Etiket arşivi: Kapitalizm

Fuhuş Ne Seks Ne de Meslektir, Sadece Sömürüdür – Mickey Meji

Mickey Meji

Çeviren: S. Erdem Türközü

Otuz dokuz yaşında şimdi üç çocuğu olan bekâr bir anneyim – aslında dört çocuğum vardı ama en büyük oğlum, iki yıl önce, 21 yaşındayken vefat etti. Cape Town’da doğdum, üç çocuğun sonuncusu ve tek kız olanıydım.

Annem doğduğumda dul kalmıştı ve ev işçisiydi. Bizi büyütmek için tek başına mücadele etti.

1994’ün hemen öncesinde ve sonrasında, ilk demokratik seçimler sırasında – beyaz insanların birçoğunun ülkeyi terk etmeye zorlanacaklarını ve kaçmak zorunda kalacaklarını düşündüğü zamanlarda – annem işini kaybetti. Annem yatılı ev işçisiydi ve işverenleri ülkeyi terk edince kente taşınmak zorunda kaldık.

Her şey bizim için çok değişti.

Birçok şeye maruz kaldım ve 16 yaşımda çocuk sahibi oldum ve ardından 19’umda bir tane daha.

Okumaya devam et

Zizek: Pandemi sonrası bildiğimiz dünya nostaljiden ibaret olacak

Birincil tehdidin barbarlığa ve hayatta kalmak için herkesin birbirine girdiği bir şiddet ortamına gidiş olduğunu düşünmüyorum. “İnsan yüzlü barbarlıktan” korkuyorum asıl—bize istemeye istemeye ve hatta sempati ile dayatılan, toplumsal etiğimizin sac ayaklarını ortadan kaldıran mesajlarla birlikte uzmanların sunduğu kanıtlara dayandırılan insanlık dışı yollarla hayatta kalmak, medeniyetin ayakta kalması. Örneğin, yaşlı ve elden ayaktan düşmüşlerimizi ne yapacağız? Onlara, maliyet göz önünde bulundurulmaksızın koşulsuz şartsız yardım edilmeli.

Okumaya devam et

Yüzleştiğimiz Sınama Karantina ya da Yalıtım Değil, Toplumlar Yeniden Hareket Etmeye Başladığında Ne Olacağı – Slavoj Žižek

Slavoj Žižek, “otoriterler bu krizi sömürüyor,” diyor.

Çin Hong Kong’da başarılı olursa Tayvan’ın ele geçirilmesi sonraki adım olabilir – ardından da tam teşekküllü bir Pasifik Savaşı.

Kazadan sonra Çernobil bölgesinde yaşam üzerine bir belgeselde, tahliye emirlerine karşı çıkan ve devlet yetkilileri tarafından unutulmuş sıradan bir çiftçi ailesi, kulübelerinde yaşamlarını basitçe sürdürürken gösterilir. Onlar gizemli nükleer ışınlara inanmaz – doğa oradadır ve yaşam onlar için basitçe sürüp gitmektedir. Onlar şanslıdır, “radyasyonun ciddi biçimde onları etkilemediğini” söylemektedirler.

Okumaya devam et

Koronavirüs sonrası evden çalışmak patronlara işçilerin yaşamları üzerinde daha büyük bir denetim verecektir – Luke Savage

Evlerini ya da apartman dairelerini hiçbir zaman terk etmeyenlerin, insanların örgütlenmesine ve çalışma koşullarını dönüştürmesine izin veren türden ilişkileri geliştirmek şöyle dursun, iş arkadaşlarıyla konuşarak ya da bir yönetici aleyhine özel bir şakayı paylaşarak zaman geçirmesi bile daha az olasıdır.

4 Haziran 2020

Okumaya devam et

Toplumsal Salgın: Çin’de Mikrobiyolojik Sınıf Savaşı

Kazan

Wuhan, insanı bezdiren sıcak ve nemli yazı sebebiyle halk arasında Çin’in “dört kazanı”ndan (四大火炉) biri olarak bilinir. Diğerleri ise Chongqing, Nanjing ve Nanchang/Changsha’dır. Dördü de Yangtze nehri havzası boyunca uzanan, uzun tarihlere sahip canlı şehirlerdir. Ama bu dördü içinde Wuhan, gerçekten de kazanlarla bezelidir: devasa şehir kompleksi, çelik, beton ve Çin’in inşaatla bağlantılı diğer endüstrileri için bir tür çekirdek işlevi görmektedir. Şehrin manzarası, devlet malı olan döküntü haldeki demir ve çelik dökümhanelerinin yavaşça soğuyan yüksek fırınları ile doludur. Bugün aşırı üretimin basıncı altında ezildiği için tartışmalı ve yeni bir küçülme, özelleştirme ve genel yeniden yapılanma evresine girmeye zorlanmaktadır ve bu durum, son beş yılda sayısız büyük grev ve protestoya yol açmıştır. Şehir esasen Çin’in inşaat başkentidir. Dolayısıyla, Çin ekonomisinin altyapı ve emlak projelerine aktarılan yatırım fonlarıyla büyüdüğü yıllar olan küresel ekonomik kriz sonrası dönemde özellikle önemli bir rol oynamıştır. Wuhan, inşaat malzemelerini ve mühendislerini fazlasıyla karşılayarak yalnızca bu balonu beslemekle kalmamış, bunu yaparken kendisi de emlak sektörü hızla gelişen bir şehir haline gelmiştir. Kendi hesaplamalarımıza göre, 2018-2019’da, Wuhan’da inşaat şantiyelerine ayrılan toplam alan, bir bütün olarak Hong Kong adasına eşittir.

Ama kriz sonrası Çin ekonomisini sürükleyen bu kazan, tıpkı kendi demir ve çelik dökümhaneleri gibi, artık soğuyor görünmektedir. Bu süreç halihazırda başlamış olsa da, şimdi bu metafor, bir zamanların canlı şehri bir aydan uzun süredir izole durumda olduğu ve sokakları hükümet emriyle boşaltıldığı için, artık sadece ekonomik değildir. “Yapabileceğiniz en büyük katkı bir araya toplanmamak ve kaosa sebep olmamak,” diyor Çin Komünist Partisi’nin propaganda bakanlığı tarafından çıkarılan Guangming Daily gazetesinin bir manşeti. Bugün Wuhan’ın geniş yeni caddelerinin ve bu caddelerin iki yanına sıralanmış parıltılı çelik ve cam binalarının hepsi, kış yavaş yavaş çekilip Çin Yeni Yılı (25 Ocak, Cumartesi) yaklaşır ve şehir geniş kapsamlı karantina kısıtlaması altında olduğu yerde sayarken, soğuk ve boş. Yeni koronavirüs (virüs “SARS-COV-2,” yol açtığı hastalık ise “COVID-19” olarak adlandırıldı) salgınının iki binden fazla (öncülü olan 2003 SARS epidemisinden de fazla) insanı öldürdüğü Çin’de, kişinin kendini izole etmesi, herkes için iyi bir tavsiye. Tüm ülke, SARS sırasında olduğu gibi, tecritte. Okullar kapalı ve insanlar ülke çapında evlerine kapanmış durumda. Neredeyse tüm ekonomik faaliyet, 25 Ocak’taki Çin Yeni Yılı tatili için durduruldu ama duraklama, epideminin yayılmasını engellemek için bir ay daha uzatıldı. Çin’in kazanları yanmayı bırakmış, ya da en azından, akkor şeklinde hafif hafif yanan kömürlere dönüşmüş görünüyor. Şehir, koronavirüs kalabalık nüfusunu kontrolden çıkmış bir yüksek ateş gibi kasıp kavururken, bir bakıma başka türlü bir kazana dönüştü.

