Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk

erdogan-turkey-is-entering-a-very-different-period-in-relations-with-russia

Independent

Pek de uzak olmayan bir süre önce, Putin’le “sıfırlama” düğmesine basmak isteyen Hillary Clinton’dı. Şimdi ise, etkileri çok daha büyük olacak şekilde, Erdoğan.

Sultan, Çar’ı St. Petersburg’daki tahtında görmeye gidiyor. Ve Şam Halifesi, BAAS Partisi politikasının işe yaradığını bir kez daha ispatladığına kanaat getirmiş vaziyette Suriye’den seyredecek. Politika mı? Bir saniye.

Türkiye’nin Suriye üzerindeki gücü – Arap Körfezi’nden para ve silahların iç savaşa aktarılmasındaki Pakistan benzeri rolü, IŞİD, el Kaide (veya Nusra Cephesi ya da Şam’ın Fethi ya da her ne ise) için kaçakçılık yolu olması – Şam için ciddi bir tehdit gibi görünürken, Türkiye’nin gizemli darbesi geliverdi, ordusu iğdiş edildi ve Sultan Erdoğan ülkesini NATO’dan Rusya Ana’ya doğru yanaştırmak için St. Petersburg’a koşturuyor.

Okumaya devam et “Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk”

İran IŞİD’e Karşı – James Devine

iran-versus-isil-

Çeviren: Engin Doğan

Saddam Hüseyin’in olmadığı bir tabloda bile, İran, Sünni liderliğindeki bir Irak’ı politik ve askeri bir tehdit olarak görüyordu. Bağdat’taki dost bir Şii hükümet ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısında da set görevi gördü. Eğer IŞİD, Irak sınırını yeniden çizmeyi başarabilirse İran’ın bu kazanımlarının çoğu yok olacak.

Dışardan görünüşünün aksine, İran’ın IŞİD’e karşı yürütülen savaşta yer alması mezhepçi açıklamalara meydan okur nitelikte. IŞİD’in bütün Şiilere karşı nefretle motive olma ihtimaline karşın, Tahran kendi dindaşlarına yardım etmek için hiç acele etmedi. Bunun yerine, onun yardımı seçici ve stratejik oldu. Bu IŞİD’in yüzleştiği bir gerçek. Onların İran topraklarını tehdit edebilecek silah, asker ve hava gücü mevcut değil. Yine de IŞİD, İran’ın ana çıkarlarına tehdit teşkil edebilecek çok boyutlu bir yapı olarak ortada duruyor. Bundan dolayı Tahran’ın cevabı dinsel olmaktan çok reel-politik. Fakat, bölgedeki mezhepçi ve ABD’den kaynaklı ideolojik bölünmeler İran’ın IŞİD’e karşı olan stratejisinde çelişkiye düşmesine sebep oluyor ve İran’ın uzun vadedeki etkinliğini açık bir soru haline getiriyor. Okumaya devam et “İran IŞİD’e Karşı – James Devine”

Yeni Arap Soğuk Savaşı: ABD Politikası Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya Çatışma ve Kargaşa Ekiyor

Salı, 3 Şubat 2015

ABD, Ukrayna’ya olası bir askeri yardımla, bu konuda gerilimi esaslı bir şekilde tırmandırma seçeneğini değerlendirirken, biz de Amerikan politikasının Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya nasıl çatışma tohumları ektiğine bakıyoruz. Libya iki farklı hükümet tarafından yönetiliyor ve Birleşmiş Milletler süregiden birlik görüşmelerinin başarısızlığı halinde “total bir kaos” uyarısı yaptı.

ABD destekli Mısır rejimi, politik muhalefeti şiddetle bastırmaya devam ediyor. General Abdül Fettah el Sisi’nin geçtiğimiz Haziran’da başkan olmasından bu yana, protestoculara yönelik en berbat katliam gerçekleştirildi.

Irak son birkaç yıldaki en kanlı ayını geçirdi. Görevden ayrılan Savunma Bakanı Chuck Hagel, ABD’nin İslam Devleti’ne karşı süren kampanyası için, savaşmayan kara askerleri göndermesinin gerekebileceğini söyledi.

Suriye’de, dünyanın en kötü insani krizi yaşanmakta. ABD, Başkan Beşir el Esad’ın devrilmesine yönelik çağrılarını geri çekti. Lübnan’da Hizbullah ve İsrail, geçtiğimiz hafta 2006’dan bu yanaki en şiddetli çatışmalardan birini yaşadı. Bu olayı günler sonra Washington Post’un CIA ile İsrailli muadili Mossad’ın, üst düzey bir Hizbullah liderini yedi yıl önce suikastla öldürdüğüne dair haberi izledi.

İran konusundaki anlaşmazlığın, Başkan Obama ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu arasındaki ilişkileri şimdiye kadarki en düşük seviyesine getirdiği söyleniyor.

Geçen ay Kral Abdullah’ın ölümünü takiben, Obama, ABD’nin yeni baskıcı rejime olan desteğinin büyük bir göstergesi olarak, Suudi Arabistan’a giden en büyük delegasyona öncülük etti.

Ve Yemen’de, geçtiğimiz ay Başkan Abdu Hadi’nin istifası ardından, Husi isyancıların iktidarı ele geçirme tehdidinde bulunmasıyla, belirsizlik hakim.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki durumu ve ABD’nin süren çatışmalardaki rolünü Trinity College’da uluslararası siyaset profesörü olan Vijay Prashad ile konuştuk. Okumaya devam et “Yeni Arap Soğuk Savaşı: ABD Politikası Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya Çatışma ve Kargaşa Ekiyor”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Suriye: Küresel diplomasi dansı – Pepe Escobar

9 Mayıs 2013

000_dv1469851.si

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus meslektaşı Sergey Lavrov 7 Mayıs 2013 günü Moskova’da ortak basın toplantısında

İsrail’in Suriye’yi bombalamasının jeopolitik oyuncuların yetişkinler gibi davranmaya başlamasına yol açmış olabileceğini varsaymak cazip bir fikir.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Başkan Putin’le görüşmek için Moskova’ya inmeden önce Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluştu. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi Amman’daydı ve ardından Şam’a geçti. İngiltere Başbakanı David Cameron da Soçi’de Putin’le görüşecek. Önümüzdeki hafta Katar Dışişleri Bakanı Tahran’da olacak.

Bu diplomatik dans ne anlama geliyor? Obama yönetimi açısından oyun hala aynı: Başkan’ın kendisinin de birçok kez belirttiği gibi “Esad gitmeli” ve Moskova da buna yol vermeli. Bu elbette hüsnükuruntudan ibaret; Kerry, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesi ardından, (çöl) rüzgârının hangi yönde estiğini fark etmiş görünüyor.

Obama’nın İsrail bombardımanı öncesi sahip olduğu seçenekleri daha önce yorumlamıştım. Obama yönetiminin uçuşa yasak bölge seçeneğini en azından şimdilik terk etmiş olabileceğini varsaymak (görece) güvenli olabilir. Obama’nın (veya Cameron ya da İsrail’in) Putin’in gözünü korkutabileceğini sanmak Alice Harikalar Diyarında mantığı.

İran açısı

Evet, mesele hep İran’dı. Koltuk generalleri (ABD Think Tank’leri olarak da bilinirler) İran’ın bölgesel etkisinin Suriye’deki NATO-KİÖ-İsrail destekli iç savaş nedeniyle azaldığı hüsnükuruntusu ile heyecanlılar. İş o kadar basit değil.

Pazartesi günü, Ankara Türkiye-Suriye sınırında askeri tatbikatlara başladı. Salihi ile Davutoğlu’nun bu konuda yakında konuşacağı kesin.

Tahran’ın mutlak kırmızıçizgisi, Esad’ın Şam’da iktidarda kalması. Şu an için, hükümetinin çökmekte olduğuna dair hiçbir kanıt olmadığı ortada.

SYRIA-IRAN-CONFLICT-POLITICS-DIPLOMACY

Suriye Başkanı Beşar el Esad (sağda), 7 Mayıs 2013 günü Suriye’nin başkenti Şam’da İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ile görüşüyor.

Ortadoğu’yu uzaktan da olsa tanıyan herkes, özellikle de Tahran’da, Washington’un Bush-Obama arasında süreklilik arz eden Suriye’deki ajandasını bilir. Seymour Hersh’in halihazırda ayrıntılarıyla ele aldığı gibi, mezhepçiliğe odaklanmış bir böl ve yönet politikasıdır bu. Bu stratejinin en önemli maddesi elbette ki (asla kabul edilmese de) radikal İslamcıların desteği. Bu örnekte bir kez daha Reagan döneminin ‘özgürlük savaşçıları’na geri dönüyoruz.

Tahran ayrıca net bir şekilde bu sürecin Suudilerle İsrail’i nasıl yan yana getirdiğini de görüyor. Mevcut durumda, kebaptaki kırmızı domates, Rupert Murdoch’un Londra merkezli Sunday Times gazetesine sızdırılan ve İsrail, KİÖ üyeleri Suudi Arabistan ve BAE, Ürdün ve Türkiye’yi “İran’ın nükleer arzularına karşı çıkmak” üzere birleştiren yeni “Savunma Hilali”.

Dolayısıyla İran-Suriye-Hizbullah, Bağdat’taki Maliki hükümeti ile birlikte, pan Arap sokağındaki birçoklarınca direniş ekseni olarak değerlendiriliyorsa, karşı saldırı merkezi Washington; Tel Aviv ve Riyad ise kolaylıkla neokolonyalizm ekseni (belki de kuklalar ekseni?) olarak tanımlanabilir.

Katar neyin peşinde?

ABD Think Tank’lerinin Esad hükümetinin çöküşüne (veya ‘devlet dışı aktör’ konumuna düşürülmesine) dair gördüğü rüyalar, Selefi-cihatçı grupların Suriye’de avantaj sağlaması olasılığından açık şekilde kaçınıyor. Bu olursa (ki bu büyük bir olasılık), Ortaçağ zihniyetli bu grupların KİÖ petro-monarşilerine, İsrail’e ve Türkiye’ye karşı, İran’a olduklarından çok daha acımasız olabilecekleri kesin.

Salihi’nin Ürdünlülere ziyareti sırasında bunları söylediğine bahse girilebilir. Tahran’ın stratejistleri, Esad sonrası bir düzende, (mükemmel İngilizcesi sayesinde yaptığı her şey yanına kalan) Kral Playstation yönetimindeki bir polis devletinin ya başka bir Müslüman Kardeşler derebeyliğine ya da mini bir emirliğe dönüşeceğini net şekilde görüyorlar.

Ancak tüm bu karmaşa arasındaki gerçekten ilginç olan ilişki, Tahran ile hem Doha hem de Ankara arasındaki. Tahran, patolojik Şii nefretini bildiği Suudiler konusunda hiçbir şey yapılamayacağının farkında. Ancak Tahran, Katarlılar ve Türklerle radikal Sünni/Vahabi hoşgörüsüzlüğünün ve Suriye’deki cinai hiddetin onlar için ne gibi etkileri olabileceğini kesinlikle tartışabilir.

Katar ikili oynamaya devam edecek. Prens Halife el Tani Kasım’da İsrail’i ziyaret edecek; Katar kraliyet ailesi için bu bir ilk. Bu Arap dünyasındaki milyonlarca adanmış anti-Siyonist arasında pek de iyi karşılanmayacak.

ECUADOR-QATAR-CORREA-AL THANI

Prens Halife el Tani

Katar’ın daima, Doha’da yıllar geçirdikten sonra şimdi Kahire’de Uluslararası Müslüman Alimler Birliği başkanı olarak parlayan Şeyh Yusuf el Karadavi’nin amigoluğunu yapmış olduğu unutulmamalı. El Karadavi Suriye’de Esad karşıtı cihadın büyük bir destekçisi oldu.

Suriyeli milliyetçi komutanlar (evet, varlar), Katar’ı kalabalık ‘isyancı’ grupları uzaktan kontrol etmekle suçluyorlar. Doha’nın amacı: Suriye’de İslami bir devlet, başka ne? Doha’yı Washington’a sevdirecek bir ajanda değil, aynı yatakta olsalar bile; ABD onaylı Suriye Ulusal Koalisyonu (Müslüman Kardeşler etkisindeki bir oluşum), Katar’ın uzak kontrolü altında.

Absürdistan terimleriyle, bu, Suudilerin, Türkiye’nin, Ürdün’ün ve Katar’ın örtülü şekilde ‘isyancıları’ silahlandırmasına, CIA’nın da ‘danışman rolünde’ silahların laik ve ılımlı gruplara gitmesini sağlamasına yakın düşüyor.

Katar her şeyi inkar ediyor; gerçek gazeteciliğin altın kuralı resmi yalanlama olmadan hiçbir şeye inanmamaktır. Katar Başbakanı Hamid bin Cesim el Tani’ye göre, “Sadece kendimiz için bir rol aramıyoruz… Pan-Arap bir rol arayışındayız.” Katar Washington’u kafalıyor olabilir ama Şam’ı, Tahran’ı ya da Moskova’yı kafalayamadığı kesin.

Eleştirileri Susturmak – Dr. Paul Craig Roberts

Kim kimi tehdit ediyor?

Sahte “terör komploları” düzenlemesi ile tanınan FBI, 2010 yılında, “teröre somut destek veren faaliyetlere” ilişkin bir soruşturma kapsamında birçok eyalette barış aktivistlerinin evlerini bastı ve kişisel eşyalarına el koydu.

Savcılar davalarını Washington’un saldırgan savaş politikalarına karşı çıkmanın teröristlere yardım etmek olduğu üzerine kurarken, savaş karşıtı protestocuları, büyük jüriler önünde ifade vermeye çağıran celpler çıkarıldı. Baskınların ve büyük jüri celplerinin amacı, savaş karşıtı hareketi eylemsizlik içinde felç etmekti.

Geçtiğimiz hafta, Washington/Tel Aviv emperyalizmini eleştiren son iki kişi de ana akım medyadaki yerlerini bir çırpıda kaybettiler. Yargıç Napolitano’nun popüler programı Freedom Watch, Fox TV tarafından yayından kaldırıldı ve Pat Buchanan MSNBC’den kovuldu. Her iki uzman da, geniş takipçiye sahiptiler ve sözlerini sakınmamaları ile takdir görüyorlardı.

Birçokları, İsrail hükümetinin Washington’u İran ile savaşa sokma gayretlerine yönelik eleştirileri susturmak için, İsrail lobisinin TV reklam verenleri üzerindeki nüfuzunu kullandığından şüphe ettiler. Ne olursa olsun, önümüzde duran şey, ana akım medyanın artık tek sesli oluşu. Amerikalılar tek bir ses, tek bir mesaj duyuyorlar ve bu mesaj propaganda. Aykırı fikirler en fazla, işveren tarafından ödenen sağlık katkılarının doğum kontrol ünü de içerip içermemesi tartışmalarını hoş görüyor. Anayasal hakların yerini ücretsiz prezervatif hakkı almış durumda.

Batı medyası Washington kime parmak sallarsa onu şeytanlaştırıyor. Washington’un çıplak saldırganlığını meşrulaştırmak için söylenen yalanların bini bir para: Taliban el Kaide ile bir ve aynı şey sayılıyor, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu söyleniyor ve Kaddafi’nin yalnızca bir terörist olmakla kalmayıp, Libyalı kadınlara tecavüz edebilsinler diye askerlerine Viagra hapı dağıttığı iddia ediliyor.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve CIA’nın Ulusal İstihbarat Tahminleri bölümü, kamuoyu önünde bunun aksi yönde beyanlarda bulunmasına rağmen, Başkan Obama ve Kongre üyeleri, Tel Aviv ile birlikte, İran’ın nükleer silah yaptığını iddia etmeye devam ediyorlar. Haberlere göre, Pentagon şefi Leon Panetta Temsilciler Meclisi üyelerine 16 Şubat’ta “Tahran’ın nükleer silah geliştirme yönünde bir karar vermiş olmadığını” söyledi.

