Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri

Laurentius_de_Voltolina_001

Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri

Eric Chaney[1]

Kaynak

Özet

Sürdürülebilir ekonomik büyümenin kökenlerini Avrupa’nın benzersiz kurumsal çerçevesinde gören etkili bir literatür var. Bu makalede, Avrupa’nın özgün kurumsal bağlamını daha iyi anlamayı sağlayacak kavramsal bir çerçeve önermek için, tarihsel bulguları süregiden araştırmamın çıkarımlarıyla birleştiriyorum. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü takip eden bir dizi şokun, toprak sahibi aristokrasi, ruhban sınıf ve hükümdar arasında aşamalı bir güçler ayrılığına yol açtığını gösteriyorum. Bu güçler ayrılığı ise, nihayetinde, büyümeyi artıran kurumsal yenilenmeye benzersiz şekilde olanak sağlayan bir siyasal ortam sağladı. Ortadoğu’da hükümdarlar benzer bir şoklar dizisini yaşamadılar ve köle ordularının kullanımı üzerinden, Avrupa tarzı bir güçler ayrılığının önüne geçebildiler. Okumaya devam et “Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri”

Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası

TOPSHOTS-EGYPT-POLITICS-DEMO

VersoBooks.com

Çeviri: Bircan Polat

İslam imgesi, hiçbir zaman kamuoyunun ilgisini bu kadar çekmemişti. Hoş, bu imaj, İslam teolojisi, tarihi ve pratiği hakkında yalan yanlış bilgiler ve cehaletle dolu.

Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, İslam Mozaiği (Mosaic of Islam) kitabında, Muhammed’den bugüne İslam’ın uzun tarihini ve anlayışını, açık ve anlaşılır bir üslupla sunmayı amaçlıyorlar. Kitaptan alıntılanan bu bölümde Anderson ve Murad, Şiiler ve Sünniler arasındaki husumeti, Arap Baharı’nın nedenlerini ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki yerini ve Pan-Arabizmin tarihini tartışıyorlar.

Perry Anderson: Ortadoğu’da Sünniler ve Şiiler arasındaki husumetin bugünlerde şiddetlice nüksetmesi ne anlatıyor? İki topluluk arasındaki gerginlik yüzyıllar boyunca bu seviyeye ulaşmamıştı. Gerginliğin bu dereceye ulaşmasının arkasındaki modern dinamikler nelerdir?

Süleyman Murad: Modern İslam’ın pan-İslamcı olarak bilinen üç büyük figürü var: Mısır’da Kutub (1906-1966), İran’da Humeyni (1902-1989) ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Okumaya devam et “Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası”

Olivier Roy ile röportaj: “Radikalizm başarısız entegrasyonun sonucu değil”

dschihadisten.jpg

en.qantara.de

Brüksel saldırılarının ardından Olivier Roy, İslam’ı terörle ilişkilendirme aceleciliğine karşı uyarıyor. İslam üzerine araştırmalar yapan Roy, Michaela Wiegel’e verdiği röportajda cihatçılıkla ilgili esas sorunu açıklıyor.

Bay Roy, terörizm ile Avrupalı göçmen toplumlarının başarısız entegrasyonu arasında bir bağlantı görüyor musunuz?

Olivier Roy: İslami radikalleşmenin entegrasyonun başarısız olmasının sonucu olduğunu düşünmüyorum. Bu yalnızca görünürdeki sorun. Cihat bayrağını sallayan gençlerden çoğu gayet entegre olmuş kişiler. Fransızca, İngilizce ve Almanca konuşuyorlar. İslam Devleti (IŞİD), genç Fransız ve Belçikalılar hiç Arapça bilmediği için sırf Fransızca konuşulan bir müfreze kurdu. Sorun kültürel entegrasyon sorunu değil. Toplumlarından kopsalar bile Avrupalı cihatçılar çok Batılı bir modele bağlı olmayı sürdürüyorlar. İslami geleneğe hiç de uymayan nihilist bir model. Birçok durumda filmlerden ve videolardan gördükleri şiddet estetiğine kapılmış oluyorlar. Bu anlamda Columbine Lisesi katliamında gördüğümüz öğrencilere veya toplu katliamcı Anders Behring Breivik’e daha çok benziyorlar. Okumaya devam et “Olivier Roy ile röportaj: “Radikalizm başarısız entegrasyonun sonucu değil””

İslam’ı kabul etmeliyiz – Olivier Roy ile röportaj (Maciej Nowicki)

roy_2008

aspeninstitute.cz

Olivier Roy, Maciej Nowicki’ye verdiği röportajda “Barack Obama’nın politikası çok iyi” diyor; “Batı, Ortadoğu’da yeni sınırların belirlenmesine burnunu sokmamalı.”

Avrupa’nın İslam’la neden böyle bir sorunu var?

Çünkü Avrupa’nın dinle bir sorunu var. Tüm kıta, 20. yüzyıl başında Fransa’da yaşanana benzer hızlandırılmış bir laikleşme sürecinden geçiyor. Dini bir olguya, bir anomali, kökü kazınması gereken bir şey olarak bakıyoruz. Fransa’da bu çok net görülebilir: İslam’la savaşan medya, Katolik Kilisesi’ne savaş açmak için de hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Bunların nedeni, bugünkü versiyonu ile çeşitliliği kabul etmeyen, tamamen çarpık bir laiklik anlayışı. Eski versiyonunda ise laiklik, dindar-dinsiz tüm yurttaşların aynı haklara sahip olduğu inancına dayanıyordu. Bugün laiklik bambaşka bir anlama sahip—inananın kamusal alandan kaybolmasını, inancının özel alanda kalmasını istiyoruz. Devlet, herkese aynı normu dayatan etik bir homojenleştirme yürütüyor. Toplumumuz, bireyselciliği ve çeşitliliği ile övünüyor. Ama bir yandan da herkesin tam olarak aynı değerlere inanmasını talep ediyoruz. Bu absürt. Bugünün laikliği uzlaşıya dayanmıyor. Bu, din karşıtı bir laiklik, bir tür din fobisi. Okumaya devam et “İslam’ı kabul etmeliyiz – Olivier Roy ile röportaj (Maciej Nowicki)”

Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte insan öldürmesinin uzun tarihi

Battle of Vienna 1683 by Jerzy Kossak
Viyana Çarpışması 1683 – Jerzy Kossak

Ishaan Tharoor, Ocak 25, The Washington Post

Devasa bir Osmanlı ordusu 1683 yılında Viyana kapılarının önündeydi. Kuşatma ve sonrasında yaşanan nihai savaş, yüzlerce yıl sonra bir medeniyetler çatışmasının – İslam güçlerinin Hıristiyanlığın kapılarında durdurulduğu – belirleyici an’ı olarak tarihteki yerini alacaktı. Okumaya devam et “Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte insan öldürmesinin uzun tarihi”

Slavoj Žižek: Köln saldırıları müstehcen bir karnaval versiyonuydu

colognerally

Çeviri: Serap Güneş

Köln’deki son cinsel saldırılardan çıkarılacak ders filminkiyle olağan dışı bir benzerlik taşımıyor mu? Mülteciler (çoğu), yıkıma uğramış ülkelerden kaçan kurbanlar olsalar bile, bu durum aşağılıkça davranmalarının önüne geçmiyor. Acı çekmenin telafi edici bir yanı olmadığını unutmaya meyilliyiz: sosyal hiyerarşinin dibindeki bir kurban olmak, sizi ayrıcalıklı bir ahlak ve adalet timsali yapmıyor.

Quentin Tarantino’nun aynı adlı filmindeki “nefret dolu sekizli” kim? TÜM katılımcı grup – beyaz ırkçılar ve siyah Birlik askerleri, erkek ve kadınlar, yasa uygulayıcıları ve suçlular – hepsi eşit derecede kötü, gaddar ve intikam dolu insanlar. Filmdeki en utandırıcı an, siyah subayın (eşsiz Samuel L. Jackson canlandırıyor), eski bir Konfederasyon generaline onun birçok siyahın ölümünden sorumlu olan ırkçı oğlunu nasıl öldürdüğünü ayrıntılı bir şekilde ve açık bir keyifle anlattığı sahne. Okumaya devam et “Slavoj Žižek: Köln saldırıları müstehcen bir karnaval versiyonuydu”

Bir Batı tahayyülü olarak “Fas’tan Pakistan’a dek Müslüman ve Arap dünya”*

750

Mardean Isaac’ın Paris saldırıları ertesi yayınlanan bir Guardian makalesine yönelik eleştirisi… Mardean, kimi (çoğu?) Batılının sorgulamadan benimsediği “Fas’tan Pakistan’a dek Müslüman ve Arap dünya” şeklindeki tektipleştirmeyi sorguluyor.

Guardian’da “Paris Attacks: the Muslim victims of terrorist bullets” (Paris Saldırıları: Terörist kurşunların Müslüman kurbanları) başlığıyla yayınlanan bir makale epey canımı sıktı. Elbette Paris saldırılarında aramızdan alınan canlara saygı gösterme çabası olduğundan değil, makalenin temel iddiasının arkasında yatan ilkeler yüzünden: Yani, büyük çoğunluğu Kuzey Afrika kökenli bu insanların tümünün Müslüman olduğu ve onları birleştiren şeyin İslam olduğu kabulü/iddiası. Yazarına gönderdiğim e-posta aşağıda.

Verdiği yanıtları burada paylaşmayacağım ama dini inançlarının ne olduğu konusunda hayatını kaybedenlerin ailelerine veya dostlarına danışmamış olduğu net. Bu anlaşılabilir bir şey olsa da işaret ettiğim meselelerin ağırlığını ortadan kaldırmıyor maalesef. Okumaya devam et “Bir Batı tahayyülü olarak “Fas’tan Pakistan’a dek Müslüman ve Arap dünya”*”

Suudi Arabistan’ın şeytani imparatorluğu Batı’nın gerçek düşmanı – Yasmin Alibhai-Brown

US President George W. Bush dances with a sword with Prince Salman bin Abdul Aziz (R), the brother of the Saudi king and Governor of Riyadh, during their tour of the Murabba Palace and National History History Museum in the Saudi capital, 15 January 2008. Bush holds a second day of talks in Saudi Arabia after his administration announced it was taking the first steps in a multi-billion-dollar arms deal with the kingdom. AFP PHOTO/JIM WATSON

Çeviren: Serap Güneş

“Planlayıcılıktan finansörlüğe, kadrolardan erlere, ideologlardan amigolara kadar; Suudiler terör zincirinin her seviyesinde etkinler”

27 Eylül 2015

İran; İsrail ve Amerika tarafından ciddi şekilde güvenilmez bulunuyor. Kuzey Kore nükleer sırlarını saklıyor ve dengesiz, tehlikeli bir adam tarafından yönetiliyor. Vladimir Putin’in egemenlik alanını genişletmeye yönelik hırsı, demokratik ülkelerde alarm zilleri çaldırıyor. En yeni tehlike ise IŞİD; İslamcıların vahşi çocuğu, tüm dünyayı şoke etti. Ancak bu listenin en tepesinde Suudi Arabistan olmalı, listedekilerin herhangi biri kadar dejenere, kötücül, acımasız ve güçlü. Okumaya devam et “Suudi Arabistan’ın şeytani imparatorluğu Batı’nın gerçek düşmanı – Yasmin Alibhai-Brown”

Feministler ırkçı Fransız yasalarını destekleyerek Müslüman kadınları yüzüstü bırakıyorlar – Christine Delphy

a2074ac2-4227-4dd2-bbaf-69290b56bceb-620x372Çeviri: Eda Ağca & Serap Güneş

“Kadın grupları başörtülü Müslümanları baskı altındaki bir azınlık olarak görüyorlarsa, bu, onları sahiplenmenin ve nedenini anlamaya çalışmanın gerekçesi olmalı, Fransız toplumu içinde derinleşmekte olan en berbat yarılmalardan birine ortak olmanın değil.”