Salgından, bir virüs suşunun Wuhan Viroloji Enstitüsü’nden komplo sonucu ve/veya yanlışlıkla sızdığından (sosyal medyada, özellikle de paranoyak Hong Kong ve Tayvan Facebook gönderileri üzerinden yayılan ama artık Batı’daki muhafazakar basın ve askeri çıkarlar tarafından da şişirilen şaibeli bir iddia) Çin halkının “kirli” veya “tuhaf” gıda çeşitlerini tüketme eğilimine (virüs salgını, kesin kaynak burası olmasa bile, vahşi hayvanlar ve diğer nadir hayvanlar konusunda uzmanlaşmış yarı yasal ‘canlı hayvan pazarları’nda satılan yarasalara veya yılanlara bağlandığından) kadar bir sürü şey, hatalı bir şekilde sorumlu tutuldu. Her iki tema da, Çin hakkındaki haberlerde yaygın görülen aşikar savaş çığırtkanlığını ve oryantalizmi sergiliyor ve bir dizi makalede bu temel gerçeğe işaret edildi. Ama bu tepkiler bile, medyadaki çılgınlığın altında yatan çok daha acımasız dinamikleri ortaya çıkarmaya çok çok daha az zaman harcayarak, yalnızca virüsün kültürel açıdan nasıl algılandığına odaklanma eğilimde.

Bunun birazcık daha karmaşık bir varyantı, retorik olarak etkili olmak adına olası siyasi sonuçları abartsa da, en azından ekonomik sonuçları anlıyor. Burada, standart şahin politikacılardan şaşkınlıktan lattesini döken liberallere kadar olağan şüphelileri buluyoruz: National Review’den New York Times’a kadar basın kuruluşları, havada bir ayaklanmanın esintisi bile olmamasına rağmen, salgının ÇKP açısından bir “meşruiyet krizi”ne neden olabileceğini halihazırda söylemiş durumda. Ama bu tahminlerde bir parça gerçeklik payı var: karantinanın ekonomik boyutunu kavrıyorlar—bu, hisse senedi portföyleri kafataslarından daha kalın olan gazetecilerin kesinlikle fark edeceği bir şey. Çünkü hakikat şu ki, hükümetin kişisel tecrit çağrılarına rağmen, üretimin gereklerini yerine getirmek için insanlar kısa bir süre sonra “bir araya gelmeye” zorlanabilirler. En son tahminlere göre, epidemi şu durumda bile Çin’in GSMH’nın büyümesinin bu yıl yüzde 5’e yavaşlamasına sebep olacak. Bu oran, geçen yıl zaten zayıf olan yüzde 6’nın da altında ve son otuz yılın en düşük seviyesi.  Bazı analistler, 1. çeyrek büyümesinin yüzde 4 ya da daha altına düşebileceğini söylediler ve bunun olması, bir tür küresel resesyonu tetikleyebilir. Daha önce akla bile getirilmeyen bir soru ortaya çıkıyor: Çin kazanı soğumaya başladığında, küresel ekonomiye ne olur?

Çin’in kendisi içinde, bu olayın nihai gidişatını öngörmek zor ama içinde bulunduğumuz an, toplum hakkında nadir, kolektif bir sorgulama ve öğrenme sürecini halihazırda getirmiş durumda. Epidemi, en iyimser tahminle 80.000’e yakın insanı doğrudan etkiledi ama kapitalizm altında yaşayan, güvencesiz bir önyansıtma momentine sıkışıp kalmış 1,4 milyar insanın gündelik yaşamı açısından tam bir şok oldu. Bu moment, korku dolu olsa da, herkesin aynı anda bazı derin sorular sormasına yol açtı: Bana ne olacak? Çocuklarıma, aileme ve dostlarıma? Yemek bulabilecek miyiz? Maaşımı alabilecek miyim? Kiramı ödeyebilecek miyim? Tüm bunların sorumlusu kim? Tuhaf bir şekilde, bu sübjektif deneyim bir kitle grevine bir şekilde benziyor–ama spontane olmayışı, tepeden inme karakteri ve özellikle de gayriihtiyari hiper atomizasyonu ile, kendi boğuk siyasi mevcudiyetimizin temel muammalarını önceki yüzyılın gerçek kitle grevlerinin kendi çağlarının çelişkilerini açığa vuruşu kadar net bir şekilde gösteren bir grev. O halde karantina, toplumcul özü boşalmış olsa da, hem aklı hem de ekonomiyi şok edebilen bir greve benzer. Bu hakikat, onu üzerine derin şekilde düşünmeyi hakkeder hale getiriyor.

Elbette, ÇKP’nin iktidardan devrilmesinin eli kulağında olduğu spekülasyonu, herkesin görebileceği gibi, saçmalıktan ibaret. Bu kehaneti tekrarlamak, New Yorker ile Economist’in favori hobilerinden biri. Öte yandan, alışageldik medya bastırma protokolleri işletiliyor: eski tarz yayınlarda çıkan açıktan ırkçı kitlesel medya serbest kürsü yazılarına, internet platformunda yayınlanan, oryantalizm ve diğer ideolojik yansımalarıyla polemik yapan bir sürü düşünce yazısı ile karşılık veriliyor.  Ama bu tartışma neredeyse bütünüyle sadece olan bitenlerin aktarımı düzeyinde kalıyor ya da en iyi ihtimalle, hastalığın kontrol altına alınmasına yönelik tedbirlere ve epideminin ekonomik sonuçlarına değiniyor; bu gibi hastalıkların nasıl olup da ortaya çıktığı sorularını hiçbir şekilde sormuyor. Ancak bu bile yeterli düzeyde yapılmıyor. Bugün Müfettiş Gadget Marksistliği ile kötü adamın maskesini indirip, “Evet, koronavirüse sebep olan gerçekten de kapitalizmmiş!” demenin zamanı değil. Bu, rejim değişikliği kokusu almak için ortalıkta dolaşan yabancı yorumcuların yaptığından daha zekice olmayacaktır. Elbette kapitalizm kabahatli—ama sosyo-ekonomik alan, biyolojik olanla tam olarak nasıl ilişkileniyor ve tüm bu deneyimden daha derin ne tür dersler çıkarılabilir?

Bu bakımdan, salgın iki konuda derinlemesine düşünme fırsatı sunuyor: Birincisi, kapitalist üretimin insan haricindeki dünya ile nasıl ilişki kurduğu hakkında daha temel bir düzeyde esaslı sorular sorabileceğimiz öğretici bir zemin yaratıyor: mikrobiyolojik alt tabakası da dahil olmak üzere “doğal dünya”nın, toplumun üretimi nasıl örgütlediğine gönderme yapmaksızın anlaşılamayacağı (çünkü ikisi, aslında birbirinden ayrı değildir).  Bu aynı zamanda da, adını hakkeden tek komünizmin, tamamen politikleşmiş bir doğacılık potansiyeli içeren bir komünizm olduğunun hatırlatıcısıdır. İkincisi, bu tecrit momentini, Çin toplumunun mevcut durumu üzerine kendi bakış açımızla derinlemesine düşünmek için de kullanabilir. Bazı şeyler, ancak her şey beklenmedik bir şekilde durduğunda netleşiyor ve bu tür bir yavaşlama, daha önce üzeri örtülü olan gerilimleri görünür hale getirmeden edemiyor. Bu doğrultuda, aşağıda bu iki soruyu ele alacak ve yalnızca kapitalist birikimin böyle salgınları nasıl ürettiğini değil, salgının ortaya çıktığı momentin kendisinin, denetim sistemlerinin kapsamını gündelik yaşamın ta içine kadar genişletmek için bir mazeret daha sunarken, insanlara etraflarındaki dünyanın görülmemiş potansiyellerini ve bağımlılıklarını görünür kılan nasıl bir aykırı siyasal kriz durumu olduğunu da göstereceğiz.

O vakit bu dört kazanın altında, daha temel, dünyanın sanayi merkezlerine enerji sağlayan bir kazan bulunuyor: kapitalist tarım ve kentleşmenin evrimsel düdüklü tenceresi. Bu, giderek daha da yıkıcılaşan salgınların doğup dönüşüm geçirdiği, zoonotik [hayvandan insana] sıçramaya neden olduğu ve ardından agresifçe insan nüfusunu kat ettiği ideal ortamı sağlıyor.

