politikası Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya Çatışma ve Kargaşa Ekiyor”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Suriye: Küresel diplomasi dansı – Pepe Escobar

9 Mayıs 2013

000_dv1469851.si

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus meslektaşı Sergey Lavrov 7 Mayıs 2013 günü Moskova’da ortak basın toplantısında

İsrail’in Suriye’yi bombalamasının jeopolitik oyuncuların yetişkinler gibi davranmaya başlamasına yol açmış olabileceğini varsaymak cazip bir fikir.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Başkan Putin’le görüşmek için Moskova’ya inmeden önce Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluştu. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi Amman’daydı ve ardından Şam’a geçti. İngiltere Başbakanı David Cameron da Soçi’de Putin’le görüşecek. Önümüzdeki hafta Katar Dışişleri Bakanı Tahran’da olacak.

Bu diplomatik dans ne anlama geliyor? Obama yönetimi açısından oyun hala aynı: Başkan’ın kendisinin de birçok kez belirttiği gibi “Esad gitmeli” ve Moskova da buna yol vermeli. Bu elbette hüsnükuruntudan ibaret; Kerry, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesi ardından, (çöl) rüzgârının hangi yönde estiğini fark etmiş görünüyor.

Obama’nın İsrail bombardımanı öncesi sahip olduğu seçenekleri daha önce yorumlamıştım. Obama yönetiminin uçuşa yasak bölge seçeneğini en azından şimdilik terk etmiş olabileceğini varsaymak (görece) güvenli olabilir. Obama’nın (veya Cameron ya da İsrail’in) Putin’in gözünü korkutabileceğini sanmak Alice Harikalar Diyarında mantığı.

İran açısı

Evet, mesele hep İran’dı. Koltuk generalleri (ABD Think Tank’leri olarak da bilinirler) İran’ın bölgesel etkisinin Suriye’deki NATO-KİÖ-İsrail destekli iç savaş nedeniyle azaldığı hüsnükuruntusu ile heyecanlılar. İş o kadar basit değil.

Pazartesi günü, Ankara Türkiye-Suriye sınırında askeri tatbikatlara başladı. Salihi ile Davutoğlu’nun bu konuda yakında konuşacağı kesin.

Tahran’ın mutlak kırmızıçizgisi, Esad’ın Şam’da iktidarda kalması. Şu an için, hükümetinin çökmekte olduğuna dair hiçbir kanıt olmadığı ortada.

SYRIA-IRAN-CONFLICT-POLITICS-DIPLOMACY

Suriye Başkanı Beşar el Esad (sağda), 7 Mayıs 2013 günü Suriye’nin başkenti Şam’da İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ile görüşüyor.

Ortadoğu’yu uzaktan da olsa tanıyan herkes, özellikle de Tahran’da, Washington’un Bush-Obama arasında süreklilik arz eden Suriye’deki ajandasını bilir. Seymour Hersh’in halihazırda ayrıntılarıyla ele aldığı gibi, mezhepçiliğe odaklanmış bir böl ve yönet politikasıdır bu. Bu stratejinin en önemli maddesi elbette ki (asla kabul edilmese de) radikal İslamcıların desteği. Bu örnekte bir kez daha Reagan döneminin ‘özgürlük savaşçıları’na geri dönüyoruz.

Tahran ayrıca net bir şekilde bu sürecin Suudilerle İsrail’i nasıl yan yana getirdiğini de görüyor. Mevcut durumda, kebaptaki kırmızı domates, Rupert Murdoch’un Londra merkezli Sunday Times gazetesine sızdırılan ve İsrail, KİÖ üyeleri Suudi Arabistan ve BAE, Ürdün ve Türkiye’yi “İran’ın nükleer arzularına karşı çıkmak” üzere birleştiren yeni “Savunma Hilali”.

