Sosyal medya çağında otoriter kapitalizm – Christian Fuchs

maxpixel-freegreatpicture-com-america-trump-united-states-politics-president-1573999-e1515528972100

Otoriter milliyetçilik ve ırkçılık, Avusturya’nın Jörg Haider’inden ABD’nin Donald Trump’ına kadar ciddiye alınmak için fazla karikatür görünen insanların sunduğu eğlence kılığında anaakım siyasete girdi. Christian Fuchs, otoriter kapitalizmin zaman tünelinize nasıl sızdığını ve başarı kazandığını inceliyor.

1986-2000 arası Avusturya Özgürlük Partisi’nin lideri olan Jörg Haider, göçmen karşıtı sloganların, eğlence usulü siyasetin, genç ve dinamik bir çehreye sahip olmasının yanı sıra, muhaliflerle dalga geçmesinin ve espriler yapmasının yardımıyla partisinin oy oranını 1986’daki %9,7’den 1999’daki %26,9’a getirmişti. Kitlelerin ilgisini çekip satışları artırmak suretiyle hem medya Haider’e hem de Haider medyaya yardım ediyordu. Haider yeni sağın otoriter liderlerinin prototipiydi. Bugün artık hayatta değil (2008’de bir trafik kazasında öldü) ve sağ otoriterlik yeni bir evreye ulaştı. Ruth Wodak’ın ‘Haiderleşme’ dediği şey, hâkim siyasi model haline geldi. Continue reading “Sosyal medya çağında otoriter kapitalizm – Christian Fuchs”

Reklamlar

‘Beyazlık’ Vebası – Richard Seymour

James Baldwin
James Baldwin

Beyazlık bir ayrıcalık değil vebadır. Bundan görece avantaj sağlayanlar bile – ve görece avantaj siz sınıf merdivenini tırmandıkça büyür, indikçe küçülür – hala kendilerini kandırıyorlar. Amerika’daki beyaz orta sınıf sağın iklim değişikliği hakkındaki konuşmalarını dinleyin, yavaş yavaş altmetnin metnin kendisi haline geldiğini duyarsınız: “Biz varlıklı beyazlar, bundan kurtulabiliriz. Bu bizim için iyi bile olabilir çünkü yoksullar, siyahlar ve Çinliler, Hindistanlılar yani rakipler için kötü olacak. Ve Avrupa’yı dondurursa eğer, topuklara kuvvet, ne yapalım.”

“Beyaz olduğunu düşündüğün sürece,” dedi James Baldwin, “sende umut yok.”

Ve bu mantığa aykırı geliyorsa eğer – bir tek beyazlarda umut olduğu düşünülebilirmiş gibi – sözlerine şöyle devam etti:

“Beyaz olduğunu düşündüğün sürece konu dışısın. Beyaz olmanın bir numarası yok artık.”

Burada tuhaf ve çetrefilli bir şey var. Garip bir ifade şekli: beyazlık – Baldwin’in inanıyor göründüğü üzere – bir lanet değil, ‘beyaz’ olarak tanımlananların bundan bir şey elde ettikleri bir ayrıcalık olmalıydı. Continue reading “‘Beyazlık’ Vebası – Richard Seymour”

Kemer sıkma ve popülizmin yükselişi – Frances Coppola

214_feature_cover12

Uzun süredir yazılmayı bekleyen bu yazı, günümüz dünyasının büyüyen siyasal karmaşasına ve kaosuna anlam verme çabamın ürünü. William Butler Yeats’in şiiri “İkinci Geliş,” bu konudaki hissiyatımı güzel anlatıyor:

Her şey tepetaklak, merkez tutunamıyor
Mutlak anarşi kaplamış yeryüzünü
Basıyor her yanı kana bulanmış sular
Ve her yerde masumiyetin defin töreni var
İyilerin kalmamış hiç itikadı
Kötülerse en yoğun tutkularla dolu

Ama bu noktaya nasıl oldu da geldik? Ve bu gidiş nereye?