Salgınların Üretilmesi

Şu anki epideminin arkasındaki virüs (SARS-COV-2), 2003’teki öncülü SARS-COV’un yanı sıra ondan önceki kuş gribi ve domuz gribi gibi, ekonomi ile epidemiyolojinin bağlantı noktasında doğdu. Hayvanların adını taşıyan bu kadar çok virüs olması tesadüf değil: Yeni hastalıkların insan nüfusuna yayılması, neredeyse daima zoonotik transfer denilen şeyin bir ürünü: yani enfeksiyonlar hayvanlardan insanlara sıçrıyor. Bir türden diğerine bu sıçramaya sebep olan koşullar, yakınlık ve düzenli temas gibi şeyler ve bunların hepsi hastalığı evrim geçirmeye zorlayan ortamı oluşturuyor. İnsanlar ile hayvanlar arasındaki bu ilişki değiştiğinde, böyle hastalıkların evrim geçirdiği koşullar da değişiyor. O vakit bu dört kazanın altında, daha temel, dünyanın sanayi merkezlerine enerji sağlayan bir kazan bulunuyor: kapitalist tarım ve kentleşmenin evrimsel düdüklü tenceresi. Bu, giderek daha da yıkıcılaşan salgınların doğup dönüşüm geçirdiği, zoonotik [hayvandan insana] sıçramaya neden olduğu ve ardından agresifçe insan nüfusunu kat ettiği ideal ortamı sağlıyor. Buna, “vahşi” suşların, yerel ekosistemlerin içinde giderek daha ekstansif tarımsal istilalara itilen insanlarla karşılaştığı ekonominin kenarlarında gerçekleşen benzer şekilde yoğun süreçler de ekleniyor. En yeni koronavirüs, “vahşi” kökenleri ve küresel ekonominin yoğun şekilde sanayileşmiş ve kentleşmiş merkezine ani yayılışı ile, yeni politik ekonomi salgınları çağımızın iki boyutunu da temsil ediyor.

Buradaki temel fikir, en kapsamlı şekilde, 2016 tarihli Big Farms Make Big Flu kitabıyla kapitalist tarım ile yakın dönemin SARS’tan Ebola’ya kadar epidemileri arasındaki bağlantıyı teferruatlı bir şekilde ortaya koymuş olan Robert G. Wallace gibi sol görüşlü biyologlar tarafından geliştirildi.[i] Bu epidemiler, iki kategoriye ayrılabilir: Tarımsal ekonomik üretimin (1) merkezinde ve (2) hinterlandında ortaya çıkanlar. Wallace, kuş gribi olarak da bilinen H5N1’in yayılışının izini sürerken, üretken merkezde ortaya çıkan bu epidemiler için kilit önemdeki sayısız coğrafi faktörü özetliyor:

En yoksul ülkelerin birçoğunun kırsal manzarası, bugün kent çevresine birikmiş gecekondu mahallelerine sırtını vermiş, hiçbir düzenlemeye tabi tutulmayan tarımsal işletmelerle karakterize oluyor. Savunmasız bölgelerdeki denetimsiz bulaşma, H5N1’in insana özgü karakteristikler geliştirebileceği genetik varyasyonu arttırıyor. Üç kıtada yayılarak hızla evrim geçiren H5N1, yaygın konakçı tiplerinin, kümes hayvancılığı biçimlerinin ve hayvan sağlığı tedbirlerinin yerele özgü bileşenleri dahil olmak üzere, artan çeşitlilikteki sosyo-ekolojik ortamlarla da temas ediyor.[ii]

Bu yayılma elbette küresel emptia devreleri ve kapitalist ekonomik coğrafyayı tanımlayan düzenli emek göçleri ile birlikte hareket ediyor. Sonuç, virüsün, en fit varyantların diğerlerini saf dışı bırakmasını sağlayacak şekilde giderek kısalan bir zaman zarfında giderek artan sayıdaki evrimsel yoldan karşımıza çıktığı “şiddetini yükselten bir tür demik [bir yöre halkının] seleksiyon[u].”

Ama bu, ulaşılacak en kolay sonuç ve halihazırda ana akım basında yaygın: “küreselleşme”nin bu gibi hastalıkların daha hızlı yayılmasını mümkün kıldığı gerçeği—ancak burada önemli bir ek yapmak ve, bu sirkülasyon sürecinin kendisinin, virüsü daha hızlı mutasyon geçirmeye tahrik ettiğini not etmek gerek. Ama gerçek soru bundan daha önce geliyor: sirkülasyonun bu gibi hastalıkların direncini geliştirmesinden önce, sermayenin temel mantığı, daha önce izole veya zararsız olan viral suşları alıyor ve onları, hızlı viral yaşam döngüleri, taşıyıcı türler arasında zoonotik sıçrama kapasitesi ve hızla yeni bulaş taşıyıcıları geliştirme kapasitesi gibi, salgınlara yol açan belirli özellikleri destekleyen hiper rekabetçi ortamlara yerleştiriyor. Bu suşlar tam da öldürücülükleri sebebiyle öne çıkıyor. Mutlak veriler ışığında, daha öldürücü suşlar geliştirmek tam aksi bir etki yaratırdı gibi görünüyor çünkü konağı daha erken öldürmek, virüsün yayılması için daha az süre anlamına geliyor. Soğuk algınlığı bu ilkeye iyi bir örnek: genellikle düşük yoğunluk seviyelerini sürdürmek, nüfusa geniş şekilde yayılmasını kolaylaştırıyor. Ama belirli ortamlarda, bunun aksi bir mantık çok daha fazla geçerlilik kazanıyor: bir virüs, birbirine yakın yaşayan aynı türden çok sayıda konağa sahip olduğunda, özellikle de bu konakların ömrü zaten kısalmışsa, artan öldürücülük evrimsel bir avantaja dönüşüyor.

Yine, kuş gribi bunun çarpıcı bir örneği. Wallace, yapılan çalışmaların “neredeyse tüm grip alt türlerinin nihai kaynak rezervuarı olan vahşi kuş popülasyonlarında, hiçbir endemik yüksek oranda patojenik [grip] suşu” göstermediğine işaret ediyor.[iii] Bunun yerine, endüstriyel çiftliklerde iç içe yaşayan evcilleştirilmiş popülasyonlar, böylesi salgınların patlak vermesi ile, aşikar sebeplerle net bir ilişki sergiliyor gibi görünüyor:

Evcil hayvanların artan genetik monokültürleri, bulaşı yavaşlatmak için erişilebilir bağışıklık güvenlik şeritlerini ortadan kaldırır.  Daha geniş nüfus boyutları ve yoğunluğu daha yüksek bulaş oranlarını kolaylaştırır.  Bu tür kalabalık koşullar bağışıklık müdahalesini azaltır.  Her sanayi üretiminin bir parçası olan yüksek iş/ürün hacmi, virüsün evriminin yakıtı olan hassasiyetlerin sürekli yenilenen şekilde tedariki sağlar.[iv]

Ve elbette, bu karakteristiklerin her biri, endüstriyel rekabet mantığının doğal bir sonucudur.  Özellikle, bu tür bir bağlamda “çıktı”nın aşırı hızlı oranı apaçık bir biyolojik boyuta sahiptir.   “Endüstriyel hayvanlar doğru cüsseye erişir erişmez öldürülür.  Yerleşik grip enfeksiyonları herhangi bir verili hayvanda hızla bulaş eşiklerine ulaşmak zorundadır […] Virüsler ne kadar hızlı üretilirse, hayvana verdiği zarar da o kadar büyük olur.”[v] İronik bir biçimde kitlesel öldürmeyle bu tür salgınları bastırma girişimleri — dünya domuz arzının neredeyse dörtte birinin yitirilmesiyle sonuçlanan Afrika domuz gribinin son örneklerinde olduğu gibi — bu seçim baskısını daha da arttırmanın -böylece de  hiper öldürücü türlerin evrimini teşvik etmenin- amaçlanmamış etkisine sahip olabilir. Her ne kadar bu tür salgınlar, çoğu zaman,  çiftlik hayvanları üzerindeki baskıyı arttıran, savaş ya da çevresel felaket dönemlerinin peşi sıra, evcilleştirilmiş türlerde meydana gelse de, bu tür hastalıkların yoğunluğu ve öldürücülüğü, tartışmasız bir biçimde kapitalist üretimin yayılmasını izledi.

