Gazze’de elektrikler yok – Ryan McNamara

candle1.jpg

Hamas’a yönelik yeni baskılar Ortadoğu’da siyasal güçlerin yeniden hizalandığının sinyali ve bu yaz Gazze’ye bir başka saldırı olacağının işareti olabilir.

Geçtiğimiz pazartesi günü İsrail, Filistinlilerin günde zaten ortalama üç ila dört saat elektrik aldığı işgal altındaki Gazze Şeridi’ne verilen elektriği yüzde 40 azaltmaya başladı.

Elektrik kesintileri, sahil şeridinin kontrolünü Filistin Yönetimi’nin baş siyasi rakibi Hamas’tan alma çabası ile Gazze’ye uygulanmakta olan yaptırımları daha da artırmak için Filistin Yönetimi başkanı Mahmud Abbas tarafından talep edildi. Continue reading “Gazze’de elektrikler yok – Ryan McNamara”

İsrail’in kökenleri Paris’te ya da Berlin’de değil, İstanbul’da – Seth J. Frantzman

israil

1920’de Türk siyasi parti aktivistlerinin bir fotoğrafı. Yahudiler arasında da benzer bir siyasi devrim yaşanıyordu. (Fotoğraf: Seth J. Frantzman)

4 Eylül 2016, Jerusalem Post

İnsanlar Paris ve Berlin’le ilgili hayal kuradursun, İsrail’in kökenleri Paris’te ya da Berlin’de değil, İstanbul’da.

İsrail basınını okumak, hala kimliğini bulma mücadelesi veren bir topluma açılan perde.

Batı Şeria işgalinin neredeyse 50 yıl ardından ve bağımsızlığın neredeyse 70 yıl ardından İsrailliler, devletlerinin karakteri konusunda obsesif şekilde tartışıyor.

Bu manşetlerin bazıları öfkeli bir çocuğun tepinişlerini dinlemek gibi; “İsrail radikal solu intihar etti ve şimdi sağ bizi öldürecek,” yazıyor tanınmış bir köşe yazarı. Bir başka manşet ise güvenlik hizmetlerinin ve ordunun, devlet politikasını belirlemede boyunu aşmış rolünü yansıtıyor. Eski bir Mossad şefi “iç savaş” uyarısı yapıyor. Eski bir general İsrail’in “dünyanın işgal şampiyonu” olduğunu söylediği için spotların odağında.

Birçok İsrailli, kendilerini ve devletlerini, Ehud Barak’ın bir keresinde “cangıldaki villa” olarak tanımladığı bir Batı ülkesi olarak görüyor. Amerikalı bir yazar olan Richard Cohen, bir keresinde İsrail’in eski bir Avrupalı sürgünler ülkesi olduğunu söylemişti; “bir elinde tüfek, diğer elinde bir Kierkegaard kitabı ile savaşan entelektüeller” ülkesi. Continue reading “İsrail’in kökenleri Paris’te ya da Berlin’de değil, İstanbul’da – Seth J. Frantzman”

Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman

1136107945

Erdoğan, sadece AKP’nin çoğu zaman bariz bir anti-Semitizm’le lekeli, kuvvetli biçimde İsrail karşıtı geçmişinden değil, Türkiye iç siyasetinden de kaynaklı olarak, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde her zaman küçümseyici bir ton kullandı. Değişen ne?

27 Haziran 2016, Haaretz

Türkiye ile İsrail arasındaki bağların yenilenmesi, dokuz Türk vatandaşının öldüğü 2010 Gazze filosu olayından bu yana dondurulmuş olan ikili ilişkiler tarihinde esaslı bir dönüm noktasını teşkil ediyor. O zamandan beri Türkiye İsrail’den resmi özür (ki Başkan Obama’nın zorlaması ile 2013’te gelmişti) ve kurbanların ailelerine maddi tazminat talep ediyordu.

Ancak ilişkilerin normalleşmesinin önündeki esas engel, Türkiye’nin İsrail’in doğrudan kendi güvenliği ile ilgili bir mesele olduğu için kabul edilemez saydığı ‘Gazze ambargosunu kaldırmasını’ talep etmesiydi.

Son altı aydır Türkiye ve İsrail Gazze konusunda bir uzlaşmaya varmaya çalışıyorlardı. Türkiye Filistinlilere insani yardım tedarik edebileceğine ilişkin garantiler aldı ve buna ek olarak bir hastane inşa edebilecek, oradaki Filistinlilerin yaşamlarını geliştirmeye dönük başka adımlara ek olarak Gazze şeridinde çok büyük ihtiyaç olan elektriği ve temiz suyu sağlayabilecek. Continue reading “Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman”

Körfez’in yeni İsrail’i Suudi Arabistan mı? – Robert Naiman

yemen
Suudi hava saldırısında evleri yıkılan anne ve çocukları yol kenarında uyuyor

Çeviren: Serap

Hakikaten de Suudi Arabistan’ın bölgede İsrail’den daha tehlikeli bir saldırgan güç haline geldiği söylenebilir. Çünkü en azından şimdiye kadar, Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik saldırıları, tıpkı Bahreyn’e yönelik saldırıları gibi, ABD de dahil, İsrail’in son Gazze savaşından çok daha az uluslararası tepkiye neden oldu. Continue reading “Körfez’in yeni İsrail’i Suudi Arabistan mı? – Robert Naiman”

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000’i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

İran’ı bombalamak? Olmaz. Gazze’yi bombalamak? Evet! – Pepe Escobar

Açılacak onca savaşa karşı o kadar az zaman var ki! Gezegendeki en militarist ülkenin siyasi lideriyseniz, ki bu durumda söz konusu şahıs İsrail Başbakanı Benjamin “Bibi” Netanyahu oluyor, oyuncaklarınızla oynamanın bir yolunu bulmanız gerekir.