Dolayısıyla İran-Suriye-Hizbullah, Bağdat’taki Maliki hükümeti ile birlikte, pan Arap sokağındaki birçoklarınca direniş ekseni olarak değerlendiriliyorsa, karşı saldırı merkezi Washington; Tel Aviv ve Riyad ise kolaylıkla neokolonyalizm ekseni (belki de kuklalar ekseni?) olarak tanımlanabilir.

Katar neyin peşinde?

ABD Think Tank’lerinin Esad hükümetinin çöküşüne (veya ‘devlet dışı aktör’ konumuna düşürülmesine) dair gördüğü rüyalar, Selefi-cihatçı grupların Suriye’de avantaj sağlaması olasılığından açık şekilde kaçınıyor. Bu olursa (ki bu büyük bir olasılık), Ortaçağ zihniyetli bu grupların KİÖ petro-monarşilerine, İsrail’e ve Türkiye’ye karşı, İran’a olduklarından çok daha acımasız olabilecekleri kesin.

Salihi’nin Ürdünlülere ziyareti sırasında bunları söylediğine bahse girilebilir. Tahran’ın stratejistleri, Esad sonrası bir düzende, (mükemmel İngilizcesi sayesinde yaptığı her şey yanına kalan) Kral Playstation yönetimindeki bir polis devletinin ya başka bir Müslüman Kardeşler derebeyliğine ya da mini bir emirliğe dönüşeceğini net şekilde görüyorlar.

Ancak tüm bu karmaşa arasındaki gerçekten ilginç olan ilişki, Tahran ile hem Doha hem de Ankara arasındaki. Tahran, patolojik Şii nefretini bildiği Suudiler konusunda hiçbir şey yapılamayacağının farkında. Ancak Tahran, Katarlılar ve Türklerle radikal Sünni/Vahabi hoşgörüsüzlüğünün ve Suriye’deki cinai hiddetin onlar için ne gibi etkileri olabileceğini kesinlikle tartışabilir.

Katar ikili oynamaya devam edecek. Prens Halife el Tani Kasım’da İsrail’i ziyaret edecek; Katar kraliyet ailesi için bu bir ilk. Bu Arap dünyasındaki milyonlarca adanmış anti-Siyonist arasında pek de iyi karşılanmayacak.

ECUADOR-QATAR-CORREA-AL THANI

Prens Halife el Tani

Katar’ın daima, Doha’da yıllar geçirdikten sonra şimdi Kahire’de Uluslararası Müslüman Alimler Birliği başkanı olarak parlayan Şeyh Yusuf el Karadavi’nin amigoluğunu yapmış olduğu unutulmamalı. El Karadavi Suriye’de Esad karşıtı cihadın büyük bir destekçisi oldu.

Suriyeli milliyetçi komutanlar (evet, varlar), Katar’ı kalabalık ‘isyancı’ grupları uzaktan kontrol etmekle suçluyorlar. Doha’nın amacı: Suriye’de İslami bir devlet, başka ne? Doha’yı Washington’a sevdirecek bir ajanda değil, aynı yatakta olsalar bile; ABD onaylı Suriye Ulusal Koalisyonu (Müslüman Kardeşler etkisindeki bir oluşum), Katar’ın uzak kontrolü altında.

Absürdistan terimleriyle, bu, Suudilerin, Türkiye’nin, Ürdün’ün ve Katar’ın örtülü şekilde ‘isyancıları’ silahlandırmasına, CIA’nın da ‘danışman rolünde’ silahların laik ve ılımlı gruplara gitmesini sağlamasına yakın düşüyor.

Katar her şeyi inkar ediyor; gerçek gazeteciliğin altın kuralı resmi yalanlama olmadan hiçbir şeye inanmamaktır. Katar Başbakanı Hamid bin Cesim el Tani’ye göre, “Sadece kendimiz için bir rol aramıyoruz… Pan-Arap bir rol arayışındayız.” Katar Washington’u kafalıyor olabilir ama Şam’ı, Tahran’ı ya da Moskova’yı kafalayamadığı kesin.