Tarih ve Etiyoloji

Vebalar, kapitalist sanayileşmenin gölgesiyken onun habercisi rolünü de oynadı. Kuzey Amerika’ya giren çiçek hastalığı ve diğer bariz pandemi vakaları örnek oluşturmak için fazla basit çünkü yoğunluklarını uzun vadede popülasyonların fiziksel coğrafya ile ayrılması geliştirmişti ve bu gibi hastalıklar, kapitalizm öncesi merkantil ağlar ve Asya ve Avrupa’nın erken kentleşmesi üzerinden ölümcüllüklerini zaten kazanmışlardı. Bunun yerine İngiltere’ye, yerlerini hayvancılık monokültürleri alacak şekilde köylülerin topraklarından kitlesel olarak süpürülüşü üzerinden kapitalizmin ilk yükseldiği yere bakarsak, özellikle kapitalist bu salgınların en erken örneklerini görürüz. 18. yüzyıl İngiltere’sinde, 1709-1720, 1742-1760 ve 1768-1786 yılları arasında üç ayrı pandemi yaşandı. Her birinin kökeni de, savaş dönemlerini takip eden normal kapitalizm öncesi pandemileriyle enfekte olmuş, Avrupa’dan ithal edilmiş büyük baş hayvandı. Ama İngiltere’de büyük baş hayvan yeni yollardan yoğunlaşmaya başlamıştı ve bu yüzden enfekte sürülerin girmesi nüfusu Avrupa’da olduğunda çok daha agresif biçimde kırıp geçirdi. Öyleyse, salgınların, virüsün yoğunlaşması için ideal ortamları sağlayan büyük Londra mandıralarına odaklanması tesadüf değildi.

Sonunda salgınların her biri, özü itibariyle bugün bu gibi epidemilerin bastırılma yöntemine benzer biçimde, modern tıbbi ve bilimsel uygulamaların yanı sıra seçici, küçük çaplı erken itlaflar ile kontrol altına alındı. Bu, ekonomik krizin kendisininkini taklit eden net bir izlek haline gelecek şeyin ilk örneğidir: tüm sistemi uçurumun kenarına sürükler gibi görünen ama en nihayetinde, piyasayı/nüfusu temizleyen kitlesel feda etmeler ile teknolojik gelişmelerin yoğunlaşmasının bir birleşimi üzerinden aşılan, giderek şiddetlenen çöküşler—içinde bulunduğumuz durumda ise, modern tıbbi uygulamalar ve çoğu zaman iş işten geçtikten sonra bulunan ama yine de yıkımın eşiğinde işleri düzeltmeye yardımcı olan yeni aşılar.

Ama kapitalizmin anavatanından verdiğimiz bu örnek, kapitalist tarım uygulamalarının kendi çeperine olan etkilerine yönelik bir açıklamayla da birleştirilmeli. Erken kapitalist dönem İngiltere’sinin büyük baş hayvandan kaynaklı pandemileri kontrol altına alınabilse de, başka yerlerde yarattığı sonuçlar çok daha yıkıcıydı. En büyük tarihsel etkiyi yaratmış olan örnek, Afrika’da 1890’larda yaşanan sığır vebası salgınıdır muhtemelen. Bu tarihin kendisi bir tesadüf olmaktan uzaktır: Avrupa’yı geniş ölçekli tarımdaki büyümeyi yakından takip eden bir yoğunlukla kasıp kavuran sığır vebası, ancak modern tıbbın gelişmesi ile kontrol altına alınabildi. Ama Avrupa emperyalizminin zirvesine şahitlik eden 19. yüzyılın sonu, Afrika’nın sömürgeleştirilmesini temsil etmektedir. Sığır vebası, bir dizi askeri seferle Afrika Burnu’nu sömürgeleştirerek diğer emperyal güçleri yakalama peşindeki İtalyanlar tarafından Avrupa’dan Doğu Afrika’ya getirildi. Bu seferlerin çoğu başarısızlıkla neticelendi ama hastalık o zamana kadar yerli büyükbaş hayvan popülasyonuna yayılmıştı ve en sonunda da Güney Afrika’ya ulaştı. Burada, adı çıkmış beyaz üstünlükçü Cecil Rhodes’un mülkündeki sürüyü bile öldürerek, koloninin erken dönem kapitalist ekonomisini yıkıma uğrattı. Daha genel plandaki tarihsel etki ise inkar edilemezdi: tüm büyükbaşların %80-90’ı kadarını öldüren salgın, Sahara Altı Afrika’sının ağırlıklı olarak göçebe çoban toplumlarında benzeri görülmemiş bir kıtlığa yol açtı. Bu nüfussuzlaşmayı daha sonra bozkırın dikenli çalılarla işgal edilmesi süreci izledi ki bu da hem uyku hastalığını taşıyan hem de besi hayvanlarının otlanmasını engelleyen çeçe sineğinin çoğaldığı bir ortam yarattı. Bu sebeple kıtlığın ardından yeniden nüfus artışı sınırlı oldu ve Avrupalı sömürgeciler bu koşullar altında daha da yayılma imkanı buldu.

Periyodik olarak tarımsal krizleri tetiklemesinin ve kapitalizmin erken dönem sınırlarının ötesine taşmasına yardımcı olan kıyamet koşulları üretmesinin yanı sıra, böylesi salgınlar endüstriyel çekirdeğin kendi içindeki proletaryaya da musallat olmuştur. Önümüzdeki daha birçok örneğe dönmeden önce, koronavirüs salgınının patlak vermesinde özellikle Çin’e mahsus hiçbir şey olmadığını belirtmemiz gerek. Bu kadar çok epideminin Çin’de ortaya çıkmasının sebepleri kültürel değildir, bu bir ekonomik coğrafya meselesidir. Çin’i, küresel üretimin ve endüstriyel istihdamın merkezleri oldukları dönemin ABD ve Avrupa’sı ile kıyasladığımızda bu hayli net hale gelir.[vi] Ve bu kıyaslamanın sonucu, aynı özelliklerle birlikte, temelde benzerdir. Kırda besi hayvanlarının birer birer ölmesi, şehirde kötü hıfzıssıhha uygulamaları ve yaygın kirlilik ile birleşiyordu. Bu, işçi sınıfı bölgelerinin reforme edilmesine yönelik erken dönem liberal-ilerici çabaların odak noktasını oluşturmuştur ve Upton Sinclair’in Şikago Mezbahaları romanı bu çabaları özetler. Roman özgün olarak et paketleme sektöründeki göçmen işçilerin sefil koşullarını belgelemek için yazılmıştır ama içinde anlatılan sağlık kuralı ihlalleri, kendi gıdalarının pis koşullarda hazırlanmasından endişe duyan zengin liberalleri harekete geçirmiştir.