Bunu yapmak için yanıp tutuşsanız da, İran’ı bombalayamazsınız çünkü doğru bombalara ve yeterli savaş uçağı yakıtı kapasitesine sahip değilsinizdir. Hepsinden de öteye, tekrar seçilmiş ABD Başkanı Barack Obama, o konuda izleyeceği yolun bombalar değil diplomasi olduğunu net şekilde belirtmiş durumdadır.

Bu Obama’nın en azından bir uzlaşı peşinde olduğunun göstergesi olabilir: “İran’ın, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirip uluslararası toplumu nükleer silah peşinde olmadıklarına ikna ederek nükleer enerjiden barışçıl şekilde faydalanabilmesinin bir yolu olmalı.” Bu başkanın, ABD/İran Güvensizlik Duvarını yırtan “önümüzdeki aylarda, diyalog kapısını açıp açamayacağımıza bakacağız” sözlerine sebep olmuştu.

Peki, Bibi’ye ne kaldı? Basit. Dünya üzerinde İsrail Savunma Güçleri’nin (IDF), kesin bir dokunulmazlıkla ve göz ardı edilebilir “sivil zayiatlarla” kıyameti koparıp mahvedebileceği tek yere, yani kuşatma altında, yasadışı bir şekilde ablukaya alınmış, sakinleri ölümüne kolektif cezalandırmaya tabi tutulan açık hava cezaevi Gazze’ye karşı Bulut Sütunu Operasyonu için düğmeye basmak.

Bu açıklamayı elbette Murdock basınını okuyarak veya CNN izleyerek bulamazsınız. Bir başka savaşın kapısını aralayan gelişmelere ilişkin ayrıntılı bir açıklama da alamazsınız.

Geçtiğimiz Pazar günü yaşananlar kritikti. Gazze Sağlık Bakanlığı sözcüsü Eşref el Kidra 13 yaşında bir erkek çocuğun, Hamit Ebu Dakka’nın, güneydoğu Gazze’deki evinin önünde arkadaşlarıyla top oynarken karnından vurulduğunu açıkladı. Bu futbol teröristi, açık ki gökyüzünde dolaşan İsrail helikopterlerine karşı bir tehdit oluşturuyordu!

IDF için savaş başlatmak çocuk oyunu. Tel Aviv’in tek yapması gereken tehlikeli futbol teröristleri gibi birkaç Filistinli sivili öldürmek ve birkaç fazladan tank göndermekti. Gazze’deki fraksiyonlar buna cevap vermek zorundaydı ve İsrail askerlerini hedef aldılar (sivilleri değil). Bu Tel Aviv’in deliler gibi saldırması için mükemmel bir bahaneydi.

Pazartesi günü Hamas ve Gazze’deki diğer Filistinli gruplar İsrail’e yenilenmiş bir ateşkes önerdiler. Sonuç çıkmadı. Çarşamba günü Hamas’ın silahlı kanadının şefi Ahmed el Cebari, suikast sonucu öldürüldü (General David Petraeus’a ve CIA’daki dostlarına sorun, bu konuda uzmandırlar).

El Cebari’nin son beş buçuk yıldır Gazze’deki – İsrail’in güvenliğini sağlamaktan sorumlu – en üst düzey İsrail taşeronu olduğunu bilmek için Haaretz okumaya gerek yok. Karşılık olarak İsrail, Gazze bankalarına arada bir zırhlı kamyonlarla birkaç şekel bırakıyordu.

Peki o zaman Cebari’yi neden temizledi? Basit. İsrail Ocak ayında seçime gidiyor. Dolayısıyla Bibi’nin siyasi kampanyası tam gaz yürüyor. Kampanya sloganı ise “Filistinlileri öldürelim.” Yarattığı heyecanla, diğer tüm İsrailli politik sesler – en ufak fikir ayrılıkları bile – bastırılacaktır.

Konuyu değiştireyim

İran konusunda eski CIA analisti Paul Pillar ve sonra John Glaser, antiwar.com sitesinde konu hakkında isabetli değerlendirmeler yaptılar. Bibi ABD’de yanlış ata oynadı – zavallı, yenilmiş kankası Mitt “Kadın Dolu Klasörler” Romney.

Toparlarsak, Obama ile Bibi arasındaki ilişkiler Kuzey Kutbu’ndaki tatiller kadar soğuk. En azından Obama’nın Batı Şeria’daki yerleşim inşaatlarının dondurulmasını istediği ve Bibi’nin ABD’yi yeni bir savaşa sürükleme ümidiyle İran’ı İsrail’e saldırması için provoke ettiği 2010’dan bu yana.

