Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan

Section-6

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (6)

TANG ÇİN’İ VE AFGANİSTAN DERSİ

Avrasya’da Rusya ABD’den çok Çin tarafından zapt edilecek. Aslında Rusya’nın Avrasya Gümrük Birliği’nin arkasındaki mantık, Çin nüfuzunu yapabildiği kadar sınırlandırmak. Çin çok ayrı bir emperyal zihniyete sahip. Binlerce yıl pek çok hanedanlık altında çok geniş bir imparatorluk olduğundan, Çin kendi üstünlüğünü hafife alıyor ve sonuç olarak düzgün yönetişim yoluyla başkalarını nüfuzu altına almaya hiç çalışmadı. (Bu ABD’nin, kendi prensiplerine dünya çapında din değiştirme benzeri bir dönüşü amaç edinmiş olan demokratik evrenselciliğine ters.) Çin’in hususi emperyal geleneği, iyi veya kötü her türden rejimle hiçbir suçluluk duymadan masaya oturabilmesine imkan veriyor. Pekin’in yüzlerce yıl tek sorunu, Han Çin’inin ekilebilir arazi beşiğini kısmen kuşatan steplerdeki “barbarlar” idi: ya şiddetle bastırılması, ya rüşvet verilmesi, ya da demografik olarak ezilmesi (tam da bugün olduğu gibi) gereken Tibetliler, Türk Müslüman Uygurlar, İç Moğollar ve diğerleri. Continue reading “Tang Çin’i ve Afganistan dersi – Robert D. Kaplan”

Rusya ve intermarium – Robert D. Kaplan

Section-5

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (5)

RUSYA VE İNTERMARİUM

Avrupa artık Soğuk Savaş Sonrası dönemde olduğu gibi jeopolitik olarak Rusya’dan korunmuyor. Akdeniz Havzası Müslüman göçü yoluyla yüzlerce yıldır ilk kez gerçekten birleşmiş hale geldiğinden, Avrupa Levant’tan ve Kuzey Afrika’dan da korunmuyor. Dolayısıyla, bölgeler üst üste düştüğünden ve bir şehir veya kasaba ve onu çevreleyen kır ile sınırlı bir anayurt anlamında dahi çok daha belirsiz tanımlandığından “Doğu”nun belirli bir yerden başlamadığı, Yüksek Orta Çağ’ı hatırlatan çok daha eski bir kartoğrafyaya geri dönmüş durumdayız.

Tüm bu karmaşa ve kıyametin kuzeyinde, ortaçağdaki çarlarının, Napolyon ve Hitler’den çok önce İsveçlilerin, Lehlerin ve Töton Şövalyelerinin işgaliyle yüz yüze kalmış ve bu yüzden Moğollarla ittifak yapmayı seçtiği sırada bile, Doğu Ortodoks yetkisi Avrupa’yı bugün olduğu hale getiren tarihsel çağların (Rönesans ve Aydınlanma) parçası olmamış olan Rusya var. Vladimir Putin’in Avrasyacılığının bu geçmişte derin kökleri var ve dolayısıyla “imparatorluk Rus devletinin varsayılan seçeneği”. Putin, 17. yüzyıl ortasında Kiev Rusya’sının (yani Ukrayna) ortaçağdaki kalbine doğru güneye çarcı emperyal genişlemenin, Rusya’nın nihai düşmanı Lehistan-Litvanya Birliği’nin erken çözülüşünü getirerek büyük yarar sağladığını biliyor. Stalin de bu hikayeyi iliğine kadar biliyordu ve bu nedenle Rusya’yı gerçek ve algılanan tehditlere, özellikle de Orta ve Doğu Avrupa’dan gelenlere karşı korumak için sözde devrimci emperyal bir paradigmayla yönlendiriliyordu. Ve Ortadoğu Orta-Doğu Avrupa ile bitişik olduğundan, anarşisi Putin’in artık görmezden gelemediği bir şey, özellikle de Rusya’nın bitişik Kafkaslardaki çıkarları düşünüldüğünde. Bu nedenle, Putin Büyük Ortadoğu ve Orta-Doğu Avrupa’ya bakıyor ve tek bir bölge görüyor. Rusya’nın kendi Avrasya coğrafyası bu realizasyona uygun. Continue reading “Rusya ve intermarium – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (3) – Robert D. Kaplan

Section-3.jpeg

Üçüncü Bölüm

MARCO POLO’NUN YOLU ÜZERİNDEKİ GEÇKİN İMPARATORLUKLAR

Asya’ya 24 yıl süren gezisine 1271’de Adriyatik’in doğu kıyısından demir alarak başlayan Marco Polo, Hanbalık’taki (günümüz Pekin’i) Moğol imparatoru Kubilay Han’ın huzuruna varmadan önce Filistin, Türkiye, kuzey Irak, İran’ın tamamı (Azeri ve Kürt kuzeyinden Basra Körfezi’ne dek), kuzey ve doğu Afganistan ve Çin’in etnik-Türk Xinjiang vilayetinde epeyce zaman geçirecekti. Hanbalık’tan Çin’in tümüne ve Vietnam ve Myanmar’a yolculuklar yapacaktı. Venedik’e dönüş rotası onu Hint Okyanusu’ndan geçirecekti: Malakka boğazından Sri Lanka’ya, Hindistan’ın batı kıyısı Gucerat’a ve Umman, Yemen’e ve Doğu Afrika’ya gezilere. Erken 21. yüzyıl dünyasının bir jeopolitik odak noktası olsa, bu şöyle olurdu: Basra Körfezi’nden Güney Çin Denizi’ne kadar ve Ortadoğu, Orta Asya ve Çin dahil Büyük Hint Okyanusu. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (3) – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (2) – Robert D. Kaplan

PAKISTAN-CHINA-ECONOMY-TRANSPORT

İkinci Bölüm

YENİ BİR STRATEJİK COĞRAFYA

Avrupa kaybolurken, Avrasya kaynaşıyor. Avrasya’nın birleşmiş hale veya Avrupa’nın Soğuk Savaş ve Soğuk Savaş Sonrası dönemde olduğu şekilde istikrarlı hale geldiğini söylemiyorum – sadece küreselleşme, teknoloji ve jeopolitiğin etkileşimlerinin, her biri bir diğerini güçlendirerek, Avrasya süperkıtasının, analitik olarak konuşursak, tek bir akışkan ve ele gelir birim haline gelmesine yol açtığını söylüyorum. Avrasya basitçe daha önce sahip olmadığı bir anlama sahip. Dahası, Kuzey Afrika ve Levant’tan mültecilerin Avrupa’ya dolmasının da gösterdiği üzere Akdeniz Havzası’nın yeniden birleşmesi ve de Hindiçin’den Doğu Afrika’ya kadar Hint Okyanusu boyunca dramatik şekilde artan etkileşimler sebebiyle, artık bir nefeste Afro-Avrasya diyebiliriz. 20. yüzyıl coğrafyacısı Halford Mackinder’ın Avrasya ile Afrika’nın birleşimi için kullandığı ifade olan “Dünya Adası” terimi, artık prematüre sayılmaz. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (2) – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan

Marco_Polo_Rides_The_Silk_Road
Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinden Çin’e seyahati
Marco Polo’nun Kubilay Han’ın huzuruna varmak için kat ettiği, çöller ve dağlar dolanan 5000 millik inanılmaz seyahat güzergahı, dünyanın yarısını kapsıyor.
1. Marco Polo, babası ve amcası ile birlikte Venedik’ten denize açıldı.
2. Han’a götürmek üzere Papa Gregory X’dan bir mektup aldılar.
3. Kudüs’ten kutsal yağ aldılar.
4. Hürmüz’ü geride bırakan Polo’lar kuzeye giden bir kervana katıldılar.
5. Marco dağlarda hasta düştü. Hastalığı sırasında dağda ateşin daha az yandığını fark etti.
6. Ölümcül Taklamakan Çölü’nü aştılar.
7. Çin Seddi’nden geçtiler.
8. Kubilay Han’ın Şangdu’daki yazlık sarayına vardılar.

AVRUPA YOK OLURKEN AVRASYA KAYNAŞIYOR

Westfalya devletler sistemi zayıflarken, süperkıta [Avrasya] tek bir akışkan, ele gelir ticaret ve çatışma birimi haline geliyor ve eski, emperyal miraslar – Rus, Çin, İran, Türk – öne çıkıyor. Orta Avrupa’dan etnik-Han Çin merkezine kadar her kriz, artık birbiriyle bağlantılı. Artık tek bir savaş alanı var.

Aşağıdaki analiz, bu değişime yönelik tarihsel ve coğrafi bir kılavuz.

“Bu kadar takdir ettiğim bir makaleyi okuduğum nadirdir. Gerçekten ufuk açıcı.”

– Henry Kissinger

Birinci Bölüm

BATI’NIN DAĞILIŞI

Batı medeniyeti, Soğuk Savaş dönemi ve hemen sonrasında eriştiği jeopolitik özlük ve ham güç düzeyine tarihte daha önce hiçbir zaman erişmemişti. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) binyıllık bir politik ve moral değerler geleneğini – kısaca Batı – sağlam bir askeri ittifak halinde yoğunlaştırdı. NATO, her şeyden önce kültürel bir fenomendi. Manevi kökenleri Yunan ve Roma felsefi ve idari miraslarına, erken Orta Çağlarda Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına, Amerikan Devrimi’nin fikirlerini doğuran 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanmasına kadar gidiyor. Elbette, Batı’nın kilit ulusları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ittifaklar halinde birbirleriyle savaştılar ve bu olağanüstü şartlar NATO’nun daha güvenli ve detaylandırmış yapılarının habercisi oldu. Bu yapılar, netice itibariyle, kıta çapında bir ekonomik sistemle desteklendi ve Avrupa Birliği’nde (AB) nihayetlendi. AB, NATO’ya içkin değerlere hem siyasal destek sağladı hem de gündelik içerik kazandırdı. Bu değerler genel olarak keyfi cezalandırmaya karşı hukukun üstünlüğü, etnik ülkeler üzerinde hukuk devletleri ve bireyin ırkı veya dini ne olursa olsun korunması idi. Demokrasinin seçimlerle ilgisi, tarafsız kurumlarla olanından daha azdır ne de olsa. Uzun Avrupa Savaşı’nın (1914-1989) bitimi, bu değerlerin zaferi oldu, komünizm en sonunda yenilmiş ve NATO ve AB, sistemlerini Orta ve Doğu Avrupa’ya, kuzeyde Baltık denizinden güneyde Karadeniz’e kadar genişletmişti. Ve bu kategorik olarak uzun bir Avrupa savaşı idi çünkü savaş dönemi mahrumiyetleri, siyasi ve ekonomik olarak, Sovyet uydu devletlerinde 1989’a dek sürdü, Batı ise Avrupa’nın ikinci totaliter sistemine, tıpkı ilkini 1945’te yendiği gibi galip geldi. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan”

Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan

*Robert D. Kaplan’ın 11 Mayıs 2017 tarihli uzun makalesinin özel olarak Türkiye ile ilgili kısmının (TURKISH, IRANIAN, AND CENTRAL ASIAN POWER başlıklı bölüm) çevirisidir.

map-02-persian-and-ottoman-empire-01

Türk, İran ve Orta Asya Gücü

Türkiye’yi ordunun yönettiği Soğuk Savaş yılları boyunca biz batıdakilerin o çok takdir ettiği ve normal saydığı “dar … batı yönelimli” Türk dış politikası aslında bir sapma idi – Osmanlı emperyalizmine tövbe eden ve bu arada demokrat falan da olmayan azılı laik Mustafa Kemal “Atatürk”ün şahsına münhasır bir icadı. Jeopolitik olarak Batının işine gelen o diktatöryel Kemalist devlet, bir daha geri gelmeyecek. Ama yine de Erdoğan’ın, kendi zorlantılı otoriterliği içinde ve Anadolu’nun kendi içindeki Kürtleri boyunduruk altına alma girişiminde, bir yönüyle, tek etnikli bir Türk devleti için beyhude cebelleşen bir Kemalist olduğunu da söylemek gerek. Türkiye için Levant’ta bir kudret simsarı vizyonu dahi çok Osmanlı.

Türkiye ve İran, uzun ve kıymetli imparatorluk mirasları sayesinde, Yakın Doğu’daki en tutarlı devletler; Anadolu kara köprüsünü ve İran platosunu kapsayan doğal coğrafyaları bunu daha da kuvvetlendiriyor. Tutarlı derken şu anki rejimlerinin istikrarlı olduğunu değil, kurumlarının Arap dünyasındakine kıyasla çok daha fazla derinliğe sahip olduğunu, bu nedenle Türkiye’de 2016 yazında yaşanan darbe girişimi ve ardından gelen baskı dönemi gibi istikrarsızlıkları muhtemelen atlatacaklarını söylüyorum. Continue reading “Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan”

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher

71923

Türk tarih yazımı savaş sonrası hareketi beş yıl sonraki cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş gibi gösterse de, rejim değişikliği bu koalisyonun gündeminde yoktu. Gerçekte mesele yeni bir devletin kuruluşu değil, eskisini mümkün olabildiğince kurtarmakla alakalıydı.

Aykırı Adam veya

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı?

