Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher

71923

Türk tarih yazımı savaş sonrası hareketi beş yıl sonraki cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş gibi gösterse de, rejim değişikliği bu koalisyonun gündeminde yoktu. Gerçekte mesele yeni bir devletin kuruluşu değil, eskisini mümkün olabildiğince kurtarmakla alakalıydı.

Aykırı Adam veya

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı?

Erik-Jan Zürcher

Kaynak

Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunun Avrupa’nın siyasi haritasını değiştirdiği yaygınca söylenir. Savaşın yarattığı en kapsamlı sonuç şüphesiz ki Avrupa’nın büyük kıtasal imparatorluklarının ortadan kalkmasıydı: Romanov, Habsburg, Hohenzollern ve Osmanlı imparatorlukları. Alman İmparatorluğu hariç, ki özünde Bismarck tarafından Prusya iktidarını konsolide etmek için terkip edilmiş bir yapıydı, üçü gerçek, tipik imparatorluklardı: coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış, derin tarihsel köklere sahip hanedanlıklar tarafından yönetilen kompozit siyasal sistemler. Moskof’un hükümdarları, 1547’den beri “Tüm Rusyaların Çarı” imparatorluk unvanını taşıyorlardı. Habsburglar 1438’den 1806’ya dek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, sonrasında ise Avusturya’nın imparatorları oldular. İmparatorluk orijinal olarak Roman İmparatorluğu’nun devamcısı olma iddiasından kaynaklanan bir Ortaçağ Avrupa’sı geleneği olduğundan, Osmanlı devletinin ne zaman bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemek kolay değil. Ancak 1453’te İstanbul’un fethi itibariyle, Osmanlının imparatorluk statüsü taşıdığını kesinlikle söyleyebiliriz. Okumaya devam et “Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Bahar Kışla Yüzleşiyor – Mike Davis (NLR)

Büyük çalkantıların yaşandığı dönemlerde, analojiler şarapnel parçaları gibi havada uçuşur. 2011’in heyecan verici protestoları-süregiden Arap baharı, ‘sıcak’ İber ve Helen yazları, ABD’de ‘işgal edilen’ güz-kaçınılmaz şekilde 1848, 1905, 1968 ve 1989 ile karşılaştırıldı. Bazı temel özellikler kesinlikle geçerli ve klasik motifler tekrarlanıyor. Tiranlar titriyorlar, zincirler kırılıyor ve saraylar basılıyor. Sokaklar yurttaşların ve yoldaşların yaratıldığı sihirli laboratuarlara dönüşüyor ve radikal görüşler aniden dünyevi güç kazanıyor. Iskra Facebook oluyor. Ama bu yeni protesto yıldızı, gökyüzünde kışın da görülecek mi yoksa kısa, göz kamaştıran bir meteor yağmuru olarak mı kalacak? Önceki devrim günlerinin kaderinin bizleri uyardığı üzere, bahar, en kısa mevsimdir, özellikle de komünarlar gerçek hiçbir projesine ve hatta tasavvuruna sahip olmadıkları ‘başka bir dünya’ adına savaşırken.

Ancak belki de buna sıra sonra gelecek. Şu anda, yeni toplumsal hareketlerin-işgalciler, yerliler, küçük Avrupalı antikapitalist partiler ve Arap yeni solu-ayakta kalması, küresel ekonomik yıkıma karşı kitlesel direnişte daha derin kök salmalarını gerektiriyor, bu da-itiraf edelim ki-‘yataylık’ için mevcut huysuzluğun, en sonunda, stratejiler belirleyecek şekilde tartışan ve kararlara varan yeterli disipline sahip ‘dikeyliğe’ erişebilmesini gerektirmektedir. Yeni bir dünyayı inşa etme konusundaki önceki girişimlerin sadece başlangıç noktalarına ulaşmak için bile korkutucu derecede uzun bir yol bu. Ancak yeni bir kuşak en azından yolculuğu cesur bir şekilde başlattı.

Derinleşen ve artık dünyanın büyük kısmını sarmış olan bir ekonomik kriz, solun küresel yenilenmesini illa ki hızlandırır mı? Aşağıdaki maddeler, bu konudaki yorumlarımdır. Tartışmayı kışkırtmak üzere tasarlanmış olan bu görüşler, 2011 olaylarının ve bunların önümüzdeki yıllarda şekillendirebilecekleri sonuçların tarihsel özgünlükleri konusunda yüksek sesli düşünceler olarak da görülebilir. Altta yatan önerme, oyunun ikinci perdesinin büyük ölçüde, Avrupa ve ABD’de devam eden durgunluğun yanı sıra, BRIC ülkelerindeki ihracata dayalı ekonomik büyümenin çöküşünün dekoru oluşturduğu kış sahnelerini gerektireceğidir.

1. KAPİTALİST KÂBUSLAR

Öncelikle, kapitalizmin yüksek kademelerini kasıp kavuran korku ve panikten söz etmeliyiz. Marksistler için bile bir yıl önce hayal edilemeyecek olan şeyler, artık iş dünyası basınında yorum sayfalarını işgal eden bir heyula: küreselleşmenin kurumsal çerçevesinin büyük kısmının eli kulağındaki yıkımı ve 1989 sonrası uluslararası düzenin altının oyulması. Senkronize bir dünya resesyonunun takip ettiği Avro bölgesindeki krizin, bizi milliyetçi hınçla delirmiş, 1930’lara özgü bir yarı-özerk parasal ve ticari bloklar dünyasına geri döndürebileceğine dair giderek büyüyen kaygılar var. Para ve talebin hegemonik regülasyonu, bu senaryoda artık mevcut olmayacak: ABD, çok zayıf; Avrupa, çok düzensiz; ve Çin, görünmez kusuru ile, ihracata çok fazla bağımlı. İkinci düzeydeki her güç, kendi zenginleştirilmiş uranyum sigortasına sahip olmak isteyecektir; bölgesel nükleer savaşlar, bir olasılık halini alacaktır. Çok mu zorlama? Belki de, ama 1990’ların gümbürtülü günlerine bir zaman yolculuğuna inanmak da öyle. Analog zihinlerimiz, Avro bölgesinin başlangıç aşamasındaki parçalanmasının veya Çinli büyüme motorundaki bir şişmiş contanın üreteceği diferansiyel denklemlerin tümünü çözemiyor işte. 2008’de Wall Street’teki patlama, çeşitli uzmanlar tarafından az ya da çok kesinlikle görülmüştü, şimdi bize doğru gelmekte olan şey ise, herhangi bir Cassandra’nın, veya bu hususta, Karl Marx’ların tahminlerinin epeyce ötesindedir.

2. SAYGON’DAN KABİL’E

Neoliberal kıyamet gerçekten yakınsa, (iklim felaketini hafifletmek için her türlü şansı baltalamanın yanı sıra) Kuzey Atlantik finans sistemi ile Ortadoğu’yu eş zamanlı olarak havaya uçuran Washington ve Wall Street, baş ölüm melekleri olarak görüleceklerdir. Bush’un Irak ve Afganistan’ı işgali, tarihsel retrospektiften klasik bir kibirlinin hileli eylemleri olarak görülebilir: Washington açısından Moskova’nın çeyrek yüzyıl önceki Oksus seferinde olduğu kadar kötü şekilde sona erme riski barındıran uzun yıpratma ve zulüm savaşlarının izlediği çabuk kazanılmış Panzer zaferleri ve her şeye kadir olma illüzyonları. Birleşik Devletler, bir cephede Pakistan destekli Taliban ve diğer cephede İran destekli Şiiler tarafından engellenmiş durumda. Gökyüzünü suikast uçakları ile doldurma veya ölümcül bir NATO saldırısını koordine etme kabiliyetine sahip İsrail’le halen etle tırnak gibi bağlı olsa da, Washington, Irak’taki kuvvetleri için bir bağışıklık garanti edememiştir ve bu, dayanak bir Ortadoğu devletinde, muharebe alanındaki güçlerinin sayısını sınırlandırmaktadır. Tunus ve Mısır’daki demokratik ayaklanmalar, Obama ve Clinton’ın favori rejimlerinden ikisinin kellesinin uçurulmasını nazikçe alkışlamak zorunda kalışını gördü.

Geri çekilmenin aşikâr kazancı–ABD ordusunun gücü ve mali kaynakları daraltma hedeflerinin ve küresel ekonomik nüfuzun daha rasyonel bir dengesi–halen Tel Aviv’de kotarılan çılgın planların veya Suudi mutlakıyetçiliğine karşı ölümcül bir tehdidin tutsağı. Kanada’nın devasa ağır petrol rezervleri ve Allegheny doğalgaz kayaları, Ortadoğu havzalarına ABD’nin doğrudan bağımlılığını azaltsa da, Amerikan ekonomisinin, bazılarının iddia ettiği gibi Körfez’deki politikaların belirlediği, dünya pazarı enerji fiyatlarının zincirlerinden kurtulmasını sağlamıyorlar.

3. BİR ARAP 1848’İ

Tamamlanmamış Arap politik devrimi, kapsamı ve toplumsal enerjisi itibariyle destansıdır, 1848 veya 1989’la kıyaslanabilir bir tarihsel sürprizdir. AB tarafından reddedilmiş (görünen o ki bu pek de kötü bir şey değilmiş) Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı olan topraklarda merkezi bir nüfuz iddia etmesine imkan verirken, İsrail’i miadı dolmuş bir Soğuk Savaş ileri karakoluna dönüştürerek (dolayısıyla da her zamankinden daha tehlikeli ve öngörülmez kılarak), Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, demokrasinin özgün anlamının, NATO tarafından pazarlanan ıslah edilmiş versiyonlarından arındırılmasına da yardımcı oldu. Geçmiş ve mevcut “renkli devrimler”le provokatif paralellikler kurulabilir. 1848 ve 1989’la olduğu gibi, Arap mega intifadası, Mısır’ın ilk başta Fransa’ya, ikinci olarak ise Doğu Almanya’ya benzetilebileceği, bölgesel bir otokratik sisteme karşı zincirleme reaksiyon şeklinde gerçekleşen bir ayaklanma. Karşı devrimci Rusya’nın yerinde bugün Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri var. Filistinliler (analojiyi kırılma noktasına kadar gererek) Lehler gibi kaybedilmiş bir romantik dava iken, Türkiye liberal İngiltere’nin rolünü oynuyor; Şiiler ise, Slovaklar ve Sırplar gibi öfkeli dışlanmışlar rolünde. (Financial Times, yakın zamanda Obama’yı ‘yeni Metternich’ gibi düşünmeye teşvik etmişti.)

Söz konusu devrimlerin temel mekanizmalarını derinlikli şekilde anlamak için, Marx ve Engels’in ciltler dolusu 1848 el yazmalarının sayfalarını karıştırmaya değer (Troçki’nin sonraki yorumlarının yanı sıra). Bir örnek Marx’ın, Avrupa’daki hiçbir devrimin-demokratik veya sosyalist-Rusya büyük bir savaşta yenilgiye uğratılana veya içerden devrimle değişene dek başarılı olamayacağına yönelik, zaman içinde dogmaya dönüşen inancıdır. Suudi Arabistan’ı Rusya’nın yerine koyun, tez halen anlamını koruyor.

4. HALKIN PARTİSİ

Siyasal İslam, 1989 olaylarının Doğu Avrupalı liberallere verdiği kadar (artık belki de uzun ömürlü olmasa da) kapsamlı bir halk desteği kazanıyor. Aksi de olamazdı zaten. Son yarım yüzyıl boyunca, İsrail, ABD ve Suudi Arabistan-ilk ikisi işgal ederek, üçüncüsü dini propaganda üzerinden-Arap dünyasındaki seküler politikayı neredeyse yıkıma uğrattılar. Hatta, Şam’daki sığınağındaki son BAAS’çının kaçınılmaz şekilde devrilmesiyle, 1950’lerin büyük pan-Arap siyasal hareketlerinden (Nasırcılık, Komünizm, BAAS’çılık, Müslüman Kardeşler) geriye, Müslüman Kardeşler ile onun Vahabi rakipleri kalacak.

Müslüman Kardeşler, özellikle de doğum yeri olan Mısır’da, siyasal hareketin, 1940’ların sonunda halihazırda milyonlarla sayılmakta olan, Nil boyunca yoğun bir kitle desteğine rağmen iktidara gelmeyi 75 yıldan uzun süredir beklemiş evde kalmış kız kurusudur. En az beş Arap ülkesindeki bu çokuluslu yaşlı kurt siyasal hareketin dayanıklılığı, 2011 ayaklanması ile Avrupalı emsalleri arasındaki en önemli farklardan da biridir. Hem 1848’de hem de 1989’da, demokratik halk hareketleri yalnızca embriyo halinde siyasal örgütlere sahiptiler. Aslında 1848’de, ABD dışında, modern anlamda neredeyse hiç kitlesel siyasal parti yoktu. Öte yandan 1989-91’de, siyasal örgüt ve halkla ilişkiler boşluğunun yerini hızla, tabandan gelen gerçek liderliğin çoğunu kenara iten ve Alman muhafazakarları ile Wall Street komiserlerinden oluşan zorba bir güruh doldurdu.

Bunun tersine Müslüman Kardeşler, Mısır sahnesine sessiz ve alttan hâkim oldu. Yarı legal faaliyet gösteren kitlesel cephe örgütleri, yoksullar için kritik yardım ağlarını içeren bir alternatif devletin etkileyici unsurlarını inşa ettiler. Şehit listesi (Nasır tarafından 1966’da katledilen ‘İslamcı Lenin’ Seyyid Kutub’un da içinde bulunduğu), birçok dindar Mısırlı için, krallar zincirinin İngilizlere veya başkanların Amerikalılara olduğu kadar tanıdıklar. Müslüman Kardeşler, Batı’daki korkutucu imajına rağmen, Türkiye’de iktidardaki AKP tarafından temsil edilen serbest piyasa İslamcılarının görüşlerini kucaklayacak şekilde evrimleşti.

5. MISIR’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAIRE’İ Mİ?

Yine de, Mısır’ın parlamento seçimlerinin ilk aşamasının canlı bir şekilde gösterdiği üzere, Müslüman Kardeşler artık halk dininin tek temsilcisi olduğunu iddia edemez. Eğreti Selefi partisi El-Nur’un oyların tahminen yüzde 24’ünü kazanabilmesi (Müslüman Kardeşler’in yüzde 38’ine kıyasla), Mısır toplumunun köklerindeki çalkantıyı göstermektedir. Gerçekten de Selefiler, 25 Ocak devriminin başında ortalıkta görünmemelerine rağmen, artık Sünni dünyadaki en büyük kadro örgütünü oluşturabilirler. Müslüman Kardeşler’in eski ayakkabıları içinde ve Riyad’ın cömert mali desteği ile ilerleyerek, Kıptiler ile Sufiler arasına fesat soktular. İki İslamcı kamp arasındaki güç dengesini, önümüzdeki yıl ekmek fiyatları ve ordu konusundaki politika belirleyecek gibi. Müslüman Kardeşler iktidara son on yılda daha önce gelmiş olsaydı, küresel büyüme Türkiye yolunun hem çekiciliğini hem de olasılığını güçlendirmiş olurdu. Ancak tüm rüzgar gülleri artık iflası gösterdiğinden, Ankara’nın paradigması (tıpkı Güney Amerika’daki Brezilya modeli gibi), ekonomik başarısından soyunup önemli bir bölgesel cazibe kaybına uğrayabilir.

Öte yandan, Selefilerin kamuoyu imajı-yolsuzluğa bulaşmamış, antipolitik ve sekter- daha fazla sefalet ve İslam’a karşı tehdit algısı ile birleştiğinde otomatikman mıknatıs etkisi yaratacak. Mısır ordusunun bazı unsurlarının, Selefilerle örtülü veya resmi bir ittifaka yönelik ‘Pakistan seçeneği’ni değerlendirmiş olduğuna şüphe yok. Çeşitli koşullar bu senaryoyu hızlandırabilir: Generallerin, iktidarı devretmeye karşı devam eden direnişi; Müslüman Kardeşler’in ekonomik refah konusunda asgari halk beklentilerini karşılayamaması; veya liberal sol koalisyonun parlamento çoğunluklarının belirleyicisi haline gelmesi. (İsrail, Mısır demokrasisini tek bir hava saldırısı ile istikrarsızlaştırabilir. Sünni partiler İran’a bir saldırıya nasıl yanıt verirler?)

Mısır solu Nasır’dan beri On Sekizinci Brumaire’i çalışıyor. Halk oylamalarını, lümpen proleterleri, Napolyonvari egemenleri ve patates çuvallarını iyi biliyorlar. Grupçuk ve ağları, her kesimden işçilerle ve gençlikle ittifak içinde, Kasım’da Tahrir Meydanı’nın yeniden ele geçirilmesinin yanı sıra 25 Ocak devriminin de itici gücüydüler. İslami çoğunluklu bir hükümet, yeni solun ve bağımsız sendikaların örgütlenme ve açık kampanyalar yürütme hakkını garanti edecek mi? Bu, Mısır demokrasisinin turnusol kağıdı olacak.

6. AKDENİZ REJİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bu arada Güney Avrupa, Latin Amerika’nın 1980’lerde yaşadığı yapısal düzenlemeler ve zorla dayatılan kemer sıkma politikaları sebebiyle aynı yıkımla karşı karşıya. İroniler can alıcı. Kuzey merkezli Avrupa aniden akut bir amnezi vakası geliştirmiş olsa da, birkaç yıl önce finans basını İspanya’yı, Portekiz’i ve hatta Yunanistan’ı (artı AB dışı Türkiye’yi) kamu harcamalarını kesme ve büyüme oranlarını artırma konusundaki başarıları sebebiyle övüyordu. Wall Street bozgunu sonrasındaki ilk günlerde, AB’nin korkuları temel olarak İrlanda’ya, Baltık ülkelerine ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştı. Akdeniz bir bütün olarak, ses hızıyla Atlantik’i geçen finansal tsunamiden görece iyi korunmuş sayılıyordu.