Şu anda Bibi açıkça algıladı ki Obama İran ile uzlaşma yönünde hareket ediyor. Bu yüzden tek (veya bir sürü) taşla/hedef gözeten suikastla iki kuş (Arap/Fars) vurdu; İsrail Washington başka bir yana bakarken (Asya-Pasifik?) Filistinlileri öldürdüğü sürece Tahran’ın asla anlamlı müzakereleri kabul etmeyeceğini/güvenmeyeceğini bilerek konuyu – bir kez daha – “varoluşsal tehdit” İran’dan “terörist” Hamas’a değiştirdi.

Bunu yaparak Bibi Obama’ya şöyle diyor: “Çılgın mollalarla anlaşma yapmaya mı çalışıyorsun? Cesedimi çiğnersin!” Hepsinden öte, medya aracılığıyla Batı kamuoyunun beyninin yıkanması da cabası; bir kez daha canavar Filistinli “teröristler” masum İsraillileri terörize ediyor! Ölümcül pastanın kreması ise Hamas yönetimindeki Gazze Şeridi’nin bir “ileri İran karakolu” olduğunu uyduruklayan IDF sözcüsü.

Tıpkı bir saat mekanizması gibi, ateşkesin tamamen çökmesinden yalnızca saatler sonra, Obama yönetimi İsrail’in kendini savunmak için her yere, her şeye saldırma “hakkı” olduğunu iddia ediyor. Hamas hangi cüretle misillemede bulunabilir!?

Karadan işgal an meselesi olabilir. Ancak Bibi – bir kez daha – yutabileceğinden büyük bir lokma ısırmış olabilir. Körfez’in karşı devrim kulübünün (Körfez İşbirliği örgütü) korkak petrol monarşilerinden herhangi bir kınama beklemeyin. Ve “kendi halkını katleden” Esad rejimine karşı epey öfkeli olan Batılı “Suriye’nin Dostları”ndan kınama beklemeyin.

Yine de Müslüman Kardeşler Başkanı Mursi yönetimindeki Mısır’ın bir şeyler yapması gerekli… Camp David anlaşmasının çöpe atılması taraftarı olan Mısır sokakları bunu isteyecek. Hepsinden öteye, şu anda İsrail tarafından tamamen sabote edilmiş olan Tel Aviv’le Hamas arasındaki ateşkese arabuluculuk eden Kahire’nin kendisiydi. Dahası, Hamas Türkiye tarafından, kritik olarak, Katar emiri  ve onun petro-dolarlarıyla destekleniyor. Öylece susup katliamı izleyecekler mi? Ürdün Kralına gelirsek, İsrail’e karşı arabulucu rolü oynayamaz çünkü sandığından da yakın bir zamanda Londra’ya bir uçuş bileti alıyor olabilir.

Obama biraz olsun hakikatliyse burnundan soluyor olması gerekir. Ardından Bibi’nin burnunu sürtmesi gerekir ama hiç güvenmeyin. Yapmayacağını biliyoruz.

Palmer raporunun ardından – Eyal Clyne (+972blog)

Cuma, 14 Ekim 2011|+972blog

Filo raporunun Gazze Şeridi’ne ambargoyu meşrulaştırması ardından geçen bir ay

Palmer Komitesi, gerçekte IDF’nin Mayıs 2010’da Gazze Filosu’na düzenlediği saldırıyı araştırmak yerine diplomatik bir arabuluculuk girişimi oldu

Eyal Clyne

BM tarafından atanmış Palmer Heyeti’nin bir ay önceki raporu, Gazze üzerindeki deniz ambargosunun (kara ambargosunun aksine) “yasal” olduğuna ilişkin hükmünü tekrar tekrar vurgulayan İsrail sözcüleri için bir gurur kaynağından başka bir şey değildi.

Palmer Komitesi,  raporunu BM Genel Sekreteri’ne sunuyor (fotoğraf: BM fotoğraf arşivi)

Birçok gazeteci, sanki yasal gerçek buymuş gibi, heyecanla İsrailli Hİ uzmanlarının ağzından bunu alıntılamaya çalıştılar; belgenin kendisini okuma zahmetine girmediler. Böyle yaparak, bazı önemli noktaları göz ardı ettiler [örneğin komitenin yasal bir otorite bile olmadığı ve vardığı sonuçların hiçbir geçerliliğe veya bağlayıcı otoriteye sahip olmadığı (bunu komitenin kendisi de açıkça belirtmektedir, s.3) – Goldstone Raporu’ndan bile az (bu raporun tavsiyeleri de yasal bağlayıcılığa sahip değildi)].