Kriz sonrası panik

2008 mali krizi sonrasında Batı dünyasını sarsan derin resesyonda, mali ve diğer kuruluşların kurtarılması, vergi gelirlerinin düşmesi ve işsizlik yardımlarının yükselmesi ile birlikte, kamu borçları birikti. Kamu borcu genellikle GHMH’nın bir oranı olarak ifade edilir: resesyon birçok Batılı ülkenin GSMH’sında koca bir delik açtı ve borç/GSMH oranını şişirdi. Continue reading “Kemer sıkma ve popülizmin yükselişi – Frances Coppola”

Sol popülizm ve siyasetin feminizasyonu

Sol popülizmin aksine feminize bir siyaset, çeşitlilikten veya dominant olanın (beyaz heteroseksüel erkekler) ötesindeki kimliklerden kaçınmaz. Bu gerçekliği kabul eder ve sorunları kolektif şekilde belirleyip çözmek için araştırma ve tartışma süreci çağrısı yapar. Cinsiyet ve etnisite ile ilgili hedefleri kenara koymak yerine, bunları ortak yararların temel bileşenleri olarak anlar ve birden fazla ayrıcalık ve ezme sistemi konusunda bilinç yükseltmeye çalışır.

6269564_1

ROAR Magazine, Yazarlar: Laura Roth, Kate Shea Baird

Bugünlerde Avrupalı solcular arasındaki en canlı tartışmalardan ikisi, sol popülizmin stratejisi ve siyasetin feminize edilmesi ihtiyacı üzerine. Ancak ikisinin ilişkisi konusunda ise henüz pek az şey söylenmiş durumda. Sol popülizmin feminist bir okuması nasıl yapılabilir? Siyasetin feminize edilmesi hedefinde sol popülizmin yeri nedir?

Popülizmin siyasetin feminizasyonuyla uyumsuz olmakla kalmayıp esasında partiyarkayı güçlendirdiğini düşünüyoruz. Temelde uyumsuz olan bu stratejiler arasında bir tercihle yüz yüzeyken, herhangi bir dönüşüm umudu için popülizmi terk etmemiz ve siyaset yapma tarzını değiştirme konusunda içten bir kararlılık sergilememiz gerekiyor. Continue reading “Sol popülizm ve siyasetin feminizasyonu”

Gerici ekolojinin tehlikeleri (Out of the Woods)

lifeboat

libcom.org

Çevreyi anlamaya dönük etkileyici metaforlar geleneksel muhafazakârlıkla dümdüz faşizm arasında bir köprü vazifesi görüyor.

Şu ana dek Murray Bookchin’in teknoloji felsefesi ve James O’Connor’ın ikinci çelişkisi gibi faydalı bulduğumuz düşünürlerin görüşlerine yer verdik. Burada ekolojik fikirlerin gerici politikaları destekleyecek şekilde nasıl kullanılabildiğine bakmak istiyoruz. Sık alıntılansa da az okunan biyolog Garrett Hardin’in eleştirisi üzerinden yapacağız bunu.

Sermayenin trajedisi

Hardin’in en ünlü ve etkileyici kavramı, tüm müşterek kaynakların kaçınılmaz mahvına yol açtığı varsayılan bir kolektif eylem sorunu olarak müştereklerin trajedisidir. Sorunu ilkin 1968’deki aynı adlı bir makalesinde ortaya koydu: Continue reading “Gerici ekolojinin tehlikeleri (Out of the Woods)”

Bilimin tarihindeki en büyük hata – Darren Curnoe

image-20161219-24274-vycquw

theconversation.com

Bilim insanlığın en önemli icatlarından biri. İlham verdi, anlam kazandırdı; cehalet ve batıl inanç örtüsünü kaldırdı, toplumsal değişim ve ekonomik büyümenin katalizörü oldu ve sayısız yaşamlar kurtardı.