Arap Akdenizi, yatırım sermayesi ve türev ticaretinin trombotik devrelerinde çok az paya sahipti ve bu nedenle finans krizinden minimum etkilendi. Güney Avrupa ise, genellikle itaatkar hükümetlere ve İspanya örneğindeki gibi güçlü bankalara sahipti. İtalya batmak için fazla büyük ve zenginken, küçük suçları devleti tehdit eden Yunanistan, baş ağrısıysa da, bir Liliput ekonomisiydi (AB GSMH’nın sadece yüzde 2’si). On sekiz ay sonra, Alman ve Avusturyalı aşırı sağcılar, Akdenizli refah kraliçelerinin, Yunanistan gün boyu isyan edebilsin ve İspanya daha uzun siesta yapabilsin diye uyanık burgerlere tasarruflarını teslim etmeleri ve çocuklarını satmaları için şantaj yaptığını haykırıyorlardı. Yine de Alman başarısının aslında Avro bölgesini tarumar ettiği üzerine akla çok daha yatkın bir yorum yapılabilir. Doğudaki düşük maliyetli “Meksikalıları”, mukayese edilemez verimlilik avantajları ve devasa ihracat fazlalıkları konusundaki Çin benzeri fanatizmi ile, Almanya güney Avrupa’daki Avrodaşlarına rekabette üstün geliyor. Bu arada AB bir bütün olarak, ücret ödemeleri, turizm ve yabancı yatırım üzerinden bilanço hesaplarına bağımlı kalmalarını sağlayacak şekilde, Türkiye ve petrol olmayan Kuzey Afrika ülkeleri ile en büyük göreli ihracat fazlalığını yaşıyor (2010’da 34 milyar dolar). Tüm Akdeniz, sonuç olarak, AB içindeki siklik talep ve faiz oranı hareketlerine akut bir hassasiyet içinde; oysa Almanya, Fransa ve İngiltere ile diğer zengin kuzey ülkeleri, şok emicileri olarak işlev görecek büyük ikincil pazarlara sahipler.

Avro, çoklu hıza sahip bu Grosseuropäische (Büyük Avrupa) ekonomisinin volanı. Almanya için Avro, ani değer kazanmaya daha az hassas olduğu için Berlin’in AB ekonomisi içindeki de facto veto gücünde çok az azalmaya sebep olurken Alman ihracatına rekabetçi fiyat sağlayan elverişli bir Alman Markı gibi işlev görüyor. Öte yandan Güney Avrupalılar için, bu iyi zamanlarda sermaye çeken ama kötü zamanlarda ticari açıklarla ve işsizlikle mücadele etmek için parasal araçların kullanımını engelleyen bir Faust yükü. Artık İber ve Helen frengisi İtalya’ya da bulaşmış durumda ve Fransa’yı da tehdit ettiğine göre, Avro-Avrupa’nın Berlin ve Paris’ten yükseldiğine dair zor sevilir bir vizyon: anlaşma revizyonu üzerinden mali entegrasyon. Para politikaları üzerinde kontrolünü zaten yitirmiş ve AB ve IMF teknokratlarının denetimi altında kamu sektörlerini kırpmayı zorla kabul etmiş olan borçlu ülkelerden, artık bütçeleri ve kamu harcamaları konusunda kalıcı bir Franko-Alman vetosunu kabul etmeleri isteniyor. On dokuzuncu yüzyılda, İngiltere Latin Amerika ve Asya’daki borçlu ülkelere böyle yedieminlikler empoze etmek için sık sık savaş gemilerini gönderirdi. Müttefikler Almanya’yı Versay’da benzer bir şekilde boyunduruk altına almışlar ve bu nedenle, Üçüncü Reich’ı dikmişlerdi.

İster Sarkozy-Merkel’e itaat etsinler, isterse batıp Avro bölgesinden (ve belki de AB’den) çıksınlar, Akdeniz ekonomileri yıllar boyu sürecek çürümeye ve hiper işsizliğe mahkûm ediliyorlar. Ancak halkları bu uykuya nazikçe dalmayacak. Gerçek toplumsal devrimlere 1970’lerde çok yaklaşmış olan Portekiz ve Yunanistan, Avrupa’daki en sert sol kanat kültürlere sahipler. İspanya’da, yeni muhafazakâr hükümet, yeniden canlanmış bir Birleşik Sola geniş ve davetkar bir hedef ve daha da büyük ama halen amorf olan gençlik hareketleri sunuyor. Hatta antikapitalizmin közleri, Avrupa’nın her yerini saracak alevleri körükleyebilir. Ancak göçmen karşıtı, Brüksel karşıtı sağ, Avro bölgesindeki çöküşten ve AB vagonlarının çekirdek yörüngesindeki dönüşünden, solun kazanacağından çok daha fazlasını kazanabilir. Mısır’daki Selefilerin veya ABD’deki Çay Partisi’nin durumunda olduğu gibi, Avrupa yeni sağ partileri kimlik politikalarına ve adrese teslim edilmeyi bekleyen paketlenmiş günah keçisi arama öfkesine sahipler. Batı Avrupa’da antikapitalist sol için olağan dışı bir hırs, komünistler tarafından 1945 sonrası otuz yıl boyunca tutulmuş olan siyasal alanın yeniden işgal edilmesi olacaktır. Öte yandan Marine Le Pen ve Geert Wilders öncülüğündeki hareketler, kendi ulusal politikalarında çok daha büyük ve iyi donanımlı muhafazakâr temsilcilik için makul ümitlere sahipler. Aşırı sağın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yerine geçmesi, onlara ilham verici bir şablon sunuyor.

7. İSYAN MOTORU

Avrupa ve ABD’de 1968’deki kampus isyanları, manen ve politik olarak Vietnam’daki Tet Saldırısı, Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri, Çin’deki kültür devrimi ve ABD’deki getto ayaklanmaları ile tetiklenmişti. Benzer şekilde geçtiğimiz yılın “Öfkelileri” ilk güçlerini Tunus ve Kahire örneklerinden aldılar. (Arap göçmenlerin güney Avrupa’daki milyonlarca çocuğu ve torunu, bu bağlantıyı en incelikli şekilde canlı ve militan kıldı.) Sonuç olarak, tutkulu 20’likler, şu anda Braudel’in temel Akdeniz’inin her iki kıyısında da meydanları işgal ediyorlar. Ancak 1968’de, Avrupa’da (Kuzey İrlanda’daki önemli istisna dışında) ve ABD’de protestolara katılan beyaz gençliğin çok azı, Güney ülkelerindeki muadillerinin varoluşsal gerçekliklerini paylaşıyordu. Derin şekilde yabancılaşmış olsalar da, birçoğu üniversite diplomalarını bolluk içindeki orta sınıf kariyerlerine dönüştürmek istiyordu. Bugün ise tersine, New York, Barselona ve Atina’daki protestocuların birçoğu, ebeveynlerinkinden dramatik ölçüde daha kötü geleceklerle yüz yüzeler ve Kazablanka ve İskenderiye’deki muadillerininkine daha yakınlar. (Zuccotti Park’ın bazı işgalcileri, on yıl önce mezun olmuş olsalar, bir koruma fonu veya yatırım bankasında, doğrudan yıllık $100,000 maaşlı işlere başlamış olacaklardı. Bugünse Starbucks’ta çalışıyorlar.)

ILO’ya göre, genç yetişkin işsizliği küresel olarak rekor seviyelerde—gençlik protestolarının olduğu ülkelerin birçoğunda yüzde 25 ila 50. Dahası, Arap devriminin Kuzey Afrika potasında, üniversite diploması iş olanağı ile ters orantılı. Aynı şekilde diğer ülkelerde de, eğitime aile yatırımı, girilen borç düşünüldüğünde, negatif sonuç yaratıyor, yani harcanan parayı karşılamıyor. Aynı anda, yüksek öğretime erişim de daha kısıtlı hale geldi, en dramatik olarak da ABD, İngiltere ve Şili’de.

8. BEDAVA YEMEK KUYRUKLARI

Ekonomik kriz halk varlıklarının deflasyonu (ABD, İrlanda ve İspanya’da ev değerleri ve dolayısıyla aile varlığı) ile temel tüketim maddelerinde, özellikle de yakıt ve gıdada aşırı enflasyonu birleştiriyor. Geniş fiyat trendlerinin iş döngüsü ile ahenkli hareket edeceğinin beklendiği klasik teoriye göre, bu olağan dışı bir çatallanma; gerçekte, çok daha kaygı verici olabilir. ABD’deki ve diğer yerlerdeki morgıç krizi, daha büyük finans krizlerinin parçası ve ya hükümet müdahalesi ile ya da alacak-değerinin basit yıkımı ile çözülecek. Endüstriyel Asya yavaşladığı ve Irak’taki üretim düzeyleri yükseldiği için ham petrolün taban fiyatı düşebilir. (Tavan petrol tartışması bana hem belirlenemez hem de bitmek bilmez görünüyor.) Ancak finans krizine ve endüstriyel yavaşlamaya büyük ölçüde dışsal olan güçlerce belirlenen gıda fiyatları, ikinci bir trend olarak yükselişte görünüyor. Hatta, büyüyen bir uzman görüşü korosu, 2000’lerin başından beri küresel gıda güvenliği sisteminin çökmekte olduğu uyarısını yapıyordu. Birden fazla sebep var ve bunlar birbirini de tetikliyor: tohumların ete ve biyoyakıt üretimine yönlenmesi; gıda sübvansiyonlarının ve fiyat desteklerinin neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılması; mahsul piyasalarındaki ve başta gelen tarımsal topraklardaki azgın spekülasyon; tarım araştırmalarına yatırım yapılmaması; değişken enerji fiyatları; toprakların yıpranması ve su havzalarının tükenmesi; kuraklık ve iklim değişimi vb. Daha yavaş büyümenin bu basınçları bir miktar azaltması ölçüsünde (örneğin Çin daha az et yiyor), nüfus artış hızı-bugünün protestocularının yaşam süresindeki başka üç milyar insan-talep yönlü basıncı koruyacaktır. (GMC’ler, mucizevi çözümler olarak sunuldular ancak mahsulleri korumaktan ziyade tarım şirketleri karlarına yönelikler.)

‘Ekmek’ Tahrir Meydanı’ndaki protestoların ilk talebiydi ve sözcük Arap Baharı’nda en azından Rus Ekimi’ndeki kadar yüksek sesle dillendirildi. Sebebi basit: Örneğin, sıradan Mısırlılar, aile bütçelerinin yüzde 60’ını ham petrole (ısınma, pişirme, ulaşım), una, nebati yağlara ve şekere harcıyorlar. 2008’de, bu temel gıda fiyatları aniden yüzde 25 artmıştı. Mısır’daki resmi yoksulluk oranı aniden yüzde 12 arttı. Aynı oranı diğer ‘orta gelirli’ ülkelere uygulayın, temel gıda enflasyonu Dünya Bankası’nın ‘yükselen orta sınıfı’ için önemli bir kesimini siler.

9. ÇİN’İN İNİŞİNİ BEKLERKEN

Marx, California’yı—Altına Hücum ve bunun sonucu olarak dünya ticaretine giren yüksek para—1840’ların devrimci döngüsünü vakitsiz şekilde sona erdirmekle suçlamıştı. 2008’in hemen sonrasında, BRIC adı verilen ülkeler yeni California oldular. Wall Street zeplini gökten düştü ve yere çakıldı, ancak Çin; Brezilya ve Güneydoğu Asya ile yakın formasyon içinde, birlikte uçmaya devam etti. Hindistan ve Rusya da uçaklarını havada tutmayı becerdiler. BRIC ülkelerinin havada kalma dayanıklılığı, yatırım danışmanlarını, ekonomi yazarlarını ve profesyonel astrologları hayrete düşürdü. Bunların tümü Çin’in veya Hindistan’ın dünyayı artık tek elle tutabileceğini veya Brezilya’nın yakında İspanya kadar zengin olacağını iddia ediyor. Sevinçten kendini kaybetmiş bönlükleri, elbette Çin Halk Bankası’ndaki Houdini’lerin kullandığı el çabukluğu teknikleri konusundaki cahilliklerinden kaynaklanıyor. Pekin, tam aksine, uzun süredir ülkenin ihracata aşırı bağımlılığı, hane halkı satın alma gücünün yetersizliği ve uygun maliyetli konut kıtlığının mevcudiyeti ve bunlarla yan yana giden kocaman gayrimenkul balonu konusunda belirgin korkular sergiliyor.

Geçtiğimiz sonbaharın sonlarında, Çin optimistlerinden gelen inanç makaleleri aniden yorum sayfalarından kayboldu ve ‘sert iniş’ senaryosu kitapçıların favorisi oldu. Çin liderliği de dahil hiç kimse, ekonominin küresel karşı rüzgara rağmen daha ne kadar süre bu vaziyette kalabileceğini bilemiyor. Ancak yabancı yolcuların kaçınılmaz felaket listesi yapıldı bile: Güney Amerika, Avustralya, Afrika’nın büyük bölümü ve Güneydoğu Asya’nın çoğu. Ve Çin ile ABD’nin yaptığından daha fazla ticaret yapan-özel olarak dikkat çekici şekilde-Almanya. Enikonu nirengilenmiş küresel durgunluk, elbette, başta atıfta bulunduğum bu doğrusal olmayan kabustur. Halkın ekonomik gelişme beklentilerinin yakın zamanda bu derece yükseldiği BRIC ülkelerinde, yeniden sefilleşmenin acısının pek dayanılmaz olacağını söylemek, neredeyse totolojidir. Binlerce meydan işgal edilebilir. Buna Tiananmen adındaki de dahil.

İmalattaki işgücünün mutlak veya göreli boyutunun son nesilde dramatik şekilde daraldığı ülkelerde yaşayan Batılı post Marksistler, bizi ‘çokluklar’, yatay kendiliğindenlikler gibi şeyler üzerine düşünmeye zorlayarak tembelce proleter aktörün artık geçerliliğini yitirip yitirmediği üzerine dalıp gidiyorlar. Ancak bu Das Kapital’in, Viktorya İngiltere’si veya New Deal Amerika’sından çok daha isabetli şekilde tarif ettiği büyük sanayileşen toplumdaki bir tartışma değil. İki yüz milyon Çinli fabrika işçisi, madencisi ve inşaat işçisi gezegendeki en tehlikeli sınıfı oluşturuyorlar. (İsterseniz Pekin Devlet Konseyi’ne bir sorun.) Balondan tamamen uyanışları sosyalist bir dünyanın olası olup olmadığını belirleyebilir.

NLR

Putin Washington’u Neden Deli Ediyor? – Pepe Escobar

Geçmişi (Saddam, Usame, Kaffadi) ve şimdiyi (Esad, Ahmedinejad) unutun. Öngörülebilir gelecekte, Washington’un – ve ayrıca onun azgın NATO ortakları ile muhtelif medya kuruluşlarının – başta gelen öcüsünün, dönüşü muhteşem olan Rusya Başkanı Vladimir Putin’den başkasının olmayacağına bir şişe Petrus 1989 üzerine iddiaya girilebilir (mesele önümüzdeki altı yıl gündemde olacak).

Ve hiç kuşkusuz, Putinatör Vlad, bunu gayet severek yapacak. Tam olarak istediği yere dönmüş durumda, Rusya’nın başkomutanı olarak ordunun, dış politikanın ve tüm ulusal güvenlik meselelerinin başında.

Anglo-Amerikan elitler, Putin’in “neredeyse her alanda ulusal sınırlarını” durmak bilmeksizin aşan ve “demokrasi ile hiçbir şekilde alakası olmayan bir sistem üzerinden” takıntılı şekilde tek kutuplu emperyal ajandaları nedeniyle o zamanki George W. Bush yönetimine verip veriştirdiği ve şimdilerde efsaneye dönmüş olan 2007 Münih konuşmasını anarak kıvranıp duruyorlar.

Washington ve yardakçıları işte böyle uyarılmıştı. Geçtiğimiz Pazar yapılan seçimler öncesinde, Putin “Esaslar” adındaki yol haritasını açıklamıştı; Suriye’ye savaşa hayır; İran’a savaşa hayır; “insani amaçlı bombalamaya” veya “renkli devrimler” kışkırtmasına hayır – bunların tümü yeni bir konseptin, “yasadışı yumuşak güç araçları”nın parçasıydı. Putin için, Washington’un elinden çıkma Yeni Dünya Düzeni hiçbir yere varamaz. Esas olan “eski ve halen geçerliliğini koruyan bağımsız devlet ilkesidir”.

Sebebi belli. Putin Libya’ya bakıyor ve NATO’nun “insani amaçlı bombalama” üzerinden getirdiği “kurtuluş”un şiddet dolu, geriletici sonuçlarını görüyor; el Kaide bağlantılı milislerin kontrolünde parçalara ayrılmış bir ülke; daha gelişmiş Trablus’tan ayrılan geri kalmış Sirenayka ve yeni emir olarak iktidara gelen, son kralın bir akrabası; hepsi de Suudi modeli demokratların keyfine göre.

Daha da önemli esaslar; Rusya’yı çevreleyen hiçbir ABD üssü olmayacak; sistemin Rusya’yı asla hedeflemeyeceğine dair katı kabuller olmaksızın ABD füze savunmasına hayır ve yükselmekte olan güçler grubu BRICS arasında giderek yakınlaşan bir işbirliği.

Bunların birçoğu Putin’in daha önceki yol haritasında (A new integration project for Eurasia: The future in the making yazısında) zaten ima edilmişti. Avrasya için yeni entegrasyon projesi: Gelecek yapım aşamasında. Putin’in NATO, IMF ve neoliberalizme karşı hareketi bu. Avrasya Birliği’ni tüm Orta Asya’ya yayılan “modern bir ekonomi ve para birliği” olarak görüyor.