Erik-Jan Zürcher

Kaynak

Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunun Avrupa’nın siyasi haritasını değiştirdiği yaygınca söylenir. Savaşın yarattığı en kapsamlı sonuç şüphesiz ki Avrupa’nın büyük kıtasal imparatorluklarının ortadan kalkmasıydı: Romanov, Habsburg, Hohenzollern ve Osmanlı imparatorlukları. Alman İmparatorluğu hariç, ki özünde Bismarck tarafından Prusya iktidarını konsolide etmek için terkip edilmiş bir yapıydı, üçü gerçek, tipik imparatorluklardı: coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış, derin tarihsel köklere sahip hanedanlıklar tarafından yönetilen kompozit siyasal sistemler. Moskof’un hükümdarları, 1547’den beri “Tüm Rusyaların Çarı” imparatorluk unvanını taşıyorlardı. Habsburglar 1438’den 1806’ya dek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, sonrasında ise Avusturya’nın imparatorları oldular. İmparatorluk orijinal olarak Roman İmparatorluğu’nun devamcısı olma iddiasından kaynaklanan bir Ortaçağ Avrupa’sı geleneği olduğundan, Osmanlı devletinin ne zaman bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemek kolay değil. Ancak 1453’te İstanbul’un fethi itibariyle, Osmanlının imparatorluk statüsü taşıdığını kesinlikle söyleyebiliriz. Continue reading “Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Bahar Kışla Yüzleşiyor – Mike Davis (NLR)

Büyük çalkantıların yaşandığı dönemlerde, analojiler şarapnel parçaları gibi havada uçuşur. 2011’in heyecan verici protestoları-süregiden Arap baharı, ‘sıcak’ İber ve Helen yazları, ABD’de ‘işgal edilen’ güz-kaçınılmaz şekilde 1848, 1905, 1968 ve 1989 ile karşılaştırıldı. Bazı temel özellikler kesinlikle geçerli ve klasik motifler tekrarlanıyor. Tiranlar titriyorlar, zincirler kırılıyor ve saraylar basılıyor. Sokaklar yurttaşların ve yoldaşların yaratıldığı sihirli laboratuarlara dönüşüyor ve radikal görüşler aniden dünyevi güç kazanıyor. Iskra Facebook oluyor. Ama bu yeni protesto yıldızı, gökyüzünde kışın da görülecek mi yoksa kısa, göz kamaştıran bir meteor yağmuru olarak mı kalacak? Önceki devrim günlerinin kaderinin bizleri uyardığı üzere, bahar, en kısa mevsimdir, özellikle de komünarlar gerçek hiçbir projesine ve hatta tasavvuruna sahip olmadıkları ‘başka bir dünya’ adına savaşırken.

Ancak belki de buna sıra sonra gelecek. Şu anda, yeni toplumsal hareketlerin-işgalciler, yerliler, küçük Avrupalı antikapitalist partiler ve Arap yeni solu-ayakta kalması, küresel ekonomik yıkıma karşı kitlesel direnişte daha derin kök salmalarını gerektiriyor, bu da-itiraf edelim ki-‘yataylık’ için mevcut huysuzluğun, en sonunda, stratejiler belirleyecek şekilde tartışan ve kararlara varan yeterli disipline sahip ‘dikeyliğe’ erişebilmesini gerektirmektedir. Yeni bir dünyayı inşa etme konusundaki önceki girişimlerin sadece başlangıç noktalarına ulaşmak için bile korkutucu derecede uzun bir yol bu. Ancak yeni bir kuşak en azından yolculuğu cesur bir şekilde başlattı.

Derinleşen ve artık dünyanın büyük kısmını sarmış olan bir ekonomik kriz, solun küresel yenilenmesini illa ki hızlandırır mı? Aşağıdaki maddeler, bu konudaki yorumlarımdır. Tartışmayı kışkırtmak üzere tasarlanmış olan bu görüşler, 2011 olaylarının ve bunların önümüzdeki yıllarda şekillendirebilecekleri sonuçların tarihsel özgünlükleri konusunda yüksek sesli düşünceler olarak da görülebilir. Altta yatan önerme, oyunun ikinci perdesinin büyük ölçüde, Avrupa ve ABD’de devam eden durgunluğun yanı sıra, BRIC ülkelerindeki ihracata dayalı ekonomik büyümenin çöküşünün dekoru oluşturduğu kış sahnelerini gerektireceğidir.

1. KAPİTALİST KÂBUSLAR

Öncelikle, kapitalizmin yüksek kademelerini kasıp kavuran korku ve panikten söz etmeliyiz. Marksistler için bile bir yıl önce hayal edilemeyecek olan şeyler, artık iş dünyası basınında yorum sayfalarını işgal eden bir heyula: küreselleşmenin kurumsal çerçevesinin büyük kısmının eli kulağındaki yıkımı ve 1989 sonrası uluslararası düzenin altının oyulması. Senkronize bir dünya resesyonunun takip ettiği Avro bölgesindeki krizin, bizi milliyetçi hınçla delirmiş, 1930’lara özgü bir yarı-özerk parasal ve ticari bloklar dünyasına geri döndürebileceğine dair giderek büyüyen kaygılar var. Para ve talebin hegemonik regülasyonu, bu senaryoda artık mevcut olmayacak: ABD, çok zayıf; Avrupa, çok düzensiz; ve Çin, görünmez kusuru ile, ihracata çok fazla bağımlı. İkinci düzeydeki her güç, kendi zenginleştirilmiş uranyum sigortasına sahip olmak isteyecektir; bölgesel nükleer savaşlar, bir olasılık halini alacaktır. Çok mu zorlama? Belki de, ama 1990’ların gümbürtülü günlerine bir zaman yolculuğuna inanmak da öyle. Analog zihinlerimiz, Avro bölgesinin başlangıç aşamasındaki parçalanmasının veya Çinli büyüme motorundaki bir şişmiş contanın üreteceği diferansiyel denklemlerin tümünü çözemiyor işte. 2008’de Wall Street’teki patlama, çeşitli uzmanlar tarafından az ya da çok kesinlikle görülmüştü, şimdi bize doğru gelmekte olan şey ise, herhangi bir Cassandra’nın, veya bu hususta, Karl Marx’ların tahminlerinin epeyce ötesindedir.

2. SAYGON’DAN KABİL’E

Neoliberal kıyamet gerçekten yakınsa, (iklim felaketini hafifletmek için her türlü şansı baltalamanın yanı sıra) Kuzey Atlantik finans sistemi ile Ortadoğu’yu eş zamanlı olarak havaya uçuran Washington ve Wall Street, baş ölüm melekleri olarak görüleceklerdir. Bush’un Irak ve Afganistan’ı işgali, tarihsel retrospektiften klasik bir kibirlinin hileli eylemleri olarak görülebilir: Washington açısından Moskova’nın çeyrek yüzyıl önceki Oksus seferinde olduğu kadar kötü şekilde sona erme riski barındıran uzun yıpratma ve zulüm savaşlarının izlediği çabuk kazanılmış Panzer zaferleri ve her şeye kadir olma illüzyonları. Birleşik Devletler, bir cephede Pakistan destekli Taliban ve diğer cephede İran destekli Şiiler tarafından engellenmiş durumda. Gökyüzünü suikast uçakları ile doldurma veya ölümcül bir NATO saldırısını koordine etme kabiliyetine sahip İsrail’le halen etle tırnak gibi bağlı olsa da, Washington, Irak’taki kuvvetleri için bir bağışıklık garanti edememiştir ve bu, dayanak bir Ortadoğu devletinde, muharebe alanındaki güçlerinin sayısını sınırlandırmaktadır. Tunus ve Mısır’daki demokratik ayaklanmalar, Obama ve Clinton’ın favori rejimlerinden ikisinin kellesinin uçurulmasını nazikçe alkışlamak zorunda kalışını gördü.