Ancak Washington’da gerçeklerin kıymeti yok. Yalnızca güçlü çıkar gruplarının maddi çıkarları önemli.

An itibariyle Amerikan Hakikatler Bakanlığı, mesaisini İran hakkında yalanlar yaymakla Suriye hakkında yalanlar yaymak arasında bölmüş bulunuyor. Yakın zamanda, Tayland’da bazı patlamalar oldu ve bu patlamalar İran’ın üstüne atıldı. Geçtiğimiz Ekim ayında FBI, büronun bir İran komplosunu açığa çıkardığını duyurdu. Buna göre İran bir Meksikalı uyuşturucu çetesine Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi’ni öldürtmek için bir kullanılmış araba satıcısına ödeme yapmıştı. Beyaz Saray’daki ebleh, bu inanılmaz komploya inandığını açıkladı ve “güçlü kanıtlar olduğunu” söyledi ama hiçbir kanıt ortaya çıkmış değil. Olmayan bir komployu duyurmaktaki amaç, Obama’nın yaptırımlarını meşrulaştırmak. Nükleer enerji geliştirdiği için İran’a uygulanan bu yaptırımlar artık bir ambargo boyutuna ulaştı ve ambargo bir savaş sebebi.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın imzacısı olarak, nükleer enerji geliştirme hakkına sahip. UAEA denetçileri, sürekli olarak İran’dalar ve raporları, nükleer malzemelerin silah programına yönlendirilmediğini gösteriyor.

Yani, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporlarına, ABD Ulusal İstihbarat Tahminlerine ve mevcut Savunma Bakanı’na göre, İran’ın nükleer silahı olduğuna veya nükleer silah geliştirdiğine dair hiçbir kanıt yok. Yine de Obama, İran’a karşı yasadışı yaptırımlar uyguluyor ve İran’ı bilinen tüm kanıtlarla çelişen suçlamalar temelinde askeri saldırı ile tehdit etmeye devam ediyor.

Böyle bir şey nasıl olabiliyor? Olabiliyor çünkü, Başkan Obama’ya, UAEA’nın yanı sıra kendi CIA’sı ve kendi Savunma Bakanı, yaptırımların hiçbir temeli olmadığını bildirirken, neden İran’a savaş gibi yaptırımlar uyguladığını soracak, kendisi de İsrail lobisi tarafından elimine edilen Helen Thomas gibi biri yok artık.

Sorgulayacak özgür bir basını yokken ABD’nin bir demokrasi olduğu fikrine sadece gülünebilir. Ancak medya artık gülmüyor, yalan söylüyor. Tıpkı hükümet gibi, ABD ana akım medyası da ağzını ne zaman açsa veya bir kelime yazsa, yalan söylüyor. Hatta, medya şirketlerinin patronları, çalışanlarına yalan söylemeleri için para ödüyor. İşleri bu. Hele bir hakikati söyleyin bakalım, tıpkı Buchanan, Napolitano ve Helen Thomas gibi tarih olursunuz.

Hakikatler Bakanı’nın “Esad’ın ordusu tarafından katledilen barışçıl protestocular” olarak andığı kişiler, aslında Washington tarafından silahlandırılan ve finanse edilen isyancılar. Washington bir iç savaş körükledi. Washington, niyetinin baskı altındaki ve kötü muamele gören Suriye halkını Esad’dan kurtarmak olduğunu iddia ediyor, tıpkı Washinton’un baskı altındaki ve kötü muamele gören Libya halkını Kaddafi’den kurtardığı gibi. Bugün çatışmakta olan çeteler tarafından terörize edilen “kurtarılmış” Libya, eski halinden bile beter durumda. Obama sayesinde, bir ülke daha harap oldu.

Suriyeli sivillere uygulanan katliamlara ilişkin raporlar doğru olabilir ancak bu raporlar, kendilerini iktidara getirecek bir Batı müdahalesini arzu eden isyancılardan geliyor. Dahası, bu sivil ölümlerin, ordusu Suudi Arabistan askeri ile takviye edilmiş ABD destekli Bahreyn hükümeti tarafından öldürülen Bahreynli sivillerden ne farkı var? Batı medyasından, kukla devletleri tarafından işlenen sivil katliamlara Washington’un körlüğüne ilişkin hiçbir feryat duyulmuyor.

Suriye’deki katliamların, eğer gerçekten varsalar, Washington’un Afganistan, Irak, Pakistan, Yemen, Libya, Somali, Ebu Gureyb, Guantanamo ve gizli CIA hapishanelerindeki zulüm ve katliamlarından ne farkı var? Amerikan Hakikatler Bakanlığı, bu kitlesel ve benzeri görülmemiş insan hakları ihlalleri konusunda neden sessiz?

Washington ve Almanya’nın, NATO ve ABD’nin, bir başka sivil zayiat olarak göz ardı edilen Çin konsolosluğu da dahil, Sırp sivilleri bombalamasını meşrulaştırmak için kullandığı Kosova’daki Sırp katliamı haberlerini de hatırlayın. Şimdi, 13 yıl sonra, önde gelen bir Alman TV programı, vahşet kampanyasının fitilini ateşleyen fotoğrafların büyük ölçüde çarpıtılmış olduğunu ve Sırplar tarafından gerçekleştirilmiş katliamların değil, silahlı Arnavutlar ile Sırplar arasındaki bir çatışmada öldürülen Arnavut ayrılıkçılarının fotoğrafları olduğunu ortaya çıkarmış bulunuyor. Sırp ölümleri gösterilmemiş.

Hakikatin karşılaştığı sorun, batı medyasının sürekli olarak yalan söylüyor olması. Yalanın düzeltildiği ender durumlarda da, iş işten çoktan geçmiş, dolayısıyla, medyanın önayak olduğu suçlar, başarıya ulaşmış oluyor.

Washington Suriye’ye daha rahat saldırabilmek için onu izole etmek amacıyla, kukla Arap Ligi’ni Suriye’nin üzerine saldı. Esad, 26 Şubat’ta iktidarı kendi partisi BAAS’ın ötesine genişletecek yeni bir anayasanın oluşturulması için ulusal çapta bir referandum çağrısı yaparak Washington’un Suriye’nin yıkımı için planlarının önüne geçti.

Washington ve onun Hakikatler Bakanlığı, Suriye’de gerçekten demokrasi istiyorsa, iktidar partisi tarafından sergilenen bu iyi niyet jestini görüp referandumu onaylayacaklarını düşünüyor insan. Ancak Washington demokratik bir Suriye istemiyor. Kukla bir devlet istiyor. Washington’un referandum adımına tepkisi “alçak Esad’ın Suriye demokrasisine doğru adımlar atarak Washington Suriye’yi imha edip yerine bir kukla geçirmeden önce kendisini alt ettiği” şeklinde oldu.

İşte Obama’nın Esad’ın demokrasiye doğru hamlesine yanıtı: “Aslında son derece komik—Suriye devrimi ile dalga geçiyor,” diyor Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney Air Force One uçağındaki muhabirlere.

Obama, neo-con’lar ve Tel Aviv gerçekten kızmış olmalı. Washington ve Tel Aviv, Rusya ve Çin’in arkasından dolanıp Esad’ı nasıl devirebileceklerini bulabilirlerse, Esad’ı demokratik bir referandum önerdiği için savaş suçlusu olarak yargı önüne çıkaracaklar.

Esad babası ölmeden önce ve başı dertteki hükümetin başına geçmek için çağrılana dek İngiltere’de göz doktoruydu. Washington ve Tel Aviv, Esad’ı kuklaları olmadığı için şeytanlaştırıyorlar. Bir başka hassas nokta ise Tartus’taki Rus deniz üssü. Washington, Akdeniz’i bir Amerikan gölüne çevirmek için, Rusları Akdeniz’deki tek üslerinden çıkarmak istiyor. Neo-conların dünya imparatorluğu vizyonunu benimsemiş olan Washington, kendi mare nostrum’unu istiyor.

Sovyetler Birliği halen ayakta olsaydı, Washington’un Tartus’la ilgili planları intihar olabilirdi. Ancak Rusya politik ve askeri olarak Sovyetler Birliği’nden daha zayıf. Washington Rusya’ya Rusya’nın çıkarlarına karşı çalışan ve önümüzdeki seçimleri karıştıracak olan STK’lar üzerinden sızdı. Ayrıca, Washington tarafından fonlanan “renkli devrimler” Sovyetler Birliği’nin eski bileşenlerini Washington’un kukla devletleri haline getirdi. Komünist ideolojiden yoksunken, Washington Rusya’nın nükleer düğmesine basmasını beklemiyor. Bu nedenle, Rusya çantada keklik.

Çin daha büyük bir sorun. Washington’un planı Çin’i bağımsız enerji kaynaklarından yoksun bırakmak. Çin’in doğu Libya’daki petrol yatırımları, Kaffadi’nin devrilmesinin sebebiydi ve petrol Washington’un İran’ı hedeflemesinin de ana sebeplerinden biri. Çin İran’da büyük petrol yatırımlarına sahip ve petrolünün %20’sini İran’dan alıyor. İran’ı kapatmak veya Washington’un kukla devletine dönüştürmek, Çin ekonomisinin %20’sini kapatmak demek.

Rusya ve Çin yavaş öğreniyorlar. Ancak Washington ve onun NATO kuklaları Libya’ya ilişkin “uçuşa yasak bölge” için BM önergesini istismar edip CIA sponsorlu bir isyanı bastırmak için her türlü hakka sahip olan Libya ordusuna karşı silahlı askeri saldırganlığa dönüştürerek ihlal ettiklerinde, Rusya ve Çin en sonunda Washington’a güvenilemeyeceği mesajını aldılar.

Bu kez Rusya ve Çin Washington’un tuzağına düşmediler. BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye askeri saldırı planını veto ettiler. Şimdi Washington ve Tel Aviv (bu ikisinden hangisinin kukla, hangisinin oynatıcı olduğu her birbirine karışıyor) Rusya ve Çin muhalefetine rağmen adım atıp atmamaya karar vermek zorunda.

Washington için risk katlanmış durumda. Adım atarsa, Rusya ve Çin’e verilen mesaj, İran’dan sonra sırada kendilerinin de olduğu olacak. Bu nedenle ikisi de nükleer silahlara sahip olan Rusya ve Çin’in, İran’la ilgili kırmızıçizgilere daha sıkı sarılmaları muhtemel. Damarlarında kendini beğenmişlik ve kibir dolaşan Washington ve Tel Aviv’deki çılgın savaş çığırtkanları, Rus ve Çin muhalefetini yeniden çiğnerse, tehlikeli bir karşılaşma riski ortaya çıkıyor.

Amerikan medyası bu riskler konusunda neden sorular sormuyor? Sırf İran nükleer enerji programına veya diyelim ki nükleer silaha sahip olmasın diye, dünyayı havaya uçurmaya değer mi? Washington Çin’in, hedeftekinin kendi enerji tedariki olduğunun farkında olmadığını mı sanıyor? Rusya’nın, düşman askeri üslerle kuşatıldığının farkında olmadığını mı sanıyor?

Washington’un sonu gelmez multi-trilyon dolarlık savaşları kime hizmet ediyor? Sağlık hizmetlerine hiçbir erişimi olmayan 50 milyon Amerikalıya veya büyük miktardaki kamu fonları batık bankaları kurtarmak için kullanılırken veya hegemonya savaşlarında çarçur edilirken, evsiz, arabalarda, sağlıksız otel odalarında, çadır kentlerde ve Las Vegas’ın altındaki kanalizasyonlarda yaşayan 1,5 milyon Amerikalı çocuğa olmadığı kesin.

ABD bağımsız bir basına ve TV medyasına sahip değil. Yalan söylemek için para alan satılık bir medyaya sahip. ABD hükümeti, gayriahlaki emellerinin peşinde insanlık tarihinin en yozlaşmış hükümeti konumuna erişti. Yine de Obama, Washington insanlığın yüce ahlaki değerlerin kaynağıymış gibi konuşuyor.

ABD hükümeti, Amerikalıları temsil etmiyor. Birkaç özel çıkar grubunu ve yabancı bir gücü temsil ediyor. ABD vatandaşlarının hiçbir önemli yok, Afganlar, Iraklılar, Libyalılar, Somalililer, Yemenliler ve Pakistanlıların da. Washington hakikat, adalet ve merhameti gülünç değerler olarak görüyor. Para, güç, hegemonya ise, “tepeye kurulan kent, ulusların ışığı, dünyaya örnek”* Washington için her şey.

* İncil’den alıntı (Matta 5:14)

Global Research

Suriye Fas’taki Arap Ligi toplantılarına neden katılmamaya karar verdi? – Roads to Iraq

16.11.11

Başlamasından saatler önce Suriye’nin Arap Ligi’nin Fas’taki toplantısına katılmamaya karar vermesinin sebebi ne? Oysa ki Fas’taki Arap Ligi toplantısı Suriye’ye karşı daha “yumuşak” bir tonla başlamıştı [son haberlere göre, Araplar Suriye’ye karşı asla işe yaramayacağını bildikleri yaptırımlar empoze etmeye çalışıyorlar].

Suriye’deki olayların başlangıcından bu yana, bazıları Batılı güçlerin (NATO) Suriye’ye Libya’da olduğu gibi “sivilleri koruma” kisvesi altında savaş açmasını beklediler. Suriye muhalefeti “Ulusal Konsey” bile, Batılı güçlerden hiçbir sonuç veya pozitif reaksiyon olmaksızın bu fikri dolaşıma sokmaya başladı ve NATO gelecekte bile asla bu kadar ileri gitmeyecek.

Başkan Esad’ın elinde şu ana dek hiç kullanmadığı bir sürü bölgesel kart var (Irak, Lübnan, Türkiye, Filistin, Ürdün). Halen onu destekleyebilecek müttefiklere sahip ve bunlar onu hiçbir zaman terk etmeyecek. Damas-Post bir sırrı açıklayan emekli Türk generalinden şöyle alıntı yapıyor:

İran, Türkiye güçlerini Suriye’ye karşı harekete geçirirse, Arap Körfezi’nde Türkiye’ye ve ABD varlığına karşı savaş açma tehdidinde bulundu. İran’ın Türkiye’nin Suriye’ye karşı herhangi bir müdahalesini savaş ilanı olarak görerek misillemede bulunma kararı, bir manevra değil, yakın zamanda en yakın yardımcılarını Suriye’ye elçi olarak gönderen İran Yüksek Lideri Ali Hamaney tarafından alınmış bir karardır.

Batılı güçlerin güvenceleri, kapasiteleri ve baskısına rağmen, Türk ordu generalleri Suriye’ye müdahale etmeyecektir çünkü İran büyüklüğündeki bir ülke ile savaşa girmek istememektedirler. Çünkü İran ile savaşa girmek, Türk halkının hiçbir şekilde yararına olmayacaktır.

Önemli bir diğer nokta ise, Suriye ordusunun halen sağlam durumda olmasıdır, subaylar sistemin düşmesi halinde kaderlerinin, Saddam Hüseyin’in düşüşü sonrasında işlerinden atılan ve “Irak BAAS Partisi”ne üye olmakla suçlanan Irak ordusu subaylarınınki ile aynı olacağının farkındadırlar.