Dahası, bu sonuçların yasal hiçbir geçerliliğe sahip olmamasının yanı sıra, komite, konuyla ilgili tek bir yasal uzman bile içermiyordu. Evet, komite üyelerinin hiçbiri önlerindeki meseleyi tartışacak ilgili yasal vasıflara sahip değildi! Komite dört üyeden oluşuyordu: İsrail ve Türkiye hükümetlerinin birer temsilcisi ve sözde bağımsız iki üye daha. Bunlardan biri, Yeni Zelanda eski Başbakanı Sir Geoffrey Palmer (uluslararası çevre hukuku uzmanı), diğeri ise, insan hakları konusunda son derece güvenilmez bir sicile sahip olan ve ayrıca Siyonist AJC‘nin (Amerikan Yahudi Toplumu), İsrail’le yakın ilişkileri dolayısıyla 2007’de “Uluslara Işık Tutma” ödülü verdiği Kolombiya eski başkanı Alvaro Uribe.

Dolayısıyla, dört komite üyesinden en az üçünün tarafsızlığı tartışmalıydı ve hiçbiri uluslararası seyrüsefer yasalarına veya silahlı çatışma yasalarına ilişkin sorunları tartışma yetkisine sahip değildi.

Komitenin vardığı sonuçlardan şüphe etmek için bunlar yetmezmiş gibi, ne bir inceleme gerçekleşmiş ne de hakikatler gözden geçirilmiştir. Komiteye, kendisine İsrail ve Türkiye tarafından verilmiş sorunlu raporlar dışında hiçbir kanıtı veya ifadeyi değerlendirme izni verilmedi. Bu raporlar, deniz ambargosunun meşruiyetine kanaat getirmelerine ama aynı zamanda, kurbanların, bazı ölümlerin sırttan, boyundan ve alından, çok yakın mesafeli kurşun atışlarıyla gerçekleştiğini gösteren otopsilerini de göz önünde bulundurmalarına neden oldu. Komitenin, sayısız diğer uluslararası uzmanın sonuçlarını (kuşatmanın uluslararası hukukça yasaklanmış bir toplu cezalandırma şekli olduğuna açık şekilde hükmeden komiteler, delegasyonlar ve analizler dâhil) göz ardı etmekten başka şansı yoktu.

Basit gerçek, komitenin amacının yasal sonuçlara varmak değil, diplomatik bir uzlaşmaya ulaşmak olduğudur. Mesele İsrail ile Türkiye arasında politik bir uzlaşma sağlamaktır, kuşatmanın uluslararası hukuk karşısındaki durumunu araştırmak değil. Ortaya koyduğu sonuç, buna uygun şekilde, bağımsız bir hukuki gerçek sunmak yerine, eski müttefikleri buluşturacak ortak bir zemin bulmak için tasarlanmıştı.

Ancak kuşatmanın meşruiyeti (veya gayrimeşruluğu) siyasi komitelerin vardığı mutabakatlardan kaynaklanmıyor, tıpkı iki taraf arasındaki bir anlaşmanın (örn. çalışanlarının asgari ücretten daha az alacağına ilişkin), düzenlemelerini yasal hale getirmeyeceği gibi. Belki de komite sırf kendi saygınlığı adına veya en azından gazetecilerin yanlış alıntılar yapmasını önlemek ve bunun yerine raporu “hiçbir yasal etkisi veya çıkarımı olmayan, ülkeler arasında arabulucu bir formül” şeklinde tanımlamaları için, kelimelerini seçerken daha özenli olması iyi olabilirdi.

Ben de bir yargı makamı değilim. Ama kuşatma politikasını eşzamanlı şekilde hem inkâr hem de kabul eden İsrail’in pozisyonunu sorgulamak kolay. İsrail bıkıp usanmadan, hem sivil nüfusa katı kısıtlamalar empoze ettiğini kabul ediyor hem de artık Gazze Şeridi’ni askeri işgal altında tutmadığını iddia ediyor. Gazze üzerinde bir kuşatma ve/veya toprakları, suları, malları ve halkı üzerinde etkili bir denetim varsa ve/veya Gazze’nin Batı Şeria ile bağlantısı kesiliyorsa, uluslararası insani hukuk uyarınca bir işgalin prensiplerine göre davranmakla yükümlüyüz demektir. İsrail toprağa, tarıma, ihracata veya balıkçılığa erişimi kısıtlıyor veya engelliyorsa; gıda ve (öğrenciler, hastalar ve tıbbi ekipler dâhil) seyahat üzerinde kısıtlamalar varsa, ilaç, çimento ve su filtreleri üzerinde kısıtlamalar varsa — o zaman işgal, masum insanlara zarar vererek devam ediyor demektir. Hikâyenin sonu. Bir pastayı şeklini bozmadan yiyemez ve bir işgali aynı anda hem kabul hem de reddedemezsiniz.

Son olarak da diplomasi meselesi. Komite bir uzlaşma önermiş, bu vesileyle deniz ambargosunu meşrulaştırmış ve filoyu sorunlu olarak tanımlamıştır. Karşılığında İsrail’in özür dilemesini ve öldürülenlerin ailelerine tazminat ödemesini istemiştir. İsrail daha iyi bir anlaşma hayal edemezdi. Kuşatmanın yasadışı olduğunu bildiği için (veya en azından İsrail dışında herkes bu kanaatte olduğundan), Palmer raporunu seve seve kabul etmeli, göstermelik bir uzlaşı sergilemeli ve Türklerin buna kanması için dua etmeliydi. Ama bir sebeple İsrail hükümeti diplomatik seçeneğe karşı tavır almaya karar verdi. Şimdi ise Türkiye ile ilişkilerin tarihin en kötü düzeyine gerilemesine tanık olmak zorunda kalıyorlar. Türkiye, kendi adına, heyetin çıkarımlarını Uluslararası Adalet Divanı’na götürme niyetinde. Son derece pratik etkilere sahip UAAD ile, yasadışı suiistimallerinin kanıtlarını kabul edip değerlendireceğinden, İsrail’in neredeyse hiç şansı kalmıyor.