Geri çekilmenin aşikâr kazancı–ABD ordusunun gücü ve mali kaynakları daraltma hedeflerinin ve küresel ekonomik nüfuzun daha rasyonel bir dengesi–halen Tel Aviv’de kotarılan çılgın planların veya Suudi mutlakıyetçiliğine karşı ölümcül bir tehdidin tutsağı. Kanada’nın devasa ağır petrol rezervleri ve Allegheny doğalgaz kayaları, Ortadoğu havzalarına ABD’nin doğrudan bağımlılığını azaltsa da, Amerikan ekonomisinin, bazılarının iddia ettiği gibi Körfez’deki politikaların belirlediği, dünya pazarı enerji fiyatlarının zincirlerinden kurtulmasını sağlamıyorlar.

3. BİR ARAP 1848’İ

Tamamlanmamış Arap politik devrimi, kapsamı ve toplumsal enerjisi itibariyle destansıdır, 1848 veya 1989’la kıyaslanabilir bir tarihsel sürprizdir. AB tarafından reddedilmiş (görünen o ki bu pek de kötü bir şey değilmiş) Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı olan topraklarda merkezi bir nüfuz iddia etmesine imkan verirken, İsrail’i miadı dolmuş bir Soğuk Savaş ileri karakoluna dönüştürerek (dolayısıyla da her zamankinden daha tehlikeli ve öngörülmez kılarak), Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, demokrasinin özgün anlamının, NATO tarafından pazarlanan ıslah edilmiş versiyonlarından arındırılmasına da yardımcı oldu. Geçmiş ve mevcut “renkli devrimler”le provokatif paralellikler kurulabilir. 1848 ve 1989’la olduğu gibi, Arap mega intifadası, Mısır’ın ilk başta Fransa’ya, ikinci olarak ise Doğu Almanya’ya benzetilebileceği, bölgesel bir otokratik sisteme karşı zincirleme reaksiyon şeklinde gerçekleşen bir ayaklanma. Karşı devrimci Rusya’nın yerinde bugün Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri var. Filistinliler (analojiyi kırılma noktasına kadar gererek) Lehler gibi kaybedilmiş bir romantik dava iken, Türkiye liberal İngiltere’nin rolünü oynuyor; Şiiler ise, Slovaklar ve Sırplar gibi öfkeli dışlanmışlar rolünde. (Financial Times, yakın zamanda Obama’yı ‘yeni Metternich’ gibi düşünmeye teşvik etmişti.)

Söz konusu devrimlerin temel mekanizmalarını derinlikli şekilde anlamak için, Marx ve Engels’in ciltler dolusu 1848 el yazmalarının sayfalarını karıştırmaya değer (Troçki’nin sonraki yorumlarının yanı sıra). Bir örnek Marx’ın, Avrupa’daki hiçbir devrimin-demokratik veya sosyalist-Rusya büyük bir savaşta yenilgiye uğratılana veya içerden devrimle değişene dek başarılı olamayacağına yönelik, zaman içinde dogmaya dönüşen inancıdır. Suudi Arabistan’ı Rusya’nın yerine koyun, tez halen anlamını koruyor.

4. HALKIN PARTİSİ

Siyasal İslam, 1989 olaylarının Doğu Avrupalı liberallere verdiği kadar (artık belki de uzun ömürlü olmasa da) kapsamlı bir halk desteği kazanıyor. Aksi de olamazdı zaten. Son yarım yüzyıl boyunca, İsrail, ABD ve Suudi Arabistan-ilk ikisi işgal ederek, üçüncüsü dini propaganda üzerinden-Arap dünyasındaki seküler politikayı neredeyse yıkıma uğrattılar. Hatta, Şam’daki sığınağındaki son BAAS’çının kaçınılmaz şekilde devrilmesiyle, 1950’lerin büyük pan-Arap siyasal hareketlerinden (Nasırcılık, Komünizm, BAAS’çılık, Müslüman Kardeşler) geriye, Müslüman Kardeşler ile onun Vahabi rakipleri kalacak.

Müslüman Kardeşler, özellikle de doğum yeri olan Mısır’da, siyasal hareketin, 1940’ların sonunda halihazırda milyonlarla sayılmakta olan, Nil boyunca yoğun bir kitle desteğine rağmen iktidara gelmeyi 75 yıldan uzun süredir beklemiş evde kalmış kız kurusudur. En az beş Arap ülkesindeki bu çokuluslu yaşlı kurt siyasal hareketin dayanıklılığı, 2011 ayaklanması ile Avrupalı emsalleri arasındaki en önemli farklardan da biridir. Hem 1848’de hem de 1989’da, demokratik halk hareketleri yalnızca embriyo halinde siyasal örgütlere sahiptiler. Aslında 1848’de, ABD dışında, modern anlamda neredeyse hiç kitlesel siyasal parti yoktu. Öte yandan 1989-91’de, siyasal örgüt ve halkla ilişkiler boşluğunun yerini hızla, tabandan gelen gerçek liderliğin çoğunu kenara iten ve Alman muhafazakarları ile Wall Street komiserlerinden oluşan zorba bir güruh doldurdu.

Bunun tersine Müslüman Kardeşler, Mısır sahnesine sessiz ve alttan hâkim oldu. Yarı legal faaliyet gösteren kitlesel cephe örgütleri, yoksullar için kritik yardım ağlarını içeren bir alternatif devletin etkileyici unsurlarını inşa ettiler. Şehit listesi (Nasır tarafından 1966’da katledilen ‘İslamcı Lenin’ Seyyid Kutub’un da içinde bulunduğu), birçok dindar Mısırlı için, krallar zincirinin İngilizlere veya başkanların Amerikalılara olduğu kadar tanıdıklar. Müslüman Kardeşler, Batı’daki korkutucu imajına rağmen, Türkiye’de iktidardaki AKP tarafından temsil edilen serbest piyasa İslamcılarının görüşlerini kucaklayacak şekilde evrimleşti.

