Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması ve Büyük Ortadoğu Savaşı – Michel Chossudovsky

Global Research, 17 Haziran 2011

Suriye’de gelişen süreç, ABD, Türkiye ve İsrail dahil dış güçler tarafından örtülü şekilde desteklenen silahlı bir başkaldırı.

İslamcı örgütlerden silahlı isyancılar, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’den sınırı geçerek Suriye’ye giriyorlar. ABD Dışişleri Bakanlığı, ayaklanmayı desteklediğini doğruladı.

Birleşik Devletler, ülkede bir rejim değişikliğine bel bağlayan Suriyeliler ile temaslarını genişletiyor. Bu, ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Victoria Nuland tarafından ifade edildi. “Hem ülke dışında hem içindeki değişim isteyen Suriyeliler ile temasları genişletmeye başladık,” dedi.

Nuland ayrıca, Barack Obama’nın daha önce Suriye Başkanı Beşar Esad’a reform sürecini başlatma ya da iktidarı bırakma çağrısı yaptığını da yineledi. (Voice of Russia, 17 Haziran 2011) Egemen ülkeler olarak Suriye ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılması, en azından on yıldır ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının hedef tahtasındaydı.

Suriye’ye karşı harekat, bir dizi askeri operasyonla çizilmiş bir “askeri yol haritası”nın parçası. NATO eski Komutanı General Wesley Clark’a göre Pentagon Irak, Libya, Suriye ve Lübnan’ı açık şekilde ABD-NATO müdahalesinin hedefindeki ülkeler olarak tanımladı: “Beş yıllık kampanya planı, Irak’la başlayan, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor.” (Üst düzey bir Pentagon görevlisi, General Wesley Clark’ın aktarımı)

“Winning Modern Wars” (sayfa 130) kitabında General Wesley Clark  şunları ifade ediyor: “2001 Kasım’ında Pentagon’a geri döndüğümde, üst düzey askeri görevlilerden biri ile sohbet ettim. Evet, halen Irak’taki işimizin peşindeyiz, dedi, ama daha fazlası da vardı. Bu, beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyordu, dedi, ve Irak’la başlayan, ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülke var.

…Bunları, bu görüşü ayıplayarak ve neredeyse inanmayarak söyledi. Duymak istemediğim bir şey olduğu için konuyu değiştirdim. Bu, görmek de istemediğim bir şeydi… Pentagon’u o öğleden sonra kaygı içinde terk ettim.” Amaç Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve İslamcı milislerin yürüttüğü silahlı ayaklanmayı örtülü şekilde destekleyerek bir “rejim değişikliği”ni hayata geçirmek. Sivil ölümlerine ilişkin raporlar, bahane yaratmak ve “Koruma Sorumluluğu” ilkesine dayalı olarak insani müdahaleye meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanılıyor.

Medya Dezenformasyonu

Silahlı ayaklanmanın bu olaylardaki rolü, Batı medyası tarafından keyfi şekilde gözardı ediliyor. Bu görülüp analiz edilse, sürece ilişkin kavrayışımız tamamen farklı olacak.

Ordu ve polisin sivil protestocuları ayrım gözetilmeksizin öldürmesine ise bol bol değiniliyor. Ancak haberler,  protestoların başlangıcından beri silahlı isyancılar ile polis arasında, iki taraftan da can kayıplarının yaşandığı çatışmalar olduğunu gösteriyor.

Ayaklanma Mart ortasında Ürdün sınırına 10 km mesafedeki Dera sınır kentinde başladı. 18 Mart’taki Dera “protesto hareketi”, tezgahlanmış bir olayın tüm özelliklerine sahipti. İslamcı teröristlerin MOSSAD ve/veya Batılı istihbarat örgütlerince örtülü şekilde desteklenmiş olması yüksek ihtimal. Hükümet kaynakları (İsrail tarafından desteklenen) radikal Selefi grupların rolüne işaret ediyorlar.

Başka haberler, protesto hareketinin finanse edilmesinde Suudi Arabistan’ın rolüne işaret ediyor. Dera’da 17-18 Mart’taki ilk şiddetli çatışmaları izleyen haftalarda açıkça ortaya çıktı ki, söz konusu olan bir yanda polis ve ordu, diğer yanda protesto hareketine sızan silahlı terörist birimler ve keskin nişancılar arasındaki bir mücadeledir.

….