Anaakım Fransız feminizmi ırkçı mı? 1977’de Simone de Beauvoir’yla birlikte Nouvelles Questions Feministes’i (Yeni Feminist Sorunlar) kurduk ve uzun süre Kadınların Kurtuluş Hareketi (Mouvement de Libération des Femmes [MLF]) ile ilgilendim. Fakat, benim için zamanla daha açık bir hal aldı ki; Fransa’da başörtüsüne ve Müslüman kadınlara yönelik alınan tutumlar sadece anlaşılmaz değil aynı zamanda ayıptı. Okumaya devam et “Feministler ırkçı Fransız yasalarını destekleyerek Müslüman kadınları yüzüstü bırakıyorlar – Christine Delphy”

Arap İsyanı üzerine: Vijay Prashad ile röportaj – Pothik Ghosh

Vijay Prashad Güney Asyalı önde gelen Marksist bir bilim adamıdır. Connecticut’taki Trinity College’da George and Martha Kellner Kürsüsü Güney Asya Tarihi ve Uluslararası Çalışmalar profesörüdür. Hem akademik hem de popüler dergiler için uluslararası ilişkiler konusunda kapsamlı yazılar yazmıştır. Son kitabı The Darker Nations: A People’s History of the Third World (2007), sömürgecilik sonrası Güney Yarımküre’nin (1) dünya tarihinin ve “Üçüncü Dünya” fikrinin en özgün yeniden yazımı olarak yaygın kabul görmektedir.

Pothik Ghosh: Arap dünyasında yakın zamanda yaşananlar hangi açıdan devrim olarak adlandırılabilir? Son yirmi yıldaki renkli devrimlerden farklıları ne?

Vijay Prashad: Tüm devrimler aynı değildir. Doğu Avrupa’daki renkli devrimlerin farklı bir temposu vardı. Aynı zamanda farklı bir sınıfsal karaktere sahiptiler. Ayrıca, insanlar ABD adına değil kendi spesifik sınıf ve ulus çıkarları adına hareket etseler de, ABD emperyalizmi ile uyum içindeydiler. Örneğin Gürcistan’daki Gül Devrimi ve Ukrayna’daki Turuncu Devrim. Diğerleri arasında Ukrayna’daki “Pora” (2) hareketi, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü ve ABD hükümetinin Ulusal Demokratik Enstitüsü tarafından desteklendi. Rus parası ise iki tarafa da aktı. Bu Doğu Avrupa devrimleri, esasen dünyanın, devlet sosyalizminden çapulcu kapitalizme travmatik geçiş yüzünden halen karışıklık içinde olan bölgelerindeki siyasal dövüşlerdi.

Şu anda tanık olduğumuz Arap isyanı ise Arap dünyası için bir “1968”e yakındır. Arap nüfusunun yüzde altmışı 30 yaşın altındadır (Mısır’da yüzde 70’i). Sloganları onur ve iş hakkındadır. Bolluk paradoksu/laneti, toplumlarının küçük bir nüfusuna refah getirmiş ancak pek az ekonomik gelişme sağlamıştır. Arap dünyasının bazı kesimlerine toplumsal gelişme ulaşmıştır: Tunus’un okuryazar oranı yüzde 75, Mısır’ınki yüzde 70’in üzerinde, Libya’nınki neredeyse yüzde 90’dır. Eğitimli alt-orta sınıf ve orta sınıf gençlik iş bulamamaktadır. Aşağılamalar silsilesi bu genç insanları ayaklandırmaktadır: iş yok, baskıcı devletin hiçbir saygı gösterdiği yok ve hepsinin de ötesinde, dünya sahnesinde ikinci sınıf bir vatandaş — ABD-İsrail ve diğerlerine göre ikinci — olmanın genel sıkıntısı çok baskındır. Sokaklardaki sloganlar onur, adalet ve işin bu bileşimi hakkındadır.

Yasemin Devrimi, Batı Asya ile Mağrip’te muhalif politikaların baskın politik-ideolojik karakterini — İslamcı kimliksellikten işçi sınıfı politikasının organik bir varyantına — dönüştürebilir mi? Bölge boyunca çalı yangını gibi hızla yayılan bu genel grevler dizisi hangi koşullar altında karşı-iktidar kümelenmesine dönüşebilir? Yoksa size göre bu, bölgenin dışından solcuların başkaları adına arzuları mı?

Korkarım başkaları yerine konuşuyoruz. Gençlik, işçi sınıfı, orta sınıf mücadelenin temposunu başlattılar. Ne yöne evrileceği net değil. Devrimler gördüğümde analojileri bir yana bırakırım, çünkü değişimin olayları büyük ölçüde tesadüfîdir.

Kendiliğindenlik ve yapı, arbede içinde itişirler. Örgütlü işçi sınıfı örgütlü teokratik bloktan daha zayıf, en azından Mısır’da. Arap topraklarına ilerici türde toplumsal değişim büyük ölçüde subaylar üzerinden gelmiştir. İşçilerin mücadeleleri hiçbir ülkede sonuca ulaşmamıştır. 1950’de gelişkin olduğu Irak’taki işçi hareketi, ordu tarafından ele geçirildi ve ardından aralarında sessiz bir anlaşma yaptılar.