Putin için, Suriye önemli bir detay (özellikle de NATO’nun kapatılmasından büyük hoşnutluk duyacağı Rusya’nın Tartus limanındaki Akdeniz deniz üssü için). Ama meselenin özü Avrasya entegrasyonu. Putin, “Avrupa ile dinamik Asya Pasifik bölgesi arasında etkili bir bağlantı sağlayarak günümüz dünyasının kutuplarından biri haline gelebilecek güçlü bir uluslarüstü birliği” koordine etme çabalarını ortaya koydukça, NATO’cuların topluca ödleri patlıyor.
Zıt yol haritası Obama ile Hillary’nin Pasifik doktrini olacaktır. Ne kadar heyecanlı, değil mi?

Putin Boru Hattı Kartını Oynuyor

Rusya’nın bir mega enerji süper gücü (petrol ve gaz, Rusya ihracatının üçte ikisini, federal bütçenin yarısını ve toplam iç üretiminin yüzde 20’sini oluşturuyor) olarak yeniden dirilişine neredeyse tek başına ön ayak olan Putin’dir. Dolayısıyla boru hattı kartı önemini koruyacak.

Ve büyük ölçüde gaza odaklanacak; Rusya küresel gaz tedarikinin en az yüzde 30’unu elinde bulundurmasına rağmen, likit doğalgaz (LNG) üretimi küresel pazar payının yüzde 5’inden azdır. İlk on üreticiden biri bile değildir.

Putin, Rusya’nın petrol üretimini günlük 10 milyon varilin üzerinde tutmak için Kuzey Kutbu’nda epeyce yabancı yatırıma – Batı’dan ve özellikle de Asya’dan – ihtiyaç duyacağını biliyor. Ve Çin ile Doğu Siberya gaz alanlarını merkez alan kompleks, kapsamlı, trilyon dolarlık bir anlaşma yapması gerekiyor; Doğu Siberya Pasifik Okyanusu (ESPO) boru hattı üzerinden petrol hattının icabına çoktan bakıldı. Putin, Çin için bu anlaşmanın, Washington’un Asya’ya doğru hilebaz yönlenişine karşı enerjiyi güvenceye alma açısından hayati önemde bir karşı darbe olduğunu biliyor.

Putin ayrıca, 22 milyar dolarlık devasa bir maliyetle bitebilecek olan Güney Akımı boru hattını konsolide etmek için de her şeyi yapacaktır (Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya arasında hissedar anlaşması halihazırda imzalanmış durumda. Güney Akımı, Rus gazını Karadeniz altından Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Slovakya üzerinden AB’nin güney kısmına sağlamaktadır). Güney Akımı faaliyete geçerse rakip boru hattı Nabucco şahmat olacaktır; bu da Washington baskısına ve Bürksel bürokratlarına karşı büyük bir Rus zaferi demektir.

Yüksek siyasetin ve boru hattı coğrafyasının kritik kesişim noktasında, her an her şey olabilir. Putin bir kez daha bir başka Washington yol haritası ile karşılaşacaktır – pek de başarılı olmayan Yeni İpek Yolu (Bkz. US’s post-2014 Afghan agenda falters (ABD’nin 2014 sonrası Afgan ajandası bocalıyor), Asia Times Online, 4 Kasım 2011).

Ve çantada bir de joker var – Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ). Çin’in İran ile işbirliğine ne kadar ilgiliyle Putin de Pakistan’ın tam üye olmasını en az o kadar isteyecektir. Rusya, Çin, Pakistan ve İran yalnızca ekonomik entegrasyonlarını değil, mottosu “bağlantısızlık, çatışmasızlık ve başka ülkelerin içişlerine müdahalesizlik” olan, güçlendirilmiş bir ŞİÖ içinde karşılıklı güvenliklerini de koordine ettiklerinden, tüm bunların yansımalar deprem etkisi yaratacaktır.

Putin, Rusya, Orta Asya ve İran’ın dünya gaz rezervlerinin en az yüzde 50’sini ellerinde bulundururken ve İran ile Pakistan fiilen ŞİÖ üyesiyken, oyunun adını – Avrasya değilse bile – Asya entegrasyonu olarak görüyor. ŞİÖ, ekonomi/güvenlik açısından bir güç merkezi olarak gelişirken, buna paralel olarak boru hattı coğrayfası da ŞİÖ’nün NATO’ya bir karşı darbe olarak tam entegrasyonunu hızlandırıyor. Bölgesel oyuncuların kendileri neyin daha önemli olduğuna karar verecekler – bu mu yoksa Washington’da icat edilen Yeni İpek Yolu mu.

Hataya yer yok. Putin’in ara vermeksizin şeytanlaştırılması ve Rusya’nın başkanlık seçimlerinin meşruiyetini ortadan kaldırmaya dönük sayısız girişimin arkasında, Washington ve Anglo-Amerikan elitlerinin bazı çok öfkeli ve güçlü kesimleri var.

Putin’in her cephede zorlu bir müzakereci olacağını biliyorlar. Moskova’nın Çin ile giderek yakınlaşan bir işbirliğine gireceğini biliyorlar; Afganistan’da kalıcı NATO üslerini engelleme konusunda; Pakistan’ın stratejik bağımsızlığını kolaylaştırma konusunda; füze savunmasına muhalefet etme konusunda; İran’a saldırılmamasını sağlama konusunda.

Putin kötünün de kötüsü olacak çünkü Washington’un planları açısından (adına ister Büyük Ortadoğu, ister Yeni İpek Yolu, ister Tam Spektrumlu Hakimiyet, isterse de Amerika’nın Pasifik Yüzyılı desinler) dünyada daha zorlu bir düşman olamazdı. Baylar ve bayanlar, gümbürtüye hazır olun.
Asia Times Online

Ortadoğu’nun Kontrolü için Jeopolitik bir Araç olarak İslam – Mahdi Darius Nazemroaya

Global Research, 2 Temmuz 2011

Washington ve destekçileri Avrasya’nın göbeğine doğru ilerledikçe, İslam’ı jeopolitik bir araç olarak manipüle etmeye çalışıyorlar. Bu süreçte siyasi ve sosyal kaos yaratıyorlar. En başta Araplar arasında sözde İslamcılardan oluşan yeni bir jenerasyonun önünü açarak, İslam’ı yeniden tanımlamaya ve onu küresel kapitalizmin çıkarlarına bağlamaya çalışıyorlar.

İslam’ı yeniden tanımlama projesi: Yeni Model olarak Türkiye ve “Kalvinist İslam”

Türkiye, şu haliyle, ayaklanan Arap kitleleri için takip edilecek bir demokratik model olarak sunuluyor. Ankara’nın Kürtçe’nin kamusal alanda konuşulmasını yasakladığı günlerden bu yana ilerleme kaydettiği gerçek, ancak Türkiye işleyen bir demokrasi değil, daha çok, faşist eğilimlere sahip bir kleptokrasi (hırsızkrasi).

Ordu devlet ve hükümet işlerinde halen önemli bir role sahip. Yukarıdan aşağıya hesap verebilir organlar veya kişilerden gizlice yürütülen devlet işlerini kasteden “derin devlet” terimi, esasen Türkiye kaynaklıdır. Türkiye’de sivil haklara halen saygı duyulmamaktadır ve kamu hizmeti adaylarının halen, Türkiye’deki statükoya karşı çıkacak herkesi filtrelemeye çalışan devlet aparatı ve onları kontrol eden gruplar tarafından onaylanması gereklidir.

Türkiye’nin Araplara model olarak sunulmasının nedeni, demokratik nitelikleri değil. Araplar için siyasal model olarak sunulmasının sebebi, İslam’ın manipülasyonunu içeren siyasal ve sosyo-ekonomik “bida” (yenilik) projesi.

Büyük halk desteğine sahip olmasına rağmen AKP’nin (Adalet ve Kalkınma Partisi) 2002’de iktidara gelmesine Türk ordusu ve Türk mahkemelerinin muhalefeti olmaksızın izin verildi. Bundan önce Türkiye’de siyasal İslam’a çok az tolerans vardı. AKP 2001’de kuruldu ve kuruluşunun zamanlaması ve 2002 seçim zaferleri de Güneybatı Asya ile Kuzey Afrika’nın yeniden düzenlenmesi hedefi ile bağlantılı.

İslam’ı manipüle etme ve yeniden tanımlama projesi, AKP gibi yeni bir “siyasal İslamcılık” dalgası üzerinden İslam’ı hakim Dünya Düzeninin kapitalist çıkarlarına bağlamayı amaçlıyor. “Kalvinist İslam” veya “Protestan çalışma ahlakının Müslüman versiyonu” olarak adlandırılan şey üzerinden yeni bir İslami çizgi öne çıkarılmaya çalışılıyor. Türkiye’de beslenip büyütülen bu model oldu ve şimdi Washington ve Brüksel tarafından Mısır’a ve Araplara sunulmakta.

Bu “Kalvinist İslam”ın, İslam’da yasak olan “reba” veya faiz sistemi ile de bir sorunu yok. Küresel kapitalizmin borç zincirleri ile bireylerin ve toplumların köleleştirilmesinde kullanılan bu sistemdir. Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (EBRD) bu bağlamda Arap dünyasında sözde “demokratik reformlar” için çağrıda bulunuyor.

Suudi Arabistan’ın yönetimindeki aile ve Arap petrol şeyhlikleri de Arap dünyasının borç üzerinden köleleştirilmesine ortaklar. Bu açıdan Katar ve Basra Körfezi’nin Arap şeyhlikleri “demokrasiye geçiş”lerini desteklemek için Arap ülkelerine kredi verme amaçlı bir Ortadoğu Kalkınma Bankası kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu Kalkınma Bankası’nın demokrasiyi teşvik etme misyonu ironiktir çünkü onu oluşturan ülkelerin tümü sağlam diktatörlüklerdir.

İran’da iç karışıklıklara yol açan da İslam’ın küresel kapitalizme bu bağlanmasıdır.

Yeni Bir İslamcı Jenerasyonun Önünü Açmak

Washington’un ümidi, bu “Kalvinist İslam”ın yeni demokratik devletlerin bayrağı altında yeni bir İslamcı jenerasyonda kök salmasıdır. Bu hükümetler daha fazla borca sokmak ve milli varlıkları satmak suretiyle kendi ülkelerini etkili şekilde köleleştireceklerdir. Kuzey Afrika’dan Güneybatı ve Orta Asya’ya uzanan bölgeyi balkanlaştırılan ve etnokratik sistemler altında İsrail’in imajında yeniden yapılandırılan bir alan olarak alt üst etmeye yardım edeceklerdir.

Tel Aviv de bu yeni devletler arasında geniş bir etkiye sahip olacaktır. Bu proje ile at başı olarak, farklı türde etno-linguistik milliyetçilikler ve dini hoşgörüsüzlükler bölgeyi bölmek üzere teşvik ediliyor. Türkiye de önemli bir rol oynuyor çünkü bu yeni nesil İslamcıların yuvalarından biri. Suudi Arabistan ise bu İslamcıların militan kanadını desteklemede rol oynuyor.

Washington jeostratejik satranç tahtasını yeniden yapılandırıyor

İran ve Suriye’nin hedef alınması, Avrasya’nın kontrolüne yönelik daha büyük bir stratejinin parçası. Çin çıkarları da küresel haritanın her yerinde saldırı altında. Sudan balkanlaştırıldı ve hem Kuzey Sudan hem de Güney Sudan çatışmaya sürükleniyor. Libya’ya saldırıldı ve o da balkanlaştırılma sürecinde. Suriye teslimiyete ve hizaya girmeye zorlanıyor. ABD ve Britanya şu anda, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Anglo-Amerikan kurumlarının birbiri ile uyumunu sağlayan ulusal güvenlik konseylerini bütünleştiriyorlar.

Pakistan’ın hedeflenmesi, İran’ın tarafsızlaştırılması ve Çin çıkarlarına ve Avrasya’daki gelecekteki herhangi bir birliğe saldırılması ile de bağlantılı. Bu açıdan, ABD ve NATO Yemen sularını militarize ettiler. Aynı zamanda Doğu Avrupa’da ABD, Rusya’yı ve eski Sovyet cumhuriyetlerini tarafsızlaştırmak için Polonya, Bulgaristan ve Romanya’da kendi istihkâmlarını inşa ediyor. Belarus ve Ukrayna da artan şekilde baskılanıyorlar. Tüm bu adımlar Avrasya’yı kuşatma ve ya enerji tedarikçilerini ya da Çin’e doğru enerji akışını kontrol etme amaçlı askeri stratejinin parçası. Küba ve Venezüella bile artan şekilde tehdit altındalar. Askeri ilmik Washington tarafından küresel olarak sıkılanıyor.

Suudiler tarafından Türkiye’nin yardımıyla, Arap başkentlerinde iktidara gelecek yeni İslamcı partiler oluşturuluyor ve yetiştiriliyor. Bu hükümetler kendi devletlerini bağımlılaştırmak için çalışacaklar. Pentagon, NATO ve İsrail’in, bu hükümetlerden birkaçını yeni savaşları meşrulaştırmak için seçmesi bile mümkün.

Project for a New American Century’nin (PNAC – Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) asli üyelerinden olan Norman Podhoretz’in 2008’de, İsrail’in diğer komşu ülkelerinin arasında İran, Suriye ve Mısır’a karşı nükleer bir savaş başlattığı bir kıyamet senaryosundan söz ettiğinden de bahsedilmedi. Bu Lübnan ve Ürdün’ü de içerecek. Podhoretz, yayılmacı bir İsrail tanımlıyor ve hatta İsraillilerin Basra Körfezi’nin petrol sahalarını askeri olarak işgal edeceğinden söz ediyor.

2008’de tuhaf gelen şey, Podhoretz’in Center for Strategic and International Studies’in (CSIS – Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) Tel Aviv’in Başkan Mübarek yönetiminde Kahire’yi yöneten Mısırlı sadık müttefiklerine karşı bir nükleer saldırı başlatacağına ilişkin stratejik analizinden etkilenen iddiasıydı. Eski rejimin yerinde durduğu gerçeğine rağmen, Mübarek artık Kahire’de iktidarda değil. Emirleri halen Mısır ordusu veriyor ancak İslamcılar iktidara gelebilir. Bu, İslam ülkelerinin ABD ve onun birçok NATO müttefiki tarafından şeytanlaştırılmaya devam edilmesi gerçeğine rağmen gerçekleşiyor.

Bilinmez Gelecek: Sırada Ne Var?

ABD, AB ve İsrail, Türk-Arap-İran dünyasındaki ayaklanmaları Libya’ya karşı savaş ve Suriye’deki İslamcı isyanın desteklenmesi dâhil kendi amaçlarına ulaşmak için kullanmaya çalışıyorlar. Suudilerin aynı sıra, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika halkları arasında “fitne” veya bölünme yaymaya çalışıyorlar. Tel Aviv ile Basra Körfezi’nin yönetimdeki Arap aileleri tarafından oluşturulan İsrail ve Basra şeyhliklerinin stratejik ittifakı bu bakımdan kritik önemde.

Mısır’da toplumsal başkaldırı sona ermekten çok uzak ve halk daha da radikalleşecek. Bu Kahire’deki cuntanın ödünler vermesine yol açıyor. Protesto hareketi artık İsrail’in rolünü ve onun askeri cunta ile ilişkisini hedef almaya başlıyor. Tunus’ta da popüler akım radikalleşmeye doğru gidiyor.

Washington ve destekçileri ateşle oynuyorlar. Bu kaos döneminin İran ve Suriye’yi karşılarına almak için mükemmel bir fırsat olduğunu düşünebilirler. Türk-Arap-İran dünyasında kök salan başkaldırının öngörülemez sonuçları olacaktır. Bahreyn ve Yemen halklarının artan devlet destekli şiddet tehditleri altındaki direnişleri, ABD ve Siyonizm karşıtı protesto hareketinin daha birleşik ve açıktan ifadelendirilmesini gösteriyor.

Kırgızistan: Bir renkli devrim daha nalları dikti – Eric Walberg

Kırgızistan darbesinin arkasındaki gerçek hikaye ne?

Kırgızistan gibi gösterişsiz bir ülkenin başkanının büyük politika liginde oynayabileceği yalanı, lale devrimi başkanı Kurmanbek Bakiyev’in, başkent Bişkek’te geçtiğimiz hafta yaşanan ve arkasında 81 ölü ve yağmalanmış hükümet binaları ile Bakiyev’in evlerini bırakan ayaklanmaların ardından devrilmesiyle tuz buz oldu.

Bakiyev, her iki büyük güçten de yararlanmaya çalıştı. Geçen yıl Rusya ile rahat bir yardım anlaşması imzaladıktan sonra, Afganistan’daki savaş için hayati önemde olan ABD üssünü kapatma tehdidinde bulundu ve ardından ABD yılda 60 milyon dolar hibeyi üçe katlama ve ayrıca 100 milyon dolar yardım sözü verince anlaşıp kendini güvenceye aldı. Sonuçta iki tarafın da güvenini kaybetti ve iktidara gelmesini sağlayan ayaklanmanın aynısı patlak verip de işler sertleşince kendisini terkedilmiş buldu.