Bu ilk haberler, göstericilerinden birçoğunun gösterici değil kasten cinayet ve kundaklama eylemlerine karışmış teröristler olduğunu gösteriyor. İsrail medyasındaki haber başlıkları olan bitenin özeti aslında: Suriye: Yedi Polis Öldürüldü, Protestolarda Binalar Kundaklandı. (Bkz. Michel Chossudovsky, SYRIA: Who is Behind The Protest Movement? Fabricating a Pretext for a US-NATO “Humanitarian Intervention” (SURİYE: Protesto Hareketinin Arkasında Kimler Var? ABD-NATO “İnsani Müdahalesi” için Bahane Yaratma), http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24591 Global Research,  3 Mayıs 2011)

Türkiye’nin Rolü

Ayaklanmanın merkezi, şu anda, Türkiye sınırına 10 km mesafedeki küçük bir sınır kasabası olan Cisr el Şuğur’a kaydırılmış bulunuyor. Cisr el Şuğur, 44.000 kişilik bir nüfusa sahip. Silahlı isyancılar sınırı Türkiye’den geçtiler.

Müslüman Kardeşler üyelerinin, silahları kuzeybatı Suriye’de aldığı bildiriliyor. Türk ordusu ile istihbaratının bu baskınları desteklediğine ilişkin işaretler var. Cisr el Şuğur’da hiçbir sivil protesto hareketi yoktu. Yerel nüfus iki ateş arasında kaldı. Silahlı isyancılar ile hükümet güçleri arasındaki mücadele, medya ilgisinin merkezindeki bir mülteci krizini tetikliyor.

Müslüman Kardeşler üyeleri, Cisr el-Şuğur, Fotoğraf AFP, 16 Haziran 2011

Tersine, başlıca toplumsal hareketlerin yer aldığı ülkenin başkenti Şam’da, hükümete muhalefetten çok destek amaçlı yürüyüşler yapıldı. Başkan Beşar Esad, Tunus’un Bin Ali’si ve Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i ile gelişigüzel şekilde karşılaştırılıyor. Ana akım medya, rejimin otoriter doğasına rağmen, başkan Beşar Esad’ın Suriye nüfusu arasında yaygın bir desteğe sahip popüler bir figür olduğundan söz etmiyor.

Şam’da 29 Mart’ta Başkan El Esad’ın “on binlerce destekçisi” tarafından düzenlenen (Reuters) büyük bir yürüyüşten neredeyse söz edilmedi. Buna rağmen, Batı medyası tarafından hükümet yanlısı sayısız eylemin fotoğraf ve videoları, alışılmadık bir çarpıtma içinde uluslararası kamuoyunu Başkan’a kitlesel hükümet karşıtı yürüyüşlerle meydan okunduğuna ikna etmek için kullanılıyor.

Suriyeliler, 29 Mart 2011 günü Şam’ın ana meydanlarından birinde düzenlenen hükümet yanlısı bir gösteride, Suriye Başkanı Beşar el Esad’ın resminin olduğu devasa bir ulusal bayrak taşıyorlar. (Reuters Fotoğrafı)

15 Haziran’da, binlerce insan Şam’ın ana otoyolunda 2,3 km uzunluğunda bir Suriye bayrağı taşıyarak kilometrelerce yürüdü. Yürüyüşü gören medya, buna rağmen ilgisiz bir şekilde geçiştirdi.

AP. Binlerce Esad destekçisi, Çarşamba günü Şam’da gerçekleştirilen eylemde 2,3 km.lik Suriye bayrağı taşıyor.

Suriye rejimi hiçbir şekilde demokratik değil, ancak ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının amacı da demokrasiyi getirmek değil. Tam tersine, Washington’un niyeti, nihayetinde bir kukla rejim yaratmak.

Medya dezenformasyonu ile El Esad’ın şeytanlaştırılması ve seküler bir devlet olarak Suriye’nin daha büyük ölçüde istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. İkinci amaç sayısız İslamcı örgüt örtülü şekilde desteklenerek hayata geçiriliyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor… Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor. ABD ve AB tarafından Suriye muhalefetinin unsurlarına para ve silah sağlanıyor. Silah zulaları Suriye’ye Ürdün ve Lübnan’dan sokulurken, Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşum ve sevilmeyen figürlerine de para sağlanıyor. (Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya http://wp.me/pILhI-gN, Global Research, 10 Haziran 2011)

İsrail-Türkiye ortak askeri ve istihbarat anlaşması

Bu istikrarsızlaştırma sürecinin jeopolitiği uzun erimli. Türkiye isyancıların desteklenmesinde rol alıyor.