Kesin olarak ne olacağı söylenemez. Meksika Devrimi 1911’de başladı, ancak 1917 anayasasının yazımına ve Carranza’nın 1917’de başkanlığa terfi etmesine veya belki de 1934’te Cardenas’a kadar PRI (Partido Revolucionario Institucional – Anayasal Devrim Partisi) rejimine dönüşmedi. Her ikisinde de sol yeterince gelişmemişti. Sağın tehditleri daima gündemdeydi. Porfirio Diaz’ın devleti gibi Firavun devleti de güçten düştükçe, köylüler ve işçi sınıfı kendiliğindeliğin ötesine geçebilir ve bir miktar daha örgütlü şekilde öne çıkabilir. Kendiliğindenlik iyidir ancak iktidar etkili şekilde ele geçirilmezse, karşı devrim etkili ve güvenli şekilde yükselebilir.

Size göre böyle bir dönüşümün yaşanmaması durumunda ortaya çıkabilecek tehlikeler neler? Böylesi bir başarısızlık, kaçınılmaz şekilde Batı Asya’da bir yanda faşist İslamcılık diğer yanda otoriteryenizm olarak zuhur eden küresel neoliberal konjonktürün konsolidasyonuna yol açmaz mı?

Böyle bir dönüşüm gerçekleşmezse, ki umarım öyle olmaz, o zaman en azından üç seçenek söz konusu: (1) ordu, Mısır egemen sınıfı ve ABD baskısı altında, denetimi alır. Bu, esasen ikinci seçenek kendini gösterdiği için Tunus’ta şu an için hesapta yok; (2) egemen koalisyonun unsurları bir dizi acil ödünle kitleleri dağıtma yoluna gidebilir, esasen de otokrasinin sembolü olan kişileri iktidardan düşürerek (Bin Ali’nin Suudi Arabistan’a gönderilmesi). Mübarek ayrılır da Mübarek devletinin dizginleri onun Ömer Süleyman gibi eli kanlı suç ortaklarından birine emanet edilirse… Mübarek bunu Ahmet Şefik ile denedi ama Tantavi ile de deneyebilirdi… Tümü Mübarek’e yakın ve egemen blok tarafından güvenli görülen generaller. Bunların tümü arasında kimin Mübarek’le arasına mesafe koymaya başlayacağını ve güvenilirlik için sokaklara çıkmayı deneyeceğini görmek için beklemeliyiz. İran Şah’ı son şans olarak Şapur Bahtiyar’ı Başbakan atamıştı. İşe yaramadı. Ardından isyan daha da hızla yayıldı. Bu işe yaramıyorsa o zaman (3) ABD elçiliği Muhammed El Baradey’e yeşil ışık yakan bir mesaj iletecektir. El Baradey Müslüman Kardeşler tarafından güvenilir bir aday olarak görülmektedir. 30 Ocak’ta kitlelere konuşurken, birkaç gün içinde sorunun çözüleceğini söyledi. Bu, Müslüman Kardeşler’in ve kesinlikle Mübarek kliğinden kimi kesimlerin de desteği ile yeni devlet lideri olacağı anlamına mı geliyor? Bu kitleler için yeterli olacak mı? Bununla yetinmek zorunda kalabilirler. El Baradey, Washington’u İran konusunda UAEA’daki (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) görevinde sinirlendirmiş başına buyruk biri. Kolay lokma olmayacaktır. Öte yandan, büyük ihtimalle Mübarek’in ekonomi politikalarını hayata geçirecektir. Gündemi siyasal reformlardan ibaret. Bu da “iyi yönetişim” ile at başı giden aynı özelleştirme ajandasının, IMF-Dünya Bankası Yapısal Düzenlemesi 2. bölümünün ürünleri arasında. El Baradey Mısır’da iyi yönetişim istedi. Sokaklar daha fazlasını istiyor. Bu, anlık bir ateşkes olacak ya da Chavez’in dediği gibi “por ahora” (şimdilik).

Radikal İslamcılar, bölgedeki muhalif politik-ideolojik alandaki tama yakın hâkimiyetlerine rağmen, olayları etkili bir örgütsel güç olarak karşılamakta başarısız oldular – özellikle de Mısır’da Müslüman Kardeşler. Bunun sebebi nedir sizce?

Müslüman Kardeşler sokaklarda. Kendi ideolojisini sessize aldı o kadar. Bu çok açık. Sözcü Cemal Nasır, protestoların yalnızca küçük bir parçasını oluşturduklarını ve protestoların İslam değil Mısır konusunda olduğunu söyledi. Bu çok akıllıca. Bu tam olarak İran’da 1978-79 protestoları sırasında mollaların söylediği şey. Halk yığınlarının Şah’ı devirmesi için tetikte beklediler ve ardından baskın yaptılar. MK de aynını mı yapacak? Bunun örgütlü bir gücün değil halkın devrimi olduğu söylenirse, bu elbette doğru. Ama eksik. Halk mobilize olabilir, harekete geçebilir; ancak “halk” bir aracı ve yapı olmaksızın iktidar edebilir mi? Bu, örgütlü unsurların oyuna dâhil olduğu yerdir. Oluşan hiçbir alternatif yoksa, Müslüman Kardeşler iktidarı alacaktır. Müslüman Kardeşler’in El Baradey’in arkasında durmak istemesi ABD ile hemen zıt düşmek istemedikleri anlamına gelmektedir. Buna sıra gelecek.

El Baradey gibi karakterlerin ortaya çıkması ne anlama geliyor? Gerçekten de küresel medyanın yansıttığı gibi direnişin “siyasi yüzleri” mi bunlar?