5. MISIR’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAIRE’İ Mİ?

Yine de, Mısır’ın parlamento seçimlerinin ilk aşamasının canlı bir şekilde gösterdiği üzere, Müslüman Kardeşler artık halk dininin tek temsilcisi olduğunu iddia edemez. Eğreti Selefi partisi El-Nur’un oyların tahminen yüzde 24’ünü kazanabilmesi (Müslüman Kardeşler’in yüzde 38’ine kıyasla), Mısır toplumunun köklerindeki çalkantıyı göstermektedir. Gerçekten de Selefiler, 25 Ocak devriminin başında ortalıkta görünmemelerine rağmen, artık Sünni dünyadaki en büyük kadro örgütünü oluşturabilirler. Müslüman Kardeşler’in eski ayakkabıları içinde ve Riyad’ın cömert mali desteği ile ilerleyerek, Kıptiler ile Sufiler arasına fesat soktular. İki İslamcı kamp arasındaki güç dengesini, önümüzdeki yıl ekmek fiyatları ve ordu konusundaki politika belirleyecek gibi. Müslüman Kardeşler iktidara son on yılda daha önce gelmiş olsaydı, küresel büyüme Türkiye yolunun hem çekiciliğini hem de olasılığını güçlendirmiş olurdu. Ancak tüm rüzgar gülleri artık iflası gösterdiğinden, Ankara’nın paradigması (tıpkı Güney Amerika’daki Brezilya modeli gibi), ekonomik başarısından soyunup önemli bir bölgesel cazibe kaybına uğrayabilir.

Öte yandan, Selefilerin kamuoyu imajı-yolsuzluğa bulaşmamış, antipolitik ve sekter- daha fazla sefalet ve İslam’a karşı tehdit algısı ile birleştiğinde otomatikman mıknatıs etkisi yaratacak. Mısır ordusunun bazı unsurlarının, Selefilerle örtülü veya resmi bir ittifaka yönelik ‘Pakistan seçeneği’ni değerlendirmiş olduğuna şüphe yok. Çeşitli koşullar bu senaryoyu hızlandırabilir: Generallerin, iktidarı devretmeye karşı devam eden direnişi; Müslüman Kardeşler’in ekonomik refah konusunda asgari halk beklentilerini karşılayamaması; veya liberal sol koalisyonun parlamento çoğunluklarının belirleyicisi haline gelmesi. (İsrail, Mısır demokrasisini tek bir hava saldırısı ile istikrarsızlaştırabilir. Sünni partiler İran’a bir saldırıya nasıl yanıt verirler?)

Mısır solu Nasır’dan beri On Sekizinci Brumaire’i çalışıyor. Halk oylamalarını, lümpen proleterleri, Napolyonvari egemenleri ve patates çuvallarını iyi biliyorlar. Grupçuk ve ağları, her kesimden işçilerle ve gençlikle ittifak içinde, Kasım’da Tahrir Meydanı’nın yeniden ele geçirilmesinin yanı sıra 25 Ocak devriminin de itici gücüydüler. İslami çoğunluklu bir hükümet, yeni solun ve bağımsız sendikaların örgütlenme ve açık kampanyalar yürütme hakkını garanti edecek mi? Bu, Mısır demokrasisinin turnusol kağıdı olacak.

6. AKDENİZ REJİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bu arada Güney Avrupa, Latin Amerika’nın 1980’lerde yaşadığı yapısal düzenlemeler ve zorla dayatılan kemer sıkma politikaları sebebiyle aynı yıkımla karşı karşıya. İroniler can alıcı. Kuzey merkezli Avrupa aniden akut bir amnezi vakası geliştirmiş olsa da, birkaç yıl önce finans basını İspanya’yı, Portekiz’i ve hatta Yunanistan’ı (artı AB dışı Türkiye’yi) kamu harcamalarını kesme ve büyüme oranlarını artırma konusundaki başarıları sebebiyle övüyordu. Wall Street bozgunu sonrasındaki ilk günlerde, AB’nin korkuları temel olarak İrlanda’ya, Baltık ülkelerine ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştı. Akdeniz bir bütün olarak, ses hızıyla Atlantik’i geçen finansal tsunamiden görece iyi korunmuş sayılıyordu.

Arap Akdenizi, yatırım sermayesi ve türev ticaretinin trombotik devrelerinde çok az paya sahipti ve bu nedenle finans krizinden minimum etkilendi. Güney Avrupa ise, genellikle itaatkar hükümetlere ve İspanya örneğindeki gibi güçlü bankalara sahipti. İtalya batmak için fazla büyük ve zenginken, küçük suçları devleti tehdit eden Yunanistan, baş ağrısıysa da, bir Liliput ekonomisiydi (AB GSMH’nın sadece yüzde 2’si). On sekiz ay sonra, Alman ve Avusturyalı aşırı sağcılar, Akdenizli refah kraliçelerinin, Yunanistan gün boyu isyan edebilsin ve İspanya daha uzun siesta yapabilsin diye uyanık burgerlere tasarruflarını teslim etmeleri ve çocuklarını satmaları için şantaj yaptığını haykırıyorlardı. Yine de Alman başarısının aslında Avro bölgesini tarumar ettiği üzerine akla çok daha yatkın bir yorum yapılabilir. Doğudaki düşük maliyetli “Meksikalıları”, mukayese edilemez verimlilik avantajları ve devasa ihracat fazlalıkları konusundaki Çin benzeri fanatizmi ile, Almanya güney Avrupa’daki Avrodaşlarına rekabette üstün geliyor. Bu arada AB bir bütün olarak, ücret ödemeleri, turizm ve yabancı yatırım üzerinden bilanço hesaplarına bağımlı kalmalarını sağlayacak şekilde, Türkiye ve petrol olmayan Kuzey Afrika ülkeleri ile en büyük göreli ihracat fazlalığını yaşıyor (2010’da 34 milyar dolar). Tüm Akdeniz, sonuç olarak, AB içindeki siklik talep ve faiz oranı hareketlerine akut bir hassasiyet içinde; oysa Almanya, Fransa ve İngiltere ile diğer zengin kuzey ülkeleri, şok emicileri olarak işlev görecek büyük ikincil pazarlara sahipler.

Avro, çoklu hıza sahip bu Grosseuropäische (Büyük Avrupa) ekonomisinin volanı. Almanya için Avro, ani değer kazanmaya daha az hassas olduğu için Berlin’in AB ekonomisi içindeki de facto veto gücünde çok az azalmaya sebep olurken Alman ihracatına rekabetçi fiyat sağlayan elverişli bir Alman Markı gibi işlev görüyor. Öte yandan Güney Avrupalılar için, bu iyi zamanlarda sermaye çeken ama kötü zamanlarda ticari açıklarla ve işsizlikle mücadele etmek için parasal araçların kullanımını engelleyen bir Faust yükü. Artık İber ve Helen frengisi İtalya’ya da bulaşmış durumda ve Fransa’yı da tehdit ettiğine göre, Avro-Avrupa’nın Berlin ve Paris’ten yükseldiğine dair zor sevilir bir vizyon: anlaşma revizyonu üzerinden mali entegrasyon. Para politikaları üzerinde kontrolünü zaten yitirmiş ve AB ve IMF teknokratlarının denetimi altında kamu sektörlerini kırpmayı zorla kabul etmiş olan borçlu ülkelerden, artık bütçeleri ve kamu harcamaları konusunda kalıcı bir Franko-Alman vetosunu kabul etmeleri isteniyor. On dokuzuncu yüzyılda, İngiltere Latin Amerika ve Asya’daki borçlu ülkelere böyle yedieminlikler empoze etmek için sık sık savaş gemilerini gönderirdi. Müttefikler Almanya’yı Versay’da benzer bir şekilde boyunduruk altına almışlar ve bu nedenle, Üçüncü Reich’ı dikmişlerdi.