Öyleyse İsrail’in bu işten kazancı ne oldu? Yom Kippur’u bu hatalar karşısında özür dilemek için değerlendirip önüne bakması daha iyi olmaz mı? Palmer raporunun diğerlerine nazaran daha az alıntılanan ve İsrail’i yalnızca tazminat ödeyip özür dilemeye değil, aynı zamanda tüm kuşatma politikasını tekrar gözden geçirmeye ve  “kuşatmasını kaldırmak ve sivil nüfusun içinde bulunduğu sürdürülemez insani ve ekonomik durumu iyileştirmek amacıyla mal ve insanların Gazze’ye giriş çıkışı üzerindeki kısıtlamaları gevşetmeye” (s.70) çağıran tavsiyelerini benimsemek, yeni yıla daha iyi bir başlangıç olabilir.

Bu makale ilk olarak Eyal Clyne’ın kişisel blogu, Truth from Eretz Yisrael‘de yayınlanmıştır.

Kürt meselesi – Jerusalem Post başyazı

Türkiye’deki tek taraflı Kürt özerkliği ilanı ölümcül bir sessizlikle karşılandı. Dünya bundan daha az umursayamazdı.

Pek azımız fark etmiş olabilir ama Kuzey Kürdistan’dan 850 delege yakın zamanda Kuzey Kürdistan’ın başkenti ilan edilmiş olan Amed’de (Diyarbakır) demokratik özerklik ilan etti. Tüm Kürtlere kendilerini Kürt vatandaşı olarak değerlendirmeleri çağrısı yaptılar. Özerklik ilan edilen bölge güneydoğu Türkiye’nin önemli bir kesimini oluşturuyor.

Ankara’nın tepesi attı. Dünya ise bundan daha ilgisiz olamazdı.

Kürtler, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı sonunda çözülmesi ardından Ortadoğu’yu suni şekilde bölen güçlerce keyfi şekilde göz ardı edilen yerel bir halk. Tanınma ve bağımsızlıkları inkâr edilmekle kalmadı, Kürtler Türkiye (genel Türkiye nüfusunun tahminen yüzde 20’si), İran (nüfusun yüzde 7’si), Irak (nüfusun yüzde 20’si) ve Suriye (nüfusun yüzde 9’u) arasında bölündü – son ikisi sırasıyla İngiltere ve Fransa tarafından yaratılan suni siyasi uydurmasyonlardı.

Irak ve Suriye’de temel bağlılıktan yoksunluk, günümüzdeki iç anlaşmazlıkta kendini gösteriyor.

Yaygın mite göre, uluslararası toplum her halkın kendi kaderini tayin hakkını doğal ve devredilemez görüyor. Bir Filistin devleti için dünya çapında koparılan gürültülerin bahanesi en azından bu.

Gözden kaçırılan ise, Filistinlilerin dil, din, kültür ve ahlaki birliğe ilişkin akla gelebilecek her türlü gösterge bakımından kendi komşularından ayırt edilemez oldukları gerçeğinin yanı sıra, ayrı bir Filistin ulusal kimliğine ilişkin pek yakın tarihli iddiaların kökeni hakkındaki çekinceler.

Ulusal belirlenimin sübjektif olduğu söylenir. Eğer bir kolektif kendisini ulus olarak görüyorsa, kendi kaderini tayin hakkına da sahip olmaktadır. Yine de bu ilke nadiren evrensel bir tarafsızlıkla uygulanmıştır. Cefakâr Yahudi halkının da en az çok daha genç ve daha az ayırt edici etnisiteler kadar bağımsızlığa layık olduğu mevhumunu söz konusu bile etmeksizin, tarafsızlığa ilişkin çok sayıda kanıt bulunmaktadır.

Kürt meselesi söz konusu çifte standardı açık şekilde göstermektedir.

Filistinlilerden çok daha kalabalık, 30 ila 35 milyon arasında oldukları tahmin edilmektedir. Kendi kültürleri ve hâlihazırda ayırt edilebilir dilleri ile (Hint-Avrupa dillerine ait Hint İran grubunun İran dalının bir alt kategorisi), kesin şekilde Arap olmayan ayrı bir millet oluşturmaktadırlar. Arapların Filistinli sıfatını öğrenmesinden çok daha önce vardılar ve Kürtlerin bağımsızlık mücadelesi ta 19. yy.a, Arap milliyetçiliğinin icat edilmesinden önceye uzanır. 1927’de kısa ömürlü Ararat Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır. Hem Türkiye hem de İran sayısız Kürt ayaklanmasını zalimane bir şekilde bastırmıştır. Kürtler halen özgürlükleri için savaşmaktadırlar.