El Baradey’in bir kredibilitesi var. 1960’larda Nasır hükümetinde dış ilişkiler bakanlığında çalıştı. Ardından İsmail Fehmi hükümetinde dışişleri bakanlığında çalıştı. Fehmi’nin ne kadar etkileyici olduğu unutuluyor. Mısır lideri Kudüs’e gittiğinde Sedat kabinesinden istifa etmişti. Fehmi bir Nasırcıydı. Bir yıl boyunca, El Baradey Butros Butros Gali ile dışişleri bakanlığında çalıştı. Bu ilişkilerinin başlangıcı buydu. Her ikisi de BM bürokrasisine kaçtı. Butros Gali Fehmi’den daha esnekti. El Baradey’in daha çok Fehmi’nin çizgisinde olduğunu düşünüyorum. UAEA’da ABD baskısına boyun eğmedi. Mübarek iktidarının en berbat yıllarını Kahire dışında geçirmiş olması ona kredibilite sağlıyor. Onun klasında biri Mübarek yönetimine dâhil edilmiş olurdu. Yalnızca onun gibi dışarıdan gelen biri hem egemen bloktan (sınıfsal konum ve sezgi açısından) hem de egemen devlet aygıtının (örn. Mübarek’in kabine çevresinin) dışından olabilir. Bu büyük bir ayrıcalık.

MK açıktan harekete geçmemeye özen gösterirken ve ‘halk’, liderler belirlemede kolay yollara sahip değilken ve Ayman Nur’un sağlığı pek de iyi değilken, El Baradey’in görevi kabul etmesi muhtemel.

Dünyanın o kısmında birkaç on yıl öncesine dek çok güçlü bir varlığa sahip olan işçi sınıfının ve diğer açık sol-demokrat siyasal örgütlerin gözden kaybolması sadece çeşitli baskıcı rejimler (Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad ve Mısır’da Mübarek) tarafından gaddarca bastırılmalarının ve/veya Müslüman Kardeşler gibi İslamcılar tarafından sistematik fiziksel kıyıma uğramalarının sonucu mu? Yoksa bu grupların doğasında var olan politik-teorik zayıflıkla da mı ilgili? İslami, özelde Arap dünyasında sol/komünist/sosyalist güçlerin ölümcül defosu, “işçi sınıfının kurtuluşu” evrensel sorununu kendi spesifik kültür ve tarihselliklerinin belirleniminde kavramak ve ortaya koymak konusunda kendi isteksizlikleri veya yetersizlikleri değil mi?

Baskıyı hafifsemeyelim. Mısır’da, 2006 bütçesinde iç güvenliğe 1,5 milyar dolar ayrıldı. 1,5 milyon polis var, ordu personelinin dört katı. 37 kişiye 1 polis düştüğünü söylüyorlar. Bunlar aşırı rakamlar. ABD’den gelen 1,3 milyar dolarlık yardım bu garabeti beslemeye yarıyor.

Mısır işçi sınıfı için zirve noktası 1977’de yaşandı. Bu ekmek ayaklanmasıydı. Bastırıldı. Sedat yüzünde bir sırıtmayla IMF’nin karşısına çıktı. Serbest piyasaya yani infitah‘a geçişi başlattı. Hesapları üç yolla denkleştirdi: bazı ihracat odaklı üretim sektörleri için infitah‘a izin verdi, dini örtü (el-reis el-mümin) Müslüman Kardeşler’in altını oymasını sağladı ve Suudilerden fon, ABD’den ise İsrail’le yaptığı anlaşma için ödenek istedi. Bu, güvenlik aparatını geliştirme ve işçi hareketini daha fazla bastırma fırsatı sağladı.

İşçilerin kurtuluşu meselesini yükseltmek için yaratıcı yollar düşünmeye zaman ve yer var mıydı? Bunu yapan entelektüeller var mıydı? Soruların gündemden düşmesinden kaygılanır vaziyette, Ajami’nin Dream Palace of the Arabs (Arapların Rüya Sarayı)’nda mıyız? Mart 1954’te ana Wafd ve Komünist sendikaların Nasırcı rejimle anlaşma yaptığı zamanı hatırlayın; imtiyazlar karşılığında yeni bölüşüm rejimini destekleyeceklerdi. Bu, sendikaların bağımsızlığını yok etti. Sendikaların kendisi, sınıflarının karşısında ulusu desteklediler. Uzun vadede bu ölümcül bir hata oldu. Ancak örgütlü işçi sınıfı küçüktü (Workers on the Nile‘ın (Nil’in İşçileri) gösterdiği üzere, birçok işçi “enformel” sektörde çalışıyordu). KP’nin ve Wafd’nin yeni koşullarda yapabildiği en iyi şey, işçi sınıfının ulusal harekette merkezi bir rol oynadığını savunmaktı. Öte yandan Nasır ve Devrimci Komuta Konseyi bunu duydular ancak yutmadılar. Tarihin öznesi olarak orduyu görüyorlardı. Bu onların önyargısıydı.

Fars-Arap dünyasında Gramsci’nin “ulusal-popüler” dediği şeyi kavramsallaştırma çabalarının birçoğunun Marksistler yerine Edward Said gibi radikal sol-milliyetçi aydınlardan gelmesinin nedeni nedir? Said’ci “ulusal-popüler” teorik girişiminin özgünlüğü, Batı Asya’da işçi sınıfı pratiğini nasıl bilgilendirip zenginleştirmeliydi veya zenginleştirebilirdi?

Doğrusunu istersen, Gramsci’nin “ulusal-popüler”i, kırdan kente göçüş patlaması ile kitlelerin kentli kolektif eylem üzerinden ortaya çıkması ve ardından Jakoben (örgütlü bir siyasi güce verdiği ad) özne tarafından kılavuzluk edilmesidir. Kitleler, Jakoben bir gücün kılavuzluğu olmaksızın a-politik bir eylem veya eylemsizliğe sürüklenebilirler, demektedir Gramsci. Günümüzde, Jakoben gibi bir şey duyunca “halk yığınları”nın enerjisinin Jakoben tarafından zapt edileceği, özgün sokak siyasetinin örgüt tarafından ele geçirileceği düşüncesiyle korkuyla titreme eğilimi hâkim. Bu tür bir korkunun hâkim olmasında esasen anarşist politikanın yanlış okunması etkili. Anarşizmin saf düzensizlik olduğuna inanmıyorum; buna inananlara Errico Malatesta’nın “Anarchism and Organisation” kitabını öneririm. Elbette, ayrımın Marksist tarafında olanlar için, Gramsci’nin yorumları bizim ekmek paramız. “Ulusal-popüler”in, kitlesel protestolar ve Jakoben kanallar üzerinden daha açık ortaya konulması gerekli. Siyah ile Kızıl arasında çok derin ayrımlar yok.