Türk hükümeti, silahlı bir ayaklanmayı destekleyen sürgündeki Suriye muhalif gruplarını destekledi. Türkiye ayrıca Şam’ı Washington’un rejim değişikliği taleplerini kabul etmeye de zorluyor.

Türkiye, NATO’nun güçlü bir orduya sahip üyesi. Dahası, İsrail ve Türkiye uzun tarihe dayanan ve açık şekilde Suriye’yi hedefleyen bir ortak askeri-istihbarat anlaşmasına sahip. 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı, sözde bölgesel tehditlere karşı (İsrail-Türk) “ortak komiteleri” kurulması ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Türkiye ve İsrail “Suriye, İran ve Irak hakkında istihbarat toplamada işbirliğini ve terörizm ve bu ülkelerin askeri kapasitelerine ilişkin değerlendirmelerini paylaşmak için düzenli olarak görüşmeyi” kabul ettiler.

Türkiye, IDF ve İsrail güvenlik güçlerinin Türkiye’den Suriye ve İran hakkında elektronik istihbarat toplamasına izin vermeyi kabul etti. Bunun karşılığında İsrail, Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca terörle mücadelede Türk kuvvetlerinin donatılmasına ve eğitilmesine yardımcı oldu.

Daha Clinton Yönetimi döneminde, ABD-İsrail ve Türkiye arasında üçlü bir askeri ittifak ortaya çıkmıştı. ABD Genel Kurmayı öncülüğündeki bu “üçlü ittifak”, üç ülke arasında Büyük Ortadoğu’ya ilişkin askeri komuta kararlarını bütünleştirip koordine ediyor. Tel Aviv ve Ankara arasındaki çift taraflı güçlü bir askeri ilişkinin eşlik ettiği, tek tek İsrail ve Türkiye ile ABD arasındaki yakın askeri bağlara dayanıyor.

Üçlü ittifaka ayrıca, “teröre karşı mücadele ve ortak askeri tatbikatlar gibi birçok ortak çıkar alanı içeren” 2005 NATO-İsrail askeri işbirliği anlaşması da eşlik ediyor. NATO ile bu askeri işbirliği bağları, İsrail ordusu tarafından “kendisini tehdit eden olası düşmanlara, ana olarak da İran ve Suriye’ye karşı, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini geliştirmenin” bir yolu olarak görülüyor. (Bkz. Michel Chossudovsky, “Triple Alliance”: The US, Turkey, Israel and the War on Lebanon, 6 Ağustos 2006)

Türkiye ve Ürdün üzerinden silahlı isyancıların örtülü şekilde desteklenmesi, kuşku yok ki ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması kapsamında koordine edilmektedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (eski) Başbakan Ariel Sharon ile (2004)
Tehlikeli Kesişim Noktası: Büyük Ortadoğu Savaşı

İsrail ve NATO, 2005’te uzun erimli bir askeri işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma kapsamında, İsrail fiilen NATO üyesi sayılıyor.

Suriye’ye askeri bir operasyon başlatılacaksa, İsrail’in NATO güçlerinin yanı sıra askeri görevler üstlenmesi muhtemeldir (NATO-İsrail karşılıklı anlaşması çerçevesinde). Türkiye de aktif bir askeri rol oynayacaktır.

Suriye’ye insani gerekçelerle bir askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Doğu Akdeniz’den Çin’in Afganistan ve Pakistan ile Batı cephesine uzanan geniş bir bölgede, ABD-NATO öncülüğündeki savaşta bir yükselişe yol açacaktır.

Bu ayrıca, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in siyasal istikrarsızlaştırılması sürecine de katkı sağlayacaktır. Aynı zamanda, İran ile bir çatışma için de sahneyi kuracaktır.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25312

Reklamlar

İsrail’in Türk gemilerine saldırısı, Çin’in İran ve ABD üzerindeki dengeleyici rolünü zora sokuyor – Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett

Başkan Obama’nın, önümüzdeki birkaç hafta içinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yeni yaptırımlar kabul ettirerek İran-Türkiye Ortak Deklarasyonu’nu ezmek için hâlihazırda azalan şansı, İsrail donanması komandolarının Gazze açıklarındaki uluslararası sularda Türk bandıralı gemilere saldırarak en az 16 kişiyi öldürdüğü bu sabah itibariyle daha da küçüldü.  Türkiye – şu anda Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi – Konsey’in olağanüstü toplanmasını istedi; bu oturum bugün New York’ta 13.00’te gerçekleşecek.