İran’ın Suriye’de bir savaş için “sessiz” hazırlığı – “Irak tampon devlet” – Roads to Iraq

20.11.11

Askeri açıdan

İran’ın Türkiye’yi Suriye’ye karşı bir savaşta Suriye ile birlikte davranacağı konusunda tehdit ettiğini zaten yazmıştık, ve dün de Irak Türk uçaklarının kendi topraklarına inmesine yasak koyarak kendi küçük manevrasını yaptı.

Hayalleri Yıkmak” adında bir operasyonda, Suriye ordusu 20 km.lik bir askeri bölge oluşturdu, binlerce tank, top ve füzeyi Türkiye ve Ürdün sınırlarına konuşlandırdı. Bu, İran ordu danışmanlarından oluşan bir delegasyonun Suriye’ye resmi bir ziyaret için varmasının birkaç saat sonrasında gerçekleşti. Suriye ordusunun Irak-Suriye sınırına hiçbir konuşlanma yapmasının gerekmediği, çünkü bölgede hiç silahlı güç olmadığını yazan yukarıdaki bağlantıya dikkat edin.

Birkaç gün önce, İran Başbakanı Mahmud Ahmedinejad, Irak Genelkurmay Başkanı Gen. Babakir Zebari ile bir toplantıda, İran ve Irak halklarının, “kibir güçleri” olarak adlandırdığı güçlere karşı yakın bağlara sahip olduğunu vurguladı. Ahmedinejad’ın bu açıklaması, İran’ın Irak’ı “bölgede ve ötesindeki ortak düşmanlara karşı” askeri bir işbirliğine zorlamasından günler sonra geldi.

O günden beri, İran’dan Irak’taki Şii milislere silah kaçakçılığında artış olduğuna dair haberler var.

Irak askeri kaynakları İran Genelkurmayının, İran’ın geri çekilme sonrasında ABD askerleri tarafından terk edilen Irak askeri üslerini yönetmeye hazır olduğunu resmen belirttiğini sızdırdı.

Kaynaklar, İran’ın, geniş piste sahip bazı hava üslerinin yabancı uçaklar tarafından kullanılabileceği endişesi ile, Irak hükümetinden tüm hava üslerini en kısa zamanda kontrol etmesini istediğini belirtti.

Siyasi ve lojistik açıdan

Bağdat yalnızca Suriye krizinin uluslararasılaştırılmasına ve Şam’a ekonomik ambargo uygulanmasına karşı çıkmakla kalmıyor, Irak hükümeti, Suriye’ye ve İran’a Irak’tan Suriye’ye silah akışını önleme ve Irak-Suriye sınırından geçen mültecileri engelleme sözü de verdi. Maliki’nin konumu şu ifadeleri kullanan ABD’yi rahatsız etti [yukarıdaki bağlantı]:

Tüm dünyanın Irak’ta demokratik değişimi izlediği bir dönemde, Irak hükümeti, Esad rejimini destekleme konusunda bölgesel bir devletin baskısına maruz kaldı.

BAE gazetesi, İran’ın, Anbar Eyaletindeki Sünni aşiretlere, Tahran’ın Irak hükümetine karşı Sünnilerin taleplerini desteklemesi karşılığında, Suriye’deki Esad rejimini desteklemek için güvenli bir geçiş yolu önerdiğini yazdı.

Irak hükümeti, İran’dan Suriye başkenti Şam’daki medya ofislerini açması için “emirler” aldı, medya ofisleri mali olarak İran tarafından desteklenecek.

Dini açıdan

Ammar Al-Hakim [İran’la olan ilişkileriyle tanınan Yüksek Dini Konsey lideri], son Cuma vaazında [Arap Ligi’nin Suriye’ye ültimatom kararından sonraki gün] Suriye’den bahsetmedi, ancak ilginç şekilde, Arap Ligi’nden Arap ülkelerindeki mevcut değişimlere uygun şekilde “reform” istedi.

Mukteda el Sadr resmi olarak halen İran’ın Kum kentinde ancak “tuhaf” bir pozisyon ortaya koydu; Suriyeli göstericilere karşı sempati ile yaklaşıyor ancak Esad rejiminin kalmasını istiyor.

Yine de, en kötüsüne hazırlıklı olarak ve bölgesel bir savaş durumunda, İran’ın tüm ihtiyacı olan birkaç Yüksek İmam’ın Cihad ilan etmesi [ve bu yalnızca Sistani’ye de bağlı değil]. Bu bir hafta önce tüm Irak medyası tarafından yazıldı:

10 Yüksek İmam Ayetullah, İran’ın Kum kentinden kalıcı olarak yerleşmek üzere Irak’ın Necef kentine geldi, aralarında Irak’ın Maliki “Dava Partisi” yeni Yüksek referansı el Şahrudi [eski Dava Partisi referansı Muhammed Hüseyin Fadallah’ın ölümünden sonra] de var.

Bu neden önemli? Ayetullah el Şahrudi adı, Milisler ve gerilla savaşı ile ilişkili. İşte kısa bir biyografi:

İran’daki dini lider kurumla ilişkili ve İran’da sekiz yıllığına yargıçların başı olarak atandı ve İran Uygunluk Konseyi’nin bir üyesi olmasının yanı sıra İran Muhafız Konseyi’nin bir üyesi.

Irak’ta İslami Devrim Yüksek Konseyi’nin ilk lideri ve 80’lerden Irak rejiminin düşüşüne dek Yüksek Konsey ile İran otoriteleri arasındaki ilişkinin mimarı.

ABD-NATO’nun Savaş Yürüyüşü – Mahdi Darius Nazemroaya

Savaşa ve 21. Yüzyılın “Büyük Oyun”una Doğru ABD-NATO Yürüyüşü

İkinci Bölüm

Avrasya’nın Fethi: 21. Yüzyıl “Büyük Oyun”unun Cepheleri

Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu, Doğu Afrika, Orta Asya

Aşağıdaki metin “Büyük Oyun” ve Avrasya’nın Fethi metninin ikinci bölümüdür. İlk metinde ABD ve NATO’ya karşı oluşan küresel kontr-ittifaklara genel bir bakış sunulmuştur. Bu ikinci bölümde, iki taraf arasındaki küresel rekabetin çeşitli cepheleri incelenecektir.

21. Yüzyıl “Büyük Oyun”unun Cepheleri

Dünya, ABD ve onun müttefikleri ile Avrasya üçlü bağdaşması – Rusya, Çin ve İran – ve bunların diğer bağlaşıkları arasındaki mücadelenin gerçekleştiği bir dizi bölge ile kuşatılmış durumda. Bu cephelerdeki mücadeleler şekil ve boyut itibariyle değişkenlik gösterse de, tümü birbiri ile bağlantılı ve ABD ile müttefikleri tarafından kontrol edilen merkezi bir varlığa katılmayı hedefliyor. Bu cepheler Kafkaslar, Balkanlar, Doğu Afrika, Ortadoğu (Doğu Akdeniz dahil), Hint Okyanusu, Orta Asya, Güney Asya veya Hindistan alt kıtası, Güneydoğu Asya, Doğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler ve Kuzey Kutup Dairesi.

Doğu Avrupa, Güney Çin Denizi, Kore, Orta Asya ve Ortadoğu, her yönden askeri operasyonlar ve savaş oyunları ile hareketli. Çin, Rusya ve İran’ın tümü, genişletilmiş uzay projeleri ve savaş gemileri dahil olmak üzere yeni silahlar ve asimetrik savaş taktikleri geliştiriyorlar. İşgal altındaki Irak’ta, NATO garnizonu Afganistan’da ve İsrail işgali altındaki Filistin’de, devlet dışı direniş hareketleri, ulusal özgürlük mücadelelerini bazı durumlarda Avrasya hükümetlerinin desteği ile sürdürüyorlar.

Rusya’nın stratejik bombacıları, ABD ve NATO denetimindeki bölgelere uzun menzilli füzeler sallama şeklindeki Soğuk Savaş pratiklerine geri döndüler. [6] Rusya ve Belarus, ABD ve NATO’nun Avrupa’daki füze tehdidine yanıt olarak Doğu Avrupa’da ortak bir hava savunma sistemi geliştirdiler. Hem Belarus hem de Rusya; Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’dan olası bir NATO işgalini simüle eden “Batı 2009” adlı askeri tatbikatlarla NATO tarafından kendilerine yönelik bir deniz, kara ve hava saldırısına karşı hazırlık içindeydi. [7]

Çin müttefiki olan Myanmar da (Burma) Pekin’in; ABD ve ittifaklarının deniz kuvvetleri tarafından korunan Malacca ile Tayvan Boğazlarının çevresini sararak Hint Okyanusu’ndaki enerji hattını güvenceye almasına izin verecek bir liman ve deniz tesisleri inşaatı ile meşgul. Hint Okyanusu’nu Avrasyacılar için daha iyi korumak amacıyla, Sri Lanka da (Seylan) diyalog ortaklığı üzerinden Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ortak üyesi oldu. [8] Rusya, Çin ve İran; Sri Lanka iç savaşında Tamil Elam Özgürlük Kaplanları’na (kısaca Tamil Kaplanları) karşı Sri Lanka hükümetini bu çerçevede desteklediler.

Kuzey Kore kendisini ABD, Güney Kore ve Japonya ile olası bir savaşa karşı hazırlıyor. Venezüella, Bolivya, Nikaragua, Ekvador ve Küba; kendilerini siyasi, ekonomik ve silahlı hazırlıklar üzerinden direniş savaşı olarak adlandırdıkları bir şeye hazırlıyorlar. Benzer şekilde, Suriye ve Lübnan da İran’ın desteği ile kendilerini İsrail ile öngörülen bir çatışmaya hazırlıyor. Petrol zengini Sudan da kendini iç karışıklıklara ve ABD tarafından yönlendirilen ve “insani müdahale” bahanesine dayandırılacak gelecekteki bir çatışma olasılığına hazırlıyor.

Kafkas Cephesi: Rus-Gürcü Gerilimi ve Savaş Hazırlıkları

Kafkasya veya Kafkaslar, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, Kafkas Dağları üzerine yerleşmiş bir bölge. Ural Dağları gibi Kafkaslar da siyasal olarak tanımlı Avrupa ve Asya kıtalarının sınırını oluşturuyor. Ortadoğu’nun uzantısı olarak değerlendirilebilecek olan Kafkas bölgesi iki alt bölgeye ayrılıyor. Bu iki alt bölge, Kafkas unsurlu Rusya Federasyonu cumhuriyetlerini içeren Kuzey Kafkasya ile Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı içeren Güney Kafkasya. 1921 Kars Anlaşması ile Gürcistan ve Ermenistan’dan ayrılan Kuzey İran ile Türkiye’nin doğu bölümleri de Güney Kafkasya’nın parçası olarak veya tüm Kafkas bölgesinin uzantısı olarak değerlendirilebilir.

Kafkasya; yerel cumhuriyetler, iç aktörler ve dış güçler arasında yoğun bir mücadeleye sahne oluyor. Bu çatışmalar şunlar:

(1) Azerbaycan ile ondan ayrılan Dağlık Karabağ arasındaki çatışma;

(2) Gürcistan ile ondan ayrılan Güney Osetya arasındaki çatışma;

(3) Gürcistan ile ondan ayrılan Abhazya arasındaki çatışma;

(4) Rusya Federasyonu ile ayrılıkçı Kuzey Kafkasya hareketleri, özellikle de Çeçenya ve Dağıstan arasındaki çatışma;

(5) Ermenistan ile Azerbaycan arasında, Dağlık Karabağ konusundaki çatışma;

(6) Gürcistan ile Rusya arasında, Güney Osetya ve Abhazya konusundaki çatışma.

Onlarca yıldır, etnik çeşitliliğe sahip bu bölgede gerilimler olageldi. Türkler Moskova ve Tahran’la stratejik işbirliği doğrultusunda adımlar atsa da, Rusya, Ermenistan ve İran arasında Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı Kafkaslarda bölgesel bir eksen mevcut. Moskova-Erivan-Tahran ekseninin Kafkaslardaki hedefi, dış güçlerin, özellikle de ABD ve NATO müttefiklerinin, Kafkaslara ve enerji zengini Hazar Denizi Havzası’na girmesini önlemek.

Gürcistan ile Rusya arasındaki çatışma, Rusya ve Çeçenistan arasındaki çatışmayı aşarak bölgedeki birinci çatışma oldu. Bu çatışmada her iki taraf da diğerinin ayrılıkçı hareketlerini destekledi ve gizli operasyonlar düzenledi. Tiflis ile Kremlin arasındaki gerilimler, önceki birçok Kafkas savaşının aksine, dış güçlerin büyük kaygısına yol açan bir savaşla sonuçlandı. Çatışma, her iki tarafın rakip siyasi fraksiyonları desteklediği Ukrayna’da da rolünü oynadı.

Gürcistan’ın arkasında ABD ve NATO desteği var. Bu, yerel oyuncuların ABD’nin Avrasya’daki jeostratejik çıkarları ile ittifak yaptığı bir stratejinin parçası. Aslında, Rusya ile Gürcistan arasındaki tüm savaş, önceden planlanmıştı ve her iki taraf da kendilerini önceden iyi hazırlamıştı. Times (İngiltere) farkında olmaksızın 5 Eylül 2008’de bu konuda bir haber yayınladı: “Kendisinden ayrılan Güney Osetya bölgesinde kontrolü ele alma amaçlı [Gürcistan] askeri operasyonuna giden aylarda, Rus savaş jetleri sayısız kereler Gürcistan hava sahasına girdiler.” [9] Rusya’nın Gürcü hava sahasını ihlali, Rusya’nın bir savaşın yaklaştığının farkında olmasından ve Rus kuvvetlerinin keşif misyonları yürütmesinden kaynaklanıyordu.