Altta yatan ırkçılığıyla birlikte “pisliğe” yönelik bu liberal tepki, koronavirüs veya SARS epidemileri gibi bir şeyin siyasi boyutlarıyla karşı karşıya kaldığında çoğu insanın otomatik ideolojisi sayabileceğimiz bir şeyi hala tanımlamaktadır. Oysa işçilerin çalıştıkları koşulları üzerinde çok az kontrolü vardır. Daha da önemlisi, sıhhi olmayan koşullar, gıda tedarikinin kirlenmesi üzerinden fabrikanın dışına taştığında, bu kirlilik aslında buz dağının görünen ucunu oluşturur. Bu gibi koşullar, içinde yaşayanlar ya da civardaki proletarya yerleşimleri için ortam normalidir ve bu koşullar, kapitalizmin birçok hastalığının yayılması için daha da uygun bir zemin sağlayacak şekilde, nüfusun sağlığının genel olarak kötüleşmesine neden olur. Örneğin tarihteki en ölümcül epidemilerden biri olan İspanyol Gribi. H1N1 gribinin en erken salgınlarından biriydi bu (daha yakın tarihli domuz ve kuş griplerine nazaran) ve uzun zamandır, yüksek ölüm oranı dikkate alınarak, diğer grip varyantlarından nitelik olarak bir şekilde farklı olduğu varsayılıyordu. Bu kısmen doğru gibi görünse de (gribin, bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermesine neden olma özelliği sebebiyle), sonraki literatür incelemeleri ve tarihsel epidemiyoloji araştırmaları, diğer suşlardan çok daha öldürücü olmayabileceğini ortaya koydu. Bundan ziyade, yüksek ölüm oranı muhtemelen esasen yaygın kötü beslenmeden, kentsel kalabalıktan ve etkilenen bölgelerdeki genel olarak sıhhi olmayan yaşam koşullarından kaynaklanıyordu bu etmenler yalnızca gribinin kendisinin yayılmasını değil, altta yatan viral olanın üstüne bir de bakteriyel süperenfeksiyonların binmesini teşvik etti.[vii]

Diğer bir deyişle, İspanyol Gribi’ndeki ölüm oranı, virüsün karakterinde beklenmeyen bir sapma olarak tasvir edilse bile, toplumsal koşullar tarafından da eşit ölçüde besleniyordu. Bu esnada, gribin hızla yayılması, o dönem birinci dünya savaşını atlatmış olan emperyalizmin hızla değişen ilişkileri etrafında yoğunlaşan küresel ticaret ve küresel savaşlar tarafından da kolaylaştırıldı. Ve bir kez daha, ölümcül bir grip suşunun evvela nasıl üretildiğine dair artık aşina olduğumuz bir hikaye buluyoruz: kesin ortaya çıkışı halen belirsiz olsa da, evcilleştirilmiş domuz veya kanatlı hayvandan ve muhtemelen de Kansas’ta ortaya çıktığı artık geniş şekilde varsayılıyor. Zaman ve konum dikkat çekici çünkü giderek makineleşen, fabrika tarzı üretim yöntemlerinin yaygın şekilde uygulandığı savaş sonrası yıllar, Amerikan tarımı için bir tür enfeksiyon noktasıydı. Bu trendler, 1920’lerde daha da yoğunlaştı ve biçerdöver gibi teknolojilerin yaygın uygulanmaya başlaması, hem aşamalı olarak tekelleşmeye hem de ekolojik felakete zemin hazırladı ki bu ikisinin birleşimi Toz Çanağı krizine ve onu takip eden kitlesel göçe sebep oldu. Besi hayvanlarının, daha sonraki fabrika çiftliklerinin alameti farikası olacak yoğun konsantrasyonu henüz ortaya çıkmamıştı ama Avrupa boyunca besi hayvanı epidemilerine halihazırda yol açmış olan daha temel konsantrasyon ve yoğun iş/ürün hacmi biçimleri artık norm halini almıştı. 18. yüzyıl İngiltere’sinin sığır epidemileri, ayırt edici şekilde kapitalist olan ilk besi hayvanı salgını ve 1890’lar Afrika’sındaki sığır vebası salgını, emperyalizmin epidemiyolojik soykırımlarından en büyüğü ise, o zaman İspanyol gribi de, kapitalizmin proletaryayı saran salgınlarından ilki olarak anlaşılabilir.

Yaldızlı Çağ

Şu anki Çin örneği ile paralellikler çarpıcı. COVID-19, Çin’in son birkaç on yılda küresel kapitalist sistem içinde ve bu sistem aracılığıyla kat ettiği gelişimin ülkenin sağlık sistemini ve daha genel olarak kamusal sağlığın durumunu nasıl şekillendirdiği hesaba katılmaksızın anlaşılamaz. Epidemi, ne kadar yeni olursa olsun, bu yüzden ondan önce yaşanmış olan ve ekonomik krizlerle neredeyse aynı düzenlilikte üretilme ve popüler basın tarafından benzer şekillerde değerlendirilme—sanki rastgele ortaya çıkan, kesinlikle tahmin edilemez ve benzeri görülmemiş “siyah kuğu” olaylarıymış gibi—eğiliminde olan diğer kamusal sağlık krizlerine benziyor. Ancak gerçeklik, bu sağlık krizlerinin, kapitalizmde üretimin ve proleter yaşamın yapısına yerleşik olan bir dizi yapısal çelişkinin daha da olası kıldığı kendi kaotik, çevrimsel yinelenme izleklerini takip etmekte olduğudur. İspanyol gribi örneğinde olduğu gibi, koronavirüs ilk başta, geniş nüfus arasında temel sağlık hizmetlerinin genel bir bozulması sebebiyle kök salıp hızla yayılabildi. Ama tam da bu bozulma kendinden söz ettiren bir ekonomik büyümenin ortasında gerçekleştiğinden, ışıldayan şehirlerin ve devasa fabrikaların görkeminin arkasında saklı kaldı. Ancak gerçeklik, çoğu kamu harcaması tuğla ve harç altyapısına—köprülere, yollara ve üretim için ucuz elektriğe—yönlendirilmiş durumdayken, Çin’de sağlık hizmeti ve eğitim gibi kamusal mallara yapılan harcamaların aşırı derecede düşük kaldığı.

Öte yandan, iç piyasa ürünlerinin kalitesi çoğu zaman tehlikeli biçimde düşük. Onlarca yıl boyu, Çin endüstrisi, dünya piyasası için, en yüksek küresel standartları karşılamak üzere yapılmış iPhone’lar ve bilgisayar yongaları gibi yüksek kaliteli, yüksek değerli ihracat malları üretti. Ama iç piyasanın tüketimine kalan mallar, düzeli olarak skandallara ve derin bir kamusal güvensizliğe sebep olan acınası standartlara sahip. Birçok örnek, Sinclair’in Şikago Mezbahaları’nı ve Amerikan Yaldızlı Çağı’nın diğer hikayelerini inkar edilemez biçimde yankılıyor. Yakın tarihteki en büyük örnek olan 2008’in melanim süt skandalı, bir düzine bebeğin ölümüne ve on binlercesinin hastanelik olmasına sebep oldu (ama belki de yüz binlercesi etkilenmişti). O zamandan bu yana, bir dizi skandal kamuoyunun gündemini düzenli olarak meşgul etmeye devam ediyor: 2011’de, ülkenin dört bir yanındaki restoranlarda, atık yağlardan geri dönüştürülmüş ‘oluk yağının’ kullanıldığı ortaya çıktı. 2018’de, hatalı aşılar onlarca çocuğu öldürdüğü ve ondan bir yıl sonra da onlarcası sahte HPV aşısından hastanelik oldu. Çin’de yaşayan herkes için artık aşina olunan bir arka plan oluşturan, bundan biraz daha hafif bir sürü başka hikaye daha var: maliyetleri düşürmek için sabunla karıştırılan hazır çorba, bilinmeyen sebeplerle telef olmuş domuzları komşu köylere satan girişimciler, sokağın hangi yanındaki dükkanların sizi hasta etme ihtimalinin daha yüksek olduğuna dair söylentiler.