Başbakan Erdoğan’ın hükümetinin, Konsey’den, Obama Yönetimi’nin desteklemekte isteksiz olacağı bir yanıt isteyeceği açık.  Bu olayın öncesinde bile, geçtiğimiz hafta sonu Brezilya’ya yaptığı ziyaret sırasında, Erdoğan kamuoyu önünde Birleşik Devletler’i ve Avrupalı ortaklarını İran nükleer meselesine karşı “adil, samimi ve dürüst bir tutum” almayı reddetmekle eleştirdi.  Birleşik Devletler açık sularda Türk gemilerine saldırdıkları ve sivilleri öldürdükleri için İsrail’i kınamayı reddeder ancak öte yandan Güvenlik Konseyi’nin İran’a uranyum zenginleştirme konusunda yeni yaptırımlar uygulamasında ısrar ederse, Erdoğan hükümetinin – ve birçok başka hükümetin – böylesi bir berbat ikiyüzlülük ve çifte standart sergilenmesi karşısında tepkisinin ne olacağı ancak hayal edilebilir.

Türk gemilerine yapılan İsrail saldırısı Washington açısından özellikle talihsiz bir anda gerçekleşti, çünkü Obama Yönetimi, İran’a karşı yeni yaptırımlar empoze etme konusunda çok hızlı hareket ettiği için zaten kilit uluslararası oyuncular – en belirgin olarak Çin – arasındaki desteğini yitiriyordu.

17 Mayıs’ta Tahran’da İran-Türkiye-Brezilya Ortak Deklarasyonu’nun açıklanmasından ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın sonraki gün BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin ve Almanya’nın yaptırım kararı konusunda (tamamlanmamış) bir önerge metni üzerinde anlaştığını duyurmasından bu yana, Çin’in Ortak Deklarasyon’a hiç şans verilmeksizin Konsey üzerinden yeni yaptırımlar dayatılmasına istekli olup olmayacağı konusunda derin şüpheler taşıyorduk.

Açık ki, bu iki gelişmenin üst üste düşmesi Pekin’in İran nükleer meselesindeki çeşitli çıkarlarını dengelemek için süregiden çabalarını zorlaştırdı – örneğin, Çin’in İran’la artan stratejik bağları, Birleşik Devletler ile kritik önemdeki ilişkisi, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak konumu ve uluslararası sorunları diplomasi ile ele alma konusundaki kararlılığı. Çin’in karar alıcıları bu diğer çıkarların yanında, Çin’in artık “küresel güney”in kabul edilmiş lideri olarak yerini ve Pekin’in İran ile Brezilya-Türk diplomatik inisiyatifini kapatma konusunda Obama Yönetimi’ne yardımcı olduğunun görülmesinin Çin’in uluslararası çıkarları ve uluslararası imajı üzerindeki olası olumsuz etkilerini değerlendirmek zorundalar.

Bu dengeleyici rolün Pekin için son derece önemli olduğu Çin’in siyasi tutumundan anlaşılabilir. Bir süredir beklediğimiz üzere, Çin yaptırım önergesi taslağında öngörülen belirli önlemlerle ilgili olarak Obama Yönetimi’nden tatmin edici önemli imtiyazlar aldı. Tony Karon’un geçtiğimiz hafta bildirdiği üzere:

Pekin yalnızca Güvenlik Konseyi’nce benimsenen yaptırımları Çin’in hâlihazırda İran’la olan yoğun ekonomik ilişkilerini genişletmesini kısıtlamayacak şekilde sulandırmakla kalmadı; Çinli analistlerin öne sürdüğü üzere, Washington ile yürütülen bir dizi sürüncemeli müzakere esnasında, hükümetleri ayrıca Washington’dan Çinli şirketleri, İran İslam Cumhuriyeti’nin üçüncü ülke işletme ortaklarını cezalandıran tek yanlı ABD yaptırımlarının dışında bırakma taahhüdü de aldı.

Çin belki de anlaşılır bir şekilde, Obama Yönetimi’nden elde ettiği imtiyazların artışının hemen arkasından, Birleşik Devletler’i İran’a yaptırımlar konusunda “sıkıştırmakta” isteksizdi. 17-18 Mayıs’tan bu yana, Çin makamları, en iyimser ifadeyle, Ortak Deklarasyon’a ilişkin ve Güvenlik Konseyi’ndeki sonraki adımlar konusunda resmi açıklama yapmaktan kaçındı. Gerçekten de Çin’in “iki şeritli” yaklaşıma desteğini pekiştirmesinin ve Ortak Deklarasyon’la ilgili belli belirsiz olumlu şeyler söylemesinin ötesinde, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü hükümetin ne düşündüğüyle ilgili çok fazla fikir beyan etmedi.