Güney Osetya için Rus-Gürcü Savaşı’na giden aylarda, Gürcü basını sürekli olarak yaklaşmakta olan savaştan söz ediyordu. [10] Önde gelen Gürcü gazetelerinden Rezonansi, yakın bir savaş tehlikesi üzerine birinci sayfa manşetleri ile çıkıyordu: “Abhazya’da savaş yarın mı başlayacak?” [11] Mayıs 2008’de, Rus-Gürcü savaşından yalnızca bir ay önce, Moskova bildirimde bulunmaksızın 500 Rus askerini, Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan bir barış koruma gücü kapsamında, Abhazya’nın güney Tkvarchel bölgesine konuşlandırdı. Böylece asker sayısı 2542’ye yükseldi. [12] Ek Rus askerlerinin konuşlandırılması öncesinde, 20 Nisan 2008’de, Ruslar Abhazya üzerinde casusluk yapan bir Gürcü silahsız hava aracını düşürmüşlerdi. [13]

Resmi tanımanın bir adım kısası bir hareketle, Moskova Abhazya ile olan anlaşmasını sona erdirdi ve Abhaz hükümetini desteklemeye dönük bir hareketle resmi düzeyde açık görüşmeler başlattı. [14] Bu Rus ve Gürcü hareketleri, yaklaşan Kafkas savaşı için hazırlık niteliğindeydi. Kremlin Gürcistan’ı Abhazya’ya saldırmak için askerlerini harekete geçirmekle suçladı, Gürcistan ise Rusya’yı Abhazya ve Güney Osetya’yı kendisine katmayı planlamakla suçladı. [15]

8 Mayıs 2008’de Gürcistan Başkanı Mikheil Saakaşvili şu açıklamayı yaptı: “Birkaç gün önce savaşa çok yakınlaştık ve tehdit halen geçerli.” [16] 7 Mayıs 2008’de, Başkan Saakaşvili’nin açıklamasından bir gün önce, ABD Temsilciler Meclisi Rusya’yı “provokatif ve tehlikeli açıklamaları ve Gürcistan’daki eylemleri” nedeniyle kınayan bir önergeyi onayladı, AB de aynını yaptı. [17] ABD Temsilciler Meclisi’nin Rusya’ya karşı önergesini onaylamasının bir gün sonrasında ve Saakaşvili’nin savaş konusundaki açıklamaları ile aynı gün, Abhaz Dışişleri Bakanı Sergei Şamba, Abhazya’nın Moskova ile askeri bir pakt arzu ettiğini açıkladı. [18]

Savaş ve Barış Enstitüsü (IWRP) Rusya’nın Tiflis ile yaklaşan savaş konusundaki hazırlıklarını net şekilde belgeledi. IWPR raporu gergin ortamı şöyle betimliyordu:

Çatışma bölgesindeki durum gerginliğini koruyor. Güney Abhazya’daki Gali bölgesindeki de facto yönetimin başı Ruslan Kishmaria, Tiflis’in Abhazya üzerinde insansız keşif uçuşları düzenlediğini söyledi. Abhaz yetkililerin uçakları düşürmemeye karar verdiğini ekledi. Abhaz yetkili, sayısız Gürcü insansız uçağını önceki birçok durumda düşürdüklerini belirtti, Tiflis ise iddia konusu olayların birçoğunu inkar ediyor. Mayıs sonunda, bir Birleşmiş Milletler raporu, 20 Nisan’da Abhazya üzerinde uçarken düşürülen bir insansız uçağın Rus savaş uçaklarınca vurulduğu sonucuna vardı. [19]

IWPR raporu, Rusya’nın bir Gürcü saldırısı için hazırlık anlamında net adımlar attığını açıkça ortaya koyuyor. Rapor, Rus anti-tank füzelerinin gizlice Abhazya’ya konuşlandırıldığının altını çiziyor:

Gürcü güvenlik güçleri Abhaz sınırında yine Rus barış koruma güçleri ile karşı karşıya kaldı. Bu durum iki başkan [Gürcü ve Rus] arasında gergin bir telefon görüşmesine neden oldu. Bir Rus ordu kamyonunun Gürcü polisi tarafından alıkonması, ihtilaflı Abhazya bölgesindeki sinir savaşının parçası gibi görünüyor. Tiflis, Rusların Abhazya’yı topraklarına katma peşinde olduğunu iddia ediyor ve Rus barış koruma güçlerinin dağıtılması gerektiğinde ısrar ediyor. Moskova ise askerlerin uluslararası yasalar uyarınca görev yaptığını ve Abhazlar için hayati önemde güvenlik sağladıklarını söylüyor. Gürcü televizyon kanalları, Rus barış koruma askerlerini taşıyan bir kamyonun, 17 Haziran günü Rukhi köyü yakınlarında yerel polis tarafından durdurulduğunu gösteren fotoğraflar yayınladı. Abhazya ile idari sınırın yakınındaki çatışma bölgesine yasadışı şekilde silah taşıdığını bildirdiler. Araçtaki dört asker yedi saat gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldı. 19 Haziran’da kamyon iade edildi ancak Gürcüler 20 anti-tank füzesini soruşturma için tuttuklarını söylediler. Gürcüler, Rusların füzelerin nakli için izin istemediğini, oysa barış gücünün tabi olduğu şartlar altında bunun zorunlu olduğunu söylediler. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) mandası altında olan ancak tamamen Rus askerlerinden oluşan barış koruma operasyonunun güney bölgesinin komutanı Albay Vladimir Rogozin, sadece Gürcüleri silah nakli konusunda zamanında bilgilendirmediğini söyledi. “Emirlere göre izinli normal silahlardı, Gürcülerin askerlerimizi neden gözaltına aldığını anlamıyorum,” dedi Rogozin. [20]

Rus ordusu, Gürcistan’daki barış koruma emirlerini ihlal etti. Anti-tank füzeleri Gürcü tanklarına karşı kullanılmak amacını taşıyordu. Anti-tank füzelerinin konuşlandırılması Moskova’nın savaş hazırlıklarının parçası olarak (açıkça) ilan edilmedi. Bir dereceye kadar, Rusların Abhazya ve Güney Osetya’daki pozisyonu, Gürcülerin NATO’ya katılmasını önleme amaçlı, çünkü NATO iç sorunları tamamen çözülmeden ve sınırları sabitlenmeden yeni üye kabul edemiyor. Doğrusu, Rusların Abhazlara ve Güney Osetlere desteği, Rusya’yı NATO’nun daha ileri gitmesinden korudu.

2008’deki savaş, Rusya Ulusal Stratejik Konseyi Eşbaşkanı Sergey A. Markov tarafından Gürcistan’ın ABD adına Rusya’ya karşı hareket ettiği temsili bir savaş olarak tanımlandı. Bu bağlamda, Rusya aslında ABD ve NATO’nun saldırısına uğradı. Gürcüler Rus anti-tank füzelerinin konuşlandırıldığını, ABD ve NATO’nun istihbarat raporları olmaksızın bilemezdi. 2008’de, NATO Kafkaslardaki niyetlerini daha da açık etti. Gürcistan bir NATO üyesi olmamasına rağmen, NATO Gürcü hava savunmasını NATO hava savunması ile hızla entegre etmeye başladı. [21]

2008 savaşından sonra ABD ve Tiflis, Gürcistan’da askeri üsler inşa etme hazırlığı yaptıklarını bile açık ettiler. [22] ABD’nin askeri varlığı sadece Rus çıkarları karşısında Gürcü ordusuna yardım etmek için kullanılmayacak, aynı zamanda Moskova’ya, Güney Osetya ve Abhazya üzerinden Gürcistan’a meydan okuması halinde ABD ile savaşa gireceği tehdit edici mesajını da verecekti. ABD üsleri Rusya’nın stratejik müttefiki İran’a yönelik saldırılar başlatmak için de kullanılabilecekti. Rus-Gürcü savaşı sırasında, Rus ordusunun, İran’a karşı gelecekteki ABD ve NATO operasyonlarında kullanılması planlanan Gürcü üslerine saldırdığı ortaya çıktı. [23]

Gürcistan en hızlı askerileşen ülkelerden biri. Gürcü militarizasyonuna ve NATO’nun Kafkaslardaki gizli gündemine karşılık vermek için, Kremlin, Kuzey Kafkaslardaki Rus birimlerini güçlendirdi ve Ermenistan’daki askeri varlığını genişletti. Ağustos 2010’da, Rusya ve Ermenistan, Rusya’nın Ermenistan’ı korumayı ve Ermenistan’ın güvenliğini sağlamayı taahhüt ettiği iki taraflı bir askeri anlaşma imzaladı. [24] Yeni Rus-Ermeni askeri anlaşması resmi olarak Rusya’nın askeri gücünü Ermenistan’dan Gürcistan ve Azerbaycan’a yöneltmesine izin vermiş durumda, oysa Rus askerlerinin Ermenistan’daki eski mandası, Ermenistan-Türkiye ve Ermenistan-İran sınırları için sınır güvenliği sağlamaktan ibaretti. Moskova ve Erivan tarafından atılan bu stratejik adımlar, Kafkaslardaki daha ileri krizler için hazırlık niteliğinde.

Balkan Cephesi: Yugoslavya ve Moldova’ya İhanet

Balkanlar, iki farklı güç tarafından hareketlendiriliyor, Avrasya Merkezi ile ittifak yapanlar ve Çevre ile ittifak yapanlar. Bu hasımlık, Lübnan’ı, Filistin Bölgelerini, Gürcistan’ı, Latin Amerika’yı ve Ukrayna’yı bölen hasımlıklarla aynı. ABD ve NATO’ya karşı en büyük muhalefet Sırbistan’da. Bu Sırp kampı, Bosna Hersek ve Karadağ müttefikleri ile birlikte, ya Rusya’nın ve Avrasyacıların eksenine girmeyi ya da onlarla işbirliği yapmayı istiyor. Buna karşı çıkan egemen siyasi kamp, Sırbistan’ın ve Balkanların ABD, AB ve NATO eksenine girmesini istiyor. Sırp Radikal Partisi, orijinal olarak ilk grubun üyelerinden oluşuyor, Boris Tadić ve onun Demokrat Parti’si ise, Sırbistan ve Balkanlardaki ikinci grubu temsil ediyor.

Balkanlar, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’daki askeri operasyonlar için bir merkez. Eski Yugoslavya’nın pozisyonu, bu bağlamda çok önemliydi. Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti, bağımsız bir jeopolitik oyuncuydu. İran’ın Ortadoğu’daki mevcut rolüne benzer şekilde, Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti, ABD ve NATO’nun, Balkanlardaki kontrolünü konsolide etmesini önleyebilirdi. Bu ise, ABD ve NATO’nun Avrasya’yı kontrol etme amaçlı yol haritasının hayata geçirilmesi için büyük bir aksilik olurdu. İşte bu yüzden ABD ve onun Batı Avrupalı müttefikleri Yugoslavya’daki etnik gerginliklerin, özellikle de Sırplar ve Hırvatlar arasında fitilinin ateşlenmesine yardımcı oldular.

Yugoslavya düştü, ancak Balkanlar halen beklemedeki bir jeostratejik oyuncu. “Satranç oyunu”nun ve Sırp Cumhuriyeti’nin sonu, AB ve Amerika tarafından desteklenen, kendini ilan etmiş bir cumhuriyet olan, Sırbistan’ın Kosova eyaletinin kaderine bağlı. Sırp halkı NATO’nun ülkelerini bombalamasını unutmadı, aynı şekilde, Belgrad’daki yozlaşmış siyasi elitin birçoğunun ABD ve NATO ile işbirliği yapmış olduğunu da.

Moldova’daki “Twitter Devrimi” de Balkanlardaki bu mücadelenin bir uzantısı ve eski Yugoslavya’daki olaylar ve Kosova sorunu ile bağlantılı. Moldova, Rusya tarafından Sırbistan ve Doğru Avrupa’daki Rus pozisyonunu ve dolayısıyla Avrasyacıların pozisyonunu güçlendirmek için kullanılabiliyordu. Sırbistan bir yandan hem AB hem de ABD ile, diğer yandan da Rusya ile flört ediyor. Her iki taraf da Sırbistan’ı tam olarak kendi eksenlerine almak istiyorlar.

Sırbistan, açık denizlere erişimi olmayan bir ülke. Ancak Tuna Nehri üzerinden Karadeniz’e erişimi garanti altına alınmış durumda. Tuna Nehri, aslında büyük ticari gemilerin geçebileceği uluslararası sular içinde sayılıyor. Uluslararası anlaşmaların verdiği hak ile, Sırbistan Tuna nehrinden serbestçe gemilerini geçirebilir. Sırbistan, ABD ve AB emirleri ile komşularının topraklarını veya hava sahasını kullandırtmaması sonucu ambargo altında kalsa bile, Belgrad yüzünü her zaman Tuna’ya dönebilir. Eğer uluslararası yasalar uygulanırsa, Tuna Nehri Sırbistan için Karadeniz’e ve Rusya’ya açılan bir can simidi olacaktır. Bunu önlemek için Tuna Nehri’ne sınırı olan tüm ülkelerin kontrol edilmesi gerekiyor.

Tuna Nehri’ne sınırı olup da AB ve ABD ekseninde olmayan tek ülke Moldova, ki kendisi de tıpkı Sırbistan ve Ukrayna gibi açık denizlere erişime sahip değil. Ukrayna’nın durumu soru işareti ancak hem Moldova’nın hem de Ukrayna’nın kontrolü, Rusya’ya gelecekte Sırbistan’ın etrafındaki hava sahasını kullanma izni verilmezse, Rusya’nın Karadeniz ve Tuna Nehri üzerinden Sırbistan’a yardım ulaştırmasını etkili şekilde engelleyebilir. İşte hem bu hem de AB’ye zorla entegrasyon bağlamında Moldova’nın tarafsızlığı ABD ve NATO tarafından ve Romanya üzerinden aforoz edildi.

Yine de, Sırbistan’ı izole etmek için daha çok iş gerekli. Sırbistan’ın Tuna Nehri’ne kıyısı, Vojvodina Özerk Bölgesi’nde bulunuyor ve bu bölge Sırp limanlarının bulunduğu yer aynı zamanda. Vojvodina nüfusunun üçte biri Sırp olmayanlardan oluşuyor ve Sırp olmayan azınlıkların büyük çoğunluğu Macar. Vojvodina’yı Sırbistan’dan ayırmaya dönük örtülü çabalar alttan alta sürüyor. Balkanlar bugüne dek sessizliğini korumuş bir cephe idi, ancak Kosova ve Vojvodina kolaylıkla kıvılcımı çakabilir.

Ortadoğu Cephesi: Ilımlılar Bloğuna Karşı Direniş Bloğu

Ortadoğu, küresel ekonomi için enerjinin merkezi.  Orta Asya ile birlikte, dünya haritasında stratejik olarak en önemli iki alandan biri. ABD ve onun NATO ortaklarının, ABD ve NATO’ya karşı küresel kontr-ittifakın dayanak noktası olan Çin’i kontrol altına alma ümidi, Ortadoğu’nun kontrolünden geçiyor.

Bölgesel güç anlamında İran, Ortadoğu’nun Yugoslavya’sı. Tahran; ABD, NATO ve İsrail’in tüm bölgeyi kontrolüne karşı direnmek için bölgesel müttefikleri ile birlikte çalıştı. Böylelikle, İranlılar ve bölgesel müttefikleri, Avrasya’ya ABD ve NATO tecavüzüne karşı Rusya ve Çin için, Ortadoğu’daki direniş üzerinden bir yalıtım katmanı sağladı. Yani İran ve Ortadoğu, Rusya ve Çin’in kıta aşırı çevrelenmeye karşı direnişinin temel direği.

Amerika’nın üst düzey güvenlik muhabirlerinden biri olan William Arkin, 2007’de, Beyaz Saray ve Pentagon’un Ortadoğu’da İran ve Suriye’ye karşı NATO benzeri bir askeri ittifak oluşturma sürecini başlattığını belirtti. [25] Arkin’e göre bu ittifak, Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye devletler (Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri) ile birlikte Mısır ve Ürdün’den oluşuyordu. [26] İsrail’in 2006’daki Lübnan fiyaskosundan sonra, ABD ve onun başlıca NATO ortakları, Ortadoğu’daki uydularına [Mısır, Ürdün, İsrail ve Filistinli işbirlikçiler Mahmud Abbas (Batı Şeria) ve Muhammed Dahlan (Gazze Şeridi), Suudi Arabistan ve Arap petro-şeyhlikleri] doğrudan veya dolaylı olarak büyük silah sevkiyatları göndermeye başladılar.

Lübnan’daki 14 Mart İttifakı’nın liderlerine ait Lübnan milisleri de Hizbullah ve Lübnan Ulusal Muhalefeti’ne karşı mücadele etmek için gizli silah sevkiyatları aldılar. [27] Silahlarına ve ABD desteğine rağmen, hem Gazze Şeridi hem de Lübnan’daki Arap işbirlikçiler sırasıyla Haziran 2007 ve Mayıs 2008’de kopan iç savaşta yenilgiye uğradılar. Lübnan’da bu, Doha Anlaşması sonrasında bir ulusal birlik hükümeti kurulması ile sonuçlandı. Yenilgi, Walid Jumblatt ile İlerici Sosyalist Parti’nin Hizbullah’ın safına geçmelerine ve 14 Mart İttifakı’ndan ayrılmalarına da yol açtı.