Arap dünyasında “ulusal-popüler”le uğraşan sadece Edward Said değil. Lübnan’da örneğin, Hizbullah’ın ortaya çıkışı ile engellenmiş “ulusal-popüler”in dikkat çekici ölçüde bilgilendirici bir anlatımını yazmış olan Marksist tarihçi (ve seçkin bir gazeteci) olan Fawwaz Traboulsi var. Benim için Traboulsi’ninki Lübnan meselesinin en iyi anlatımıdır. Ulusal açmazı ve ulusal-popüler potansiyelleri daha iyi anlamak için geniş şekilde okunmalı. Arap çıkmazına dikkatimi çeken şey, özellikle 1972’de öldürülen yazar ve FHKC lideri Gassan Kanafani gibi bir önceki nesilden insanların çalışmaları oldu. Bu yeni Arap isyanı bağlamında, Kanafani’nin The 1936-37 Revolt in Palestine kitapçığını öneririm, isyanın malzemesi üzerinden ulusal-popülerin nasıl teorize edilebileceğine ilişkin bir modeldir. Bunlar, Arap potansiyeli üzerine ayrıntılı çalışma yapmak isteyenler için rol modelleridir. Kuşkusuz tesadüfî olan önemlidir, ancak ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi gereken yaygın yapılar da öyle.

Lübnanlı-Fransız Marksist Gilbert Achcar, ‘Eleven Theses on the Current Resurgence of Islamic Fundamentalism’ makalesinde şöyle yazıyor: “Başka yerde temel bir demokratik görev olan şey – din ve devletin ayrılması – Müslüman ülkelerde, özellikle de Ortadoğu’da o denli radikal bir iştir ki ‘proletarya diktatörlüğü’ bile bu görevi yerine getirmekte zorlanır. Bu, diğer sınıfları aşar.” Yasemin Devrimi bu açıdan daha iyiye bir işaret olabilir mi? Değilse, bölgedeki işçi sınıfı güçleri, yerel kültürden kök alan ve yine de kökten küresel olan bir meseleyi ortaya koyan etkili bir ideolojik dil şekillendirme görevlerinde size göre neler yapmalılar?

Din adamlarının otoritesini abartmaya ya da en azından doğalmış, ebediymiş gibi davranmaya meyilliyiz. Din adamlarının nüfuzu kesinlikle 1970’lerden bu yana ulusal-popülerin hâkimiyetinde üstünlük kurdu. Arap dünyasında, bunun, 1950’lerin seküler rejimlerinin kireçlenmesiyle (Nasırcılığın Mısır’dan Irak’a ihraç edilmesiyle yeni devletler oluştu), Üçüncü Dünya Projesi’nin bozulmasıyla (özellikle 1990 yazında başlayan ve Irak’ın Kuveyt’i işgaline yol açan OPEC’teki bölünmeler) ve Dünya İslam Ligi üzerinden İslamcılığın öncülerinin teşvik edilmesi ve fonlanmasıyla (Suudiler tarafından) çok ilgisi var. Dünya İslam Ligi’nin etkisi Çeçenistan’dan Pakistan’a ve Endonezya’nın kimi bölümlerine kadar görülebilir.

Eğer geri dönüp de Üçüncü Dünya Projesi ve Nasırcılığın hâkim olduğu döneme bakarsak, parti inşasında Bolşevik teknikleri ödünç alarak kendi örgütsel güçlerini toparlarken aynı anda (ana olarak) Marksizm’e karşı ideolojik bir mücadelenin ortasındaki İslamcı aydınları görürüz. Bu konuda New Left Review‘de (“Sadrist Stratagems,” 2008) yazmış ve Bekir El Sadr’ın, Kapital 1. cildinin eleştirisi olan Iqtisaduna adlı entelektüel çalışmasını ele almıştım. Bekir’in el Dava el İslamiye’si, o zamanlar Bağdat’ın Şii mahallelerinde güçlü olan Irak Komünist Partisi’ni model almaktadır. Bu eğilim açısından daha Doğu’ya gittiğinizde, Endonezyalı bir din adamı olan ve aynı zamanda Kızıl Hacı olarak da bilinen, Endonezya Komünist Partisi’ne kendine özgü İslami Komünizm anlayışı ile dinamik bir muhalefet yürütmüş olan Hacı Misbah’la karşılaşırsınız. Bekir gibi Misbah da kendi toplumunda KP’nin popülaritesinden şaşkına dönmüştür. Sosyalizme maneviyat katmak istemiştir. Bunların tümü, Üçüncü Dünya Projesi’nden ve Marksizm’den etkilenmiş ancak yine ona maneviyat katmak isteyen İranlı bir düşünür olan Ali Şeriati‘nin öncülleridir. Bu düşünürlerin tümü için, sorun bugünkünün tam zıddıydı: seküler sosyalizm bilimi ile hareket eden işçiler ağırlıkta görünüyordu. Bu onları, tıpkı bizim son birkaç on yıldır din adamlarının yükselişinden rahatsızlık duymamız gibi, dehşete düşürüyordu.