Ancak, 29 Mayıs’ta China Daily gazetesi, Dışişleri Bakanlığı ile uluslararası güvenlik ve dış politika meseleleri üzerine faaliyet gösteren çeşitli hükümet destekli araştırma kurumları ile bağlantılı Çin Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Vakfı genel sekreter yardımcısı Zhai Dequan tarafından yazılmış “İran bir molayı hak ediyor” başlıklı önemli bir yorum yayınladı. Aynı zamanda, resmi bir düzeyde, Çin İran nükleer meselesi üzerine atılacak “sonraki diplomatik adımlar” konusunda Birleşik Devletler ile kamuoyu önünde karşı karşıya gelmekten kaçınıyor. Bu yorum makalesi, Pekin’in eninde sonunda gözden düşeceğine dair hipotezimizi desteklemekte:

İran, Türkiye ve Brezilya arasında nükleer madde değiş tokuşu konusunda yapılan üç taraflı anlaşma, başta gelen Batılı güçler dışındaki etkili ülkelerin hassas küresel sorunların çözümüne yardımcı olmaya başladığını gösteriyor. Böylesi çabalar, alkışlanmalı ve teşvik edilmeli, özellikle de geçtiğimiz yıl, ABD Başkanı Barack Obama, tek başına Amerika’ya bağlı kalmak yerine, diğer ülkelerin de dünya sorunlarını çözmeye çalışması gerektiğini söylediği için.

Üç taraflı anlaşmanın imzalanması öncesinde, BM Güvenlik Konseyi’nin, seyreltilmiş uranyumu başka bir ülke ile değiş tokuş etmeyi reddetmesi nedeniyle, İran’a yeni yaptırımlar empoze eden bir önergeyi benimsemesi bekleniyordu. Artık İran değiş tokuş edilecek seyreltilmiş uranyumun yeri, zamanı ve miktarı konusunda anlaşmış bulunuyor ve koşulları tamamen karşılamıyorsa da, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na şartların bir listesini gönderdi.

Durum değiştiği için, önceden planlanan cezai işlemler de gereken şekilde değiştirilmeli, bunun anlamı İran’a daha fazla yaptırımlar empoze etmenin artık hiçbir mantığı olmadığıdır. (vurgu eklenmiştir)

Yorum makalesi daha sonra, İran’ın (yeni yaptırımlardan kaçınmak için) uranyum zenginleştirme çalışmasını askıya alması için Obama Yönetimi’nin yenilenen ısrarını hedef alıyor:

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın tarafı olduğundan ve yasal olarak barışçıl şekilde nükleer güç kullanma hakkına sahip olduğundan, elektrik üretmek için nükleer madde işleyemeyeceğini söylemek mantıksız. (vurgular eklenmiştir)

Yazar ayrıca, hem Rusya’nın hem de Birleşik Devletler’in olay sonrasında İran’la ilgili “kale direklerinin yerini değiştirmeye” çalıştığına dikkat çekiyor:

ABD ve Rusya liderleri, Brezilya Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın, 17 Mayıs’ta Tahran’daki Bağlantısızlar Hareketi’ne katılımının, İran için yeni BM yaptırımlarından kaçınmak için son şans olduğunu hissettiler. Üç taraflı nükleer anlaşmaya, yoğun çabalarla ulaşıldı ve İran dürüstçe bunun daha fazla yaptırımdan kaçınmaya yardımcı olmasını umuyor. İran’ın ümidi o kadar yüksek ki, BM Güvenlik Konseyi’nin yeni yaptırımlar empoze etme planlarını yine de sürdürmesi halinde anlaşmayı bozma ve tek başına hareket etme tehdidinde bulundu… Yaptırımlar aslında bir ülkeyi görüşme masasına çekmenin yoludurlar. Bu nedenle böyle rasgele başvurulmamaları gerekir.

Ve, belki son satırı kaçıran olmuştur diye, sonucu da veriyorum:

İran nükleer meselesinde, yalnızca diyalog, etkileşim ve işbirliği yoluyla çözüm sağlanabilir ve bu nedenle BM Güvenlik Konseyi ülkeye yeni yaptırımlar empoze etmemelidir, çünkü bu yalnızca İran halkının daha fazla acı çekmesine yol açacaktır.