2006 sonunda Mahmud Abbas, 14 Mart İttifakı, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Mısır, Ürdün ve Kuveyt, ABD ve İngiliz yetkililerce “Ilımlılar Koalisyonu” olarak adlandırılmaya başladı. Bu ülkeler ABD, NATO ve İsrail’in kendi kardeşleri olan Araplara karşı, Lübnan Direnişine karşı ve Filistinlilere karşı istihbarat operasyonları yürütmesine yardımcı oldular.

Muhammed Hüsnü Mübarek’in Kahire’deki rejimi, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Filistinlilere karşı kuşatmasını güçlendirmesine yardım etti. Kahire ayrıca, Filistinliler, Hizbullah, Irak Direnişinin üyeleri, Suriye ve İran’a karşı da sayısız sözel saldırıda bulundu. Mübarek, Gazze’de Filistinlilere karşı çalışmasını, Hamas’ı bir İran uydusu ve Mısır için bir tehdit olarak kötüleyerek meşrulaştırmaya çalıştı. Lübnan Özel Mahkemesi’nin, Hariri Suikastına ilişkin bulgularını açıklaması sonrasında, Lübnan’da bir tür Mısır ve Ürdün askeri müdahalesinden bile bahsedildi.

2008’de İsrail’in Gazze’yi kuşatması sırasında, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Mısır halkına doğrudan bir konuşma yaptı ve onlardan, kendi hükümetlerinden Filistin halkının nefes alması için sınırlarını açmasını talep etmelerini istedi. Nasrallah’ın hiçbir şekilde Kahire’de bir askeri darbe çağrısı falan olmayan konuşması, Filistinlilere karşı İsrail eylemlerini kamuoyu önünde meşrulaştırmak için elinden geleni ardına koymayan Mısırlı yetkililer tarafından öfkeyle karşılandı. Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Abul Gheit, Türkiye’de gazetecilere, Nasrallah’ın Mısır’da Lübnan’dakine benzer bir kaos istediğini ve Mısır ordusunun Nasrallah ve onun gibi insanlara karşı kullanılabileceğini söyleyerek yanıt verdi.

Basında, Mısır parlamentosu dış ilişkiler komitesi başkanı Mustafa Al-Faqi’nin, Kahire’nin sınırlarında bir İslami emirliği kabul etmeyeceğine ilişkin sözlerine yer verildi. [28] Bu dil, Hamas’ı Taliban benzeri bir örgüt şeklinde resmetme kampanyasının bir parçası. Oysa Kahire ve Arap dünyasındaki liderler çok iyi biliyorlar ki Hamas’ın Afganistan işgali öncesindeki Taliban hükümetiyle uzaktan yakından benzerliği yok. 2010’da, üst düzey bir Mısır istihbarat yetkilisi, Hamas liderliğindeki Filistin hükümeti tarafından Gazze Şeridi’nde casusluk yaparken ve bilgi toplarken yakalandı. [29] Mısır’daki rejim, İsrail’in, Tahran’ı kalıcı bir konuşlanma üzerinden askeri olarak tehdit etmek amacıyla nükleer füze taşıyan Alman yapımı denizaltılarını Süveyş Kanalı’ndan İran’a doğru Basra Körfezi’ne göndermesine de izin vermişti. [30]

Mısır’ın Tel Aviv’le bağlarının derinliği, bir İsrail askeri yetkili olan Amos Gilad’ın sözlerini alıntılayan bir haber ile en iyi açıklanabilir:

Mısır-İsrail ilişkileri “İsrail’in ulusal güvenliği için köşe taşı”, diyor Savunma Bakanı Amos Gilad, bakanlığın Güvenlik Diplomatik Bürosu tarafından Perşembe günü düzenlenen, İsrail’in Mısır ile barış anlaşmasının 30. yılı kutlamalarında. “Onlarla çok derin bir diyalogumuz oldu. İsrail için bu ilişkileri korumak ve derinleştirmek çok önemli,” şeklinde konuştu ve Mısır’ın “[İsrail’in 2008’deki] Gazze saldırısı sırasındaki hoşgörülü tutumu”ndan bahsetti. [31]

Suudi Arabistan da ABD, İngiltere ve İsrail’in Ortadoğu’daki operasyonlarına çok etkin şekilde yardımda bulunuyor. Tel Aviv ve lobicilerinin hiçbir itirazı olmaksızın gerçekleşen, ABD’nin Suudi Arabistan’a mega boyutlu silah satışları, İran’ı, Suriye’yi ve Arap yarımadasındaki tüm direnişleri ve demokratik hareketleri (Yemen’deki Husiler gibi) hedefliyor. ABD’nin Suudilere silah satışları, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kontrol etmeye dönük stratejik hedeflerinin hayati bir parçası. [32]

Suudi medyası, bölgede ABD, İsrail, NATO ve bunların Ortadoğu ve Arap dünyasındaki yerel uydularına direnen tüm güçlere karşı sürekli olarak nefret dolu sekter bir propaganda yayıyor. Bu öyle bir noktaya vardı ki, birçok mantıklı yetişkin, Asharq Al-Aswat gibi Suudi medyasını ciddiye almıyor. Örneğin Asharq Al-Aswat, sistematik olarak ve çarpıtarak Hizbullah’ı Lübnan’daki Sünni Müslümanlara işkence etmekle, Beyrut’u işgal etmekle suçluyor ve her fırsatta İran’ı hedef alıyor, İranlıların Arap dünyası için en ciddi tehdit olduğunu iddia ediyor ve ABD ve İsrail’in Arap ülkelerindeki eylemlerinin üstünü örtüyor.

Ilımlılar Koalisyonu muhalefet tarafından Arap işbirlikçiler veya hainlerden başka bir şey olarak tanımlanmıyor ve düşünülmüyor. BAE’den Mısır’a kadar bunların liderleri, kamuoyu önünde bir şey söyleyip kapalı kapılar ardında tamamen farklı bir şey yapıyorlar. Ilımlılar Koalisyonu, “Şii Hilali” ve “Sünni Üçgeni” terimlerini uyduranlar tarafından, Ortadoğu’daki direniş güçlerini kötülemek için tasarlanmış meşhur bir söz. [33] Bu kavramlar, Ortadoğu’da savaş, balkanlaştırma ve finlandiyalaştırma (ÇN: Güçlü bir komşusu tarafından bağımsızlıktan yoksun bırakılma) gizli gündemine hizmet ediyor.

Çizginin diğer tarafında İran ve Ortadoğu’da dış müdahaleye karşı çıkan tüm güçler duruyor; bu güçlere Beyaz Saray tarafından “Radikaller” adı veriliyor. Aslında bunlar, İran ve Ortadoğu’daki “Direniş Bloğu”nun bağımsız ve yerel güçleri. Direniş Bloğu, resmi bir ittifak ya da özgün bir blok şeklinde örgütlenmiş değil, ancak tüm üyeleri toplumlarının dış kontrolüne karşı ortak bir çıkarı paylaşıyorlar. Direniş Bloğu’nun üyeleri şunlar:

(1) Gazze Şeridi’ndeki demokratik olarak seçilmiş Hamas öncülüğündeki Filistin hükümetinin yanı sıra Hamas, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık ve Filistin İslami Cihad, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi dahil, İsrail, ABD ve Mahmud Abbas’a karşı olan tüm Filistinli gruplar;

(2) Az veya çok bir devlet olarak Lübnan, yanı sıra Hizbullah, Özgür Yurtsever Hareket, Emel Hareketi, El Marada Hareketi, Lübnan Komünist Partisi, Lübnan Demokratik Partisi, Lübnan İslami Cephesi, Devrimci Ermeni Federasyonu (Taşnak), Lübnan Suriye Sosyalist Ulusal Partisi ve bunların Lübnan’daki diğer siyasal müttefikleri;

(3) Irak Direnişi’ni oluşturan çeşitli siyasal ve savaşçı Irak grupları;

(4) Sudan;

(5) Suriye;

(6) Yemen’deki isyancı gruplar, bunlar kuzeyde ve batıda Şii Müslümanları, güneyde ve doğuda ise Sünni Müslümanları içeriyor;

(7) Ve İran.

Katar ve Umman, Direniş Bloğu ile yakın işbirliği içinde. Umman Tahran tarafından bir İran müttefiki olarak değerlendiriliyor. Hem Katar hem de Umman liderleri, esnek bir dış politika izliyorlar ve kendilerini İran ve Direniş Bloğuna karşı herhangi bir bölgesel ittifakla sınırlandırmanın da, ABD ve onun bölgedeki uydularına karşı bir ittifakla sınırlandırmanın da ulusal çıkarlarına karşı olacağının farkındalar. Bu nedenle Katar ve Umman, bir yanda İran ve Direniş Bloğu, öte yanda ABD ve Ilımlılar Koalisyonu arasında arabulucu olarak kullanılıyor.

2009 ve 2010’dan beri, Türkiye’nin pozisyonu net değil. Ankara müttefiki İsrail’i açık şekilde eleştirmeye ve İran ve Suriye tarafından kendi Direniş Bloklarının üyesi olarak reklam edilmeye başladı. Türkiye ayrıca, Suriye, İran, Lübnan ve Rusya ile Ortadoğu’da Avrupa Birliği’ne benzer ortak bir pazar oluşumunun ve siyasi bloğun tohumları gibi görünen anlaşmalar yapmaya başladı.

Ortadoğu’da ABD etkisinin sona ermekte olduğu söyleniyor. Görünen o ki Ortadoğu’daki birçok Amerikan müttefiki ve uydusu da kendi çıkarlarını korumak için taraf değiştirmeye çalışıyor. Lübnan’daki 14 Mart İttifakı ile Ankara açısından durum bu olabilir.

Ortadoğu’da Avrasya için cephe hattı Filistin Bölgeleri, Lübnan, işgal altındaki Irak ve Yemen. Yemen, Arap Yarımadası’nın güney ucundaki konumu ile, Ortadoğu’daki bu cephe hatlarından en yenisi ve jeostratejik olarak haritanın önemli bir noktasında yer alıyor. Yemen kıyılarından geçen deniz koridoru, denizcilik açısından uluslararası olarak büyük önem taşıyor. Kızıl Deniz Hint Okyanusu’na, Aden Körfezi’nden akan Babü’l Mendep üzerinden bağlanıyor.

Ortadoğu’dan tüm dünya için yıkıcı bir küresel savaşın fitilinin ateşlenme tehlikesi var. Ortadoğu’daki cephe, ABD stratejisi açısından Avrasya’da merkez. 2001’den beri bu cephe sıcak ve soğuk savaşlar arasında dalgalanıp duruyor. Şimdi bu savaşlar İran’ı ve müttefiklerini sınırlandırmayı hedefliyor. Bölge hem bir barut fıçısı hem de jeopolitik volkan.

Orta Asya Cephesi: Avrasya’nın Merkezini Kontrol Etme Savaşı

Orta Asya Avrasya’nın kalbi ve Avrasya Merkezi’nin tam ortası. Avrasya’ya ABD ve NATO zorlamaları, bu bölgenin bütünüyle kontrolünü hedefliyor. Bölge; İran, Çin, Rusya, Hazar Denizi ve Hint alt kıtasına rahatça hakim olunabilen, büyük bir jeostratejik merkez. Askeri ve mekansal bir duruş noktasından, Orta Asya, büyük Avrasyacı güçler arasında bir takoz oluşturmak ve Avrasya’da gelecekteki operasyonlara askeri bir zemin sağlamak için ideal bir yer.

“Avrasya Balkanları” (diğer kısımlar Gürcistan’ı, Ermenistan’ı, Azerbaycan’ı ve Rusya Federasyonu’nun Güney Federal Bölgesi’ni oluşturan Kafkas cumhuriyetleri ile Kuzey Kafkas Federal Bölgesi’ni, İran’ı ve sınırlı bir ölçüde Türkiye’yi içeriyor) olarak adlandırılan bir alanın ekseriyetini oluşturan Orta Asya, bitişiğindeki alanları ve Avrasya’yı istikrarsızlaştırmak için kullanılabilir. NATO’nun Afganistan işgali bu amaçla bağlantılı. Afganistan Adalet ve Yargı Komitesi başkanı olan Afgan yetkili Atollah Loudin, ABD’nin Afganistan’ı Pakistan, Orta Asya, Rusya, İran ve Çin’deki stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri ve istihbarat amaçlı bir üs olarak kullandığını söyledi. [34]

Orta Asya aynı zamanda geniş petrol, doğalgaz ve maden kaynaklarına sahip. Bölgedeki enerji kaynakları, Ortadoğu’dakilerle rekabet edecek ölçüye sahip. Zbigniew Brzezinski’nin sözleriyle: “Tüm bunların üzerine, Orta Asya artık bölgesel devletler ve Rusya, ABD (özellikle de 11 Eylül 2001’den beri) ve Çin arasında oynanan çok karmaşık bir oyuna tanıklık etmekte.” [35] Taliban denetimindeki Afganistan’ın 2001’deki işgali, Orta Asya’da basacak bir zemin ve İran’ı izole edecek, Avrasyacıları birbirinden ayıracak bir üs oluşturma hedefi ile, İran’a giden boru hatları inşa edilmesini önlemek, Orta Asya ülkelerini Moskova’dan uzaklaştırmak, Orta Asya enerjisinin akışını kontrol etmek ve Çin’i stratejik olarak gırtlaklamak amacıyla başlatıldı.

En önemlisi, Orta Asya’nın kontrolü, Doğu Asya’dan Ortadoğu’ya ve Doğu Avrupa’ya doğru oluşmakta olan “Yeni İpek Yolu”nu kesintiye uğratacaktır. Bu “Yeni İpek Yolu”, Çin’i yeni küresel süper güç yapacaktır. Bu nedenle, ABD’nin Orta Asya’daki stratejisi, öncelikle, ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına erişimini engelleyerek Çin’in küresel bir süper güç olarak ortaya çıkmasını önleme amacını taşıyor. ABD ve AB’nin enerji nakil yolları üzerine Rusya ile rekabeti, Hazar Denizi Havzası’ndan ve Basra Körfezi’nden Çin’e ulaşan bir trans-Avrasya enerji koridorunun inşa edilmesini engelleme hedefi ile birlikte ele alınmalı.

Orta Asya, savaş ve renkli devrimlere sahne oldu. Afganistan’da Pakistan’a yayılan aktif bir savaş halen sürmekte. Kırgızistan’daki istikrarsızlık, bir iç savaş halini alacak şekilde yayılabilir. İran, Suriye ve Lübnan’a karşı gelecekteki herhangi bir çatışma, Orta Asya’yı içine alma tehdidi içeriyor.

Güney Asya ve Hint Okyanusu Cephesi: Pakistan, Hindistan, Sri Lanka

Güney Asya veya Hint alt kıtası, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Nepal, Bhutan ve Sri Lanka ile Maldivler ada devletlerinden oluşmaktadır. Afganistan da bazen Güney Asya’nın parçası olarak değerlendirilmektedir. Orta Asya’ya benzer şekilde, Güney Asya’nın kuzey kesimi (Pakistan ile Hindistan Cumhuriyeti’nin kuzey eyaletleri), Ortadoğu ile Doğu Asya arasında transit kara yolu işlevi görmektedir. Bu kuzey alanı Orta Asya ile de bitişiktir. Güney Asya’nın güney kesimleri ayrıca, Hint Okyanusu açısından da merkezi konumda ve hem Güney Asya’nın güney kesimi (Hindistan’ın güney ucu, Sri Lanka ve Maldivler) hem de Hint Okyanusu kıyıları; Ortadoğu ve Afrika’dan Orta Asya’ya bir transit deniz yolu işlevi görüyorlar.