İster Sarkozy-Merkel’e itaat etsinler, isterse batıp Avro bölgesinden (ve belki de AB’den) çıksınlar, Akdeniz ekonomileri yıllar boyu sürecek çürümeye ve hiper işsizliğe mahkûm ediliyorlar. Ancak halkları bu uykuya nazikçe dalmayacak. Gerçek toplumsal devrimlere 1970’lerde çok yaklaşmış olan Portekiz ve Yunanistan, Avrupa’daki en sert sol kanat kültürlere sahipler. İspanya’da, yeni muhafazakâr hükümet, yeniden canlanmış bir Birleşik Sola geniş ve davetkar bir hedef ve daha da büyük ama halen amorf olan gençlik hareketleri sunuyor. Hatta antikapitalizmin közleri, Avrupa’nın her yerini saracak alevleri körükleyebilir. Ancak göçmen karşıtı, Brüksel karşıtı sağ, Avro bölgesindeki çöküşten ve AB vagonlarının çekirdek yörüngesindeki dönüşünden, solun kazanacağından çok daha fazlasını kazanabilir. Mısır’daki Selefilerin veya ABD’deki Çay Partisi’nin durumunda olduğu gibi, Avrupa yeni sağ partileri kimlik politikalarına ve adrese teslim edilmeyi bekleyen paketlenmiş günah keçisi arama öfkesine sahipler. Batı Avrupa’da antikapitalist sol için olağan dışı bir hırs, komünistler tarafından 1945 sonrası otuz yıl boyunca tutulmuş olan siyasal alanın yeniden işgal edilmesi olacaktır. Öte yandan Marine Le Pen ve Geert Wilders öncülüğündeki hareketler, kendi ulusal politikalarında çok daha büyük ve iyi donanımlı muhafazakâr temsilcilik için makul ümitlere sahipler. Aşırı sağın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yerine geçmesi, onlara ilham verici bir şablon sunuyor.

7. İSYAN MOTORU

Avrupa ve ABD’de 1968’deki kampus isyanları, manen ve politik olarak Vietnam’daki Tet Saldırısı, Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri, Çin’deki kültür devrimi ve ABD’deki getto ayaklanmaları ile tetiklenmişti. Benzer şekilde geçtiğimiz yılın “Öfkelileri” ilk güçlerini Tunus ve Kahire örneklerinden aldılar. (Arap göçmenlerin güney Avrupa’daki milyonlarca çocuğu ve torunu, bu bağlantıyı en incelikli şekilde canlı ve militan kıldı.) Sonuç olarak, tutkulu 20’likler, şu anda Braudel’in temel Akdeniz’inin her iki kıyısında da meydanları işgal ediyorlar. Ancak 1968’de, Avrupa’da (Kuzey İrlanda’daki önemli istisna dışında) ve ABD’de protestolara katılan beyaz gençliğin çok azı, Güney ülkelerindeki muadillerinin varoluşsal gerçekliklerini paylaşıyordu. Derin şekilde yabancılaşmış olsalar da, birçoğu üniversite diplomalarını bolluk içindeki orta sınıf kariyerlerine dönüştürmek istiyordu. Bugün ise tersine, New York, Barselona ve Atina’daki protestocuların birçoğu, ebeveynlerinkinden dramatik ölçüde daha kötü geleceklerle yüz yüzeler ve Kazablanka ve İskenderiye’deki muadillerininkine daha yakınlar. (Zuccotti Park’ın bazı işgalcileri, on yıl önce mezun olmuş olsalar, bir koruma fonu veya yatırım bankasında, doğrudan yıllık $100,000 maaşlı işlere başlamış olacaklardı. Bugünse Starbucks’ta çalışıyorlar.)

ILO’ya göre, genç yetişkin işsizliği küresel olarak rekor seviyelerde—gençlik protestolarının olduğu ülkelerin birçoğunda yüzde 25 ila 50. Dahası, Arap devriminin Kuzey Afrika potasında, üniversite diploması iş olanağı ile ters orantılı. Aynı şekilde diğer ülkelerde de, eğitime aile yatırımı, girilen borç düşünüldüğünde, negatif sonuç yaratıyor, yani harcanan parayı karşılamıyor. Aynı anda, yüksek öğretime erişim de daha kısıtlı hale geldi, en dramatik olarak da ABD, İngiltere ve Şili’de.

8. BEDAVA YEMEK KUYRUKLARI

Ekonomik kriz halk varlıklarının deflasyonu (ABD, İrlanda ve İspanya’da ev değerleri ve dolayısıyla aile varlığı) ile temel tüketim maddelerinde, özellikle de yakıt ve gıdada aşırı enflasyonu birleştiriyor. Geniş fiyat trendlerinin iş döngüsü ile ahenkli hareket edeceğinin beklendiği klasik teoriye göre, bu olağan dışı bir çatallanma; gerçekte, çok daha kaygı verici olabilir. ABD’deki ve diğer yerlerdeki morgıç krizi, daha büyük finans krizlerinin parçası ve ya hükümet müdahalesi ile ya da alacak-değerinin basit yıkımı ile çözülecek. Endüstriyel Asya yavaşladığı ve Irak’taki üretim düzeyleri yükseldiği için ham petrolün taban fiyatı düşebilir. (Tavan petrol tartışması bana hem belirlenemez hem de bitmek bilmez görünüyor.) Ancak finans krizine ve endüstriyel yavaşlamaya büyük ölçüde dışsal olan güçlerce belirlenen gıda fiyatları, ikinci bir trend olarak yükselişte görünüyor. Hatta, büyüyen bir uzman görüşü korosu, 2000’lerin başından beri küresel gıda güvenliği sisteminin çökmekte olduğu uyarısını yapıyordu. Birden fazla sebep var ve bunlar birbirini de tetikliyor: tohumların ete ve biyoyakıt üretimine yönlenmesi; gıda sübvansiyonlarının ve fiyat desteklerinin neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılması; mahsul piyasalarındaki ve başta gelen tarımsal topraklardaki azgın spekülasyon; tarım araştırmalarına yatırım yapılmaması; değişken enerji fiyatları; toprakların yıpranması ve su havzalarının tükenmesi; kuraklık ve iklim değişimi vb. Daha yavaş büyümenin bu basınçları bir miktar azaltması ölçüsünde (örneğin Çin daha az et yiyor), nüfus artış hızı-bugünün protestocularının yaşam süresindeki başka üç milyar insan-talep yönlü basıncı koruyacaktır. (GMC’ler, mucizevi çözümler olarak sunuldular ancak mahsulleri korumaktan ziyade tarım şirketleri karlarına yönelikler.)