2005’te, yeni bir demokrasi ve özgürlük çağını, “Lale Devrimi”ni başlatmasına yardımcı olmak için ABD yanı başındaydı, ancak bu kez, muhalefet lideri ve eski dışişleri bakanı Roza Otunbayeva öncülüğündeki aradönem hükümet koalisyonuna yardım etmek için hazır bulunan Rusya işleri düzene sokuyordu. Otunbayeva kendisini muhtemel bir başarısız devlet durumundan kurtarmasına yardım etmesi için Kırgızistan’ın geleneksel desteğine bakarken, sinmiş ve korkmuş ABD stratejistleri, Rusları, ABD’nin bölge açısından hiçbir uzun vadeli planı olmadığına ve beraber çalışabileceklerine ikna etmeye çalışarak savunmaya geçmişlerdi bile. New York Times yazarı Eric McGlinchey, zaten ortada olanı kabul ederek şunları söylüyordu: “Kırgızistan, Rusya’nın arka bahçesinde ve Afgan savaşımız için oradaki hava üssümüze bağlı olduğumuz gerçeği bunu değiştirmiyor. Ancak Rusya ile birleşik bir cephe oluşturmak, Washington’ın hava üssünü korumasına ve bir başka savaş külfetinden kaçınmasına yardımcı olacaktır.”

Bu darbe, çok daha haysiyetli olan, Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in Şubat’taki reddi ile aynı mantığı izliyor ve kendi gül devrimlerinin başkanı onlara eziyet etmeye ve Rusya’ya karşı zehrini yaymaya devam ederse Kırgız örneğini takip edeceklerine ant içen Gürcistan’daki muhalif politikacılara yeni bir şans vermiş oluyor. Hatta, aşırı insan hakları ihlalleri nedeniyle halen yüz verilmeyen Özbekistan, ve Türkmenistan’ın Çin ile yeni doğalgaz boru hattının Şubat’taki resmi açılışı ile, eski Sovyetlerdeki tüm ABD stratejisinin çözüldüğü bile söylenebilir.

Otunbayeva, Bakiyev’in gitgellerini tersyüz ederek, önce ABD üssünün açık kalacağını belirtti. Saatler sonra, yön değiştirip üssün “güvenlik sebepleriyle” kapatılacağını söyleyerek ABD siyasi arenasına şok dalgaları gönderdi. Anlaşma geçen Haziran’da yenilenmişti ve bu yıl Temmuz’da tekrar yenilenecekti. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, derhal Otunbayeva’yı aradı ve daha sonra rahatlayarak üssün açık kalacağını açıklayacak olan Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Blake’i Bişkek’e gönderdi.

Ancak Bakiyev’in tersine Otunbayeva, kendisi ile ailesinin cebini doldurmaya uygun kurnaz bir politikacı değil. Eskisi, oğlu Maxim’i geçen yıl Amerikalılar ile karlı bir anlaşmanın (160 milyon dolar nereye gitti?) müzakerelerinin sorumluluğuna getirip yeni ulusal Merkezi Kalkınma, Yatırım ve İnovasyon Ajansı’nın başı olarak atarken, Otunbayeva seleflerinin aileye dayalı yolsuzluk siyasetinin üzerinde biri. Moskova Devlet Üniversitesi’nden mezun ve Kırgız Devlet Ulusal Üniversitesi felsefe fakültesinin eski başkanı olan Otunbayeva, hem Aşkar Akayev hem de Bakiyev iktidarlarında, ABD ve Kanada’nın, sonra da İngiltere’nin ilk Kırgız büyükelçisi olarak görev yaptı ve 2007’de Sosyal Demokrat Parti listesinden meclise seçildi ve Ekim 2009’da muhalefetteki SDP’nin başına geçti.

Bu yıl Ocak ve Mart’ta iki kez Moskova’yı ziyaret etti ve Birleşik Rusya Partisi ile yakın bağlar kurdu. Aradönem başkanı olarak ilk resmi görüşmesini Putin’le yaptı. Gitgelleri daha çok ısrarcı ABD’nin, 11 Eylül’e kadar güvenliği ve ekonomik refahı için Rusya’ya minnettar ve hayran olan durgun Kırgız toplumu üzerindeki ciddi baskısından kaynaklanıyor. Kuşku yok ki Kırgız halkı ABD’den ziyade Rusya ile iyi ilişkileri tercih eder. Üs, askerlerin alkol tüketimini ve fahişe siparişlerini çevirenler hariç civar halk için hiçbir şey sağlamadı.

Tüm antidemokratik icraatlarına rağmen, Bakiyev’in geçen yılki üssü kapatma tehdidi, kamuoyu baskısına karşı bir yanıttı. Yerel halk bir ABD askerinin silahsız bir Kırgız’ı üssün dışında öldürmesi ve hiçbir karşılık görmeden ABD’ye geri dönmesi üzerine hiddete kapılmıştı. Tıpkı bir helikopterdeki ABD askerlerinin Bağdat’ta silahsız iki Reuters muhabirine ateş açıp askeri soruşturmada aklanmasında olduğu gibi. Otunbayeva’nın kısa ve öz olarak “güvenlik sebepleriyle” ifadesiyle kastettiği, işte bu hınç ve kaynama.

O zaman, herkesin dilinin ucundaki soruya gelelim: Bu kez kısasa kısas mantığıyla ipleri elinde tutan Rusya mıydı? Doğru, Putin ile Bakiyev arasındaki muhabbet, Bakiyev’in geçen yıl Amerikan üssünü kapatma sözünden dönmesi sonrasında kötüleşmiş değil. Bakiyev’in önceki iki yılki hatalı davranışları Rusya’da rahatsızlık yaratmıştı zaten. Kremlin ve Bakiyev hükümeti arasındaki ilişkiler, ABD üssü sorunundan başka, geçtiğimiz aylar içinde kısmen hükümetin artan Rusya karşıtı tutumu nedeniyle (Rusça web sitelerinin engellenmesi ve Rus işadamlarının karşılaştıkları ayrımcılığın giderek artması gibi) keskin bir bozulmaya uğramıştı. Tesadüf eseri, Rusya, 1 Nisan’da Kırgızistan’a enerji ihracatına vergi koydu.

Otunbayeva üssün kapatılacağını söylediğinde, darbenin arkasında Rusya’nın olduğuna dair şikayetler yükseldi. Ancak bu spekülasyon Obama’nın kendisi tarafından reddedildi. Obama ve Medvedev Prag’daki nükleer silahsızlanma zirvesinde kameralara gülümserken, “Kırgızistan’ı yönettiği söylenen insanlar, yıllardır temas içinde olduğumuz kişiler. Bu ABD karşıtı bir darbe değil, buna eminiz,” güvencesi veriyordu Obama’nın Rusya ilişkileri sorumlusu Michael McFaul. Hemen ardından gelebilecek “bir ölçüde Rusya sponsorlu darbe” varsayımını da, ortama uygun şekilde, Kırgızistan konusundaki işbirliğinin gelişen ABD-Rusya ilişkilerinin başka bir işareti olduğunu savunarak savuşturuyordu.

Özenli LLC analistli Nick Day, “Kırgızistan’da Rusya üstün gelecek ve bu ABD için sorun anlamına geliyor,” diyor. Ne olmuş yani? Rusya, eski Sovyetler Birliği bölgesindeki olaylara sadece bir kalp atımı mesafede. Ruslar ve Rusya sempatizanları bölgeyle birlikte anılıyorlar. Mart başında, Yaşlılar Konseyi üyesi ve Emekliler Partisi başkanı olan Omurbek Umetaliev, “Bu kısıtlı bölgede, uluslararası politikadaki birçok sorunda çatışan konumlara sahip iki lider dünya gücünün askeri üslerinin varlığının kabul edilemez olduğuna inanıyoruz. Kırgızistan’da bir Rus askeri üssü tarihsel olarak haklı olabilir, ancak ABD ve NATO ülkelerinin askeri varlığı ulusal çıkarlarımız açısından bir tehdittir,” açıklamasını yaptı.

Doğru, üssü kapatma tehdidi bile Avrasya’daki ABD emperyalist stratejisine bir darbe, özellikle de Manas hava üssü olmaksızın ciddi bir tehlikeye girecek olan Afganistan’daki savaşı yükseltirken. ABD, Afganistan’daki ileri operasyon üslerinden yüzde 40’ına hava yoluyla tedarik sağlıyor çünkü anayollar Taliban kontrolünde. Her gün Manas’tan 1500 ABD askeri geçiyor – geçen ay 50.000, 1200’ü kalıcı olarak konuşlanmış. Pakistan’dan geçen tedarik konvoylarına düzenlenen saldırılar nedeniyle, Pentagon tedarik çabalarının daha fazlasını, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan üzerinden geçen yeni Kuzey Dağıtım Ağı’na aktarmak istiyor.

Uluslararası Kriz Grubu’nun Orta Asya direktörü Paul Quinn-Judge, Manas’tan geçtiği haberde, korkulanın, ABD nakliyatındaki artışın, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan arasında bölünmüş ve geçmişinde birden fazla ayaklanmaya tanıklık etmiş huzursuz Fergana vadisinde sadık takipçilere sahip gruplar olan Özbekistan İslami Hareketi (IMU) ile İslami Cihad Birliği’nin saldırılarına yol açacağı olduğunu söylüyor. “Kuzey Dağıtım Ağı’nın sorunlu olduğu açık,” diyor Quinn-Judge. “Orta Asya’yı savaş tiyatrosunun bir parçasına dönüştürüyor.”

ABD üssünün statüsü konusundaki karmaşa, artık Birleşik Devletler Başkanı Barack Obama’nın dolu ajandasının en üstünde olacak ve bir sonraki solmuş çiçek darbesinden daha öteye bakmaya çalışacak. Üst düzey bir Rus görevli, Prag’daki muhabirlere kesin bir tavırla “Kırgızistan’da tek bir üs olmalı – Rus üssü,” şeklinde konuşmuş. “Rusya bunu ABD ile müzakerelerde bir araç olarak kullanacak,” diye söyleniyor Day.

Ancak konu için bir başka bakış açısı da, bunun Obama için, Washington’ın kafasında ne tür bir jeopolitik fantezi olursa olsun, Kırgızistan açısından hayati önemde kalmaya devam edecek olan Rusya ile gerçek köprüler kurmak amacıyla Bush ve neocon’ların kovboy politikasını kesin şekilde tersine çevirmek için altın bir fırsat olduğu. Kırgız darbesinin tatlı ironisi, Medvedev ve Obama, Rusya’nın ABD füze savunma diktasını temel olarak kabul ettiği Prag’da poz verirken, Kırgızistan’daki jeopolitik hareketsizliğin, ABD’nin Avrasya planlarını bozup kartları tekrar Rusya’nın eline vererek Rusya’nın işini görüyor olması.

Peki ya bu üssün ABD için ne kadar “hayati” olduğuna ilişkin saçmalığa ne demeli?  On yıldan beri orada duruyor. Daha ne kadar kalacak? Sonsuza dek mi? Mevcut Kırgız tutumu, hükümet sözcüsü Almazbek Atambayev’in Moskova’ya ziyareti sonrasında söylediği üzere, anlaşmanın “halkın çıkarlarına karşı olmaması ve rüşvet anlamına gelmemesi” koşuluyla yenileneceği. “Birleşik Devletler önümüzdeki yıl Afganistan’daki askerlerini çekmeyi planlıyor. Geçiş merkezi sorununa medeni bir şekilde yaklaşacağız ve sorunu ABD liderliğiyle çözeceğiz.” Yani ABD, isteksiz Rus onayı ile orada muhtemelen bir yıl daha kalacak.

Gelecek yaz gönüllü olarak terk etmek, Obama’nın yeni, daha az kavgacı bir ABD’yi temsil ettiğini göstermek için dünyaya, özellikle de Rusya’ya en iyi reklamı olacaktır. Şuraya yazıyorum, Manas’ın birkaç ay, en fazla bir yıl içinde bir Rus üssü olması işten bile değil. Ve ABD bunu ne kadar erken kabul ederse o kadar iyi. Hem Moskova hem de Washington bölgede istikrarı tesis etme konusunda ortak bir hedefe sahipler, ve Moskova’nın Afganistan’daki savaşa hizmet etmek için ABD-NATO’nun topraklarından geçişine rıza gösterdiği düşünüldüğünde, bu durum otomatikman, kısa bir süre içinde Rus üssü olacak Manas’ın ” artık saygı gören” ABD’nin kullanımına genişleyecektir.

McFaul’un sözlerinden, ABD politikasında Vietnam sonrası gerçekçiliğinin yankıları, yani düşmanla ilişkilerin yumuşaması, saptanabilir. Bu, durgun bir ABD’nin, Vietnam’a karşı mücrim savaşında yenilgiyi kabul etmiş olarak, İsrail’in Carter tarafından Sina’dan gerçi çekilmeye ve en az bir komşuyla, isteksizce de olsa barış yapmaya zorlanmasıyla doruğa çıkan, hassas, hatta barışçıl bir dış politika izlediği son dönemdi. Dünya daha pek çok Kırgız darbesiyle başedebilir.

Global Research, 13 Nisan 2010

http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=18637

Kırgızistan ve Orta Asya için mücadele – Rick Rozoff

Çin ve Rusya’nın jeopolitik kesişim noktasında: Kırgızistan ve Orta Asya için mücadele

Yazan: Rick Rozoff

Global Research, 8 Nisan 2010

Kırgızistan Başkanı Kurmanbek Bakiyev, iktidara geldikten beş yıl sonra ve aynı şekilde, kanlı bir ayaklanmayla, devrildi.

Yürütücüsü olduğu 2005 “Lale Devrimi”nin iki ay sonrasında seçilen başkan, ABD ve NATO’nun Afganistan’daki savaşı için bir geçiş ülkesi olan Kızgızistan’ın başında bulunuyordu.

Pentagon, Ekim 2001’de Afganistan’ı işgalinin kısa bir süre sonrasında Kırgızistan’daki Manas Hava Üssü’nü (geçen yıldan itibaren Manas’taki Geçiş Merkezi olarak biliniyor) güvenceye aldı ve aradan geçen zamanda, ABD ordusunun geçtiğimiz Haziran’daki yayınına göre, 170.000 koalisyon personeli üs üzerinden Afganistan’a gidip geldi ve Manas, yedek parça ve ekipman, üniforma ve çeşitli kalemler de dahil olmak üzere, personeli desteklemek ve misyon ihtiyaçlarını gidermek için 5000 tonluk kargonun geçiş noktası oldu.

“Şu anda, 1000’in üzerinde ABD askeri, birkaç yüz İspanyol ve Fransız’la birlikte, üste görevli.” [1]

Beyaz Saray’ın Afganistan ve Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke, atanması sonrasındaki ilk ziyaretini, Şubat ayında Kırgızistan’a – ve ona komşu üç diğer eski Sovyet Orta Asya cumhuriyetine, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan’a – yaptı ve “Her ay Afganistan’a giriş çıkış için 35.000 ABD askeri geçiş yapıyor,” [2] dedi. Bahsettiği oranla, yılda 420.000 asker.

ABD ve NATO, Güney Asya’daki savaş için, daha küçük ölçekli olsa da Tacikistan ve Özbekistan’da da askeri üsker kurdular. (Kırgız örneğinin [2005’teki iktidar değişimi] iki aydan kısa bir süre sonrasında Andican eyaletinde hükümetin Lale Devrimi türü bir silahlı ayaklanma olarak adlandırdığı olayları takiben, ABD ordusu Özbekistan’dan çıkarıldı. Almanya, 4300 kişilik gücünün çoğunluğunun yer aldığı Afganistan’ın Kunduz eyaletine asker ve askeri ekipman geçişi için Özbek şehri Termez yakınlarındaki bir üssünü koruyor.)

Şubat 2009’da Kırgız hükümeti de ABD ve NATO güçlerini ülkesinden çıkaracağını duyurdu ancak Washington kararı tersine çevirmek için 60 milyon dolar önerince yumuşadı.

Kırgızistan Çin’in komşusu.

Yalnızca Çin, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan’la komşu değil, aynı zamanda Rusya ile de tek bir ülke ile ayrılıyor, Kazakistan. Rusya ve Çin’in, Kırgızistan üzerinden geçiş yapan yüz binlerce ABD ve NATO askeri ile ilgili kaygılarını anlamak için, Meksika ve Guatemala’dan düzenli olarak geçiş yapan aynı miktardaki Çin ve Rus askerini hayal edin. Neredeyse dokuz yıldır ve giderek artan şekilde.

Bu sadece askeri bir “sert güç” değil, aynı zamanda Kırgızistan’daki Batı rolünün Rusya ve Çin’e karşı bir “yumuşak güç” tehdidi.

Ülke, Rusya, Ermenistan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan’la birlikte, birçokları tarafından NATO’nun eski Sovyet alanındaki bir karşıtı olarak görülen Sovyet sonrası Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün (CSTO) ve Çin, Rusya ve sözü edilen diğer üç Orta Asya ülkesiyle birlikte, Şangay İşbirliği Örgütü’nün (SCO) bir üyesi.

ABD makamlarına göre, 2005’teki Lale Devrimi sırasında ve sonrasında, Manas Hava Üssü’nden tek bir ÂBD veya NATO uçuşu dahi iptal edilmemiş ve hatta ertelenmemiş. Ancak altı ülkenin katılacağı bir CSTO tatbikatı sonraki günlerde iptal edilmiş.

Ayaklanma ve o zamanki başkan Aşkar Akayev’in Mart 2005’te devrilmesi, eski Sovyetler Birliği ülkelerinde, 2003 sonunda Gürcistan’daki Gül Devrimi ve 2004 sonu ve 2005 başında Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in ardından, on altı ayda yaşanan üçüncü “renkli devrim”di.

Kırgız versiyonu henüz yoldayken, Batı medyası “Sırada kim var?” sorusunu soruyordu. Adaylar arasında Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Moldova ve Özbekistan gibi eski Sovyet ülkeleri vardı. Ve Rusya. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan ile birlikte bu ülkeler, eski Sovyet Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) on iki üyesinden onunu oluşturuyordu.