Ülkenin parça parça küresel kapitalist sisteme entegre olmasından önce, Çin’de sağlık gibi hizmetler bir zamanlar (büyük oranda şehirlerde) işletme bazlı sosyal desteğe veya (çoğunlukla kırda ama sadece orada değil) bir sürü “baldırı çıplak doktorun” (asgari temel tıp ve paramedik eğitimi almış, kırsal kesimde sağlık hizmeti veren çiftçi sağaltıcılar) çalıştığı yerel sağlık kliniklerine dayanan ve hepsi de ücretsiz hizmet olarak verilen danwei sistemi ile sağlanıyordu. Sosyalist dönemdeki sağlık hizmetlerinin başarıları, temel eğitim ve okuryazarlıktaki başarıları gibi, ülkenin en sert eleştirmenlerinin bunları teslim etmek zorunda kalacağı kadar somuttu. Ülkenin başına yüzlerce yıldır bela olan şistozomiyaz (salyangoz humması), tarihsel merkezinden esasen silinmişti ama sosyalist sağlık sistemi çözülmeye başladığında geri döndü. Bebek ölümleri dip yaptı ve Büyük İleri Atılım’a eşlik eden kıtlığa rağmen, ortalama ömür 1950’deki 45’ten 1980’de 68’e yükseldi. Bağışıklık ve genel hıfzıssıhha uygulamaları yaygınlaştı ve beslenme ve kamusal sağlık konusundaki temel bilgiler, iptidai ilaçların yanı sıra, ücretsiz ve herkesin erişimine açık hale geldi. Öte yandan, baldırı çıplak doktor sistemi, sınırlı olsa da temel tıbbi bilgileri nüfusun geniş kesimine yaymaya ve sağlam, aşağıdan yukarıya bir sağlık sistemini, ciddi maddi yoksulluk koşullarında inşa etmeye yardımcı oldu. Bunların tümünün, Çin’in kişi başı gelir olarak, bugün ortalama bir Sahara Altı Afrika ülkesinden daha yoksul olduğu bir zamanda gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.

O zamandan bugüne, ihmalkarlık ile özelleştirmenin bir karışımı ile, bu sistem, hızlı kentleşme ve ev eşyalarının ve gıda ürünlerinin düzensiz sanayi üretiminin, çok daha gerekli olan gıda, ilaç ve güvenlik düzenlemeleri şöyle dursun, yaygın sağlık hizmetine ihtiyaç yaratmasıyla tam da aynı zamanda ciddi şekilde bozuldu. Bugün Çin’in sağlığa yaptığı kamu harcaması, Dünya Sağlık Örgütü rakamlarına göre kişi başına 323 dolar. Bu rakam, “üst orta gelirli” diğer ülkeler arasında daha bile düşük ve Brezilya, Belarus ve Bulgaristan’ın yarısı kadar. Sıfıra yakın regülasyon var ve bu, yukarıda söz edilenler gibi sayısız skandala sebep oluyor. Öte yandan, tüm bunların etkileri, en güçlü biçimde, hukou sistemi altında, gerçek konumları ne olursa olsun kalıcı sakini oldukları (yani geri kalan kamusal kaynaklara başka bir yerde erişememeleri anlamına gelen) kırdaki memleketlerini terk ettikleri an tüm temel sağlık provizyonlarını kaybeden yüz milyonlarca göçmen işçi tarafından hissediliyor.

Görünüşte, kamusal sağlığın yerini, 1990’ların sonunda, işveren ve işçi katkılarının birleşiminin tıbbi bakım, emeklilik ve barınma sigortası sağlayacağı daha özelleştirilmiş bir sistemin (devlet eliyle işletilse de) alması gerekiyordu. Ama bu sosyal sigorta sistemi, işveren tarafındaki sözüm ona “zaruri” katkıların öylece göz ardı edildiği ve işçilerin ezici çoğunluğunun kendi ceplerinden ödemek zorunda kaldığı sistematik az ödemeden mustaripti. Mevcut son ulusal tahmine göre, göçmen işçilerin yalnızca yüzde 22’sinin temel sağlık sigortası vardı. Ancak sosyal sigorta sistemine katkı azlığı, basitçe, tek tek yoz patronların hain bir eylemi değil, büyük oranda, zayıf kar marjlarının sosyal ödeneklere hiç pay bırakmamasından gerçeğinden kaynaklı. Kendi hesaplamalarımıza göre, ödenmeyen sosyal sigortanın yaratacağı yük, Dongguan gibi bir endüstri merkezinde, karları yarı yarıya düşürecek ve birçok firmayı iflasa sürükleyecektir. Devasa açıkları telafi etmek için, Çin, emeklileri ve kendi hesabına çalışanları kapsayan ve kişi başına ortalama yalnızca birkaç yüz yuan ödeyen basit ve en temel gereksinimlere yönelik tamamlayıcı bir tıbbi plan oluşturdu.

Bu sorunlu tıbbi sistem, kendi dehşetli toplumsal gerilimlerini üretiyor. Her yıl öfkeli hastalar veya daha sık da hastaların ailesinden birileri tarafından sayısız tıbbi personel öldürülüyor ve onlarcası yaralanıyor. Bunlardan en yakın tarihlisi, Pekin’deki bir doktorun, annesinin ihmalkarlıktan öldüğünü düşünen bir hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürüldüğü Noel arifesinde yaşandı. Doktorlar arasında yapılan bir anket, yüzde 85’inin işyerinde şiddet yaşadığını ortaya çıkardı. 2015 tarihli bir ankette ise, Çin’deki doktorların yüzde 13’ü, son bir yıl içinde fiziksel saldırıya uğradığını söyledi. Çinli doktorlar, ABD’li doktorlardan yılda dört kat daha fazla hasta görüyor ve yılda 15.000 dolar daha az kazanıyor. Bu, kişi başına gelirin (16.760 dolar) altında kalıyor, oysa ABD’de ortalama bir doktor maaşı (300.000 dolar), kişi başı gelirin (60.200 dolar) neredeyse beş katı. 2016’da kapatılmadan ve yaratıcıları tutuklanmadan önce, Lu Yuyu ve Li Tingyu’nun artık işlevsel olmayan ayaklanma takibi blog projesi, her ay sağlık çalışanlarının en azından birkaç grev ve protestosunu kaydediyordu.[viii] Özenle veri topladıkları son tam yıl olan 2015’te, böyle 43 olay vardı. Aynı zamanda her ay hastaların aile üyeleri tarafından gerçekleştirilen düzinelerce “tıbbi tedavi [protestosu] olayı” kaydediyorlardı. 2015’te 368 olay kaydetmişlerdi.

Sağlık sistemine yatırımların böylesine kesildiği koşullar altında, COVID-19’un böylesine kolay tutunmuş olması sürpriz olmamalı. Çin’de 1-2 yılda bir yeni bir bulaşıcı hastalığın ortaya çıkıyor olması gerçeği ile birleştirildiğinde, koşullar böyle epidemilerin devamına uygun görünüyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi, proleter nüfusun içinde bulunduğu genel yoksulluk koşulları, virüsün hem tutunmasına hem de hızla yayılmasına yardımcı oldu. Ama yine, bu sadece bir bölüşüm meselesi değildi. Virüsün kendisinin de nasıl üretildiğini anlamak zorundayız.

El Değmemiş Doğa Diye Bir Şey Kalmadı

Son salgın örneğinde hikaye, tarım endüstrisi sisteminin merkeziyle net şekilde ilişkili olan domuz veya kuş griplerinden biraz daha karışık. Bir yanda, virüsün kaynağının tam olarak ne olduğu henüz bütünüyle netleştirilemedi. Salgının patlak verdiği yer gibi görünen Wuhan’daki canlı hayvan pazarında yasadışı satışı yapılan evcilleştirilmiş ve vahşi birçok hayvandan biri olan domuzlardan çıkmış olması muhtemel ki bu durumda, sebep, yukarıdaki örneklere aksi halde olacağından daha benzer olabilir. Ancak daha büyük ihtimal, virüsün genellikle ikisi de vahşi doğadan toplanan yarasalardan veya muhtemelen yılanlardan geçmiş olması gibi görünüyor. Ancak burada bile bir ilişki var, çünkü Afrika Domuz Humması salgını nedeniyle domuzun bulunabilirliği ve güvenliğinde yaşanan düşüş, artan et talebinin çoğu zaman “vahşi” av eti satılan bu canlı hayvan pazarlarından karşılanması anlamına geliyordu. Ama doğrudan fabrika çiftçiliği bağlantısı olmaksızın, aynı ekonomik süreçlerin gerçekten de bu özel salgında herhangi bir pay sahibi olduğu söylenebilir mi?