‘Ekmek’ Tahrir Meydanı’ndaki protestoların ilk talebiydi ve sözcük Arap Baharı’nda en azından Rus Ekimi’ndeki kadar yüksek sesle dillendirildi. Sebebi basit: Örneğin, sıradan Mısırlılar, aile bütçelerinin yüzde 60’ını ham petrole (ısınma, pişirme, ulaşım), una, nebati yağlara ve şekere harcıyorlar. 2008’de, bu temel gıda fiyatları aniden yüzde 25 artmıştı. Mısır’daki resmi yoksulluk oranı aniden yüzde 12 arttı. Aynı oranı diğer ‘orta gelirli’ ülkelere uygulayın, temel gıda enflasyonu Dünya Bankası’nın ‘yükselen orta sınıfı’ için önemli bir kesimini siler.

9. ÇİN’İN İNİŞİNİ BEKLERKEN

Marx, California’yı—Altına Hücum ve bunun sonucu olarak dünya ticaretine giren yüksek para—1840’ların devrimci döngüsünü vakitsiz şekilde sona erdirmekle suçlamıştı. 2008’in hemen sonrasında, BRIC adı verilen ülkeler yeni California oldular. Wall Street zeplini gökten düştü ve yere çakıldı, ancak Çin; Brezilya ve Güneydoğu Asya ile yakın formasyon içinde, birlikte uçmaya devam etti. Hindistan ve Rusya da uçaklarını havada tutmayı becerdiler. BRIC ülkelerinin havada kalma dayanıklılığı, yatırım danışmanlarını, ekonomi yazarlarını ve profesyonel astrologları hayrete düşürdü. Bunların tümü Çin’in veya Hindistan’ın dünyayı artık tek elle tutabileceğini veya Brezilya’nın yakında İspanya kadar zengin olacağını iddia ediyor. Sevinçten kendini kaybetmiş bönlükleri, elbette Çin Halk Bankası’ndaki Houdini’lerin kullandığı el çabukluğu teknikleri konusundaki cahilliklerinden kaynaklanıyor. Pekin, tam aksine, uzun süredir ülkenin ihracata aşırı bağımlılığı, hane halkı satın alma gücünün yetersizliği ve uygun maliyetli konut kıtlığının mevcudiyeti ve bunlarla yan yana giden kocaman gayrimenkul balonu konusunda belirgin korkular sergiliyor.

Geçtiğimiz sonbaharın sonlarında, Çin optimistlerinden gelen inanç makaleleri aniden yorum sayfalarından kayboldu ve ‘sert iniş’ senaryosu kitapçıların favorisi oldu. Çin liderliği de dahil hiç kimse, ekonominin küresel karşı rüzgara rağmen daha ne kadar süre bu vaziyette kalabileceğini bilemiyor. Ancak yabancı yolcuların kaçınılmaz felaket listesi yapıldı bile: Güney Amerika, Avustralya, Afrika’nın büyük bölümü ve Güneydoğu Asya’nın çoğu. Ve Çin ile ABD’nin yaptığından daha fazla ticaret yapan-özel olarak dikkat çekici şekilde-Almanya. Enikonu nirengilenmiş küresel durgunluk, elbette, başta atıfta bulunduğum bu doğrusal olmayan kabustur. Halkın ekonomik gelişme beklentilerinin yakın zamanda bu derece yükseldiği BRIC ülkelerinde, yeniden sefilleşmenin acısının pek dayanılmaz olacağını söylemek, neredeyse totolojidir. Binlerce meydan işgal edilebilir. Buna Tiananmen adındaki de dahil.

İmalattaki işgücünün mutlak veya göreli boyutunun son nesilde dramatik şekilde daraldığı ülkelerde yaşayan Batılı post Marksistler, bizi ‘çokluklar’, yatay kendiliğindenlikler gibi şeyler üzerine düşünmeye zorlayarak tembelce proleter aktörün artık geçerliliğini yitirip yitirmediği üzerine dalıp gidiyorlar. Ancak bu Das Kapital’in, Viktorya İngiltere’si veya New Deal Amerika’sından çok daha isabetli şekilde tarif ettiği büyük sanayileşen toplumdaki bir tartışma değil. İki yüz milyon Çinli fabrika işçisi, madencisi ve inşaat işçisi gezegendeki en tehlikeli sınıfı oluşturuyorlar. (İsterseniz Pekin Devlet Konseyi’ne bir sorun.) Balondan tamamen uyanışları sosyalist bir dünyanın olası olup olmadığını belirleyebilir.

NLR

Putin Washington’u Neden Deli Ediyor? – Pepe Escobar

Geçmişi (Saddam, Usame, Kaffadi) ve şimdiyi (Esad, Ahmedinejad) unutun. Öngörülebilir gelecekte, Washington’un – ve ayrıca onun azgın NATO ortakları ile muhtelif medya kuruluşlarının – başta gelen öcüsünün, dönüşü muhteşem olan Rusya Başkanı Vladimir Putin’den başkasının olmayacağına bir şişe Petrus 1989 üzerine iddiaya girilebilir (mesele önümüzdeki altı yıl gündemde olacak).

Ve hiç kuşkusuz, Putinatör Vlad, bunu gayet severek yapacak. Tam olarak istediği yere dönmüş durumda, Rusya’nın başkomutanı olarak ordunun, dış politikanın ve tüm ulusal güvenlik meselelerinin başında.

Anglo-Amerikan elitler, Putin’in “neredeyse her alanda ulusal sınırlarını” durmak bilmeksizin aşan ve “demokrasi ile hiçbir şekilde alakası olmayan bir sistem üzerinden” takıntılı şekilde tek kutuplu emperyal ajandaları nedeniyle o zamanki George W. Bush yönetimine verip veriştirdiği ve şimdilerde efsaneye dönmüş olan 2007 Münih konuşmasını anarak kıvranıp duruyorlar.

Washington ve yardakçıları işte böyle uyarılmıştı. Geçtiğimiz Pazar yapılan seçimler öncesinde, Putin “Esaslar” adındaki yol haritasını açıklamıştı; Suriye’ye savaşa hayır; İran’a savaşa hayır; “insani amaçlı bombalamaya” veya “renkli devrimler” kışkırtmasına hayır – bunların tümü yeni bir konseptin, “yasadışı yumuşak güç araçları”nın parçasıydı. Putin için, Washington’un elinden çıkma Yeni Dünya Düzeni hiçbir yere varamaz. Esas olan “eski ve halen geçerliliğini koruyan bağımsız devlet ilkesidir”.