Dünyanın Filistinliler ve Kürtlere karşı tutumu arasındaki karşıtlık daha çarpıcı olamazdı. Filistinliler uluslar arası yardımlar ve mali destekle şımartılmaktadırlar. 1947’de bağımsız devlet olmaları önerilmiş ancak ikiz Yahudi devletini yıkmayı yeğleyerek bunu reddetmişlerdir.

Neredeyse tüm dünya Filistin devletini destekleme konusunda yeniden bir araya gelmiş durumdadır ve BM Genel Kurulu’nda Eylül’de Filistin bağımsızlığının tanınması konusundaki tek taraflı arayış için hararetli bir beklenti içindedirler.

Ancak Türkiye’deki tek taraflı Kürt özerkliği ilanı ölümcül bir sessizlikle karşılanmıştır. Dünya daha az umursayamazdı. Dünya Kürt milliyetçi hareketini methetmemekte, diplomatik destek önermemekte, onu medyada hoşgörülü bir amigolukla kucaklamamakta ve Kürt ayrılıkçılarını desteklemektedir ve Kürt terörü olarak görülen şeyi kınamış ancak dört ülkede onlarca yıldır süren anti Kürt gaddarlığı sineye çekmiştir.

Kısacası, kaderini tayin hakkı konusunda Filistinlilerden – ve dünün Batı emperyalizminin diğer Ortadoğulu yaratılarından – çok daha fazla ön gerekliliği karşılayan bir millet çok haksız bir muamele görmeye devam etmektedir. Kürtler, Filistinliler için cömertçe sergilenen sempatinin birazını bile edinememektedirler.

Yine de, Kürtler için muhtemel yeni olanaklar da belirmektedir. Amerikan kontrolü altında Irak’ta yarı özerklik sürmektedirler (Amerikan sonrası gelecekleri konusunda emin olmasalar da), Suriye istikrarsızlıkla çalkalanmaktadır ve Şam’ın baskısının kısmen hafiflemesi, İran ve Türkiye Kürtlerini de cesaretlendirmektedir.

Belki de daha cesur bir İsrail dış politikasının zamanı geldi, özellikle de Ankara’nın İsrail’e karşı süregiden antagonizması göz önüne alındığında (Recep Tayyip Erdoğan için iyi dileklerimiz bir kenara). Kaybedecek çok az şeyimiz var – kesinlikle Türkiye’nin dostluğu değil.

Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı için sınırsız İsrail desteğini ifade etmemek için hiçbir sebep yok – tıpkı Güney Sudan için yaptığımız gibi. Bu sadece Türkiye’nin davranışlarına mukabele olarak yapılacak doğru şey değil, çünkü Kürtler bunu hak ediyor.

23.07.2011

JERUSALEM POST BAŞ YAZI

Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması ve Büyük Ortadoğu Savaşı – Michel Chossudovsky

Global Research, 17 Haziran 2011

Suriye’de gelişen süreç, ABD, Türkiye ve İsrail dahil dış güçler tarafından örtülü şekilde desteklenen silahlı bir başkaldırı.

İslamcı örgütlerden silahlı isyancılar, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’den sınırı geçerek Suriye’ye giriyorlar. ABD Dışişleri Bakanlığı, ayaklanmayı desteklediğini doğruladı.

Birleşik Devletler, ülkede bir rejim değişikliğine bel bağlayan Suriyeliler ile temaslarını genişletiyor. Bu, ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Victoria Nuland tarafından ifade edildi. “Hem ülke dışında hem içindeki değişim isteyen Suriyeliler ile temasları genişletmeye başladık,” dedi.

Nuland ayrıca, Barack Obama’nın daha önce Suriye Başkanı Beşar Esad’a reform sürecini başlatma ya da iktidarı bırakma çağrısı yaptığını da yineledi. (Voice of Russia, 17 Haziran 2011) Egemen ülkeler olarak Suriye ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılması, en azından on yıldır ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının hedef tahtasındaydı.

Suriye’ye karşı harekat, bir dizi askeri operasyonla çizilmiş bir “askeri yol haritası”nın parçası. NATO eski Komutanı General Wesley Clark’a göre Pentagon Irak, Libya, Suriye ve Lübnan’ı açık şekilde ABD-NATO müdahalesinin hedefindeki ülkeler olarak tanımladı: “Beş yıllık kampanya planı, Irak’la başlayan, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor.” (Üst düzey bir Pentagon görevlisi, General Wesley Clark’ın aktarımı)

“Winning Modern Wars” (sayfa 130) kitabında General Wesley Clark  şunları ifade ediyor: “2001 Kasım’ında Pentagon’a geri döndüğümde, üst düzey askeri görevlilerden biri ile sohbet ettim. Evet, halen Irak’taki işimizin peşindeyiz, dedi, ama daha fazlası da vardı. Bu, beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyordu, dedi, ve Irak’la başlayan, ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülke var.