Yine de tarih bize bilimin hem iyi hem kötü olabileceğini gösterdi. Bazı keşiflerin faydadan çok zararı oldu. Ve internette listelenen “bilimin en büyük gafları” arasında hiçbir zaman rastlayamayacağınız bir büyük hata var.

Bilim tarihinin en berbat gafı hiç şüphesiz insanları farklı ırklara sınıflandırmaktı.

Bugün bu şaibeli paye için bazı büyük rakipler mevcut: Nükleer silahların, fosil yakıtların, CFC’lerin (kloroflorokarbonlar), kurşunlu benzinin ve DDT’nin icat edilmesi gibi falsolar. Işıklı eter, genişleyen toprak, dirimselcilik, boş sayfa teorisi, frenoloji ve Piltdown Adamı gibi müphem teoriler ve şaibeli keşifler bunlardan birkaçı. Continue reading “Bilimin tarihindeki en büyük hata – Darren Curnoe”

Milli işçicilik ve ırk savaşı – Franco “Bifo” Berardi

berardi_wide

DiEM25.org

Neler olduğunu anlamaya çalışalım. İşçiler, 1933’te yaptıkları gibi, kendilerini uzun süredir aldatmakta olanlardan öçlerini aldılar: “demokrat” reformist sol politikacılar.

Hiç vergi ödememiş bir köleci, bir seri tecavüzcü, Birleşik Devletlerin Başkanı oldu. Ona oy verenler, ABD’de ve Avrupa’da solun ihanetine uğrayan işçilerdi. Bu ‘sol’ çöpe atılmalı: Finans kapitale hizmet etmeyi seçerek ve neoliberal “reformları” hayata geçirerek faşizme giden yolu döşediler.

Birkaçını sıralayalım: Bill Clinton ve Tony Blair, Massimo D’Alema ve Matteo Renzi, Giorgio Napolitano, François Hollande, Manuel Valls ve Sigmar Gabriel. Sinizmleri ve korkaklıkları yüzünden, insanları şirketlerin ve başımızdaki hükümetlerin eline teslim ettiler. Bunu yaparak, şimdi her yere yayılan faşizme ve artık durdurulamaz görünen küresel iç savaşa giden yolu açtılar. Continue reading “Milli işçicilik ve ırk savaşı – Franco “Bifo” Berardi”

İhtiyacımız olan yeni politika için bir model var; İspanya’da – Owen Jones

3500.jpg

Britanya’da sağcı Brexitçilerin ve İspanya’da Podemos’un temsil ettiği vizyonlar Avrupa çapında savaş halinde. Britanya, ana mesajı göçmenlere karşı düşmanlık olan bir kampanyanın sonucu olarak AB’den ayrılırsa bu tüm Avrupa’da zaten yükselen göçmenlik karşıtı hareketleri cesaretlendirecek.

The Guardian

Çeviri: Barış Satılmış

Podemos günah keçileri yaratmadan radikal görüşlerin desteğini kazanmayı bildi. Birleşik Krallık’taki ilericiler de aynısını yapmanın yolunu bulmalı.

Bütün Avrupa’da lambalar sönmüyor olabilir ama titreşiyorlar*. Kıta, rakip güçler tarafından farklı yönlere çekiştiriliyor ve kimin başarılı olacağı net değil. Bu hafta gerçekleşecek muhtemelen tarihsel önemdeki iki olay kıtanın geleceğini belirleyecek.

Perşembe günü, bağnazlığa batmış ve göçmenleri günah keçisi yapan bir kampanyanın sonucu olarak Britanya Avrupa Birliği’nden ayrılmayı seçen ilk ülke olabilir. Ve Pazar günü İspanya Aralık ayında yapılan ve bir sonuca varmayan seçimi tekrarlayacak. Yeni gelen Unidos Podemos Partisi kesintilere karşı çıkıyor, İspanya ve Avrupa’nın demokratikleşmesini savunan bir zeminde ve milyonlarca İspanyol’un desteğini alıyor. Oylar Avrupa’nın geleceğine dair rakip vizyonları vurguluyor. Continue reading “İhtiyacımız olan yeni politika için bir model var; İspanya’da – Owen Jones”