Güney Asya’da ABD ve NATO’nun hedefi Çin’e güvenli bir enerji yolunun oluşmasını engellemek ve enerji kaynaklarının akışını ve geçecekleri bölgeleri kontrol etmektir. Hindistan da bunda çıkara sahip. Hindistan ABD ve NATO ile işbirliği içinde, ancak bunun Hindistan ulusal güvenliğine bir faturası var. Keşmir’deki istikrarsızlık bunun bir örneği.

Pakistan’daki istikrarsızlık, Çin’e güvenli bir enerji yolu oluşmasını engelleme hedefinin doğrudan bir sonucu. ABD ve NATO; güçlü, istikrarlı ve bağımsız bir Pakistan istemiyor. Bunun yerine, kolayca kontrol edilebilecek ve Pekin’den emir almayacak ya da Avrasyacı kampla ittifak yapmayacak bölünmüş ve çelimsiz bir Pakistan istiyorlar. Pakistan’daki istikrarsızlık ve Pakistan sınırından İran’a yönelen terör saldırıları, Çin’e güvenli bir enerji yolunun oluşmasını önleme amaçlı.

Dahası, ABD ve NATO’nun Güney Asya’daki hedefleri, Hindistan’ı Çin’e karşı  dengeleyici bir unsur olarak kullanmayı da içeriyor. Bu, Britanya’nın Avrupa kıtasında çeşitli Avrupalı güçler arasında, ABD’nin de Ortadoğulu güçler arasında (örn. İran-Irak savaşı) uyguladığı strateji ile aynı. Bu bağlamda, Lizbon’da düzenlenen 2010 NATO Zirvesi sonrasında, NATO Yeni Delhi ile askeri ve güvenlik konularında diyalog başlatılmasını talep etti. [36]

ABD, Çin ve Hindistan arasındaki rekabet, Hint Okyanusu’ndaki militarizasyonla doğrudan bağlantılı. Hint Okyanusu’nda deniz kuvvetleri arasındaki silahlanma yarışı alttan alta sürmekte. Hem Hindistan hem de Çin, bir yandan deniz kuvvetlerini genişletirken diğer yandan olabildiğince çok askeri liman edinme ve inşa etme yarışında.

Sri Lanka sularından geçen deniz ulaşım yolları, Çin’in enerji güvenliği açısından hayati önemde. Bu bağlamda, jeopolitiğin Sri Lanka İç Savaşı’nın doğasına doğrudan bir etkisi oldu. 2009’da Çin ve müttefikleri, Çin’in denizdeki varlığını ve Sri Lanka ile işbirliğini güvenceye almanın yanı sıra, ada ülkesinde istikrarlı bir siyasal ortam görme ümidiyle, Sri Lanka hükümetini desteklediler. Sri Lanka İç Savaşı sonrasında Colombo, Belarus gibi, bir “diyalog ortağı” olarak ŞİÖ’ne katıldı.

Hint Okyanusu’nun militarizasyonu durmuş değil ve alttan alta sürüyor. Pakistan ve Hindistan’daki iç gerilimler, Güney Asya devletleri arasındaki bölgesel gerilimler ve Yeni Delhi ile Pekin arasındaki gerilimler, Avrasya’nın bütünlük ve güvenliği açısından tehdit niteliğinde.

Doğu Afrika Cephesi: Somali, Etiyopya ve Sudan

Doğru Afrika’da ABD ve NATO stratejisi, Çin’in bölgesel enerji kaynaklarına ulaşmasını engellemek ve uluslararası denizciliği kontrol etmek için bir dargeçit oluşturmaktır. ABD, tüm Afrika kıtasının yanı sıra Doğu Afrika’da da, tıpkı Orta Asya’da olduğu gibi Çin’in süper güç durumuna gelmesine mani olmayı amaçlıyor. Doğu Afrika ve onun jeostratejik öneme sahip suları üzerindeki askeri denetim, 1990’lardan beri yoğunlaşıyor. Büyük bir NATO deniz gücü, Afrika Boynuzu dalgalarında ve Doğu Afrika kıyılarında denizi kuşatmaya hazır şekilde kalıcı olarak seyir halinde. ABD ordusunun Yemen’deki meşgalesi doğrudan Doğu Afrika’daki ABD jeostratejisi ile bağlantılı ve Doğu Afrika enerjisi ile uluslararası denizcilik hareketlerinin yanı sıra, oradaki deniz yollarının kontrol edilmesini de hedefliyor. Somali kıyılarındaki korsan sorunu ve Sudan’ın şeytanlaştırılması, bu stratejik hedeflerin sonuçları.

Somali’ye bakıldığında, korsan sorununa yol açan koşullar ABD ve NATO’nun bölgenin stratejik suyollarını militarize etmesi için bir bahane yaratmış görünüyor. ABD ve NATO, Afrika Boynuzu’nda istikrardan başka her şeyi isterler. Aralık 2006’da, Etiyopya ordusu Somali’yi işgal ederek İslami Mahkemeler Birliği’nin (ICU) Somali hükümetini devirdi. Etiyopya işgali, ICU hükümetinin Somali’yi görece istikrara kavuşturduğu ve Afrika ülkesinin tümüne kalıcı barış ve düzen getirmeye çok yakın olduğu bir noktada gerçekleşti.

Somali’deki 2006 işgalini ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) koordine etti. Etiyopya’nın karadan işgali, ABD ordusu ile eşzamanlı olarak ve ABD ordusunun, Etiyopyalılarla birlikte ABD Özel Kuvvetleri ve ABD hava saldırıları üzerinden ortak müdahalesi ile gerçekleştirildi. [37] CENTCOM komutanı General John Abizaid, 4 Aralık 2006’da Etiyopya’ya giderek Başbakan Meles Zenawi ile Somali saldırısını planlamak için gizli bir toplantı yaptı. Yaklaşık üç hafta sonra ABD ve Etiyopya birlikte Somali’ye saldırdılar ve işgal ettiler. [38]

Somali’de ICU hükümeti yenildi ve iktidardan düşürüldü, yerine Somali Geçici Hükümeti (STG) geçirildi. ABD ve AB uşağı gözden düşmüş bir iktidar olan STG, Etiyopya ve ABD askeri müdahalesi altında iktidara getirildi. Somali’de Etiyopya ordusu tarafından Marshall yasası da empoze edildi. Uluslararası düzeyde ICU hükümeti lanetlendi ve işgal ABD, Etiyopya, NATO ve Somali Geçici Hükümeti tarafından “Teröre Karşı Küresel Savaş”ın parçası ve El Kaide sempatizanlarına ve müttefiklerine karşı bir savaş olarak meşrulaştırıldı.

Somali Geçici Hükümeti ve onun liderleri, Somalili parlamenterler ve Somalililer tarafından derhal işbirlikçilikle, Somali’yi bölmekle ve ABD’nin ve diğer yabancı güçlerin uydusu olmakla suçlandılar. [39] Geçici Somali Parlamentosu Sözcüsü Şerif Hasan Şeyh Adan, Etiyopya’yı “Somali’deki herhangi bir barış şansını” kasten sabote etmekle suçladı. [40] Kenya’da mülteci konumunda olan Somalili Sözcü ve diğer Somalili parlamenterler, Etiyopya’nın ülkelerini işgaline karşı çıktıkları için Kenya hükümeti tarafından derhal Kenya’yı terk etmeye zorlandılar. [41] Sınırdışı edilmeleri ABD hükümetinin emriyle gerçekleşti.

ABD’nin Etiyopya ve Kenya üzerindeki etkisinin ve Somali işgalini yönlendirmedeki rolünün kapsamı, Saifa Benaouda’nın ifadesinden de anlaşılabilir:

Kenya sınırında, üniformalarında Amerikan bayrağı taşıyan üç Amerikalının da dahil olduğu askerler tarafından gözaltına alındığını söyledi. Ardından, Kenya’da cezaevine atıldı, gizlice Mogadişu’ya sınırdışı edildi, ardından Etiyopya’ya götürüldü, burada Amerikan aksanı ile konuşan bir erkek tarafından parmak izleri ve DNA’sı alındı. Bir grup erkek ve kadın tarafından sorgulandı, bunlar da aksanlarından çıkardığına göre Amerikalı ve Avrupalıydı. [42]

Etiyopya, komşusu Somali’deki barış görüşmelerini ABD’nin emirleri doğrultusunda kasten sabote etti. Ülke şu anda bölünmüş durumda, kuzeyde Puntland ve Somaliland neredeyse bağımsız devletler. ICU hükümetinin getirdiği istikrar ve barış yerine, Somali’nin denetimini ele geçirmelerine izin verilen çeteler, milisler ve kendisine El Şabib El Mücahidin Hareketi veya kısaca El Şabib adını veren bir grup peydahlanmış durumda. El Şabib, Afganistan’daki 2001 öncesi Taliban’a denk. [43]

Etiyopya ve ABD tarafından getirilen istikrarsızlık, Doğu Afrika’nın ABD ve NATO askeri güçlerince militarize edilmesini meşrulaştırmaya yardımcı oldu. Rus, Çin ve İran deniz kuvvetleri de, korsanlığa karşı ve deniz yolları güvenliği ni sağlamak için bölgeye savaş gemilerini konuşlandırdılar. [44] Ancak deniz kuvvetlerinin konuşlandırılması, stratejik olarak ABD ve NATO’nun Kızıl Deniz’den Aden Körfezi’ne dek Doğu Afrika sularında deniz kuvveti konuşlandırmasına karşı hareketler aynı zamanda.

Sudan petrolü Çin’e gidiyor ve Hartum’un Pekin’le ticari ilişkileri var. İşte bu yüzden Rusya ve Çin, Sudan’ın iç sorunlarının BM Güvenlik Konseyi’nde uluslararasılaştırılması yönündeki ABD, İngiliz ve Fransız çabalarına karşı çıkıyor. ABD ve AB, kendilerinin uydusu olmuş diktatörlerin insan hakları sicilini görmezden gelirken, Sudan liderlerini, Sudan’ın Çin ile ticari ilişkileri sebebiyle insan hakları ihlalcisi olarak hedef alıyor.

Sudan Cumhuriyeti geleneksel olarak Ortadoğu içinde değerlendirilmese de, Hartum, Direniş Bloğu’nun bir üyesi olarak ortaya çıkıyor. İran, Suriye ve Sudan, 2003’teki Irak işgalinden beri ilişkilerini ve işbirliklerini güçlendiriyorlar. İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı ve bunun ardından Lübnan toprağına ve sularına uluslararası askeri güçlerin, özellikle de NATO ülkelerinden askerlerin konuşlandırılması, Sudan’ın dikkatinden de kaçmadı. Direnişin bu bağlamında, Sudan da Tahran ve Şam ile askeri ilişkilerini derinleştiriyor.

Sudan liderleri, NATO’nun veya herhangi bir uluslararası gücün ülkelerine girmesine karşı direnmeye ant içtiler. Sudan, Sudan’ın ulusal kaynaklarını talan etmek isteyen bu güçleri işgalci addedeceğini açık şekilde beyan etti. Sudan İkinci Başbakan Yardımcısı Ali Osman Taha, Sudan hükümetinin Darfur için barış koruma gücü bahanesi altında herhangi bir yabancı müdahaleye karşıtlığını sürdüreceğine yemin etti ve Hizbullah’ı Sudan direnişi için bir model olarak övdü. [45] İran adına Dr. Ali Larijani, Sudan başkanı Ömer Hasan Ahmed El Beşir için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından siyasal bir tutuklama kararı çıkarıldığında, Sudan direnişi ile dayanışma amacıyla uluslararası parlamenterlerden oluşan bir delegasyonun Mart 2009’da Hartum’a düzenlediği bir ziyarete öncülük etti.

Hartum, yoğun bir ABD ve AB baskısı altında. Darfur’da insani kriz sürerken, çatışmanın altta yatan sebepler manipüle ediliyor ve çarpıtılıyor.  Altta yatan sebepler, kesinlikle ekonomik ve stratejik çıkarlarla ilgili, etnik temizlikle değil. Hem Amerika hem de AB’li ortakları, Darfur’daki ve Güney Sudan’daki çatışmanın ve istikrarsızlığın arkasındaki esas oyuncular. ABD, AB ve İsrail, bu bölgedeki Sudan hükümetine karşı olan milislerin ve güçlerin eğitilmesine, finanse edilmesine ve silahlandırılmasına yardım ettiler. Herhangi bir şiddet olayı için tüm suçu Hartum’un omuzlarına yüklerken, kendileri Sudan’a girmek ve enerji kaynaklarını kontrol etmek için çatışmayı körüklüyorlar.

Tel Aviv, Sudan’a askeri müdahalenin Hamas ve İran arasında Sudan ve Mısır üzerinden gerçekleşen silah alış verişini kesintiye uğratmasından böbürlendi, ancak İsrail, gerçekte Sudan’daki muhalif gruplara ve ayrılıkçılara silah göndermekle meşguldü. İsrail silahları, Etiyopya Eritre’nin bağımsızlığı ile Kızıl Deniz’e kıyısını kaybedinceye ve Etiyopyalılar ve Eritreliler arasında kötü ilişkiler gelişinceye dek yıllarca Etiyopya üzerinden Sudan’a girdi. İsrail silahları o zamandan beri Sudan’a Kenya üzerinden giriyor. Güney Sudan’daki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi de (SPLM) Darfur’daki milislerin silahlanmasına yardım ediyor. Uganda Halk Savunma Gücü de bir ABD uydusu olarak hem Darfur’daki milisleri hem de SPLM’yi silahlandırıyor.

İsrail’in Sudan muhalif grupları üzerindeki etkisinin kapsamı çok belirgin. Sudan gazetesi Tribune, 5 Mart 2008’de Darfur’daki ve Güney Sudan’daki ayrılıkçı grupların İsrail’de ofisleri olduğu haberini yayınladı:

İsrail’deki [Sudan Halk Kurtuluş Hareketi] destekçileri, bugün bir basın duyurusu ile SPLM’nin İsrail’de ofis açtığını duyurdu.

“Juba’daki SPLM liderleri ile görüşmelerden sonra, İsrail’deki SPLM destekçileri İsrail’de bir SPLM ofisi açmaya karar verdiler,” diyor Tel Aviv’den e-posta ile alınan ve SPLM’nin İsrail temsilcisinin imzasını taşıyan açıklama.

Açıklamada, SPLM ofisinin SPLM’nin bölgedeki politikalarını ve vizyonunu yayacağını belirtildi. Ayrıca, Kapsamlı Barış Anlaşması uyarınca, SPLM’nin, İsrail dahil her ülkede ofis açma hakkına sahip olduğu eklendi. Açıklamada İsrail’de 400 SPLM destekçisi olduğu da belirtildi. Darfur isyancı lideri Abdul Wahid el-Nur, geçen hafta Tel Aviv’de bir ofis açtığını açıkladı. [46]

Ömer El Beşir ile Güney Sudan’da güçlü bir zemine sahip olan SPLM arasında bir güç paylaşımı anlaşması söz konusu. SPLM lideri Salva Kiir Mayardit, Sudan’ın Birinci Başkan Yardımcısı ve Güney Sudan’ın Başkanı. SPLM, İsrail ile güçlü bağlara sahip ve üye ve destekçileri düzenli olarak İsrail’i ve Sudan’ın diğer düşmanlarını ziyaret ediyorlar. Bu nedenle Hartum, Sudan pasaportlarına İsrail’i ziyaret yasağını 2009 sonunda SPLM’yi meşrulaştırmak için kaldırdı. [47] Salva Kiir Mayardit ayrıca, Sudan’dan ayrıldığında Güney Sudan’ın İsrail’i tanıyacağını açıkladı.