Agence France Presse’nin 2005 Nisan başında ayrıntılandırdığı üzere: “BDT, Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin yok olduğu tarihte kuruldu… Ancak geçtiğimiz son bir buçuk yılda, üç sadık Kremlin müttefiki devrimlerle yerinden edildi: Gürcistan’da Eduard Şevardnadze, Ukrayna’da Leonid Kuçma ve son hafta ise Kırgızistan’da Aşkar Akayev… Kırgızistan’ın yeni aradönem lideri, görevden alınan seleflerinin Moskova yanlısı politikalarını devam ettireceğini vaat etse de, hükümetin yıldırım hızıyla devrilmesi, BDT’nin kısa sürede yıkılacağı spekülasyonlarına sebep oldu.” [3]

“Renkli devrim” prototipinin lideri, Gürcistan Başkanı Mikheil Saakaşvili, Kırgız rejim değişimi üzerine, Ukrayna ve Kırgızistan’daki muhalefetin cesur eylemlerini Gürcistan etkisine bağlayarak “oh olsun” çekmiş ve eklemişti: “Olayların gelişmesini beklemiyoruz, BDT imparatorluğunu yıkmak için elimizden geleni yapıyoruz”. [4]

Ayaklanmanın kısa süre sonrasında, eski Hintli diplomat ve siyasi analist M. K. Bhadrakumar, eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki “renkli” devrimlerin engellenemez görünen ivmesi hakkında şunları yazıyordu:

“Üç ülkenin tümü de [Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan], stratejik olarak eski Sovyet alanında yer alıyorlar. Rusya’nın ‘yakın çevresini’ oluşturuyorlar.

“Washington eski Sovyet cumhuriyetleri yayında – Baltıklar… Kafkaslar ve Orta Asya – geçtiğimiz yıllarda Moskova’yı endişelendiren bir kararlılıkla etkisini genişletti.

“2003’te Akayev Rusya’ya Kant’ta tam teşekküllü bir askeri üs kurma izni vermeye karar verdiğinden bu yana, Amerika’nın takip listesinde olduğunu biliyordu. Kırgızistan’daki siyasi tansiyon artmaya başlamıştı.

“Amerikalılar Bişkek’te bir rejim değişikliği arzuladıklarını pek çok şekilde açık ettiler. Orta Asya ülkesi Kırgızistan’da bir devrim çoktan beridir sürpriz değildi. Gürcistan ve Ukrayna’daki iki erken “renkli devrimin” karşılaştırılması, iyi bir başlangıç noktası olacaktır.

“Öncelikle, üç ‘devrim’ arasındaki çarpıcı benzerlikler net bir şekilde not edilmeli. Her üçü de Birleşik Devletler tarafından Afganistan ve Irak’ta 11 Eylül sonrasında yakılan özgürlük ateşinin durdurulamaz yayılışı anlamına geliyor.

“Ancak retoriğin gerisindeki gerçeklik, iktidardaki hükümetlerle olan zorluklar dolayısıyla, ABD’nin Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da bir rejim değişikliği istemesi. Her üç ülkenin liderleri de – Gürcistan’da Eduard Şevardnadze, Ukrayna’da Leonid Kuçma ve Kırgızistan’da Aşkar Akayev – iktidarlarının çoğunluğu boyunca ABD desteğinden faydalanmışlardı.

“Washington onları sıklıkla demokrasi umudunun ve eski Sovyetler Birliği bölgelerinde küreselleşmenin neferleri olarak andı.

“Sorunları, Vladimir Putin önderliğinde yeniden dirilen Rusya’ya aşamalı olarak yakınlaşmaya başlamaları ile ortaya çıktı.” [5]

Bhadrakumar’ın makalesinin yayınlanmasının yedi hafta ardından, analizi, konu üzerindeki en yüksek otorite olan ABD Başkanı George W. Bush tarafından doğrulandı.

“Gül Devrimi”nin bir buçuk yıl ardından Gürcistan başkentine yaptığı ziyarette, Dışişleri Bakanlığının eski dostlarından ve bir ABD sakini olan, iktidarı, en hafif deyimiyle bir komplo ile ele geçirmiş olan Mikheil Saakaşvili tarafından ağırlandı ve şunları söyledi:

“Gürcistan, eski Sovyet alanında demokrasi ve özgürlüğü yaymada Birleşik Devletler’in ana ortağı olacak. Amacımız budur. Özgürlük ve demokrasiyi korurken daima yanınızda olacağız.”

Bush Saakaşvili’nin kendi şahsına dair şişirilmiş algısını yansıttı: “Özgürlük davasına çok önemli katkılarda bulunuyorsunuz, ancak en önemli katkınız yarattığını örnek. Bağdat’tan Beyrut’a ve Bişkek’e [Kırgızistan] kadar, umut verici değişimler yaşanıyor. Ancak Irak’ta bir Mor Devrim veya Ukrayna’da Turuncu Devrim veya Lübnan’da bir Dağservisi Devrimi olmadan önce, Gürcistan’da bir Gül Devrimi vardı.” [6]

Kırgız darbesinin [2005] birkaç gün sonrasında Bush, Ukrayna’nın – bu Ocak’taki yeniden seçim teklifinde oyların yalnızca 5,45’ini alabilen – “turuncu” başkanı Viktor Yuşçenko’yu ağırladı ve onun ABD destekli iktidara gelişini “Bu, yalnızca Ukrayna tarihinin bir parçası olarak görünüyor olabilir, ancak Turuncu Devrim başka yerlerdeki devrimleri de temsil etmekte… Özgürlüğü diğer uluslara yayma hedefini paylaşıyoruz” sözleriyle alkışladı. [7]

BDT ve CSTO’nun yıkılması tehdidinin ötesinde, Nisan 2005’te Der Spiegel “Devrimler Rusya’nın Çözülmesini Hızlandırıyor” başlıklı bir haber yayımladı.

Haberin bir bölümünde, Kırgızistan’daki olayların arkasında yer alan esas güçler açığa buruluyordu. Der Spiegel’e göre (4 Nisan 2005):

“Daha Şubat ayında,” Roza Otunbayeva – şu anki geçici hükümetin görünürdeki başı – “Kırgız derviminin ortaklarından ve sponsorlarından oluşan küçük bir gruba, (Bişkek’te muhalafete bir matbaa makinesi bağışlayan) Freedom House’daki Amerikalı dostlarımıza ittifak sözü verdi. …

“Demokratik sürece yardım etme çabasıyla, Amerikalılar Kırgızistan’a burs ve bağış şeklinde 12 milyon dolar akıttılar – ve bu sadece geçen yılki rakam. ABD Dışişleri Bakanlığı bile, Güney’deki isyancı Osh kentini TV istasyonu ekipmanı ile fonladı.” [8] [9]

Balkanlardan eski Sovyetler Birliği alanına ve Ortadoğu’ya kadar tüm bu jeostratejik dönüşüm, Freedom House, Ulusal Demokrasi Vakfı, Ulusal Demokratik Enstitü, Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü ve diğer hükümetler üstü örgütler tarafından da desteklendi.

“Lale devrimi”nin bir hafta sonrasında, Freedom House proje direktörü Mike Stone, örgütünün rolünü 2 kelimeyle özetledi: “Görev tamamlandı.” [10]

Onunla röportaj yapan bir İngiliz gazetesi şunları ekliyordu: “Küçük, dağlık ülkedeki ABD etkisi, Gürcistan’ın ‘gül’ devrimi veya Ukrayna’nın ‘turuncu’ ayaklanmasına kıyasla, oransal olarak daha büyük.” [11]

Batı’nın fonladığı ve eğittiği, 2000’de Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç hükümetini devirmek için organize edilenler model alınarak oluşturulan ve onlar tarafından eğitilen “genç aktivistler” tarafından da yardım sağlandı:

Adları karşılaştırın:
Yugoslavya: Otpor! (Direniş!)
Ukrayna: Pora! (Zamanı Geldi!)
Gürcistan: Kmara (Yeter)
Kırgızistan: KelKel (Ayağa Kalk ve İlerle)

Bunların hepsinin arkasında, devrik Kırgız başkan Aşkar Akayev, kendisini iktidardan indiren olayların gerçek mimarlarını tanımladı. 2 Nisan’da şunları söyledi: “Kırgızistan’daki Lale Devrimi’ni destekleyen ve finanse eden uluslararası örgütler vardı.

“Bu olayların bir hafta öncesinde, internette ABD’nin Kırgızistan büyükelçisi tarafından imzalanmış bir mektup gördüm. Devrim için ayrıntılı bir plan içeriyordu.” [12]

Kırgız Lale (eskiden Limon, Pembe ve Nergis) Devrimi, ülke açısından, Gürcü ve Ukraynalı selefleri kadar anayasaya aykırı ve bozguncuydu ancak çok daha şiddetli oldu. Güneydeki Osh ve Celalabat şehirlerinde ve başkent Bişkek’te ölümler ve yaralanmalar gerçekleşti.

Çin’e komşu bir ülkede gerçekleşen ilk renkli devrimdi aynı zamanda. “Rejim değişimi” kampanyasının yörüngesinin nereye oturduğunu görerek Kırgızistan’daki gelişmelere ilişkin endişelerini dile getiren yalnızca Rusya ve Çin olmadı, İran da benzer bir tavır aldı.

Kırk yıllık Soğuk Savaş döneminde, seçimler yoluyla veya başka şekillerde dünyanın herhangi bir ülkesinde – ne kadar küçük, yoksul, izole ve görünürde önemsiz olsa da – gerçekleşen siyasi değişimler, içteki etkilerininin çokça ötesinde bir önem arzediyordu. Dünya politika analistleri ve politika üreticileri şu anahtar soruyu soruyordu: Yeni hükümet hangi safta yer alacak? ABD mi yoksa Sovyetler mi?

Soğuk Savaş sonrası dönemde soru artık siyaset felsefesi veya sosyoekonomik boyut içermiyordu, soru artık, “Yeni hükümet ABD’nin bölgesel ve küresel hegemonyasını gerçekleştirme amaçlı planlarını destekleyecek mi yoksa karşı mı duracak?”tı.

Kırgız “halk hükümeti”nin başı değilse de sözcüsü olan Roza Otunbayeva ile, Washington’un eski “lale” devri ortağı Bakiyev’in devrilmesinden hoşnutsuz kalmayacağına inanmak için sebepler var. Otunbayeva, Manas’daki ABD üssünün kapatılmayacağını doğruladı bile.

2005 darbesinin ardından iki aydan kısa bir süre sonra, Otunbayeva (o zamanki Dışişleri Bakanı), Washington’da ABD’li muadili Condoleezza Rice ile biraraya gelmişti. Bu görüşmede Rice “ABD hükümetinin Kırgız hükümetinin ülkedeki demokratik süreci ilerletmesine yardım etmeye devam edeceği” garantisini vermişti. [13]

Mart’taki “demokratik dönüşümün” kısa süre ardından, onun koruyucu meleği Gürcü başkan Mikheil Saakaşvili şu sözlerle böbürleniyordu, “Roza Otunbayeva geçtiğimiz yıllarda Tiflis’te çalışmıştı ve Abhazya’daki BM ofisinin başıydı… Gül Devrimi sırasında Gürcistan’daydı ve olan biten her şeyden haberdardı… Gürcistan faktörü, orada [Kırgızistan’da] olan birçok şeyin katalizörü.” [14]

ABD bakış açısına göre, Otunbayeva hüsniyet sahibi güvenilir biri gibi görünüyor.

Rusya, önde gelen Rus hükümet yetkilileri – özellikle Başbakan Vladimir Putin – halihazırda 65 ölüme ve yüzlerce yaralıya yol açan ayaklanmayı kabul ettiğini belirtse de, Kırgızistan’daki hava üssünde yüksek alarm durumuna geçti.

Rusya, beş yıl önceki devrimde de renk vermekten kaçınmıştı.

Bir sonraki Kırgız hükümetinin hangi yönde adım atacağı, ülkenin küçük boyutu ve nüfusunun (beş milyonun biraz üzerinde) çokça ötesinde sonuçlara yol açacak.

Afgan savaşının en büyük askeri saldırısının Kandahar eyaletinde iki ay içinde başlayacağı düşünülürse, ABD ve NATO planlarını etkileyebilir.

Geniş Avrasya sahasında Batı askeri ilerlemesine karşı iki büyük olası bariyer olan Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün geleceğini etkileyebilir.

Bahislerin bu kadar yüksek olduğu bir an zor bulunur.

Notlar

1) Stars and Stripes, 16 Haziran 2009
2) Agence France-Presse, 4 Mart 2010
3) Agence France-Presse, 3 Nisan 2005
4) The Messenger, 31 Mart 2005
5) The Hindu, 28 Mart 2005
6) Civil Georgia, 10 Mayıs 2005
7) Associated Press, 4 Nisan 2005
8) Der Spiegel, 4 Nisan 2005
9) Rus Haber Ajansı Novosti, 16 Haziran 2005
10) The Telegraph, 2 Nisan 2005
11) Ibid
12) Associated Press, 2 Nisan 2005
13) Interfax, 15 Haziran 2005
14) Civil Georgia, 30 Mart 2005

________________________________________

Bu makalenin URL adresi: http://www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=18547

Asya’da Soğuk Savaş – Immanuel Wallerstein

Asya’da Soğuk Savaş: Kalpler ve Akıllar için Mücadele

BİRİNCİ BÖLÜM

ASYA’DA SOĞUK SAVAŞ NEDİR? BİR YORUMLAMA DENEMESİ

Immanuel Wallerstein

“Soğuk Savaş” ifadesi, 1945 ile 1991 arasındaki jeopolitik gerçekliği nasıl anladığımızı özetleme amacı taşıyan bir anlatı. Kökeni siyasi liderlere dayanıyor. Akademisyenler tarafından da benimsenmiş. Ve diğer herkesin düşüncesini de etkilemesi amaçlanmış. Muhalifleri olsa da hâkim bir anlatı olmuş.

Bu denemede bu anlatıyı ve bize ne anlattığını incelemek istiyorum. Bu anlatı bize, İkinci Dünya Savaşı’nın, diğer ulusları fethetmeyi amaçlayan saldırgan uluslar olan Almanya ve Japonya tarafından başlatılmış bir savaş olduğunu söyler. Almanlar ve Japonlar başta epey başarılıydılar, ancak sonrasında karşılarındaki direniş büyüdü. 1941’de, hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler Almanya’ya savaş açtı ve koalisyon Birleşmiş Milletler adını aldı. Bu ittifakta askeri bakımdan en belirgin üç ülke Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği idi. Bunlara “Büyük Üçlü” denildi ve birlikte İkinci Dünya Savaşı’nı kazandılar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler tek bir birleşik askeri yapıya sahip değildi. Aksine, batı ve güney cephelerinde Birleşik Devletler ile Büyük Britanya’nın, bir dizi başka ülkenin de dâhil olduğu ortak bir askeri yapısı varken, doğu cephesinde ayrı bir Sovyet askeri yapısı söz konusuydu. “Büyük Üçlü”nün liderleri Roosevelt, Churchill ve Stalin, savaşı koordine etmek ve savaş sonrası anlaşmalarını müzakere etmek üzere sayısız kez bir araya geldiler.

Bu toplantıların belki de en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden hemen önce, Şubat 1945’te Yalta’da gerçekleştirilendi. Üç ülke, savaş sonrası dünyasını iki etki alanına ayıran bir tür anlaşma yaptılar. Avrupa’da bu hat netti ve Almanya’nın ortasından geçiyordu. Savaşın sonunda Sovyetler Birliği’nin alanı dünyanın yaklaşık üçte birini kapsıyor ve Almanya’daki Oder-Neisse hattından Kore’nin kuzey yarısına kadar gidiyordu. Amerikan alanı ise dünyanın üçte ikisini kapsıyordu. Büyük Üçlü, oluşturulmakta olan yeni kurumlarda –genel dünya siyasi yapısı açısından Birleşmiş Milletler, Bretton Woods adı verilen finans kurumları (nihai olarak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası adını aldılar) ve bir dizi başka uzman kuruluş– işbirliği yapacaktı.

Anlatıya göre bu anlaşma, katılımcılar için hızla daha az dostane hale geldi. Tarafların her biri diğerini neredeyse hemen kötü niyetlilikle suçladı. Sonuç olarak Soğuk Savaş dediğimiz bir çatışmaya girdiler. Soğuk Savaş, Winston Churchill tarafından 1946’da Missouri, Fulton’da yapılan konuşma ile resmen başladı. Missouri’yi seçmesinin nedeni, Roosevelt’in halefi Başkan Truman’ın eyaleti olmasıydı. Bu konuşmada Churchill, Avrupa’nın üzerine, “Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar” bir Demir Perde indiğini söyledi.

Bu çatışma Batı tarafından “özgür dünya” ile “totaliter dünya” arasındaki mücadele olarak tanımlandı. George Kennan, 1947’de Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi çağrısında bulunduğu ünlü makalesini yazdı. Ardından John Foster Dulles, çevrelemenin yeterli olmadığını öne sürdü. Sovyetler Birliği’nin “geri püskürtülmesi” çağrısı yaptı. Sovyetler Birliği ise Soğuk Savaş’ı kendi diliyle tanımlıyordu. Bunu burjuva veya kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasındaki mücadele olarak gördü.

Her iki diskurda ortak olan şey, iki kamp arasında uzlaşmaz bir ideolojik uçurum olduğu ve herkesin taraflardan birini seçmek zorunda olduğu iddiasıydı. Dulles’in sözleriyle, “tarafsızlık ahlaksızlıktı”.

Anlatıya göre, tarafların her biri bu mücadeleyi yürütmek için uygun kurumların inşasına giriştiler. Askeri kurumlar vardı. Batı yakasında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve Asya’da ABD-Japonya Savunma Örgütü ve Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü. Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Devletler ANZUS’ta birleşmişti. Ortadoğu’da paralel bir kurum oluşturma girişimi söz konusuydu ancak başarısız oldu ve ABD, İsrail’le bir ittifakla bunu de facto olarak gerçekleştirdi.