Cevap evet, ama farklı bir şekilde. Ve yine, Wallace, kapitalizmin giderek daha da ölümcülleşen epidemilere kuluçkalık yapan ve ardından ortalığa salan bir değil iki büyük rotaya işaret ediyor. Yukarıda özetlenen birincisi, doğrudan doğruya endüstriyel olan, virüslerin, tamamen kapitalist mantığa batmış endüstriyel ortamlarda kuluçkalandığı örnek. Ama ikincisi, daha önce bilinmeyen virüslerin esasen vahşi popülasyonlardan toplanıp küresel sermaye çevrimleri boyunca dağıtıldığı hinterlanddaki kapitalist genişleme ve doğa sömürüsü kanalıyla gerçekleşen, dolaylı örnek. Bu iki yol birbirinden tamamen ayrı değil elbette ama mevcut epideminin ortaya çıkışını en iyi ikinci örnek açıklıyor gibi görünüyor.[ix] Bu örnekte, tüketim, tıbbi kullanım veya (develer ve MERS örneğinde olduğu gibi) kültürel olarak önemli çeşitli işlevler için vahşi hayvan bedenlerine yönelik artan ihtiyaç, “vahşi” mallarda yeni küresel meta zincirleri inşa ediyor. Diğerlerinde, önceden var olan tarımsal-ekolojik değer zincirleri, öylece daha önce “vahşi” olan alanlara genişliyor ve yerel ekolojileri değiştiriyor, insan ve insan olmayan arasındaki ara bağlantıyı modifiye ediyor.

Virüslerin kendisi halihazırda “doğal” ortamlarda mevcut olmasına rağmen daha kötü hastalıklar yaratan sayısız dinamiği açıklarken, Wallace’ın kendisi bu konuda net. Endüstriyel üretiminin genişlemesinin kendisi, “potansiyel olarak protopandemik patojenlerin daha geniş bir çeşitliliğini yerinden oynatıp ortalığa saçarak, giderek daha da sermayeleşen vahşi gıdaları, birincil manzaranın sonuncusuna daha da derinlemesine itebilir.” Başka şekilde ifade edersek, sermaye birikimi yeni alanları yutarken, hayvanlar daha önce izole hastalık suşlarıyla temas edecekleri daha az erişilebilir alanlara itilecekler. Tüm bunlar yaşanırken, bu hayvanların kendisi, “en vahşi geçimlik türlerin bile değer zincirlerinin içine çekildiği” metalaşmanın hedefi haline geliyorlar. Benzer şekilde, bu genişleme, insanları bu hayvanlarla ve ortamlarla daha yakına itiyor ve bu da “insan olmayan vahşi popülasyonlar ile yeni kentleşmiş kırsallık arasındaki ara bağlantıyı (ve birbirine taşmayı) arttırabilir.” Bu, virüse, insanları enfekte etmesini sağlayacak bir şekilde mutasyon geçirmek için daha fazla fırsat ve kaynak sağlıyor ve biyolojik taşma olasılığını zorluyor. Endüstri coğrafyasının kendisi, asla o kadar da net şekilde kentleşmiş ya da kırsal değildi zaten, tıpkı tekelleşmiş endüstriyel tarımın hem geniş ölçekli hem de küçük çift sahiplerinden faydalandığı gibi: “bir [fabrika çiftliği] yüklenicisinin, ormanın kenarındaki küçük çiftliğinde, yemeklik bir hayvan, ana şehrin dış halkasındaki işleme tesisine nakledilmeden önce bir patojen kapabilir.”

Gerçek şu ki, “doğal” alan, temel iklim koşullarını değiştirmeyi ve bunca pre-kapitalist[x] ekosistemi geri kalanların artık geçmişte olduğu gibi işleyemeyeceği şekilde yıkıma uğratmayı başarmış tamamen küresel bir kapitalist sistem tarafından çoktan yutulmuş durumda. Wallace’a göre tüm bu ekolojik yıkım süreçleri “ormanın bulaş zincirlerini kesintiye uğrattığı türden bir çevresel karmaşıklığı” azalttığı için, burada bir başka nedensel faktör daha yatıyor. O halde böyle alanları kapitalist sistemin doğal “periferisi” olarak düşünmek yanlış. Kapitalizm zaten küresel ve zaten tümleştirici. Artık ötesinde bir miktar doğal, kapitalist olmayan alanın bulunduğu bir kenara veya sınıra sahip değil ve bu sebeple de, “geri kalmış” ülkelerin değer zincirinde yukarı doğru ilerlerken önlerindekileri takip ettikleri büyük bir kalkınma zinciri ya da bir şekilde saf, el değmemiş halde muhafaza edilen hiçbir gerçek vahşi yaşam yok. Onun yerine sermayenin sadece, küresel değer zincirlerine kendisi tamamen dahil edilmiş olan, tabileştirilmiş bir hinterlandı var. Bunun sonucu olarak açığa çıkan toplumsal sistemler—sözüm ona “kabilecilikten” anti-modern köktenci dinlerin yenilenmelerine kadar—bütünüyle çağdaş ürünler ve çoğu daima fiilen küresel piyasalara, çoğunlukla da son derece doğrudan bir şekilde, bağlı durumdalar. “Vahşi” bölgeler, hem iklime ve ilişkili ekosistemlere bağımlılık soyut anlamında hem de bu aynı küresel değer zincirlerine bağlı olma doğrudan anlamında aslında bu küresel ekonomiye mündemiç olduğundan, sonuç olarak açığa çıkan biyolojik-ekolojik sistemler için de aynısı söylenebilir.

Bu gerçek, “vahşi” viral suşların küresel pandemilere dönüşmesi için gerekli koşulları üretiyor. Ama COVID-19, bunların en kötüsü bile değil. Temel ilkenin—ve küresel tehlikenin—ideal bir örneği, onda değil de Ebola’da bulunabilir. Ebola virüsü[xi], mevcut viral rezervuarın insan nüfusuna taşmasının net bir örneğidir. Eldeki kanıtlar, köken konaklarının, Batı ve Orta Afrika’nın yerlisi olan ama kendileri virüsten etkilenmeyip taşıyıcı vazifesi gören sayısız yarasa türü olduğunu gösteriyor. Primatlar ve duikerler gibi, virüsle düzenli temas eden ve hızlı, yüksek ölümlü salgınlardan mustarip olan diğer vahşi memeliler için aynısı geçerli değil. Ebola, kendi rezervuar türlerinin ötesinde özellikle agresif bir yaşam döngüsüne sahip. Bu vahşi konaklardan herhangi biriyle temas üzerinden, sonuçları felaket olacak şekilde, insanlar da enfekte olabilir. Sayısız büyük epidemi yaşandı ve çoğunluğunun fatalite oranı neredeyse daima %50’nin üzerinde, aşırı ölçüde yüksekti. Sayısız Batı Afrika ülkesinde 2013’ten 2016’ya dek belirli aralıklarla sürmüş olan kayda geçmiş en büyük salgında 11.000 kişi öldü. Bu salgında hastanelik olan hastaların fatalite oranı %57-59 aralığındaydı ve hastaneye erişemeyenlerde çok daha yüksekti. Geçtiğimiz yıllarda, özel şirketler tarafından sayısız aşı geliştirildi ama yavaş onay mekanizmaları ve katı fikri mülkiyet hakları, sağlık altyapısındaki yaygın yetersizlikle birleşerek, aşıların Demokratik Kongo Cumhuriyeti merkezli ve şu anda en uzun süren salgın olan en son epidemiyi durdurmada çok az işe yaradığı bir durum yarattı.