Sudan ve Somali’deki olaylar, petrol ve enerji için uluslararası hırs ve rekabetle bağlantılı, ancak aynı zamanda Avrasya’nın kontrolünü ilgilendiren jeostratejik satranç oyununun da parçası. Doğu Afrika’nın militarizasyonu, Çin ve müttefikleri ile bir karşılaşmanın hazırlıklarının parçası. Doğu Afrika, önümüzdeki yıllarda ısınacak önemli bir cephe.

Doğu Asya Cephesi: Çin’e Karşı Gölge Savaşı

İçinde bulunduğumuz yüzyılda, tüm yollar Doğu Asya ve Çin’e çıkıyor. Bu durum, yüzyıl ilerledikçe daha da belirginleşecek. Doğu Asya’da, Çin’e karşı bir gölge savaşı yürütülüyor. Yeryüzü bir satranç tahtası ve ABD ve NATO’nun rakipleri ve muhalifleri de satranç parçaları iseler, Çin şah, Rusya ise vezir olacaktır. ABD ve NATO’nun savaş yürüyüşü, kaçınılmaz şekilde Doğu Asya’ya ve Çin sınırlarına varacak. Amerika’nın gözünden ve Brzezinski’nin sözleri ile, “Çin bitmemiş bir iş.” [48]

Doğu Asya’da ABD ve müttefikleri Çin’den ayrılan ve resmi adı Çin Cumhuriyeti olan Tayvan cumhuriyetini destekliyorlar ve onu anakara Çin’e karşı stratejik üs olarak kullanıyorlar. Tayvan ayrıca Güney Çin Denizi’ndeki bazı küçük adaları da yönetiyor. Bunlar arasında, Çin’in stratejik denizcilik hatlarına hakim Tayvan Adası veya Formosa bulunuyor. Avrupa’da Rusya’ya ve onun Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ndeki (CSTO) müttefiklerine yönelik olanın benzeri bir füze kalkanı projesi, Doğu Asya’da da gündemde ve Tayvan’ın kullanılmasını içeriyor.

ABD ve müttefikleri, Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak Kuzey Kore ve Myanmar’la da ilgileniyorlar. Hem Kuzeydoğu Asya’da Kuzey Kore hem de Güneydoğu Asya’da Myanmar, Çin’in yakın müttefikleri. Kuzey Kore tehdidi bahanesi, Kuzeydoğu Asya’da füze kalkanı projesini meşrulaştırmak için kullanılıyor. Güneydoğu Asya’nın özel önemi, Myanmar’ın Çin’e Hint Okyanusu’nda daha güvenli bir enerji hattı sağlamak için inşa etmekte olduğu ve Malacca ve Tayvan’ı çevreleyen liman ve deniz tesislerinden kaynaklanıyor.

Pekin’e karşı örtülü iç operasyonlar da yürütüldü. Xinjiang Özerk Bölgesi’nin bulunduğu Çin Türkistan’ında, ABD ve müttefikleri Çin’i zayıflatmak için Uygur etnik milliyetçiliği, pan-Türkizm ve İslam’ın bir karışımına dayalı olarak Uygur ayrılıkçılığını destekliyorlar. Tibet’te amaçlar Xinjiang’dakilerle aynı, ancak ABD ve müttefikleri, burada çok daha yoğun istihbarat operasyonları yürüttü.

Xinjiang ve Tibet’in Çin’den ayrılması, bir süper güç olarak yükselmesine ağır bir darbe olacaktır. Hem Xinijang hem de Tibet’in ayrılması, bu bölgelerdeki geniş kaynakları Çin’den ve Çin ekonomisinden uzaklaştıracaktır. Bu durum ayrıca Çin’in Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetlerine doğrudan erişimini de engelleyecektir. Bu, Avrasya’daki kara yolunu etkili bir şekilde kesecek ve Çin’e bir enerji koridoru oluşmasını karmaşıklaştıracaktır.

Bağımsız bir Xinjiang veya bağımsız bir Tibet’teki gelecek herhangi bir hükümet, Turuncu devrimin Ukrayna’sı gibi davranabilir ve siyasi görüş ayrılıkları ve geçiş ücretleri üzerinden Rusya’nın Avrupa Birliği’ne gaz tedarikini engelleyebilir. Bir enerji tüketicisi olarak Pekin, Avrupa ülkelerinin Ukrayna-Rusya gaz anlaşmazlığı sırasında tutulduğu gibi rehin tutulabilir. Çin’in gelişmesini önlemek için ABD’nin hedeflediği şey tam olarak bu.

Latin Amerika ve Karayip Cephesi: Bolivarcı Blok’a karşı Amerika

Latin Amerika’daki mücadele Güney Amerika’dan Karayiplere ve Orta Amerika veya Mezoamerika’ya genişledi. Bu, Amerika Kıtası için Bolivarcı Alternatif veya ALBA (Alternativa Bolivariana para las Américas) altında taraflaşan yerel veya bölgesel ülkelerin mücadelesi. ALBA, ABD’nin 1823’ten beri Monroe Doktrini kapsamında “arka bahçesi” olarak gördüğü bölgede siyasal ve ekonomik bağımsızlık için bastırıyor. Bağımsızlık mücadelelerinde, Latin Amerika ve Karayipler’deki bu bölge ülkeleri, Amerika ve müttefiklerine karşı Avrasyacılarla ittifaka gidiyorlar.

Hugo Chávez’in 1998’de seçilmesi ve 1999’da başkanlığa başlaması ile birlikte Venezüella, İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesinde Venezüella, Bolivya, Peru, Kolombiya, Ekvador ve Panama’ya öncülük eden Simón José Bolívar’ın adıyla anılan Bolivarcı Blok’un tohumlarını atan güç haline geldi. Caracas’taki Bolivarcı hükümet, Küba ile dayanışmasını açıklayıp ilişkilerini geliştirerek, ABD’nin Havana’yı izole etme girişimlerine karşı Küba’nın yardımına koştu. Küba ve Venezüella arasında imzalanan karşılıklı anlaşmalar, Bolivarcı Blok’un çekirdeğini ve ALBA altındaki genişletilmiş ittifak için bir model oluşturacaktı.

2006’da, Havana ve Caracas arasındaki ittifaka yeni üyeler katıldı. 2006’da, Evo Morales Bolivya’nın yeni başkanı oldu ve Venezüella ve Küba ile ittifaka gitti. Bir yıl sonra 2007’de Rafael Correa Ekvador, Sandinist lider Daniel Ortega idr Nikaragua başkanı oldu. Hem Ekvador hem de Nikaragua, hemen Bolivya, Küba ve Venezüella ile ittifaka gittiler. 2008’de Honduras, 2006’da seçilen Manuel Zelaya Başkanlığında ALBA’ya katıldı. Tüm bu ülkelerde Bolivarcı liderler, Latin Amerika’da ABD çıkarlarının yanında saf tutan yerel oligarşileri devirmek için ekonomik ve anayasal reformlar yapmaya çalıştılar.

ABD’ye bağımlılığı azaltmak için Bolivarcı Blok, SUCRE (Sistema Único de Compensación Regional) adındaki ortak bölgesel para anlaşmasını yaptılar. [49] SUCRE’nin hayata geçirilmesi, öncelikle ticaret için varsayımsal bir temelde kullanılan ve nihai olarak basılı paranın yerine geçen avro ile benzer adımlar izliyor. Bu, Bolivarcılar ve Avrasyacılar’ın ABD dolarından ayrılma çabaların bir parçası.

Beyaz Saray, Pentagon, ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Kongresi, Bolivarcı Blok’a ve liderlerine, işgaller ve uluslararası saldırganlık için bahane vazifesi gören sözde ABD demokratik değerlerini dikte eden bir dille alçakça saldırıyorlar. Bu ABD söylemi, Latin Amerika’da rejim değişiklikleri ve örtülü operasyonlar için ABD planı ile de uyumludur. Bu olayların tümü sırasında, ABD elçilikleri ve bu Latin Amerika ülkelerindeki ABD diplomatları Bolivarcı hükümetlere karşı şiddeti desteklediler.

2002’de, ABD Venezüella ordusunun unsurları eliyle Chávez’e karşı başarısız bir darbe tezgahladı. Bolivya’da, 2006’dan beri enerji zengini doğu eyaletleri Santa Cruz, Beni, Pando ve Tarija’nın liderleri, ABD fonlarının desteği ile özerklik için bastırıyorlar. 2008’de, doğu eyaletlerinin liderleri Bolivya’dan ayrılma girişiminin bir parçası olarak yerel hükümet binalarını ve altyapıyı işgal etmeye başladığında iç karışıklık çıktı. Bolivya’yı bölme amaçlı ABD destekli başarısız girişimler, ABD hükümetinin Bolivya’nın doğalgazını ele geçirme girişimlerinin bir parçası.

Bolivarcı Blok’un en zayıf halkası olan Honduras’ta, ABD destekli bir askeri darbe, anayasal kriz maskesi altında, Manuel Zelaya’yı 2008’de devirdi. Honduras’taki darbeye karşı çığlık ve feryatlar o kadar güçlüydü ki ABD hükümeti kamuoyu önünde sanki Honduras’ta kendi tezgahladığı darbeye karşıymış gibi davranmak zorunda kaldı. Roma Katolik Kilisesinden bir Hıristiyan Rahip olan Peder Miguel d’Escoto Brockmann başkanlığında toplanan bir Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı, Honduras’taki darbeyi açık şekilde kınadı.  2010’da ABD Ekvador’da polisin Rafael Correa ve hükümetine karşı bir darbe girişimini de destekledi.

ABD, Karayipleri ve Latin Amerika’yı Amerika kıtasında kontrolü tekrar ele geçirmek için militarize ediyor. Pentagon Kolombiya’yı silahlandırıyor ve Kolombiya ile askeri bağlarını Venezüella ve müttefiklerine karşı derinleştiriyor. 30 Ekim 2009’da Kolombiya ve ABD hükümetleri, ABD’nin Kolombiya’yı askeri üs olarak kullanmasına izin veren bir anlaşma imzaladılar.

Amerikan garnizonu Haiti de, ABD’nin Hispaniola adasının batı ucundaki çıkıntısını kullanarak yarım küredeki Bolivarcı Blok’a karşı gizli gündemine hizmet ediyor. Haiti Küba’nın hemen güneyinde yer alıyor. Coğrafi olarak, Küba, Venezüella ve Nikaragua gibi Orta Amerika devletlerine eş zamanlı olarak saldırmak için ideal konumda. 2010 deprem felaketi ve ABD’nin Haiti’de birçok işgal üzerinden yarattığı istikrarsızlık, Karayipler ve Latin Amerika’da düzeni bozma projesini çok daha az şüpheli hale getirdi. Haritaya ve Haiti’nin militarizasyonuna baktığımızda, ABD’nin Haiti’yi Kolombiya ve Curaçao gibi askeri ve istihbarat operasyonları için bir merkez olarak kullanmayı planladığı aşikar. Haiti ayrıca, ABD ve uşakları tarafından Caracas ve onun bölgedeki müttefiklerine karşı yükselteceği daha geniş bir çatışma senaryosunda paha biçilmez bir üs olduğunu da kanıtlamış durumda.

ABD’nin Amerika kıtasında kontrolü yitirdiği ortada. ABD sadece bunu önlemek değil, aynı zamanda Venezüella, Ekvador ve Bolivya gibi enerji rezervlerini enerji açı Çin’e kaybetmemek de istiyor. Adil küresel rekabet altında, Pekin’in Latin Amerika ve Karayip ülkelerine enerji ihracatı ve kaynakları karşılığında sunmaya istekli olduklarına ABD’nin yetişmesi imkansız. Açık ki ABD halen Latin Amerika ve Karayiplerin kontrolü için saldırganlığa başvurmayı planlıyor. İşte bu yüzden Bolivarcılar Rusya, İran, Çin ve bunların Avrasyacı bağdaşması ile saflaştılar.

Kuzey Kutbu Cephesi: Geleceğin Enerji Rezervlerinin Kontrolü

Kuzey Kutbu’nda ABD, Kanada, Danimarka, Norveç ve Rusya Federasyonu’nu içine alan gergin rekabet, Kuzey Kutbu’nun geniş kaynakları üzerinden ortaya çıktı. Rusya yanında tüm ülkeler NATO üyesi. Rusya bölgedeki karasal genişliği dolayısıyla en büyük iddia sahibi.

Doğal kaynaklar için bu rekabetin perde arkasında, Kuzey Kutbu NATO ve Rusya tarafından militarize ediliyor. Orwell’ci kavramlarla, bu NATO ülkeleri, barış ve istikrarı korumak adına askeri yollarla, yeryüzünün böylesi büyük bir askeri varlığa hiç de ihtiyaç duyulmayan bir bölgesinde, savaş kapasitelerini geliştirmek için çalıştıklarını iddia ediyorlar. Bu, laf salatasından başka bir şey değil. Neden Kuzey Kutbu’nda daha iyi bir savaş hazırlığı ve kapasitesi gerekli olsun ki? Bu bağlamda, ABD, Kanada, Danimarka ve Norveç Rusya Federasyonu’na karşı beraber çalışıyorlar.

Kanada ve ABD Kuzey Kutbu politikalarını uyumlulaştırıyorlar, çünkü Rusya’nın karasal çapına denk büyüklüğe sadece Kanada sahip. ABD, Kanada üzerinden Kuzey Kutbu’nun enerji kaynaklarına bağlantı sağlamaya çalışıyor. Hem Ottawa hem de Moskova Lomonosov Nehri’nin kendi kıta sahanlıklarının uzantısı olduğunu iddia ediyorlar.

Başbakan Steven Harper ve Kanada hükümeti, bölgenin sualtı sınırlarının düzenlenmesini talep ettiler ve Moskova’yı Kuzey Kutbu’ndaki iddialarından çekilmesi konusunda diplomatik olarak uyardılar: “Kanada Kuzey Kutbu’ndaki topraklarımızın ve sularımızın kontrolünü koruyacak ve başkaları ulusal çıkarlarımızı etkileyen adımlar attığında cevap verecektir.” [50] Ottawa’nın üç Kuzey Kutbu önceliği:

(1) Kuzey Kutbu’nun sınırlarının belirlenmesi;

(2) Lomonosov Nehri üzerindeki Kanada kontrolünün, Kanada kıta sahanlığının uzantısı olarak uluslararası tanınması;

(3) Kuzey Kutbu yönetim platformu ve acil durum önlemleri kapsamında bir Kuzey Kutbu güvenlik rejimi. [51]

NATO’nun Kuzey Kutbu’ndaki gizli gündemi 2006’ya dayanır. Bu tarihte Norveç tüm NATO’yu ve ilgilileri Soğuk Yanıt tatbikatlarına davet etmiştir. Kanada da bölgedeki bağımsızlığını sergilemek için sürekli olarak Kuzey Kutbu’nda tatbikatlar düzenlemekte, ancak 2010’dan başlayarak Nanook 10 Operasyonu’na ABD ve Danimarka askerleri katılmışlardır. [52] Bu, Rusya’ya karşı bir NATO işbirliğinin işaretidir. Bir Kanada askeri basın duyurusuna göre, askeri tatbikatlar “savaşa hazırlığı güçlendirme, karşılıklı çalışma becerisini artırma ve Kuzey Kutbu’nda ortaya çıkmakta olan meydan okumalara kolektif bir yanıt verme” amacını taşıyordu. [53] Lomonosov Nehri üzerindeki Rus iddiası dışında, Kanada, ABD ve Danimarka’nın kolektif bir askeri yanıt vermesini gerektiren ortaya çıkmakta olan başka bir meydan okuma yok.