Sebebi belli. Putin Libya’ya bakıyor ve NATO’nun “insani amaçlı bombalama” üzerinden getirdiği “kurtuluş”un şiddet dolu, geriletici sonuçlarını görüyor; el Kaide bağlantılı milislerin kontrolünde parçalara ayrılmış bir ülke; daha gelişmiş Trablus’tan ayrılan geri kalmış Sirenayka ve yeni emir olarak iktidara gelen, son kralın bir akrabası; hepsi de Suudi modeli demokratların keyfine göre.

Daha da önemli esaslar; Rusya’yı çevreleyen hiçbir ABD üssü olmayacak; sistemin Rusya’yı asla hedeflemeyeceğine dair katı kabuller olmaksızın ABD füze savunmasına hayır ve yükselmekte olan güçler grubu BRICS arasında giderek yakınlaşan bir işbirliği.

Bunların birçoğu Putin’in daha önceki yol haritasında (A new integration project for Eurasia: The future in the making yazısında) zaten ima edilmişti. Avrasya için yeni entegrasyon projesi: Gelecek yapım aşamasında. Putin’in NATO, IMF ve neoliberalizme karşı hareketi bu. Avrasya Birliği’ni tüm Orta Asya’ya yayılan “modern bir ekonomi ve para birliği” olarak görüyor.

Putin için, Suriye önemli bir detay (özellikle de NATO’nun kapatılmasından büyük hoşnutluk duyacağı Rusya’nın Tartus limanındaki Akdeniz deniz üssü için). Ama meselenin özü Avrasya entegrasyonu. Putin, “Avrupa ile dinamik Asya Pasifik bölgesi arasında etkili bir bağlantı sağlayarak günümüz dünyasının kutuplarından biri haline gelebilecek güçlü bir uluslarüstü birliği” koordine etme çabalarını ortaya koydukça, NATO’cuların topluca ödleri patlıyor.
Zıt yol haritası Obama ile Hillary’nin Pasifik doktrini olacaktır. Ne kadar heyecanlı, değil mi?

Putin Boru Hattı Kartını Oynuyor

Rusya’nın bir mega enerji süper gücü (petrol ve gaz, Rusya ihracatının üçte ikisini, federal bütçenin yarısını ve toplam iç üretiminin yüzde 20’sini oluşturuyor) olarak yeniden dirilişine neredeyse tek başına ön ayak olan Putin’dir. Dolayısıyla boru hattı kartı önemini koruyacak.

Ve büyük ölçüde gaza odaklanacak; Rusya küresel gaz tedarikinin en az yüzde 30’unu elinde bulundurmasına rağmen, likit doğalgaz (LNG) üretimi küresel pazar payının yüzde 5’inden azdır. İlk on üreticiden biri bile değildir.

Putin, Rusya’nın petrol üretimini günlük 10 milyon varilin üzerinde tutmak için Kuzey Kutbu’nda epeyce yabancı yatırıma – Batı’dan ve özellikle de Asya’dan – ihtiyaç duyacağını biliyor. Ve Çin ile Doğu Siberya gaz alanlarını merkez alan kompleks, kapsamlı, trilyon dolarlık bir anlaşma yapması gerekiyor; Doğu Siberya Pasifik Okyanusu (ESPO) boru hattı üzerinden petrol hattının icabına çoktan bakıldı. Putin, Çin için bu anlaşmanın, Washington’un Asya’ya doğru hilebaz yönlenişine karşı enerjiyi güvenceye alma açısından hayati önemde bir karşı darbe olduğunu biliyor.

Putin ayrıca, 22 milyar dolarlık devasa bir maliyetle bitebilecek olan Güney Akımı boru hattını konsolide etmek için de her şeyi yapacaktır (Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya arasında hissedar anlaşması halihazırda imzalanmış durumda. Güney Akımı, Rus gazını Karadeniz altından Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Slovakya üzerinden AB’nin güney kısmına sağlamaktadır). Güney Akımı faaliyete geçerse rakip boru hattı Nabucco şahmat olacaktır; bu da Washington baskısına ve Bürksel bürokratlarına karşı büyük bir Rus zaferi demektir.

Yüksek siyasetin ve boru hattı coğrafyasının kritik kesişim noktasında, her an her şey olabilir. Putin bir kez daha bir başka Washington yol haritası ile karşılaşacaktır – pek de başarılı olmayan Yeni İpek Yolu (Bkz. US’s post-2014 Afghan agenda falters (ABD’nin 2014 sonrası Afgan ajandası bocalıyor), Asia Times Online, 4 Kasım 2011).

Ve çantada bir de joker var – Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ). Çin’in İran ile işbirliğine ne kadar ilgiliyle Putin de Pakistan’ın tam üye olmasını en az o kadar isteyecektir. Rusya, Çin, Pakistan ve İran yalnızca ekonomik entegrasyonlarını değil, mottosu “bağlantısızlık, çatışmasızlık ve başka ülkelerin içişlerine müdahalesizlik” olan, güçlendirilmiş bir ŞİÖ içinde karşılıklı güvenliklerini de koordine ettiklerinden, tüm bunların yansımalar deprem etkisi yaratacaktır.

Putin, Rusya, Orta Asya ve İran’ın dünya gaz rezervlerinin en az yüzde 50’sini ellerinde bulundururken ve İran ile Pakistan fiilen ŞİÖ üyesiyken, oyunun adını – Avrasya değilse bile – Asya entegrasyonu olarak görüyor. ŞİÖ, ekonomi/güvenlik açısından bir güç merkezi olarak gelişirken, buna paralel olarak boru hattı coğrayfası da ŞİÖ’nün NATO’ya bir karşı darbe olarak tam entegrasyonunu hızlandırıyor. Bölgesel oyuncuların kendileri neyin daha önemli olduğuna karar verecekler – bu mu yoksa Washington’da icat edilen Yeni İpek Yolu mu.

Hataya yer yok. Putin’in ara vermeksizin şeytanlaştırılması ve Rusya’nın başkanlık seçimlerinin meşruiyetini ortadan kaldırmaya dönük sayısız girişimin arkasında, Washington ve Anglo-Amerikan elitlerinin bazı çok öfkeli ve güçlü kesimleri var.

Putin’in her cephede zorlu bir müzakereci olacağını biliyorlar. Moskova’nın Çin ile giderek yakınlaşan bir işbirliğine gireceğini biliyorlar; Afganistan’da kalıcı NATO üslerini engelleme konusunda; Pakistan’ın stratejik bağımsızlığını kolaylaştırma konusunda; füze savunmasına muhalefet etme konusunda; İran’a saldırılmamasını sağlama konusunda.

Putin kötünün de kötüsü olacak çünkü Washington’un planları açısından (adına ister Büyük Ortadoğu, ister Yeni İpek Yolu, ister Tam Spektrumlu Hakimiyet, isterse de Amerika’nın Pasifik Yüzyılı desinler) dünyada daha zorlu bir düşman olamazdı. Baylar ve bayanlar, gümbürtüye hazır olun.
Asia Times Online