Dini olanın Arap topraklarından çıkarılmasının daha zor olması veya İslam’ın diğer dinlerden daha inatçı olması da değil sorun. Hindistan’a veya Birleşik Devletler’e bakılırsa, dini nüfuzun etkisizleşmeye çoğu zaman pek isteksiz olduğu görülecektir. Dinin etkisini azaltmak SSCB’de de aynı ölçüde zordu. Bu sadece bir din veya İslam sorunu değildir, genel olarak kültürel değişim sorunudur. Aşağıdan kültürel değişim yavaş yavaş, kanırtarak gerçekleşir. Yukarıdan kültürel değişim ise çok daha hızlıdır, tempoludur. Bunun kültürel kurumları kimin kontrol ettiğiyle alakası var, ancak aynı zamanda kültürel kaynakların derinliğiyle de. Din bu bin yılda hayatın telaşesinden kaçmak için bir sığınak olarak öne çıkmaktadır ve insanların sosyal yaşamına o kadar derin girmektedir ki dokunaçlarını çıkarmak o kadar kolay olamaz. Elbette İslam’dan uzaklaşmak, Brahmanizm ve Katolikliğin tersine eşitlikçilik ile arasında daha ince bir çizgi olduğundan daha zor olabilir. Ortaya çıkmasından sonra elli yıl içinde onu küçük bir Arap dininden Endülüs’e ve Çin’e yayan şey budur.

Bu konuda bir şey daha söyleyeceğim: Sosyalizmin ütopya ufku gözden düştüğüne göre, insanlar neden hayatlarını onun için mücadeleye adasın ki? Sosyalizmin kaçınılmazlığı fikri nesillerin kendilerini Jakoben gücün oluşturulmasına adamalarına ilham verdi. Din, seküler politikadan muzdarip Ütopyanın mahrum olduğu, sarsılmaz bir öte dünya görüşüne sahip. Seküler politikanın pek ilham verici olmadığı bugünlerde, devrimci olmaktan çok yıkıcı olsa bile, dinin eyleme geçme ilhamı vermesi tevekkeli değil.

2011 Arap İsyanı, Arap halkları için yeni bir ufku haber veriyor. Tunus’tan Ürdün’e kaymasının nedeni bu. Bin Ali’nin ayrılışı yeni ufku belirledi. Gençliğin tutunduğu şey bu. Bin Ali kaçmak zorunda bırakılabiliyorsa, neden Mübarek, 2. Abdullah da öyle olmasın ve Suudi Öncü Güç kalıntıları karmaşanın sorumluluğunu almaktan kaçıp sokaklara çıkıyorsa, (siyasi reformdan anladığı damadını Eğitim Bakanlığı’na getirmek olan!) itici Suudi Abdullah neden yapmasın?

Süregiden Yasemin Devrimi, tam olarak The Darker Nations kitabınızda teorik olarak öngördüğünüz ve ele aldığınız şey olan postkolonyal, antiemperyalist Üçüncü Dünya mitini patlatmadı mı? Öyleyse, antiemperyalist mücadelenin bundan sonraki yeni programatik yönü ne olmalı?

The Darker Nations kitabım, Üçüncü Dünya Projesi’nin çöküşünün tarihini vermektedir. Bu çöküş 1980’lerin başında görünür olmaya başlar. Kökenleri (1973’te BM’de başlayan) Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (New International Economic Order – NIEO) sürecinin yenilgisindedir, OPEC’teki dayanışmanın kırılmasındadır, ithal ikameci sanayileşme modelinin iflasındadır ve Güney Yarımküre’de siyasal özgürlüklerin daralmasındadır. Projenin “suikastı”, borç krizi (Meksika’da 1982 kapıyı açar) ve SSCB’nin ortadan kalkmasıyla 1980’lerin sonunda uluslararası düzenin yeniden yapılandırılması ve ABD üstünlüğünün dayatılması üzerinden gelir (ilk ateş, ABD Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarırken ve SSCB’nin Saddam Hüseyin için arabuluculuk girişimini reddetmesi ile 1991’de Irak’ta açılmıştır). 1990’ların başı itibariyle ABD üstünlüğü, Üçüncü Dünya Projesi’nin yarasına tuz basmıştır.

Kitapta yapmaya çalıştığım, Üçüncü Dünya Projesi’nin küllerinden çıkabilecek özgürlük diyalektiğini aramak. İçinde yeniden canlanacak ne kalmış olabilir ve yeni bir devrimci ufuk inşa etme becerisine sahip toplumsal güçler nelerdir? Tarihin diğer tarafı Chavez’in ortaya çıkışının habercisi olan El Caracazo ile, Caracas’ta 1989’daki ayaklanma ile açılır. Bu arada, 2009’daki bir Brookings incelemesi Chavez’in Ortadoğu’daki en popüler dünya lideri olduğunu göstermiştir! Arap Chavez’i nerede, diye sorduk ama emin değildik. 2007’de, “Jottings on the Conjuncture” eserinde Perry Anderson Arap sokağındaki felçten şikâyet ediyordu. Homurdanmalar vardı ve hatta Irak’taki direniş iradenin de olduğunu gösterdi. Batı Sahra’da ve Lübnan’da protestolar yaygın hale gelmişti. Ancak bunlar Tunusluların söylediklerini söylemiyordu. Tunuslular, tıpkı Bolivarcılar gibi, alternatif bir gelecek yolu için riske girmeye hazır olduklarını söylüyorlardı. Caracas’tan Kahire’ye, özgürlük otobanı döşeniyor.

Bolivarcılar çok daha ileri bir aşamadalar. Karşı devrimi bertaraf ettiler ve hala risk altında olsalar da, petrol gelirlerini sosyalizme doğru bazı çok ilgi çekici deneyimlere aktarmayı beceriyorlar. Mısırlı ve Arap dostlarımız için Bin Ali ile Mübarek’in dışındaki yolun Paris’e ve New York’a değil, Caracas ve La Paz’a çıktığını kanıtlamak kaçınılmaz olacak. Sosyalist inşanın programı tereddütlü bir şekilde yazılıyor (elbette birçok hatayla). Bizim o yöne doğru ve eşitlikçiliğin ve sosyalizmin üzerinde bir değer olarak görülen özgürlük fikrinden öteye dürtüklememiz gerekiyor. Havada şu an çok az açıktan antiemperyalist slogan var.