Kuzey Kutbu üzerine mücadele alttan alta sürüyor. Karasal büyüklüğü ile Rusya en büyük iddia sahibi. Yine de ABD, Kanada ve Danimarka bunu kabul etmeyi reddediyor. Kuzey Kutbu kaynakları üzerinde hak iddiası konusunda NATO ve Rusya arasındaki, Çin tarafından desteklenecek olan kriz, gelecek bir zamanda ortaya çıkacak.

Bu metnin üçüncü bölümü

Üçüncü ve son bölümde yeni bir küresel savaş riskini ele alacağız.

Mahdi Darius Nazemroaya, Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nde (CRG) Araştırma Asistanı.

NOTLAR

[6] Anne Penketh, “Russian bombers play war games with US”, The Independent (İngiliz), 10 Ağustos 2007.

[7]  Lucian Kim, “Russian Paratroopers Stage War Games Simulating NATO Attack”, Bloomberg, 27 Eylül 2009; Yuras Karmanau, “Russia, Belarus hold joint military exercise”, Associated Press (AP), 29 Eylül 2009.

[8] D. Muralidhar Reddy, “SCO dialogue status for Sri Lanka”, The Hindu, 18 Haziran 2009.

[9] Michael Evans, “Georgia linked to Nato early warning system”, The Times (İngiliz), 5 Eylül 2008.

[10] Dmitry Avaliani, “Georgia: Fears of War with Russia”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), 16 Mayıs 2008.

[11] Age.

[12] Age.; Inal Khasing, “Abkhazia Cleaves Closer to Russia”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), Caucasus Reporting Service (CRS) Sayı 443, 8 Mayıs 2008.

[13] Avaliani, “Georgia: Fears of War”, Editör yazısı

[14] Age.

[15] Age.

[16] Age.

[17] Age.

[18] Khasing, “Abkhazia”, Op. cit.; Makale aynı zamanda Rus gazetesi Izvestia’nın Sergei Shamba’nın sözlerini, Moskova’dan Abhazya’da bir Rus askeri yönetimi oluşturulmasını istemiş gibi yanlış alıntıladığını belirtiyor.

[19] “Georgia, Russia in New Abkhazia Standoff”, Institute for War and Peace Reporting (IWPR), 2 Temmuz 2010.

[20] Age.

[21] Michael Evans, “Georgia linked to Nato early warning system”, The Times (İngiliz), 5 Eylül 2008.

[22] “USA to Deploy Army Bases in Georgia To Rearm Nation’s Army”, Pravda, 24 Eylül 2009.

[23] Arnaud de Borchgrave, “Commentary: Israel of the Caucasus”, United Press International (UPI), 2 Eylül 2008.

[24] Mariam Harutunian, “Russia extends military presence in Armenia”, Agence France-Presse (AFP), 20 Ağustos 2010.

[25] William M. Arkin, “A New Mideast Military Alliance?” The Washington Post, 31 Temmuz 2007; William M. Arkin, “Middle East Alliance 2.0.”, The Washington Post, 1 Ağustos 2007

[26] Age.

[27] Mahdi Darius Nazemroaya, “Pro-US Lebanese Government getting ready to use force to stay  in power”, Centre for Research on Globalization (CRG), 7 Aralık 2006.

[28] Zvi Bar’el, “Looking out for number one”, Haaretz, 21 Aralık 2008.

[29] Hisham Abu Taha, “Hamas security forces arrest high-ranking Egyptian officer”, Arab News, 25 Mayıs 2010.

[30] Uzi Mahnaimi, “Israel stations nuclear missile subs off Iran”, The Sunday Times, 30 Mayıs 2010.

[31] Yael Levy, “Amos Gilad: Egypt our ally against Iran, Hamas”, Yedioth Ahronoth, 26 Mart 2009.

[32] Anthony H. Cordesman, The Saudi Arms Sale: Reinforcing a Strategic Partnership in the Gulf (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, 3 Kasım 2010): <http://csis.org/files/publication/101103_SaudiArmssale.pdf&gt;.

[33] Mahdi Darius Nazemroaya, “America’s ‘Divide and Rule’ Strategies in the Middle East”, Centre for Research on Globalization (CRG), 17 Ocak 2008.

[34] “MP: US Base in Afghanistan Established to Collect Intelligence on Iran”, Fars News Agency (FNA), 4 Kasım 2009.

[35] Zbigniew Brzezinski, Forward to China’s New Journey to the West: China’s Emergence in Central Asia and Implications for U.S. Interests, Bates Gill and Matthew Oresman (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, Ağustos 2003) , p.v.

[36] Pallavi Aiyar, “Nato asks for dialogue with India”, Business Standard, 24 Kasım 2010.

[37] Suzanne Goldenberg and Xan Rice, “How the US forged an alliance with Ethiopia over invasion”, The Guardian (U.K), 13 Ocak 2007.

[38] Age.

[39] “Ethiopia destroyed Somalia Peace Talks: Speaker”, Garowe News, 13 Ocak 2007.

[40] Age.

[41] Age.

[42] Raymond Bonner,  “Lark to Africa descends into Somali nightmare”, The New York Times, 15 Nisan 2007.

[43] Bu Somali grubunun 2001 öncesi Taliban’ı ile benzeşmesinin sebebi, Afganistan işgali sonrasında birçok grubun Taliban’la aynı veya Taliban bile olmamasıdır. 2001 sonrası Taliban’ının hedefleri de ABD, Pakistan ve Suudi desteği ile iktidara getirilen 2001 öncesi Taliban’ından farklıdır.

[44] Atul Aneja, “Iran, China will begin counter-piracy patrols”, The Hindu, 22 Aralık 2008; “Russia, China conduct anti-piracy exercises in the Gulf of Aden”, Russian News and Information Agency (RIA Novosti), 18 Aralık 2009.

[45] Mohammed Ali Saeed, “Sudan VP vows resistance to UN peacekeepers”, Agence France-Presse (AFP), 1 Eylül 2006.

[46] “Sudan’s SPLM reportedly opens an office in Israel – statement”, Sudan Tribune, 5 Mart 2008: <http://www.sudantribune.com/spip.php?page=imprimable&id_article=26251&gt;.

[47] “Sudan removes Israel travel ban from new passport, Sudan Tribune, 3 Ekim 2009: <http://www.sudantribune.com/spip.php?iframe&page=imprimable&id_article=32776&gt;.

[48] Zbigniew Brzezinski, The Geostrategic Triad: Living with China, Europe, and Russia (Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies Press, 3 Kasım 2000), s.5.

[49] “ALBA Countries To Establish Common Currency Named Sucre”, Cuban News Agency/ Agencia Cubana de Noticas (ACN), 29 Kasım 2008; Michael Fox, “ALBA Summit Ratifies Regional Currency, Prepares for Trinidad”, Venezuela Analysis, 17 Nisan 2009; Steven Matter, “Venezuela Pays for First ALBA Trade with Ecuador in New Regional Currency”, Venezuela Analysis, 7 Temmuz 2010.

[50] Department of Foreign Affairs and International Trade (DFAIT), Statement on Canada’s Arctic Foreign Policy (Ottawa: Government of Canada, 2010), s.2.

[51] Age., s.3.

[52]  “Minister of National Defence visits Operation Nanook”, Department of National Defence (DND), 23 Ağustos 2010: <http://www.airforce.forces.gc.ca/v2/nr-sp/index-eng.asp?id=10905&gt;.

[53] Age.

[54] Vladimir Radyuhin, “India is top priority for Belarus”, The Hindu, 16 Nisan 2007.

Global Research, 5 Aralık 2010

Ahmedinejad “Teşekkürler Amerika” diyor – Immanuel Wallerstein

İran ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler 60 yıldır çalkantılı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, İran Şahı Rıza Şah Pehlevi, dış talepler ile Büyük Britanya, SSCB ve Almanya’nın baskısı arasında manevra alanı aradı. Savaş patlak verdiğinde, tarafsızlığını ilan etti. Bu, 1941’de müttefik Sovyet-İngiliz işgaline sebep oldu. Müttefikler Şah’ı iktidarı oğluna devretmeye zorladılar.

Sovyet güçleri kuzey İran’da kaldı ve 1946’da orada bir petrol ayrıcalığı talep ettiler. İngilizler İran’ı kendi etki alanlarının bir parçası olarak değerlendiriyor ve çok karlı Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (AIOC) kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. Soğuk Savaş başladı ve İngilizler böyle bir talebi hoş karşılamadılar. Sovyet güçleri, az çok etki alanlarının bölünmesine dayanan Yalta anlaşmasının parçası olarak, İran’dan geri çekildi.

Ancak 1951’de Muhammed Musaddık milliyetçi partinin lideri olarak Başbakan oldu ve AIOC’yi millileştirdi. Muhammed Şah Rıza Pehlevi buna karşı çıkıyordu. İkisi arasındaki mücadelede, Musaddık, Şah’ı marjinalize etmek ve fiilen sürgüne göndermek için yeterli halk desteğini elde etti.

Bu noktada İngilizler gerçekte Ortadoğu’nun her yerinde rollerini Birleşik Devletler’e devrediyorlardı. Bu nedenle İran’da 16 Ağustos 1953 darbesini yöneten ve Şah’ın Tahran’a dönüşünü ve siyasi denetimi tekrar ele geçirmesini organize eden CIA oldu. Petrol millileştirmesi iptal edildi ve İngiliz şirketi yeniden tesis edildi.

İran Şahı tüm muhalefeti bastırarak sıkı bir Birleşik Devletler müttefiki oldu. Şah’ın nükleer hırsına o zamanlar ne Birleşik Devletler ne de İsrail karşı çıkıyordu. Şah’ın rejimi giderek daha baskıcı hale geldi ve bu en sonunda Ayetullah Humeyni önderliğindeki 1979 ulusal devrimine yol açtı. Devrimi gerçekleştirenlerin kininin ana kaynaklarından biri, 1953’teki CIA darbesinde olduğu gibi, İran’ın ulusal çıkarlarının ABD politikalarına kurban edilmesiydi. 

Şah yurtdışına kaçtı ve kısa süre sonra, 4 Kasım 1979’da, ABD elçiliği işgal edildi. İçerdeki diplomatlar İran rejimi tarafından rehin alındı. 444 gün boyunca rehin tutuldular. İki ülke arasındaki ilişkiler o zamandan beri düşmanca. 1980’de, esasen ABD hükümetinin desteklediği Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak hükümeti İran’a saldırdı.

Savaş uzun ve kanlı oldu ve sekiz yıl sonra az çok berabere sona erdi. Kısa süre sonrasında Irak, kısmen savaş masraflarını hafifletmek için Kuveyt’i işgal etti. Irak ABD’nin bu eylem karşısında “anlayışlı” olacağını bekliyordu ancak bunun yerine kendisini ilk Körfez Savaşı’nda buldu.

Birleşik Devletler artık hem Irak hem de İran ile zıtlaşıyordu. El Kaide 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirdiğinde, Bush yönetimi hem Irak hem de İran’ı kendisine karşı danışıklı dövüş içinde olmakla suçladı, oysa el Kaide her iki rejimin de düşmanıydı. Birleşik Devletler, her iki ülkede de dost rejimleri iktidara getirme ve nükleer silah elde etmek için ciddi girişimlere başlayan İran ile süren mücadelesinde desteklerini alma hevesiyle 2001’de Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı işgal etti. 

Peki bugün neredeyiz? Iraklılar henüz seçim yaptılar ve şu anda hükümeti kurma görüşmeleri sürüyor. Şii bölgelerinde güçlü bir tabana sahip olan çeşitli partiler siyasi pazarlıklar için görüşmeler yapmak istediklerinde, Tahran’a gittiler. Öne sürdükleri gerekçelerden biri, ABD cihazlarınca dinlenmek istemedikleriydi. Görünen o ki İran dinleme cihazlarından endişe etmiyorlar. Sünni bölgelerinde güçlü desteğe sahip olan en büyük parti de İran’ı ziyaret edeceğini açıklamış durumda. Ve İran hükümeti, Şii partilerine, oluşturulacak hükümette Sünni politikacılara da yer vermelerini salık verdi.

Bu, Irak siyasetine İran’ın hakim olduğu anlamına gelmiyor. Durum bunun çok uzağında. Ancak görünen o ki, uzun bir ABD işgalinden sonra, İran Irak’ta sonuç olarak ABD’den daha etkili. İran ABD’ye Irak’taki en büyük düşmanlarından birini, Saddam Hüseyin’i elediği için özellikle müteşekkir.

Birleşik Devletler Afganistan’da Hamid Karzai’yi iktidara getirdi. ABD’nin bakış açısına göre, ideal kişiydi. Hatta Taliban’a başarıyla direnebilecek ve Afganistan’ı bir arada tutabilecek tek kişi. Kendisi bir Paştun ve Paştun olmayan bölgelere hakim olan çeşitli savaş lordlarıyla iş yapmaya istekli biri.

Son seçimlerin sonrasında, Karzai’nin sonuçları manipüle ettiğine ve hem yolsuzluğa hem de uyuşturucu yetiştiriciliğine hoşgörü gösterdiğine dair suçlamalar oldu. Birleşik Devletler, politikalarından bazılarını değiştirmesi için kendisine yoğun baskı yaptı. O ne yaptı? Ahmedinejad’ı Kabil’i ziyaret etmeye davet etti, kendisinin de Taliban’a katılabileceğini söyledi ve ABD ordusunun zalimane sivil katliamlarını kamuoyu önünde kınadı.

İşini görecek başka kimsesi olmadığı için Birleşik Devletler geri adım attı ve Karzai ile ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Bu özellikle, ülkedeki ABD güçlerinin komutanı ve Taliban’a karşı en azından kısmi bir zafer elde etmeye çok yatırım yapmış olan General Stanley McChrystal için geçerli. Afganistan’da dokuz yıllık ABD (ve NATO) varlığı sonrasında, en net müttefikleri Washington’a karşı İran kartını oynuyor ve bu konuda ABD’nin yapabileceği pek bir şey varmış gibi görünmüyor.

Bu esnada Ahmedinejad, kendi evinde bastırmak için çok uğraştığı güçlü bir muhalefetle karşı karşıya. Ve Birleşik Devletler, nükleer reaktör geliştirmeyi terk etmeyi reddettiği için İran’a karşı yaptırımlar elde etmek macıyla büyük bir kampanya yürütüyor. ABD’nin yaptırımlar (ve daha fazlası) için yürüttüğü ve İsrail’in şiddetle desteklediği kampanyanın sonuçları ne oldu? 

İran’da Ahmedinejad’ın iç siyasette elini büyük ölçüde güçlendirdi çünkü İran’ın egemenliğinin savunucusu rolünü oynamasını sağladı. Ve Birleşik Devletler’in tüm baskılarına rağmen, Rusya ve Çin’in (özellikle de Çin’in) ciddi yaptırımları destekleyecekleri kuşkulu. Bu arada İsraillilerin doğru şekilde belirttikleri üzere, nükleer bir güç olma girişiminde, zaman İran’dan yana.

İran karşısındaki ABD dış politikasının otuz yılı feci şekilde geri tepmiş görünüyor. (Veya neredeyse bir 60 yıldan bahsetmeliyiz.) İran bugün her zamankinden daha güçlü. Bu, büyük ölçüde ABD politikalarının eseri. Siz Ahmedinejad olsaydınız, Amerika’ya teşekkür etmez miydiniz?

15 Nisan 2010

Agence Global