İran İslam Cumhuriyeti, elbette, şimdiye kadar Ortak Deklarasyon kapsamındaki belirli yükümlülüklerini yerine getirdi – özellikle, UAEK Başkanı Yukiya Amano’ya, Deklarasyon’un şartlarına bağlılığını gösteren resmi bir mektup sundu. (Artık iş, “Viyana Grubu”nun –Birleşik Devletler, Rusya ve Fransa ile birlikte UAEK– İran’ın mektubuna cevap vermesine kalmış durumda.)

İran Çin ve diğer önemli Batılı olmayan oyuncuların, Ortak Deklarasyon’un hayata geçirilmesi konusunda makul sayacağı şekilde davranmaya devam ettiği müddetçe, Dışişleri Bakanı Clinton ve Amerika’nın BM elçisi Susan Rice “Kalkıyor!” diye ne kadar bağırırsa bağırsınlar, yaptırımlar treni istasyondan hareket edemeyecektir .

Obama Yönetimi, Ortak Deklarasyon’a katılmamak konusundaki ana argümanı olan zenginleştirmenin askıya alınmasını dayatmaya devam ederse, oluştuğunu iddia ettiği “P-5” birliğini kaybedecektir.

Dahası, Obama Yönetimi Ortak Deklarasyon’la çalışmayı reddetmeye devam eder ve bir yandan İsrail’in son provokasyonuna karşı anlamlı bir yanıtı engellerken diğer yandan yaptırımları dayatırsa, sadece İran nükleer meselesinde “kaybetmekle” kalmayacaktır – Amerika’nın uluslararası bir lider olarak halihazırda zayıflamış kredibilitesine ciddi zarar verecektir.

Monthly Review

Alman Sol Parti’ye (Die Linke) Açık Mektup

Değerli Dostlar,

Bu mektup size, çeşitli Sol gruplarda ve İsrail/Filistin çapında insan hakları, ekoloji, barış, mülteciler için destek, sosyal adalet, işçi hakları, feminizm ve eşcinsel mücadelesi dâhil çeşitli konularda etkin olan bir grup İsrail vatandaşı tarafından gönderiliyor. Ülkemizde ve toplumumuzda, gerçek bir sosyal değişim için, işgali sona erdirmek ve alanın kadın ve erkek tüm sakinleri için eşitlikçi ve adil bir toplum oluşturmak için mücadele yürütüyoruz.

Bu mektubu gönderme kararı, partinizin İsrail/Filistin’deki durumla ilgili eylemleri hakkında tekrarlanan haberleri takiben alındı. Partinizin önde gelen üyelerinin, Ocak 2009’da Berlin’de düzenlenen İsrail’in Gazze’yi bombalamasını destekleyen bir gösteriye katılması, partiniz içinde, İsrail’in çeşitli askeri eylemlerini açıkça destekleyen ve militarist ve milliyetçi propaganda yapan siyasi bir çalışma grubunun (Bundesarbeitkreis [BAK] Shalom) mevcudiyeti ve kabul görmesi ve partinin önde gelen görevlilerinin çoğunluğunun İsrail’in işgal politikasına ilişkin sessizliği, diğer şeylerin yanında, bizler açısından, kendi adımıza net bir müdahale gerekliliğini açığa çıkarmış bulunuyor.

Böyle bir müdahalenin karmaşıklığı ve zorluğunun son derece farkındayız. Size kendi ülkenizde ne zaman ve nasıl davranacağınızı ve fikirlerinizi söyleyeceğinizi dikte etmek istemiyoruz. Almanya içinde İsrail’e karşı siyasi ve sosyal diskurun, anlaşılır ve doğru sebeplerle, hassas bir konu olduğunu biliyoruz. Soykırımın anısını muhafaza etmek ve anti Semitizm’le mücadele etmek, bugün Alman toplumundaki her özgürlük hareketinin en önemli görevleri arasında bulunuyor. Bu anlayışa rağmen değil tam da bu yüzden, İsrail’in işgal politikasının “Alman tarihinin dersleri”nin bir parçası olarak Almanya’da nasıl meşrulaştırıldığını görmek bizler için çok daha zor.