Bu arada, tarihin bu diğer tarafı The Poorer Nations kitabının son bölümü olacak. Kitabı şimdi toparlıyorum ve 2011 yazında tamamlanmış olacak.

“Müslüman Meselesi”, alacalı çeşitliliği içinde Hindistan solunun isabetli bir şekilde önemli meşgalelerinden biri olageldi. Yine de bu meseleyi dönüşüm potansiyeli olan bir mesele olarak çerçevelendirme ve ortaya koyma konusunda sürekli olarak başarısız oluyorlar. “Müslüman Meselesi”ni büyük ölçüde Fars-Arap halklarının İslami anti Amerikancılığıyla dayanışma üzerine oturtan Hindistan solu, bu konudaki başarısızlığını aşmak için şu anki ayaklanmalardan hangi sonucu çıkarmalı?

“Müslüman Meselesi”nin özünü anlamak için, ittifak teorisinin anlaşılması lazım. Günümüz dünyasında, temel çelişki, yani büyük çelişki, emperyalizm ile insanlık arasındadır. Emperyalizmin toplumsal gücü, ekonomik hırsızlık için siyasal kurallar oluşturarak (çokuluslu şirketler için telif haklarının korunması, Kuzey’de sübvansiyonlara izin verilirken Güney’de verilmemesi, Güney için borç anlaşmalarının dayatılması ama uluslararası bankalar için dayatılmaması) ve bu kurallar ihlal edilirse zor gücü ile dünya insanlığına köstek olmaya çalışıyor. Gezegenimizin temel sorunu, insanlığımız için temel sorun emperyalizmdir.

Küçük çelişki ise sol ile reaksiyonerler arasındadır ve reaksiyonerler emperyalizmle aynı şey değildir. Hint Hindutva’sı, Amerikan Evangelizmi ve Siyonizm reaksiyonerdir ancak küçük çelişkinin parçası değildirler. Bu reaksiyonerlik biçimleri büyük çelişkiye dâhildir, çünkü emperyalizmin beslemesidirler. Küçük çelişkiye dâhil reaksiyonerlerden kastım Hizbullah ve Hamas gibi örgütler, Müslüman Kardeşler ve benzerleridir. Müslüman grupları, İslam karşıtı bir bakış açısından değil, demin sözünü ettiğim gibi, diğer birçok reaksiyoner dini oluşum emperyalizmin özünde yer aldığı için (buraya Suudi Arabistan’ın ve Mısır’ın resmi din adamları eliyle bağlanmaktadırlar) belirtiyorum. Bu diğer gruplar emperyalizm ile uzlaşmaz zıtlıklara sahiptir ve bu duruş noktasından antiemperyalist milliyetçiler olan insanların duyarlılığına ve politikasına hitap edebilirler. Onlardan ayrıyız ancak onlara emperyalizme olduğumuz şekilde karşı değiliz. Bu iki çelişkiyi aynılaştırmak liberal eşitleme hatasına düşmektir. Ayrımlarını korumak zorundayız.

Çelişkilerinin ve toplumsal dejenerasyonlarının dürüst ve açık sözlü eleştirisini her zaman sunmamız önemlidir. 2007’de, Hindistan’daki Komünist Partiler Delhi’de bir antiemperyalist toplantı düzenlediler. Bir Hizbullah temsilcisi de katıldı (sanırım Ali Feyyad’dı). Oturumda, Aijaz Ahmad, Feyyad’a Hizbullah’ın kadın hakları konusundaki tutumunu sordu. Yapmamız gereken şey bu. Gerekirse her yoldan taktiksel ittifaklar kurmak ancak toplumsal eşitlik, ekonomi politikaları ve siyasal haklar gibi bizim için önemli olan meseleleri geçiştirmelerine izin vermemek. Küçük çelişkinin bile itilip kakılması gereklidir. Parmakları zehirlidir. Arındırılması gerekir. Clara Zetkin faşizmin yükselişinin kısmen işçilerin ve onların Jakoben öznesinin devrime yeterince etkili yürüyememesinde yattığı uyarısını yapmıştır. Bu etkisizliğin bir parçası da, belirli koşullarda sola karşı dönmeye ve faşizmin piyade eri olmaya istekli olan küçük çelişkiye dâhil olanlarla mücadeledir.

1980’lerde, Lübnan Komünist Partisi’nin çekirdek kadrosu Hizbullah tarafından acımasızca öldürüldü. Son otuz yıldır, ilişkiler yumuşadı ve çok daha zayıf haldeki LKP çeşitli şekillerde Hizbullah ile birlikte çalışıyor. LKP, Hizbullah’ı kendisi gibi “bir direniş partisi” olarak görüyor. Küçük çelişkinin parçası. Kısa vadede tutum bu olmalıdır. LKP, davayı tamamen bırakmamış unsurları, Hizbullah’ın pişmiş İslami militanlarını arıyor. İslamcılıktan çok milliyetçi olan başka bir kesim var. Bunların geliştirilmesi gerek. Hizbullah’ın neoliberalizmle, özelleştirmeyle hiçbir sorunu olmayan bir kesimi de var. Bunlar da büyük çelişkiye dâhiller. Çevik olunmalı, bir adım önde olunmalı, birlik savunulmalı, zayıflıktan çıkmanın yolu bulunmalı ve sol kutup yeniden inşa edilmeli. Ulusal-popüler gücün “İslami” partilerin elinde olduğu zayıf bir sol: bağlam bu.

(1) Özgün metinde “Global South”; Afrika, Orta ve Latin Amerika ile Asya’nın birçok ülkesinin ortak adı.

(2) “Hemen Şimdi” veya “Zamanı Geldi” olarak çevrilebilir.

URL: mrzine.monthlyreview.org/2011/prashad010211.html