…Bunları, bu görüşü ayıplayarak ve neredeyse inanmayarak söyledi. Duymak istemediğim bir şey olduğu için konuyu değiştirdim. Bu, görmek de istemediğim bir şeydi… Pentagon’u o öğleden sonra kaygı içinde terk ettim.” Amaç Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve İslamcı milislerin yürüttüğü silahlı ayaklanmayı örtülü şekilde destekleyerek bir “rejim değişikliği”ni hayata geçirmek. Sivil ölümlerine ilişkin raporlar, bahane yaratmak ve “Koruma Sorumluluğu” ilkesine dayalı olarak insani müdahaleye meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanılıyor.

Medya Dezenformasyonu

Silahlı ayaklanmanın bu olaylardaki rolü, Batı medyası tarafından keyfi şekilde gözardı ediliyor. Bu görülüp analiz edilse, sürece ilişkin kavrayışımız tamamen farklı olacak.

Ordu ve polisin sivil protestocuları ayrım gözetilmeksizin öldürmesine ise bol bol değiniliyor. Ancak haberler,  protestoların başlangıcından beri silahlı isyancılar ile polis arasında, iki taraftan da can kayıplarının yaşandığı çatışmalar olduğunu gösteriyor.

Ayaklanma Mart ortasında Ürdün sınırına 10 km mesafedeki Dera sınır kentinde başladı. 18 Mart’taki Dera “protesto hareketi”, tezgahlanmış bir olayın tüm özelliklerine sahipti. İslamcı teröristlerin MOSSAD ve/veya Batılı istihbarat örgütlerince örtülü şekilde desteklenmiş olması yüksek ihtimal. Hükümet kaynakları (İsrail tarafından desteklenen) radikal Selefi grupların rolüne işaret ediyorlar.

Başka haberler, protesto hareketinin finanse edilmesinde Suudi Arabistan’ın rolüne işaret ediyor. Dera’da 17-18 Mart’taki ilk şiddetli çatışmaları izleyen haftalarda açıkça ortaya çıktı ki, söz konusu olan bir yanda polis ve ordu, diğer yanda protesto hareketine sızan silahlı terörist birimler ve keskin nişancılar arasındaki bir mücadeledir.

….

Bu ilk haberler, göstericilerinden birçoğunun gösterici değil kasten cinayet ve kundaklama eylemlerine karışmış teröristler olduğunu gösteriyor. İsrail medyasındaki haber başlıkları olan bitenin özeti aslında: Suriye: Yedi Polis Öldürüldü, Protestolarda Binalar Kundaklandı. (Bkz. Michel Chossudovsky, SYRIA: Who is Behind The Protest Movement? Fabricating a Pretext for a US-NATO “Humanitarian Intervention” (SURİYE: Protesto Hareketinin Arkasında Kimler Var? ABD-NATO “İnsani Müdahalesi” için Bahane Yaratma), http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24591 Global Research,  3 Mayıs 2011)

Türkiye’nin Rolü

Ayaklanmanın merkezi, şu anda, Türkiye sınırına 10 km mesafedeki küçük bir sınır kasabası olan Cisr el Şuğur’a kaydırılmış bulunuyor. Cisr el Şuğur, 44.000 kişilik bir nüfusa sahip. Silahlı isyancılar sınırı Türkiye’den geçtiler.

Müslüman Kardeşler üyelerinin, silahları kuzeybatı Suriye’de aldığı bildiriliyor. Türk ordusu ile istihbaratının bu baskınları desteklediğine ilişkin işaretler var. Cisr el Şuğur’da hiçbir sivil protesto hareketi yoktu. Yerel nüfus iki ateş arasında kaldı. Silahlı isyancılar ile hükümet güçleri arasındaki mücadele, medya ilgisinin merkezindeki bir mülteci krizini tetikliyor.

Müslüman Kardeşler üyeleri, Cisr el-Şuğur, Fotoğraf AFP, 16 Haziran 2011

Tersine, başlıca toplumsal hareketlerin yer aldığı ülkenin başkenti Şam’da, hükümete muhalefetten çok destek amaçlı yürüyüşler yapıldı. Başkan Beşar Esad, Tunus’un Bin Ali’si ve Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i ile gelişigüzel şekilde karşılaştırılıyor. Ana akım medya, rejimin otoriter doğasına rağmen, başkan Beşar Esad’ın Suriye nüfusu arasında yaygın bir desteğe sahip popüler bir figür olduğundan söz etmiyor.

Şam’da 29 Mart’ta Başkan El Esad’ın “on binlerce destekçisi” tarafından düzenlenen (Reuters) büyük bir yürüyüşten neredeyse söz edilmedi. Buna rağmen, Batı medyası tarafından hükümet yanlısı sayısız eylemin fotoğraf ve videoları, alışılmadık bir çarpıtma içinde uluslararası kamuoyunu Başkan’a kitlesel hükümet karşıtı yürüyüşlerle meydan okunduğuna ikna etmek için kullanılıyor.

Suriyeliler, 29 Mart 2011 günü Şam’ın ana meydanlarından birinde düzenlenen hükümet yanlısı bir gösteride, Suriye Başkanı Beşar el Esad’ın resminin olduğu devasa bir ulusal bayrak taşıyorlar. (Reuters Fotoğrafı)

15 Haziran’da, binlerce insan Şam’ın ana otoyolunda 2,3 km uzunluğunda bir Suriye bayrağı taşıyarak kilometrelerce yürüdü. Yürüyüşü gören medya, buna rağmen ilgisiz bir şekilde geçiştirdi.