Sovyetler Birliği kendi askeri yapılarını kurdu –Avrupa’da Varşova Paktı ve Çin Halk Cumhuriyeti ile, ABD-Japonya savunma paktına denk bir anlaşma.

Hem Birleşik Devletler hem de Sovyetler Birliği 1949 sonrasında nükleer silahlara sahip olduklarından, bu kurumlar “dehşet dengesi” olarak adlandırılan bir şekilde karşı karşıya geldiler. Bu tanımlama, ortaya çıkabilecek hasar her iki taraf için de tehlikeli ölçüde yüksek olacağından, taraflardan hiçbirinin nükleer silaha başvurma konusunda ilk adımı atmayacağı varsayımına dayanıyordu.

Askeri yapıların yanı sıra, ekonomik kurumlar da oluşturuldu. ABD tarafında, Marshall Planı vardı. Sonrasında, Batı Avrupa’da bugünkü Avrupa Birliği’nin kökeni olan bir dizi ekonomik kurum oluşturuldu. Sovyet tarafında ise, Batılı kurumların dengi olan Comecon vardı. Asya’da daha az resmi kurum vardı ancak ABD’nin özellikle Japonya’ya, Tayvan’a ve Güney Kore’ye çeşitli türlerde ekonomik yardımı söz konusuydu.

Anlatıya göre, bu durum bir süre iniş çıkışlarla devam etti. Detant denilen bir noktada daha az yoğun hale geldi ancak sonra tekrar ciddileşti. 1980’lerde, Reagan ABD başkanı oldu ve Sovyetler Birliği’ne “şeytan imparatorluğu” adını taktı. 1985’te Sovyetler Birliği’nin liderliğine Mikhail Gorbachev geldi. Perestroyka ve glasnost ile Sovyet yapılarını reforme etmeyi denedi.

Tüm bunların bir sonucu, 1989’da doğu ve orta Avrupa’daki eski Sovyet uydularında bir dizi kansız devrim oldu ve nihayet 1991’de Sovyetler Birliği yıkıldı. Böylelikle, anlatıya göre, 1991’de ABD’nin Soğuk Savaş’ı kazandığını söylüyoruz. Bu, iki kutuplu dünyanın sonuydu; tek kutuplu bir dünyaya girmiştik. ABD, Madeleine Albright’ın deyişiyle, artık “vazgeçilmez devlet” haline gelmişti. Hatta bazıları bunun “tarihin sonu” olduğunu söyleyebildi. Ancak bu bakış açısı çok uzun süreli olmadı çünkü gerçeği yansıtmıyordu.

Bu anlatıda altta yatan bir varsayım söz konusuydu: Bu yıllarda, ya ABD ya da Sovyetler Birliği’nin inisiyatifi dışında önemli hiçbir şey yaşanmamıştı. Bu nedenle, herhangi bir yerde ne yaşandığını açıklamak isteyen biri ABD ve/veya Sovyetler Birliği’nin ne yaptığına ve neden yaptığına bakmalıydı. Bu bilindiğinde, X veya Y ya da Z’nin neden yaşandığı açıklanabilirdi.

Bu anlatı benim bakış açıma göre büyük ölçüde bir fantezi. Soğuk Savaş anlatısı kadar yaygın olmasa da alternatif veya karşıt bir anlatı da var. Bağımsızlık sonrasında Hindistan kendisini Soğuk Savaş’ta tarafsız ilan ettiğinde ve Birleşmiş Milletler’de bu konumu yansıtacak şekilde oy kullanmaya başladığında, politikası bu alternatif anlatıya dayanıyordu. Bu diğer anlatı, Soğuk Savaş anlatısının, yalnızca iki taraf olduğuna ve her ülkenin bu taraflardan birinde yer aldığına dair temel önermesini reddediyordu.

Bu alternatif anlatının destekçileri, çeşitli kurumsal yapılar inşa etmeye başladılar. 1995’te, Bandung Konferansı Asya ve Afrika’nın bağımsız devletlerini bir araya getirdi. Beş Güney Asya ülkesi tarafından toplanmıştı –Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Burma ve Endonezya. Çin Halk Cumhuriyeti’nin de davetli olduğu ve o toplantıya geldiği, ve burada çok önemli bir rol oynadığı biliniyor. Sovyetler Birliği’nin, bunların da Asya’nın bağımsız devletleri olduğunu söyleyerek, konferansın düzenleyicilerinden Orta Asya’daki Sovyet Cumhuriyetleri’ni de davet etmelerini resmen istediği ise daha az bilinen bir gerçek. Ancak bu talep düzenleyicilerce reddedildi.

Bundan kısa bir süre sonra Yugoslavya, Mısır ve Hindistan başbakanları bir araya geldiler ve bir “bağlantısız” ülkeler toplantısı düzenlemeye karar verdiler. Bundan böyle çeşitli başka kurumlar da ortaya çıkacaktı –asıl olarak Küba tarafından toplanan ve Üçüncü Dünya ülkeleri denilen ülkelerden sayısız hükümet dışı yapıdan oluşan üç-kıtasal (Asya, Afrika ve Latin Amerika) bir yapı.

Tüm bu yapılar, dünyanın iki kutuplu yapısının geçerliliğini reddetme üzerine kuruluydu. 1968’de, bir dünya devrimi olarak düşündüğüm bir şey gerçekleşti. Neredeyse her yerde yaşanması itibariyle bir dünya devrimiydi. Ben kendim Columbia Üniversitesi’ndeydim ve orada tanıklık ettim. Pan-Avrupa dünyasında ve dünyanın sosyalist blok olarak adlandırılan pek çok kesiminde ve Üçüncü Dünya’da gerçekleşti. 1968 yılı, bir sembol olarak işe yarıyor ancak olaylar aslında daha uzun bir zaman periyodunda, 1966 ila 1970 arasında gerçekleşti. Çin’deki Kültür Devrimi’ni 1968’deki dünya devriminin bir parçası olarak değerlendiriyorum.

Bu noktada Çinliler üçüncü bir jeopolitik anlatı ortaya attılar. Dünyanın ve diğer herkesin iki süper güç tarafından bölündüğünü öne sürdüler. Bu, ABD bloğu ile Sovyet bloğu veya Güney ile Kuzey arasında olmaktan çok, dünyanın ABD ve Sovyetler Birliği bir tarafta, kalan herkes ise diğer tarafta olacak şekilde bölünmesiydi. Rothwell ve Johansson’un bu incelemede kendi bölümlerinde gösterdikleri üzere, bu anlatı Latin Amerika ve İsveç gibi şaşırtıcı yerlerde kök salıyordu. Bir süre bu üçüncü anlatı, özellikle de 1968’deki dünya devriminin parçası olan çeşitli hareketlere katılanlar arasında geniş kabul gördü. Ancak terminolojinin dünyanın farklı kısımlarında biraz farklılaştığını belirtmek gerekir. Bu üçüncü anlatıyı kabul edenlerin temel fikri,  ABD’nin egemen bir emperyalist güç olduğu –tam da Vietnam savaşı dönemiydi– ve Sovyetler Birliği’nin ise, egemen bir emperyalist güç olarak ABD ile gizli bir anlaşma içinde olduğuydu.

Bu üçüncü anlatı –iki süper güç ve geri kalan herkes arasında bir ayrım– 1970’leri çıkaramadı. Ancak ikinci anlatı, Kuzey Güney ayrımı, taraftar toplamaya devam etti. Bunun, 1945 ile 1991 arasında ne yaşandığını anlamak için hâkim Soğuk Savaş anlatısından daha iyi bir entelektüel çerçeve sağladığına inanıyorum. Gerçeklik, hemen her şeyin Sovyet veya Amerikan isteklerinin sonucu olarak gerçekleştiği, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin her yerde ve her şeyin birincil aktörü olduğu anlayışının oldukça ötesinde, neredeyse tam tersiydi.

Sovyetler Birliği ve ABD Yalta’da bir status quo anlaşması yaptı. Ancak statükoyu dünya çapında uygularken sürekli sorunlarla karşılaştılar. Olan şey, statükoya karşı isyan eden pek çok ülkenin ve hareketin ABD veya Sovyetler Birliği’ni yaptıkları şeyde kendilerini desteklemeye zorlamak için Soğuk Savaş dilini kullanmasıydı.

Soğuk Savaş, her bakımdan 1991’de sona erdi. Ancak her yerde aynı şekilde sona ermedi. Avrupa’da, tüm komünist devletler yıkıldı. Ancak, ikisinde ekonomi politikalarında radikal değişimler olsa da, Asya’daki üç ana komünist devlette –Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Vietnam– komünist partiler iktidarda kaldılar. (Küba’da da, Küba Komünist Partisi iktidarda.) Avrupa devletleri ile aradaki bu farkın sebebi ne?

Avrupa ile Asya arasında ikinci bir fark daha var. Avrupa’da sona eren savaş “soğuk”tu ancak Asya’daki son derece “sıcak”tı. Neden? Bunun tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Hepsinden önce, “soğuk” savaş derken kastettiğimiz şey, ne ABD ne de Sovyetler Birliği’nin bir diğerine karşı mücadelede ordusunu kullanmasıydı. Bu elbette ki doğru. ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekten karşılıklı ateş edildiği bir anı düşünmek çok zor. Yalta anlaşması ateş edilmeyeceği, taraflardan hiçbirinin 1945’te oluşturulan cepheleri değiştirmeye girişmeyeceği üzerine bir anlaşma ise, o zaman bu anlamda Yalta anlaşması son derece başarılıydı. Öncelikli amacına ulaştı. Ancak esasen Avrupa’da ulaştı.

Tarihi gözden geçireyim. Avrupa’da elbette ki tekrarlanan siyasi “krizler” söz konusuydu. Bunların ilki, Berlin şehrinin Doğu Almanya’nın Rus bölgesi tarafından çevrili olması gibi, Almanya’nın karmaşık sınırlarından kaynaklanan Berlin kriziydi. Batılı güçler, Sovyet bölgesini karadan geçerek Batı Berlin’deki işgal bölgelerine mühimmat yolladılar. 1948’de, Sovyetler Birliği kara güzergâhını kapattı ki bunun anlamı Berlin’in batı (ABD, İngiliz ve Fransız) kesiminin bloke edilmesiydi. ABD Berlin bölgelerindeki halkı uçakla veya diğer şekillerde beslemeye karar verdi. Sovyetlerin Doğu Almanya’yı izinsiz geçerken bu uçakları pekâlâ vurabilecek olmasına rağmen vurmamasının sebebi, Yalta’nın anahtar kuralıydı: ateş edilmeyecekti. Sonunda, Sovyetler Birliği kara ambargosunu kaldırdı ve dünya tekrar önceki statükoya döndü.

Doğu Avrupa’daki ilk ayaklanma 1953’te, Berlin’in Sovyet kesiminde gerçekleşti. Bu komünizme karşı bir halk isyanıydı. Batı, ayaklanmacıları destekledi mi? Hiç ses etmediler, tek söz bile söylemediler. 1956’da Polonya ve Macaristan’da çok daha ciddi ayaklanmalar yaşandı. Bunlar Ruslar tarafından gaddarca bastırıldı. Batı bu konuda bir şey yaptı mı? Amerika’nın Sesi’nde Macaristan’da neler olduğuna dair yayınlar yapıldı ve haberler verildi. Ancak asker gönderildi mi? Hayır. 1968’de Polonya ve Çekoslovakya’da bir dizi ayaklanma daha yaşandı. Sovyetler Birliği yine ayaklanmayı bastırmak için Çekoslovakya’ya asker gönderdi. ABD bu konuda bir şey yaptı mı? Kesinlikle hayır. 1980, Polonya’da Dayanışma Hareketi’ni gördü. Bu hareket bir yıl boyunca gelişti ve güç kazandı. Bir noktada Sovyetler Birliği yine asker göndermekle tehdit etti. Ancak Polonya Komünist Partisi Başkanı General Jaruzelski, Sovyetlere asker göndermelerine gerek olmadığını söyledi, çünkü bununla içerde baş edecekti. Yaptı da. ABD bir şey yaptı mı? Kesinlikle hiçbir şey yapmadı.

Soğuk Savaş Avrupa’da soğuktu çünkü ABD ve Sovyetler Birliği bunun soğuk bir savaş olması, taraflardan hiçbirinin sınırları değiştirmek için bir şey yapmayacağı konusunda anlaşmıştı. Sınırları değiştirmek için yapılan tek girişim, 1946’da Yunan Komünist Partisi Yunan İç Savaşı’nı yürütürken yaşandı. Yunan komünistler bir noktada kazanıyorlardı ve iktidara da gelebilirlerdi. Gelemediler çünkü Sovyetler Birliği Yalta’da yapılan anlaşmaya göre onları desteklemeyi reddetti. Sovyetler Birliği mühimmat desteğini kesti ve Yunan iç savaşı 1949’da sona erdi.

Avrupa’da yaşanan buydu. Yalta öncelikle Avrupa üzerine yapılmış bir anlaşmaydı. Yalta imzalandığında, Asya’ya dair bir anlaşma olduğu belirgin değildi. İlk sorun Çin’di. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Çin Komünist Partisi ile Kuomintang arasındaki iç savaş devam etti. Japonya’yla olan savaş sırasında kısmen askıya alınmıştı ancak Japonya’nın yenilgisi sonrasında tekrar başladı. Çin Komünist Partisi 1945’de gayet iyi gidiyordu ve aynen devam edeceklerini düşünüyor görünüyorlardı. Ancak Stalin, Mao Zedung’a ÇKP’nin Şangay’a yürümemesi üzerine güçlü tavsiyelerde bulundu. Bunun yerine, ÇKP’nin Kuomintang ile, iktidar paylaşımına dayanan bir tür anlaşma yapmasını önerdi.

Bu, Stalin’in Yalta’nın bir versiyonunu Çin’e empoze etme girişimiydi. Mao Zedung onu görmezden gelmeye karar verdi. Çin’deki sıcak savaş devam etti çünkü Çinliler Sovyetler Birliği’nin isteklerine itibar etmemeye karar verdiler. Kuomintang anakaradan püskürtüldü. Çin’in parçası olan bir adanın Tayvan olarak anılması bir coğrafi kazadır. Çin ordusu 1949’da Tayvan’ı işgal edecek güçte değildi. Tayvan anakaranın parçası olsaydı, bugün şüphesiz ki tıpkı Çin’in geri kalanı gibi ÇHC’nin parçası olacaktı. Ancak o zaman, ABD öne çıktı ve Tayvan Boğazı’nın yeni sınır hattı olduğunu iddia etti. Durumu dondurmaya çalışarak, yeni sınırı hiçbir tarafın geçemeyeceğinde ısrar ettiler. Ancak, 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan sıcak savaşa yol açan şey, ne ABD’nin ne de Sovyetler Birliği’nin inisiyatifiydi. İnisiyatif ÇKP’nin elindeydi.

Sonraki sıcak savaş Kore’ydi.  1950’de ne olduğuna ve bunu kimin başlattığına dair akademisyenler arasında epeyce tartışma var. İhtimal vermediğim bir olasılık, Stalin’in Kremlin’de telefonu eline alıp Kim İl Sung’a Güney Kore’yi işgal etmesini söylediğidir. İlk adımı kimin attığına dair tartışmalar olsa da, askeri olarak neler olduğu konusunda kafamız net. Kuzey Kore Güney’e asker yolladı ki bunlar başarılı da oldular. Ardından General MacArthur durumu tersine çevirebildi, Kuzey Korelileri geriletti ve kuzeye ilerledi. Bir noktada, Yalu Nehri’ne ve ötesine dek yürümeye hazırmış gibi göründü. MacArthur bunu yapmadan önce, Çin hükümeti asker yolladı ve geri püskürttü. Bu noktada MacArthur nükleer silah kullanmak istedi. Ne oldu? Birleşik Devletler Başkanı onu görevden aldı. MacArthur Birleşik Devletler’de çok popüler bir adamdı, bu yüzden bunu yapmak siyaseten zor bir karardı. Ancak bu, Yalta’da yapılan anlaşmanın bir parçasıydı –ABD bunun için Sovyetler Birliği ile savaşa girme riskini almadı. Peki, Kore savaşı nerede sona erdi? Tam olarak başladığı yerde. Sınır çizgisi savaştan önce neresi ise tam olarak orası kaldı.

Asya’daki sonraki dikkate değer gelişme Vietnam’dı. Japonya İkinci Dünya Savaşı sırasında Vietnam’ı işgal etmişti. Ho Şi Min ve Viet Min Japonya’ya karşı önemli bir siyasi gerilla hareketi yürüttüler. Savaşın sonunda, maksimum tam bağımsızlıkla minimum otonomi arayışı ile, halen yasal olarak kolonyal güç olan Fransa’yla masaya oturmak istediler. Fransızlar, kolonyal egemenliği yeniden elde etmek niyetiyle, bunu reddetti. Böylelikle Fransızlar ile Viet Min arasında savaş patlak verdi. Fransızlar savaşta başarılı olamadılar ve Dien Bien Phu’da kesin bir mağlubiyete uğradılar.

Ardından Cenevre’de durumu yatıştırmak için çok devletli bir toplantı yapıldı. Birleşik Devletler Cenevre’ye gitme konusunda çok isteksizdi. O zaman Pierre Mendes France liderliğindeki Fransız hükümeti, Fransız askerlerini geri çekmek istedi. Böylelikle Cenevre konferansı, Vietnam’ı kuzey ve güney olarak ikiye böldü ve yeni bir sınır yarattı. Birleşik Devletler anlaşmayı imzalamayı reddetti. Düzenlemenin bir bölümü, Vietnam çapında serbest seçimlerin yapılmasıydı ve ABD Güney Vietnam hükümetinin destekçilerinin seçimi kaybedeceklerinden korktu. Savaş tekrar başladı ve Viet Min’le savaşan Fransızların yerini ABD askerleri aldı. Sovyetler Birliği asker yolladı mı? Hayır. Mühimmat desteği ile askeri yardımda bulundu mu? Evet, çünkü Vietnamlılar Soğuk Savaş retoriğini Sovyetler Birliği’ni buna zorlayacak şekilde kullandılar. Ancak Sovyet yardımları çok sınırlıydı.