Size yazma ihtiyacı, öncelikle Almanya’nın Avrupa Birliği içindeki öneminin ve Ortadoğu’daki etkisinin tanınmasından kaynaklanıyor. Almanya’nın bölgede, İsrail’in işgal politikalarını etkin şekilde destekleyen diplomatik ve askeri eylemleri, Almanya Federal Cumhuriyeti’ni İsrail hükümeti tarafından işlenen uluslararası hukuk ihlalleri ve savaş suçlarından sorumlu aktörlerden biri olarak görmek için yeterli sebebi oluşturuyor. Bu nedenle, Almanya’daki sosyal değişimin aktivistleri ve Parlamento’da ve bölgesel konseylerde temsil edilen siyasi bir parti olarak sizden, ülkenizin bölgemizdeki eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmenizi talep etmenin hakkımız olduğuna inanıyoruz.

Süregiden işgal ve kanunsuz istimlâkler İsrail’in içişlerini ilgilendiren meseleler değildir. İsrail’in, oy hakkından yoksun ve İsrail’in işgal altındaki Filistin bölgesinde işlediği savaş suçlarının mağduru olan kadın ve erkek üç milyondan fazla Filistinli üzerindeki antidemokratik denetimi insan haklarına değer veren herkesin — özellikle de Avrupa’nın Ortadoğu’daki sömürgeci müdahalesinin ışığında özel bir tarihsel sorumluluğu olan Avrupa vatandaşlarının kaygısı. Bu müdahale, bugün de devam ediyor, o kadar ki İsrail’in “içişlerine” müdahalesizlik politikası için hiçbir zemin yok. Avrupa Birliği’nin ve özellikle de Almanya’nın İsrail’e, tercihli ticaret statüsü, mali yatırımlar ve silah ticareti gibi ekonomik, askeri ve siyasi desteği, yalnızca barış sürecini cesaretlendirmemekle kalmıyor, aynı zamanda askeri işgali ve baskıyı daha da sağlamlaştırıyor ve militarizmin ve toplumumuzda ırkçılık ve hoşgörüsüzlük yayan eğitimin derinleşmesine de sebep oluyor.

Bunun ötesinde, Filistinlilerin zayıf konumu ele alındığında, uluslararası toplumun İsrail’e karşı güçlü baskısı gerekiyor. Güçlü olan taraf, önemli bir baskı görmeksizin kendi pozisyonundan asla vazgeçmez, zaten İsrail sivil toplumdan ve/veya çeşitli yabancı ülkelerden yoğun baskı olmaksızın barış için harekete geçmeye ve işgali sona erdirmeye hazır olmadığını defalarca ispatlamış durumda.

Son seçim başarınız bizleri cesaretlendirdi. Büyüyen gücünüzün Almanya’da sosyal adalet, sivil haklar, feminizm ve ırkçılığa karşı mücadele gibi konularda bir gündem değişikliğine yol açmasını umuyoruz. Sol politikanın ve dayanışmanın, uluslararası bir ajandası da olması gerektiğine inanıyoruz ve partinizin dünya çapında Sol, ırkçılık karşıtı ve feminist güçlerle diyalog kurarak bu alanla etkin şekilde ilgilenmesini bekliyoruz. Bu diyalogun parçası olarak, partiniz tarafından İsrail-Filistin sorunu konusunda uygulanan politikaya ilişkin pozisyonumuzu netleştirmekle ilgiliyiz.

İsrail devleti işgali, ırkçı ayrılıkçılığı ve savaş suçları için ödüllendirilmemeli. Yalnızca, İsrail’e uluslararası hukuk ihlallerinin tolere edilmeyeceğinin açıkça ortaya konulması, bu toprağın tüm sakinleri için adil bir barışı teşvik etme konusunda başarılı olabilir. Partinizin teşvik edebileceği sayısız somut talep arasında şunlar olabilir:

  • Almanya’nın İsrail’e olan tüm silah ihracatının kesilmesi. Esasen, silah ticareti kabul edilemez. Almanya sadece uluslararası hukuku sistematik olarak ihlal eden bir devletle silah ticareti yapmakla kalmıyor, aynı zamanda İsrail’e milyarlarca Avro’luk hibeler veriyor. Yakın zamanda İsrail Almanya’dan iki savaş gemisi hibe etmesini bile istedi.
  • Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki ticari ilişkilerin artırılmasını engelleme. Böyle bir anlaşma, koşullarının bir parçası olarak imzacı ülkelerden temel insan haklarına saygı gösterilmesini gerektirmesine rağmen, Almanya ve bir dizi başka AB ülkesi, İsrail ile ticaret anlaşmalarında bir artırım düzenlemesi yapmaya çalışıyorlar. Avrupa’da ilişkilerin artırılması İsrail ile Avrupa arasındaki güven ilişkisini geliştirmek olarak algılanırken, İsrail’de bu AB’nin zayıflığı olarak ve süren insan hakları ihlalleri için bir yeşil ışık olarak görülüyor.
  • Kısmen veya tamamen işgal altındaki Filistin bölgesinde (Doğu Kudüs dâhil) üretilen İsrail mallarının AB’ye ithalinin toptan yasaklanması.
  • İsrail/Filistin’de savaş suçu işleyenlerin yargı önüne çıkarılmasının desteklenmesi ve Goldstone Raporu’nun gereklerinin yerine getirilmesi.
  • İsrail/Filistin’deki sivil toplum örgütlerinin, özellikle de Duvar’a ve işgal altındaki Filistin bölgesindeki yerleşimlere karşı halk hareketlerinin ve şiddet içermeyen mücadelelerin liderlerinin desteklenmesi.