Muhammed Ali’nin gizli öyküsü – Dave Zirin

ali

Ali sistem tarafından bir efsane, zararsız bir ikon olarak soğuruldu. Tartışmalı hakikatten geriye eser kalmamıştı: Ana akım medya tarafından bu kadar çok hakarete uğramış, Amerikan devleti tarafından bu kadar çok kovuşturmaya maruz kalmış ya da dünya çapında böylesine inatla sevilmiş başka bir atlet olmadı. Şimdi ise ırkçılık ve savaş meselelerini profesyonel sporun merkezine yerleştirme konusunda katalizör olan bu Ali’den hiç bahsedilmiyor.

Muhammed Ali’nin ırkçılığa ve savaşa karşı direnişi yalnızca 1960’lara değil insanlığın ortak geleceğine de ait.

Jacobin

Çeviri: Serap Güneş

Muhammed Ali’nin görüntüleri içecekten otomobile kadar her şeyi satmak için kullanıldı. Bize sunulan, “En büyük benim” diye bağırarak ringde dans eden olağan dışı ölçüde karizmatik bir boksörün görüntüsüydü. Neredeyse hiç hareket edemese veya konuşamasa bile günümüz Muhammed Ali’si de çok kamusal bir figür. Sesini hem yıllarca boks yapması hem de Parkinson hastalığı yüzünden kaybetti. Bu Ali, sistem tarafından “yürüyen bir aziz” olarak bağra basıldı. Continue reading “Muhammed Ali’nin gizli öyküsü – Dave Zirin”

Türkiye’nin ateş gecesi – Vijay Prashad

Supporters of ultra-nationalist groups shout slogans during a protest against recent Kurdish militant attacks on Turkish security forces, in Istanbul, Turkey, September 8, 2015. Kurdish militants killed 15 police officers in two bomb attacks in eastern Turkish provinces on Tuesday, a government official said, widening a conflict with the Turkish state. More than 40 Turkish warplanes hit Kurdistan Workers Party (PKK) targets overnight in northern Iraq, where the group has bases, in response to Sunday's killing of 16 soldiers near the Iraqi border, the deadliest attack since a two-year-old ceasefire ended. Tuesday's bombing in Igdir province that killed 14 police officers in a minibus was the latest in a daily stream of attacks by the PKK on soldiers and police in eastern Turkey since fighting resumed in July. A separate bomb attack in southeastern province Mardin killed one police officer and wounded three others. REUTERS/Yagiz Karahan - RTX1RPA8
8 Eylül 2015, Türk milliyetçiler askerlere yönelik saldırı sonrası protesto gösterileri düzenliyorlar. REUTERS/Yağız Karahan

Çeviren: Serap Güneş

“Kürtlerin haklarını savunan bir sol partinin hedef alınması, yinelenecek seçimler öncesinde daha da yükselecek bir şiddetin ve siyasi izolasyonun habercisi olabilir”

9 Eylül 2015

8 Eylül’de Türkiye çapında HDP binalarına yönelik koordine saldırılar düzenlendi.

2012’de tümü Kürt yanlısı görüşlere sahip bir grup sol eğilimli örgüt bir seçim koalisyonu kurmaya karar verdi. Yunanistan’ın Syriza’sı ile benzerlik kurmak yanlış olmayacaktır.

HDP gayet geleneksel sol bir pozisyona sahip: nükleer enerjiye karşı, LGBT haklarından yana, azınlıklara yönelik ayrımcılığa karşı, kadın haklarından yana.

Öyleyse Ankara ve diğer yerlerdeki binaları neden saldırıya uğradı ve ateşe verildi? Taşları bağlayıp HDP’ye karşı savaş köpeklerini salmaya kim karar verdi? Continue reading “Türkiye’nin ateş gecesi – Vijay Prashad”