ABD savaşta kesin bir yenilgiye uğradı. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Devasa jeopolitik etkilere yol açtı. Birincisi, Birleşik Devletler’e son derece pahalıya mal oldu. Ki sonuç olarak para sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Siyasi olarak da son derece pahalıya patladı. İç politikada, ABD halkının büyük bir kesimi ABD politikalarına isyan etti. Güncel mağlubiyet ile ABD’deki yaygın muhalefetin birleşmesi, Vietnam sendromu dediğimiz sonuca yol açtı ve Güney Küre’deki savaşlara katılma konusunda Birleşik Devletler’de yaygın bir halk isteksizliği yarattı. ABD içindeki bu politik sorunla baş etmek için, hükümet zorunlu askerliği kaldırdı ancak bu elbette ki gelecekteki askeri olasılıkları engelliyordu.

Vietnam Savaşı’nda Sovyetler Birliği esas oyunculardan biri miydi? Hiç de değil. Birleşik Devletler öyle miydi? Sadece ikincil olarak. Bunların herhangi biri Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir nükleer savaş riski yaratacak şekilde davrandı mı? Hayır.

Sonrasında ise 1980’lerde Sovyetlerin Afganistan’ı işgali vardı ki bu bir miktar Yalta’nın ihlali gibi görünüyordu. Ancak asla yalnızca dolaylı olarak müdahil olan Birleşik Devletler ile askeri bir cepheleşme şeklini almadı. Her durumda Sovyet işgali Sovyetler Birliği için, ABD’nin Vietnam’daki yenilgisine benzeyen tam bir felaket oldu ve en sonunda Sovyetler geri çekildi.

Küba vakası da bir benzeridir. Fidel Castro, Batista rejimini destekleyen Küba Komünist Partisi ile siyasi olarak tam bir uzlaşmazlık içinde olan bir gerilla hareketinin lideri olarak iktidara geldi. Castro, rejimini devirmek isteyen ABD hükümeti ile çok büyük zorluklar yaşadı. Bu nedenle Castro yaşamı boyunca bir komünist olduğunu açıkladı. Bu, öğrenci-Marksist anlamında, belki de doğruydu ancak partinin bir üyesi değildi. Daha sonra Küba Komünist Partisi’ni Fidelciler ele geçirdi ve bu Sovyetler Birliği’ni, Soğuk Savaş mantığıyla, Küba rejimini bir ABD işgaline karşı savunmaya zorladı. Küba Füze Krizi ortaya çıktığında, ABD Küba’ya asker göndermedi, ABD ve Sovyetler Birliği de facto bir ateşkeste anlaştılar ve askeri çatışmayı engellediler.

Böylelikle, Çinliler, Vietnamlılar ve Kübalıların tümü, statükoda arzu ettikleri değişimleri elde etmek için Sovyetler Birliği’ni kullanmış oldu. Ancak bu durum karşılıklı değildi. Çinlileri, Vietnamlıları veya Kübalıları kullanan Sovyetler Birliği değildi. Hatta Sovyetler Birliği isteksiz bir müttefikti.

Şimdi de 1989-1991 Avrupa’sında yaşananlara bir bakalım. Soğuk Savaş anlatısına göre, dünya iki kutuplu bir durumdan Birleşik Devletler’in ilk kez sorgulanmayan bir süper güç haline geldiği tek kutupluya geçmişti. Karşı anlatıya göre ise, olanlar epey bir farklıydı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılması, ABD’nin bakış açısına göre, kesin bir jeopolitik yıkımdı, çünkü iki şeyi devre dışı bıraktı. ABD’nin müttefiklerine ve komünist olmayan dünyanın geri kalanına, Sovyetler Birliği denilen bir düşmana karşı cephe oluşturmak amacıyla Birleşik Devletler’in siyasi önderliğini izlemeleri gerektiğini dayatmak için kullandığı Soğuk Savaş argümanlarını geçersizleştiriyordu. İkincisi, bu durum, Sovyetler Birliği’nin az ya da çok kendi tarafında olanları, ABD ile Sovyetler Birliği arasında askeri bir çatışmaya yol açma olasılığı olan eylemlere girişmekten alıkoyması durumunu ortadan kaldırdı.

Saddam Hüseyin’in, Kuveyt’i, tam da Sovyetler Birliği çöktüğü için işgal etmeye kalkışabildiğini öne sürüyorum. Bunu beş yıl önce yapmaya asla cesaret edemezdi. Çünkü Sovyetler Birliği bunun Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşa yol açacağını söyler ve izin vermezdi. Saddam Hüseyin’in ipini salan, Sovyetlerin yıkılmasıydı.

Soğuk Savaş’a bir anlatı olarak bakıldığında, gerçekliği açıklama konusunda başarısız olduğunu düşünüyorum. Bence olan şey daha çok, Birleşik Devletler’in, dünyada denk bir askeri yapıya sahip tek ülke olan Sovyetler Birliği ile egemenliği koruma ve sağlama alma konusunda bir anlaşma yapma girişimi idi. Anlaşma bir statüko anlaşmasıydı. Ancak taraflardan hiçbiri uzun vadede bunu geçerli kılmayı başaramadı. Sovyetler Birliği’nin yavaş yavaş yıkılışı, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1956’daki kongresiyle ve 1960’ta Çin’le yolları ayırmasıyla başladı. O noktadan sonra Sovyetler Birliği giderek daha da zayıfladı. Aynı şey, Batı Avrupa’nın 1970’lerden itibaren kendisini özgürleştirmeye başlamasıyla birlikte, ABD için de söz konusuydu. Batı Avrupalılar artık uydu muamelesi görmek istemiyorlardı ve ABD bir dizi ödün vermeye zorlandı. Bu süreci Sovyetler Birliği’nin yıkılması kadar hızlandıran bir şey yok. Aslında, onu daha da hızlandıran bir şey daha var ve bu da George W. Bush’un, devasa bir geri tepmeye yol açarak ABD’nin baş aşağı düşüşünü hızlandıran, tek taraflı maço militarizm ile ABD hegemonyasını yeniden tesis etme girişimiydi.

Her birinin izlediği politikaların yanı sıra, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin Asya’daki ilişkileri de Avrupa’daki ilişkilerinden son derece farklıydı. Asya’da bir Soğuk Savaş’tan bahsetmek pek de faydalı değil.

Immanuel Wallerstein web sitesi‘ndeki İngilizcesinden çevrildi.

Rusya ve Gürcistan: Kafkas denklemi – Eric Walberg

Global Research, 18.08.09
Al-Ahram Weekly

Venezüella için Kolombiya neyse Rusya için Gürcistan odur, ve Kaidanow bela demektir


Gürcistan’ın Rusya’ya karşı savaş açmasının bir yıl ardından savaş bulutları dağılmayı reddediyor. Gürcistan Başkanı Mikail Saakaşvili’nin 8 Ağustos’taki uğursuz Osetya işgalinin yıldönümünde, Rus Başkan Dmitri Medvedev uyardı: “Gürcistan ‘toprak bütünlüğünü’ güç kullanarak yeniden oluşturma tehdidine son vermiyor. Silahlı kuvvetler Abhazya ve Güney Osetya sınırlarına yoğunlaşmış durumda ve provokasyonlar yapılıyor,” Güney Osetya başkenti Tşinvali’ye karşı yenilenen Gürcü bombardımanı da buna dâhil.

Osetya fiyaskosunun sonucu ne oldu? Rusya “kazandı mı” yoksa “kayıp mı etti”? NATO’nun genişlemesine son mu verdi? Saakaşvili ve onun Batılı sponsorları ne dersler çıkardılar? Analistler geçtiğimiz haftalar boyunca enkazı incelediler.

ABD Ordusu Savaş Okulu’ndaki Profesör Stephen Blank gibi bazıları, Rusya’nın karşılık vermekte haklı olduğuna dair tüm iddiaları reddettiler, “bu savaşın öncesinde bile Gürcistan’ın NATO’ya girme ihtimali yoktu.” Rusya’nın kaybettiği, Rus ordusunun beceriksizliğini ve zayıflığını ortaya koyduğu, verdiği karşılığın büyük ekonomik kayıplara ve AB’nin artık alternatif enerji kaynakları aramasına yol açtığı ve ABD’nin, “yakın çevresi” konusundaki Rus hassasiyetlerine direnmeye devam ettiği yakın konusunda ısrar ediyor. Georgetown Üniversitesi Profesörü Ethan Burger bu durumu “Almanya’nın Çekoslovakya’yı ilhakına”na benzetti, ABD’ye de faşist güruh karşısındaki cesur İngilizlerin rolünü verdi. Görünen o ki Burger, Monroe Doktrini’ni tek yönlü bir yol sanıyor. Bunu bir de Honduraslılara anlatsın.

Aslında Rus ordusu Sovyetler dönemindeki halinin bir gölgesi, tıpkı çapulcu baronları ve Batılı dostları tarafından son 20 yıldır yağmalanan Rusya’nın olduğu gibi. Gürcü ordusu dağınık şekilde kaçmış olsa da, “operasyonel planlama, personel eğitimi, ekipman hazırlığı ve modern ortak savaş operasyonları yürütme konusundaki büyük yetersizlikler belirgin hale geldi,” yine de “canlı bir savaş gücü olduğunu kanıtladı,” diye yazıyor, russiaprofile.org sitesinde Vladimir Frolov.

Ve Batı, Osetya’daki de facto Rus galibiyetine duyduğu öfke ile, sonrasında Rus ekonomisinin altını oymak için elinden geleni ardına koymadı.  500 milyon dolarlık askeri operasyonun kendisi dışında, “sermaye kaçışı” 10 milyar dolara ulaştı ve para rezervi 16 milyar dolar azaldı. Genel olarak, savaşın Rusya’ya maliyetinin 27,7 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Alman Dışişleri Konseyi (CFR) analisti Alexander Rahr gibi diğer analistler, savaşı Doğu-Batı ilişkilerinde bir tekleme olarak görüyor. “Batı Gürcü savaşını hızla unuttu. Gürcistan ve Saakaşvili Rusya ile yeni bir soğuk savaş başlatmak için yeterince önemli değiller. Batı’nın, birçok konuda, tıpkı İran’ın olduğu gibi Moskova’nın desteğine ihtiyacı var. Batı, eski Sovyet alanında kendi başına bölgesel-etnik çatışmaları çözme gücüne sahip değil. Mevcut statüko herkese uygun.” Hatta Moskova’nın 2017 sonrasında da Sivastopol’da kalmaya karar vereceğini öngörüyor, “Batı’da bu konuda herhangi bir uyuşmazlık olmayacak.”

Russian Guardian’ın editörü Sergei Roy, çatışmanın “daha büyük bir açıklık sağladığını, veya tersten ele alırsak, hem uluslararası ilişkilerde hem de içişlerinde daha az belirsizlik yarattığını” belirtiyor.  Putin’in, sadece bu gibi kriz durumları için oluşturulan hattan Bush’a ulaşmaya çalıştığını anımsatıyor. “Diğer taraftan hiçbir cevap yoktu. Ölüm sessizliği,” diğer tarafın Saakaşvili’nin kanlı kumarına “doğrudan suç ortaklığının” kesin bir işareti. Roy, “Rusya Batı’yı kucaklamak ve memnun etmek için gerçekçi şekilde yapılabilecek her şeyi yapmasına (ideolojik, politik, askeri, ekonomik, kültürel olarak)” rağmen, süper güç rekabetinin halen sürmesine kederleniyor. “Her şey, tamamen ortadan yok olmak dışında her şey. Ancak yok olmalı.”

Roy, eski Sovyetler Birliği alanında istikrarsızlık ve çözülmeyi tetikleyecek kapsayıcı ABD/NATO planlarına gönderme yapıyor. Strateji, İran’da, Irak’ta ve Çin’de uygulanan stratejiyle aynı: Kafkaslar’ın (Dağıstan, Çeçenistan ve diğer özerk bölgeler) Balkanlaştırılması. Bunu yaparkenki prensip ise, “Doğrudan savaşma, düşmanına karşı onu zayıflatmak için ayrılıkçı hareketleri kullan.” Osetya yenilgisi nedeniyle askıya alınsa da, ABD şu anki stratejisini on yıllardır mükemmelleştirmekteydi. Bu strateji en kötü üne sahip olduğu Yugoslavya’da uygulandı, bazen doğrudan bombalama ve işgalle, bazen rüşvet vererek, STÖ’lerle ve renkli devrimlerle hayata geçirildi.

Batı medyası Rusya’yı bunu Gürcistan’da yapmakla suçlarken, Güney Osetya ve Abhazya en iyi, ABD destekli sahte demokrasi dünyasına Rus hegemonyasını kabul ettiren geçici önlemler olarak değerlendirilebilir. Gürcü İşçi Partisi lideri Şalva Natelaşvili’ye göre “onlarca Latin Amerika ülkesi, Bolivya, Venezüella, Küba, Honduras, Ekvador ve diğerleri, Abhazya’yı ve sözde Güney Osetya’yı tanımaya niyetli” olsa da, durumu olduğu gibi kabul eden ve Rusya ile pragmatik, hatta işbirliğine dönük ilişkiler geliştirebilen yeni ve daha temkinli bir Gürcü siyasi rejiminin Bağımsız Devletler Topluluğu içinde kimi uzlaşmalar müzakere edebilmesi mümkün. Zavallı başkanımız tahtını korumakla meşgulken, Gürcü parçalanması sürüyor ve derinleşiyor.”

Savaş Gürcistan’ın NATO üyeliğine dönük tüm beklentiler (ki Blank reddetmesine rağmen bunlar son derece gerçek beklentilerdi) kesinlikle ortadan kalktı. Ancak, Gürcistan ve Ukrayna için NATO planları taş kafalı şekilde sürdürüldü. Avrupa ve Avrasya işleri bakanlığı eski müsteşar vekili Matt Bryza, Gürcü ordusunu NATO standartlarına uygun şekilde yeniden inşa etmek için Saakaşvili’ye ayrılık hediyesi olarak 1 milyar dolar getirdi. Ah evet, ve Gürcü askerlerini Afganistan’a girmek üzere eğitmek için. Diğer bir deyişle, Gürcistan’ı, NATO’nun parçası olsun ya da olmasın, ABD’nin dünya askeri stratejisine katılmaya hazırlamak için. Ne de olsa Kolombiya NATO’nun bir parçası değil ve aynı kırmızı halı muamelesini görüyor: ABD’nin Venezüella’ya karşı kavgasında yerini rahatça alan bir müttefik. Belki de NATO’nun Barış Ortaklığı, Gürcistan’la olan işi görebilir.

Yeni Avrupa ve Avrasya İşleri Bakanlığı Müsteşar Vekili Tina Kaidanow, Nisan tarihli ABD destekli Balkanizasyon için sahip olduğu vasıfları şöyle sıralamış: “Sırbistan’da, Belgrad’da ve Saraybosna’da, ardından Washington’da çalıştım ve Saraybosna’ya geri döndüm ve şimdi Kosova’dayım.” Stratejik Kültür Vakfı müdür yardımcısı Andrei Areshev, PanArmenian.net sitesinde, Tina Kaidanow atamasının “Kuzey Kafkasya’da etnisitenin politizasyonuna, ‘Kosova senaryosunu’ tekrarlama olasılığı ile ikinci bir gaz verme girişimi” olduğu uyarısında bulundu. ABD, – asla ait olmadıkları Sovyet sonrası yeni uluslardan başka bir şeyden “ayrılmamış” olan – Abhazya, Dağlık Karabağ ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tersine çevirmek üzere Gürcistan ve Azerbaycan’ı silahlandırırken Kosova’nın ayrılmasını tanıyarak çifte standardını sürdürecektir.

Tüm bu küçük dalavereler, Rusya’nın geçen yazki provokasyona verdiği yanıtın çok daha önemli bir sonucunun üstünü örtmeye yarıyor. Çok basitçe, Rus çözümü 1914 tarzı bir düşüşün dünya savaşına dönüşmesinin önüne geçti. Özellikle de ABD’ye nazaran Rusya’nın alay konusu olmuş askeri zayıflığının ışığında, bu kez, son derece olası bir nükleer savaş. Ümitsiz bir ulus, ABD’nin ve onun vekili NATO’nun Rusya’yı zorladığı köşeye sıkıştırıldığında her şeyi bir yana bırakacaktır. “Rusya çatışmada ordusunu kullanmaktan imtina etseydi, Kuzey Kafkasya ulusları Rusya’nın kendilerini koruma yeteneğinden ciddi şekilde şüpheye düşerdi. Sonuçta bu, Kuzey Kafkasya’da, yalnızca tam ölçekli bir Kafkasya savaşını değil, aynı zamanda yeni bir dünya savaşını da başlatma potansiyeline sahip bir dizi ayrılıkçı harekete yol açardı,” Andrei Areshev’e göre.