Bu adımların yanı sıra, tarafınızın Almanya’da Almanya’nın Ortadoğu’da olan bitenlere ilişkin sorumluluğunun anlamı hakkında bir tartışma başlatmayı başarmasını umuyoruz. Bu, bölgenin tüm sakinlerini içeren tarihsel ve çağdaş bir vizyona dayanan, barış politikasını, sosyal adaleti ve insan haklarını teşvik eden bir tartışma olmalıdır. Tarafınızca bölgemizde olan bitenlere ilişkin düzenlenecek bir tartışmanın, Filistinli mücadele ortaklarımızla birlikte parçası olmaktan memnuniyet duyarız. Bu mektubun, Almanya Solu ile İsrail/Filistin Solu arasında yararlı ve eşit bir diyaloga doğru atılmış bir adım olmasını umuyoruz.

Dayanışmayla,

Miriam Abed-El-Dayye, Gadi Algazi, Udi Aloni, Galit Altschuler, Hila Amit, Roey Angel, Asaf Angermann, Reuven Avergil, Gabriel Ash, Danna Bader, Roni Bande, Yoav Beirach Barak, Ronnie Barkan, Yossi Bartal, Ofra Ben-Artzi, Mor Ben Israel, Elaenor Cantor, Shai Carmeli Pollack, Alex Cohn, Adi Dagan, Silan Dallal, Yossi David, Daniel Dokarevich Argo, Keren Dotan, Ronen Eidelman, Nimrod D. Evron, Eli Fabrikant, Tamar Freed, Michal Givoni, Bilha Sündermann Golan, Tsilli Goldenberg, Anat Guthmann, Connie Hackbarth, Yuval Halperin, Iris Hefets, Hanan Hever, Shir Hever, Chaya Hurwitz, Hedva Isachar, Matan Israeli, Matan Kaminer, Reuven Kaminer, Adam Keller, Hava Keller, Peretz Kidron, Assaf Kintzer, Yana Knopova, Yael Lerer, Orly Lubin, Adi Maoz, Eilat Maoz, Naomi Mark, Anat Matar, Hagai Matar, Edu Medicks, Yosefa Mekayton, Inna Michaeli, Rotem Mor, Susanne Moses, Avital Mozes, Dorothy Naor, Naama Nagar, Ido Nahmias, Regev Nathansohn, Ofer Neiman, Norah Orlow, Hava Oz, Einat Podjarni, Yael Politi, Israel Puterman, Hili Razinsky, Moshe Robas, Shadi Rohana, Yehoshua Rosin, Noga Rotem, Eddie Saar, Sergeiy Sandler, Gal Schkolnik, Ayala Shani, Shemi Shabat, Aviram Shamir, Tali Shapiro, Fadi Shbeta, Ehud Shem Tov, Yehuda Shenhav, Mati Shemoelof, Kobi Snitz, Gideon Spiro, Roy Wagner, Michael Warschawski, Sharon Weill, Maya Wind, Yossi Wolfson, Uri Yaakobi, Sergio Yahni, Kim Yuval, Michal Zak, Shimri Zameret, Mai Zeidani, Talilla Ziffer, Beate Zilvesmidt, Moshe Zuckermann


Bu mektup Almanya’da junge Welt, Neues Deutschland ve diğer medyada yayınlanmıştır. Alternative Information Center‘ın İngilizce çevirisinden uyarlanmıştır. Ayrıca bkz., Moshe Zuckermann, “Von Stiftungen und Anstiftern: Zur aktuellen Kontroverse um Norman G. Finkelstein” (junge Welt, 2 Mart 2010).

Monthly Review