AP. Binlerce Esad destekçisi, Çarşamba günü Şam’da gerçekleştirilen eylemde 2,3 km.lik Suriye bayrağı taşıyor.

Suriye rejimi hiçbir şekilde demokratik değil, ancak ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının amacı da demokrasiyi getirmek değil. Tam tersine, Washington’un niyeti, nihayetinde bir kukla rejim yaratmak.

Medya dezenformasyonu ile El Esad’ın şeytanlaştırılması ve seküler bir devlet olarak Suriye’nin daha büyük ölçüde istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. İkinci amaç sayısız İslamcı örgüt örtülü şekilde desteklenerek hayata geçiriliyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor… Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor. ABD ve AB tarafından Suriye muhalefetinin unsurlarına para ve silah sağlanıyor. Silah zulaları Suriye’ye Ürdün ve Lübnan’dan sokulurken, Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşum ve sevilmeyen figürlerine de para sağlanıyor. (Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya http://wp.me/pILhI-gN, Global Research, 10 Haziran 2011)

İsrail-Türkiye ortak askeri ve istihbarat anlaşması

Bu istikrarsızlaştırma sürecinin jeopolitiği uzun erimli. Türkiye isyancıların desteklenmesinde rol alıyor.

Türk hükümeti, silahlı bir ayaklanmayı destekleyen sürgündeki Suriye muhalif gruplarını destekledi. Türkiye ayrıca Şam’ı Washington’un rejim değişikliği taleplerini kabul etmeye de zorluyor.

Türkiye, NATO’nun güçlü bir orduya sahip üyesi. Dahası, İsrail ve Türkiye uzun tarihe dayanan ve açık şekilde Suriye’yi hedefleyen bir ortak askeri-istihbarat anlaşmasına sahip. 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı, sözde bölgesel tehditlere karşı (İsrail-Türk) “ortak komiteleri” kurulması ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Türkiye ve İsrail “Suriye, İran ve Irak hakkında istihbarat toplamada işbirliğini ve terörizm ve bu ülkelerin askeri kapasitelerine ilişkin değerlendirmelerini paylaşmak için düzenli olarak görüşmeyi” kabul ettiler.

Türkiye, IDF ve İsrail güvenlik güçlerinin Türkiye’den Suriye ve İran hakkında elektronik istihbarat toplamasına izin vermeyi kabul etti. Bunun karşılığında İsrail, Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca terörle mücadelede Türk kuvvetlerinin donatılmasına ve eğitilmesine yardımcı oldu.

Daha Clinton Yönetimi döneminde, ABD-İsrail ve Türkiye arasında üçlü bir askeri ittifak ortaya çıkmıştı. ABD Genel Kurmayı öncülüğündeki bu “üçlü ittifak”, üç ülke arasında Büyük Ortadoğu’ya ilişkin askeri komuta kararlarını bütünleştirip koordine ediyor. Tel Aviv ve Ankara arasındaki çift taraflı güçlü bir askeri ilişkinin eşlik ettiği, tek tek İsrail ve Türkiye ile ABD arasındaki yakın askeri bağlara dayanıyor.

Üçlü ittifaka ayrıca, “teröre karşı mücadele ve ortak askeri tatbikatlar gibi birçok ortak çıkar alanı içeren” 2005 NATO-İsrail askeri işbirliği anlaşması da eşlik ediyor. NATO ile bu askeri işbirliği bağları, İsrail ordusu tarafından “kendisini tehdit eden olası düşmanlara, ana olarak da İran ve Suriye’ye karşı, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini geliştirmenin” bir yolu olarak görülüyor. (Bkz. Michel Chossudovsky, “Triple Alliance”: The US, Turkey, Israel and the War on Lebanon, 6 Ağustos 2006)

Türkiye ve Ürdün üzerinden silahlı isyancıların örtülü şekilde desteklenmesi, kuşku yok ki ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması kapsamında koordine edilmektedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (eski) Başbakan Ariel Sharon ile (2004)
Tehlikeli Kesişim Noktası: Büyük Ortadoğu Savaşı

İsrail ve NATO, 2005’te uzun erimli bir askeri işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma kapsamında, İsrail fiilen NATO üyesi sayılıyor.

Suriye’ye askeri bir operasyon başlatılacaksa, İsrail’in NATO güçlerinin yanı sıra askeri görevler üstlenmesi muhtemeldir (NATO-İsrail karşılıklı anlaşması çerçevesinde). Türkiye de aktif bir askeri rol oynayacaktır.

Suriye’ye insani gerekçelerle bir askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Doğu Akdeniz’den Çin’in Afganistan ve Pakistan ile Batı cephesine uzanan geniş bir bölgede, ABD-NATO öncülüğündeki savaşta bir yükselişe yol açacaktır.

Bu ayrıca, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in siyasal istikrarsızlaştırılması sürecine de katkı sağlayacaktır. Aynı zamanda, İran ile bir çatışma için de sahneyi kuracaktır.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25312