Yugoslav tarzı silahlı ayrılıkçı kampanyalar kullanmak suretiyle Rusya’yı yenme planları 1999’a dayanır. O yıl ABD’deki muhafazakâr düşünce tankı Freedom House, Rick Rozkoff’un globalresearch.ca sitesinde yazdığı üzere, Zbigniew Brzezinski ve neocon’lar Robert Kagan ve William Kristol’ın da içinde olduğu üyelerle, Çeçenya’da Barış için Amerikan Komitesi’ni kurmuştur. Bu korkutucu grup artık, “Kuzey Kafkasya’daki güvenlik ve insan hakları durumunu izlemekle görevli Kafkas Barışı için Amerikan Komitesi’ne dönüşmüş durumda.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, yakın bir tarihte, geçtiğimiz Ağustos’taki savaş etrafındaki planların yalnızca Güney Osetya’yı ve sonrasında Abhazya’yı geri almaktan çok daha geniş bir kapsama sahip olduğunu, Azerbaycan’ın eş zamanlı olarak Rusya destekli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün bir üyesi olan Ermenistan’a savaş açmayı planladığını doğruladı. NATO üyesi Türkiye, o vakit Azerbaycan lehine pek tabii müdahale edecek, ve Ukrayna (geçtiğimiz yaz Rusya’nın Karadeniz filosunu bloke etme tehdidinde bulundu) ve hatta İran’ı bile içine alan bölgesel bir savaşa yol açacaktı. Ukrayna’nın gözü uzun süredir Rus yanlısı Transdniester’in üzerinde. Bir savaş senaryosu ile bu karmakarışık ağın nasıl çözülmez hale geleceğini öngörmek fazla bir hayal gücü gerektirmiyor.

Tıpkı WWI’nin köklerinin karmaşıklığı gibi, ancak emperyalist güçlerin iktidar yarışının sonucu, Gürcistan’daki açık fiyasko, dünyanın geri kalan emperyal süper güçlerinin ayağına doğrudan serilebilir. Buradaki gizem Rus metanetinin kapsamı, Rusya’nın ABD’nin meydan okumasına karşı ne kadar ileri gidebileceği. Geçtiğimiz on yıl boyunca Rusya, ABD ve NATO Yugoslavya’ya saldırırken, Afganistan’ı işgal ederken, Orta Asya’da üsler kurarken, Irak’ı işgal ederken, Yugoslavya’da, Gürcistan’da, Acaristan’da, Ukrayna’da ve Kırgızistan’da rejimin yıkılmasına/değiştirilmesine yardımcı olurken ve Rusya’yı Avrupa enerji piyasasının dışına sürerken izledi. Soru, Rusya’nın neden askeri harekât yaptığı değil, neden daha önceden daha kararlı davranmadığı.

Ve, artık, ABD ve NATO’ya Afganistan’da neden açık kart verdiği. ABD dünya sahnesinde çalım satmaya ve Avrupalı uşakları ile, Rusya’yı savaş ve iç savaşla tehdit etmeye, canı istediğinde ekonomisini sabote etmek için beklemeye devam ediyor. Rusya dışında tümünde işlerin iyi gittiği dünya enerji kaynaklarında Afganistan’a biçtiği kilit rol iyi biliniyor. Ruslar ayrıca, ABD tam da bu belayla mücadele ettiğini iddia etse de, ABD’nin Afganistan’ın haşhaş üretimi ve dağıtımındaki açık suç ortaklığının da farkında değil. Politik Teknolojiler Merkezi başkan yardımcısı olan Sergei Mikheev, “NATO’nun Afganistan operasyonunun, stratejik ve ekonomik olarak önemli olan bu bölgedeki mevzilerini (ki Orta Asya’yı da içermekte) konsolide etmek üzere ABD ve müttefiklerinin emellerince dikte edildiğini” belirtti. Rusya’nın asker ve malzeme geçişi konusundaki ABD taleplerine uymasını eleştirdi. Andrei Areshev’e göre “Rusya’nın bu meseledeki konumu açıkça formüle edilmedi.”

Daha da kaygı verici olansa, diye yazıyor Sergei Borisov Russia Today’da, Afganistan’daki operasyon “ittifakın BM karşısında bir alternatife dönüştürülmesi projesinin realizasyonunda kilit bir öğe olması”. Afganistan işgali ilk başta BM onayı ile yapılsa da ABD ve NATO tarafından gerçekleştirildi ve BM o zamandan beri sadece pasif bir figürandan öteye gitmedi. NATO bölgesel bir örgütten küresel bir örgüte dönüştürülüyor: “Uluslararası yasaların ihlal edilmesi halinde, Afgan modeli başka herhangi bir devlete de uygulanabilir.”

Belki de bu bir “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumu. Geçtiğimiz Ağustos’taki gibi doğrudan bir saldırı kafadan karşılanmalıyken, Rusya, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile 1991’de bıraktığı ile geri dönerek kendisine karşı birçok cephede – ekonomik, jeopolitik, askeri, kültürel – güçlü karşılıklar verebilecek olan ABD’yi provoke etmemek için son derece dikkatli olmak zorunda. Ruslar ödlek değil ancak gerçekçiler ve ABD’yi tutmayı umarak, ettiğini bulacağı günlerin geleceğine olan inançla ihtiyatlı bir pozisyonu sürdürüyor görünüyorlar. Bu arada, Roy’un vurguladığı üzere, Rusya, NATO meydan okumasını püskürterek elde ettiği bu ara dönemi “silahlı kuvvetlerine çeki düzen vermek” için kullanabilir ve bir sonraki tatsız sürprize hazırlanabilir.

Eric Walberg Al-Ahram Weekly http://weekly.ahram.org.eg/ için yazmaktadır.

http://ericwalberg.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Global Research adresindeki İngilizcesinden çevrildi.

Savaş, Petrol ve Gaz Boru Hatları: Washington’un Jeopolitik Ekseni Türkiye – F. William Engdahl

Global Research, 14 Nisan 2009

ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, Başkan’ın konuşmasında belirtilenden çok daha önemli. Washington için Türkiye bugün, Moskova ile bağlarını nasıl geliştireceğine ve enerji boru hatları konusundaki rolüne bağlı olarak, Avrasya güç denklemini Washington lehine veya aleyhine çevirebilecek bir jeopolitik “eksen devlet” haline gelmiştir.

Ankara Rusya ile daha yakın bir işbirliğine karar verirse, Gürcistan’ın konumu istikrarsız hale gelir ve Azerbaycan’dan Avrupa’ya doğalgaz boru hattı rotası, yani Nabucco Boru Hattı, bloke olur. Birleşik Devletler ile işbirliği yapar ve ABD himayesi altında Ermenistan’la kalıcı bir anlaşmaya ulaşırsa, Rusya’nın Kafkaslar’daki konumu zayıflar ve Avrupa’ya doğalgaz için alternatif bir rota açılır, bu ise Avrupa’ya karşı Rus baskısını azaltır.

Washington için Almanya’yı ABD ile yakın işbirliği içine sokmanın anahtarı Almanya’nın Rus enerji akışına bağımlılığını zayıflatmak. Geçtiğimiz son üç kış boyunca iki kez, Washington, Ukrayna’da kendi seçtirdiği Başkan’ı, Viktor Yushchenko’yu, Almanya’ya ve diğer AB güzergahlarına Rusya’dan gaz akışının keyfi şekilde kesilmesini sağlamaya el altından teşvik etti. Bu eylemlerin tek amacı AB hükümetlerini Rusya’nın güvenilir bir enerji ortağı olmadığına ikna etmekti. Obama’nın Ankara ziyareti ile Washington, Azerbaycan’dan gelip Türkiye üzerinden geçen ve teorik olarak en azından AB’nin Rusya gazına bağımlılığını azaltacak olan sıkıntılı Nabucco alternatif gaz boru hattı için Türk desteğini arkasına almak istiyor.

Türkiye-AB sorunu

Ancak, Türkiye Başbakanı Erdoğan, Obama ile işbirliğine ne kadar istekli olursa olsun, Türkiye’nin AB ile ilişkileri sorunu, Fransa tarafından açıktan, Almanya tarafındansa daha örtük şekilde karşı çıkılan can sıkıcı AB üyeliği meselesi ile ayrılmaz bir şekilde bağlı.

Türkiye, yeni kaynaklardan gelen enerjinin Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslar’dan Avrupa’ya geçebileceği sınırlı rotalardan biri. Kafkaslar, Orta Asya, Ukrayna, Ortadoğu ve Balkanlar’da kayda değer bir etkiye sahip olan Türkiye, Birleşik Devletler’le ittifaka hazır, Rusya savunmada ve Almanya’nın Rusya ile bağları son derece zayıflamış durumda. Türkiye bunun yerine Rusya ile işbirliğini seçerse, Rusya inisiyatifi elde tutmayı sürdürür ve Almanya Rus enerjisine bağımlı kalır. Moskova’da, ABD stratejisinin, Ukrayna ve Gürcistan üzerinden NATO’yu artık Rusya’nın ön kapısına genişletmek olduğu netleşeli beri, Rusya ekonomik “havucu” olan geniş doğalgaz kaynaklarını, en azından Batı Avrupa’yı, özellikle de Almanya’yı, Rusya’ya doğru nötralize etmek için kullanma konumuna geçti. Bu bakımdan Aralık 1999’da Rusya Başkanı olarak seçilen adamın KGB kariyerinin büyük kısmını Almanya’da geçirmiş olması kayda değer.

Türkiye ve ABD Oyunu

Obama ve Washington’un derin bir oyun oynadıkları daha da netleşiyor. Toplantıların birkaç hafta öncesinde, Avrupalıların Afganistan’a asker gönderme veya Birleşik Devletler’i alakadar eden daha fazla ekonomik teşvik gibi konulara meyletmeyecekleri aşikar hale gelince, Obama Türkiye’ye bir seyahat planladı.

Prag’daki AB toplantısı sırasında Obama, birçok AB üyesinin korktuğu üzere, AB üyeliğinin serbest dolaşıma kapı açarak özellikle Fransa ve Almanya’yı zor bir duruma düşüreceğini iyi bilerek, Türkiye’nin AB üyelik başvurusunu etkin şekilde destekledi.  Obama, özellikle de Birleşik Devletler bir AB üyesi değilken, jeopolitik ateşle oynadığını bilerek AB devletlerini bu konuda özellikle karşısına aldı. Türkiye’deki Erdoğan hükümetinin gözüne girmek için kasti ve ucuz bir yoldu bu.

NATO toplantısı sırasında, gündemdeki bir anahtar konu da yeni ittifak genel sekreterinin seçilmesiydi. Favori, eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’di. Türkiye, Danimarka’da yayınlanan Hazreti Peygamber karikatürlerini savunduğu için Rasmussen’e karşı çıktı. NATO konsensüsle işliyor, bu nedenle tek bir üye bile Rasmussen’i bloke edebilir. Türkler vetolarını geri çektiler ve karşılığında NATO’da genel sekreter yardımcılığı dahil iki kilit konum elde ettiler.

Türkiye böylelikle NATO’daki mevkisini yükseltti, Birleşik Devletler’in bir üyesi olmadığı Avrupa Birliği üyelik başvurusu konusunda Obama’nın gayretli savunusunu aldı. Ardından Obama, Birleşik Devletler’in İslam’la olan  ilişkisinde kendisine daha ileri bir konum sağlayacak olan önemli bir uluslararası toplantı için Türkiye’ye gitti.

Rusya Boyutu

ABD-Rus görüşmeleri sırasında Obama tarafından Bush Yönetiminin önceki konumundan hiçbir köklü değişiklik yapılmamıştı. Rusya, Washington ile Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde yapılması planlanan ABD füze ve radar üsleri üzerine yapılacak bir anlaşmanın belirsiz doğası karşılığında Washington’un İran’a nükleer programı konusunda baskı yapma fikrini reddediyor. ABD, Washington tarafından Moskova ile Kiew arasındaki anlaşmazlığı arttırmak için tasarlanmış bir adım olarak, Ukrayna ile askeri tedarik aktarımı konusunda anlaşmaya vardığını söyleyerek, Afganistan’a askeri ve diğer tedariklerin ulaştırılmasının Rusya’ya bağlı olmadığını iddia ediyor. Ayrıca, NATO bildirgesi Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınması fikrini yasaklamadı. Washington için en önemli jeopolitik ödül Moskova ancak açık ki Türkiye Obama tarafından bu oyunda rol alması için pohpohlanıyor.

Almanya’nın, Rusya’yı bloke etme konusunda Obama’ya katılmayacağı açık. Yalnızca Almanya’nın enerji kaynağı konusunda Rusya’ya bağımlı olması nedeniyle değil. Almanya, Berlin’de, Almanya’ya karşı gerçek bir acil tehdit olarak görülmeyen Rusya’yı karşısına almaya hiç istekli değil. Berlin için, en azından şimdilik, Rusya meselesi seslendirilmeyecek.

Aynı zamanda, Türkiye ile Ermenistan arasında son derece önemli bir olay şekillenmekte. Ermeniler, Türklerin reddettiği bir suçlama olan 1. Dünya Savaşı sırasındaki kitlesel Ermeni katliamı için uzun bir süredir Türkiye’yi sorumlu tutuyorlardı. ABD Kongresi, Ermenilere karşı “Türk soykırımını” mahkum eden provokatif bir kararı değerlendiriyor. Türkiye bu suçlamalara karşı son derece hassas ve Kongre’nin böyle bir kararı geçirmesi Türkiye ile Washington arasındaki diplomatik ilişkilerde kırılma anlamına gelecektir. Obama’nın ziyaretinden sonra Ankara, Ermenistan ile olası herhangi bir ABD Kongresi kararının etkisini elimine edecek, diplomatik ilişkileri de kapsayan bir anlaşmayı tartışmaya başladı.

Türkiye’den Ermenistan’a bir açıklık, tüm bir bölgenin güç dengelerini değiştirecektir. Kafkaslar’da 2008 Ağustos’undaki Gürcü-Rus çatışmasından bu yana, Rusya için stratejik olarak hayati önemde bir alan istikrarsız hale gelmiş durumda. Rus askerleri Güney Osetya’da kalmayı sürdürüyor. Rusya ayrıca Ermenistan’da da askere sahip ki bu Rusya’nın Gürcistan’ı sardığı anlamına geliyor.

Türkiye Washington ile Moskova arasındaki bu karmaşık jeopolitik güç dengesi oyununun en önemli bağlantısı. Türkiye Rusya ile işbirliğine karar verirse, Gürcistan’ın konumu son derece güvensiz bir hale gelir ve Azerbaycan’dan Avrupa’ya muhtemel boru hattı bloke olur. Türkiye Washington ile işbirliğine karar verirse ve aynı zamanda Ermenistan ile ABD himayesi altında kalıcı bir anlaşmaya varırsa, Rusya’nın Kafkaslar’daki tüm konumu zayıflar ve Avrupa’ya doğalgaz için alternatif bir rota gündeme gelir, bu ise Batı Avrupa’ya karşı Rus baskısını azaltır.

Bu nedenle, Avrupalılarla sonuçsuz toplantılara katılmış olarak, Obama, Avrupa ile seçenekler arasında bulunmayan bir şekilde anlamsız bir karşı karşıya kalışa neden olmamayı seçti. Bunun yerine, Obama, ziyaretini, Ermenistan ile anlaşmanın ne anlama geldiğini tartışmak ve Türkleri, Rusya’nın küçük ortağını oynamak yerine Kafkaslar’da Rusya’ya meydan okuyarak büyük oynamaya ikna etmek üzere Türkiye’ye bir seyahatle tamamladı.

Avrupa turundaki en önemli Obama konuşması, Türkiye ABD desteği ile NATO siyasi yapısında kilit noktalar elde ettikten sonra geldi. Obama, konuşmasında AB karşısında Türkiye’nin tarafını tuttu ve Türkiye’ye Washington’un arkasında olduğunu gösterdi. Obama’nın Ankara’da iyi karşılanan konuşması, Türkiye’yi yükselen bir bölgesel güç olarak betimledi. Bu tatlı sözler, bu doğrultuda hareket etmesi durumunda Türkiye’ye pahalıya mal olacak.

Washington Türkiye’yle kur yaparken Moskova da boş durmuyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçtiğimiz Şubat ayında Başkan Dmitry Medvedev’le görüşeceği Rusya Federasyonu’na dört günlük bir ziyarette bulundu ve ayrıca ortak yatırımları görüştüğü, Tataristan’ın başkenti Kazan’a da gitti. Gül’e, Türk işadamlarından oluşan geniş bir delegasyonun yanı sıra dış ticaret ve enerji bakanları eşlik etti. Avrasya’nın hakimiyeti için bu karmaşık üç-yollu Büyük Oyun’daki bahisler, Obama’nın Ankara gezisi sonrasında ciddi şekilde yükseldi. Türkiye, doğalgazının yüzde 65’ini ve petrolünün yüzde 25’ini Rusya’dan ithal ediyor. Bu yüzden Türkiye, kömür dahil Rus enerji kaynaklarına artan şekilde bağımlılık geliştiriyor.

27 Mart 2009’da, Azerbaycan petrol şirketi SOCAR ile Rus Gazprom arasında bir protokol imzalandı. Protokol, Azerbaycan doğalgazının Ocak 2010’dan başlayarak Rusya’ya teslimine dair bir beyanname içeriyor.

Gazprom’un Azerbaycan’la böyle bir anlaşma yapmaya istekli olmasının altında yatan tek neden, Azerbaycan’ın, planlanan AB Nabucco boru hattına, doğalgazı Türkiye üzerinden Azerbaycan ve Orta Asya devletlerinden güney doğu Avrupa’ya taşımak için gaz sağlayabilecek olan İran ve Türkmenistan (ikisi de sorunlu) dışındaki tek devlet olması değildi. Gerçekte, gaz yalnızca Azerbaycan’dan gelebilir. Rusya, Nabucco projesine karşı bir alternatif olarak, yine Azerbaycan gazına ihtiyaç duyan, böylelikle sonuç olarak Rusya’nın Nabucco’nun realizasyon şansını zayıflattığı Güney Akım’ı öne sürdü. Obama stratejisinin Rusya’nınkinden daha az agresif olmadığı kesin. Cheney ve Bush’ın oynadıklarından çok az farkı olan bir desteyle oynuyor.

Global Research sitesindeki İngilizcesinden çevrildi.