Hastalık çoğu zaman, en iyi durumda tesadüfi, en kötü durumda ise, ormanda yaşayan yoksulların “pis” kültürel pratiklerinden kaynaklı doğal felaket gibi bir şey olarak sunuldu. Ama bu iki büyük salgının zamanlaması (2013-2016’da Batı Afrika ve 2018’den günümüze DKC) tesadüfi değildir. İkisi de tam da birincil endüstrilerin genişlemesi ile ormanda yaşayan halkların yerlerinden daha da edildiği ve yerel ekosistemlerin daha da bozulduğu bir zamanda gerçekleşmiştir. Aslında, bu son vakaların çoğu için geçerli gibi görünüyor çünkü Wallace’ın da açıkladığı gibi, “Britanya tarafından finanse edilen bir fabrikanın yerel pamuğu büküp dokuduğu Nzara, Sudan’daki 1976 tarihli ilk salgın dahil her Ebola salgını, toprak kullanımında sermayenin tetiklediği değişimlerle bağlantılı gibi görünüyor.” Benzer şekilde, 2013’te Gine’deki salgınlar, yeni hükümetin ülkeyi küresel piyasalara açmaya ve dev uluslararası tarım şirketlerine büyük toprak parçaları satmaya başlamasının hemen ardından gerçekleşti. Bunda dünya çapında ormansızlaşma ve ekolojik yıkımda oynadığı rolle bilinen palmiye yağı endüstrisinin özellikle parmağı var gibi görünüyor çünkü yarattığı monokültürler hem bulaş zincirlerini kesintiye uğratmaya yardım olan sağlam ekolojik yedekleri mahvetti hem de aynı zamanda, virüs için doğal bir rezervuar işlevi gören yarasa türlerini kendine çekti.[xii]

Öte yandan, büyük toprak parçalarının ticari tarımsal ormancılık şirketlerine satılması, hem ormanda yaşayan yerlilerin mülksüzleşmesine hem de ekosisteme bağımlı yerel üretim ve hasat biçimlerinin bozulmasına neden olur. Bu çoğu zaman, ekosistemle eşzamanlı olarak geleneksel ilişkileri de bozulan kır yoksullarına ormana daha da girmekten başka seçenek bırakmıyor. Bunun sonucu, hayatta kalmanın giderek artan şekilde vahşi hayvan avına veya yerel floranın hasadına ve küresel piyasalara satış için ağaç kesimine bağımlı hale gelmesidir. Ardından böyle nüfuslar, küresel çevreci örgütlerinin öfkesinin hedefi haline gelirler. Bu örgütler tarafından “kaçak avcılar” ve “yasadışı ağaç kesimi yapanlar” olarak lanetlenir, onları bu gibi işlere itmiş olan ormansızlaşmanın ve ekolojik yıkımın sorumlusu gibi gösterilirler. Çoğu zaman, bunun ardından, süreç Guatemala’da olduğu gibi çok daha karanlık bir aşamaya geçer. Burada ülkenin iç savaşından kalma anti-komünist paramiliterler, “yeşil” güvenlik güçlerine dönüştürülüp ormanları yasadışı ağaç kesiminden, avcılıktan ve uyuşturucu ticaretinden (yani böyle faaliyetlere tam da iç savaş sırasında aynı paramiliterlerden gördükleri muamele sebebiyle sürüklenmiş olan yerli sakinlerin yapabildiği tek iş olan şeylerden) korumakla vazifelendirildiler.[xiii] Bu izlek o zamandan bu yana dünya genelinde tekrarlandı, yüksek gelirli ülkelerde “kaçak avcıların” sözüm ona “yeşil” güvenlik güçleri tarafından (çoğu zaman kamera kaydına alınan) infazını kutlayan sosyal medya gönderileriyle övüldü.[xiv]

Devlet Etme Egzersizi olarak Salgın Tedbirleri

COVID-19, küresel gündemi benzeri görülmemiş bir güçle ele geçirdi. Ebola, kuş gribi ve SARS da elbette medyada çılgınlığa yol açmışlardı. Ama bu yeni epidemi ile ilgili bir şey, başka türlü bir dayanma gücü ortaya çıkardı. Bunun kısmi sebebi, kesinlikle Çin hükümetinin çok gündem olan bir cevap vermesi. Alınan olağan üstü tedbirler, Çin’in aşırı kalabalık ve kirli medya imajı ile tezat oluşturan boşalmış mega şehirlerin çarpıcı görüntülerini yarattı. Bu cevap bir yandan da, ABD ile ilk aşamalarındaki ticaret savaşının süregiden gerilimi ile beslenen, ülkenin eli kulağında denilen siyasi ya da ekonomik çöküşü ile ilgili normal spekülasyonlar için de bereketli bir haline geldi. Bu durum, virüsün hızla yayılışının, düşük fatalite oranına rağmen ona hemen küresel bir tehdit özelliği kazandırmasıyla da birleşti.[xv]

Ama daha derin bir seviyede, devletin cevabı konusunda en hayret verici görünen şey, medya kanalıyla sanki ayaklanma karşıtı bir seferberliğin melodramatik bir kostümlü provasıymışçasına sunulması. Bu bize, Çin devletinin bastırma kapasitesine dair gerçekçi bir öngörü veriyor ama bir yandan da, bu devletin, medyanın her veçhesi üzerinden uygulamaya konulan total propaganda tedbirleri ile aksi halde uymak için hiçbir somut zorunluluğu olmayan yerel sakinlerin iyi niyetli bir şekilde harekete geçmelerinin bir birleşimine bu denli çaresizce ihtiyaç duymasıyla kendini açığa vuran, daha derindeki yetersizliğini de vurguluyor. Hem Çin hem de Batı propagandası, karantinanın gerçek baskıcı kapasitesini vurgularken, birincisi bunu etkili bir hükümet müdahalesi örneği olarak resmetti, ikincisi ise distopik Çin devletinin totaliterleşmesinin bir başka örneği olarak sundu. Ama dile getirilmeyen gerçek, alınan tedbirlerdeki agresifliğin kendisinin, kendisi hala yapım aşamasında olan Çin devletinin, daha derinde yatan yetersizliğini gösteriyor oluşu.

Bunun kendisi bize, Çin devletini doğasına bakmak için, temel devlet aygıtının zayıf veya namevcut olduğu koşullarda bile işe koşulabilecek yeni ve inovatif toplumsal denetim ve kriz yanıtı tekniklerini nasıl geliştirdiğini gösteren bir pencere veriyor. Bu gibi koşullar bir yandan, yaygın kriz ve aktif ayaklanma en sağlam devletlerde bile benzer çöküşlere sebep olduğunda verili herhangi bir ülkede egemen sınıfın nasıl yanıt verebileceğinin (daha spekülatif olsa da) daha bile ilginç bir resmini veriyor. Viral salgın, her bakımdan, hükümet seviyeleri arasındaki zayıf bağlantılardan faydalanıyor: “ifşacı” doktorların, merkezi hükümetin haber almasını istemeyen yerel yetkililer tarafından bastırılması, işe yaramaz hastane raporlama mekanizmaları ve son derece kötü temel sağlık provizyonu sadece birkaç örnek. Öte yandan, farklı yerel hükümetler, farklı tempolarda ve (salgının merkez üssü olan Hubei hariç) neredeyse tamamen merkezi devletin kontrolü dışında normale geri döndüler. Bu satırlar yazılırken, hangi limanların operasyonel olduğu ve hangi yerellerde üretime başlandığı tamamen rastgele görünüyor. Ama bir yeri diğerini tutmayan bu karantina, uzun mesafeli şehirler arası lojistik ağlarının kesik olmaya devam etmesi demek çünkü sınırlarından geçen trenleri ve nakliye kamyonlarını önüne gelen yerel hükümet engelleyebiliyor gibi görünüyor. Ve Çin hükümetinin bu temel seviyedeki yetersizliği, onu virüsle bir ayaklanmaymış gibi başa çıkmaya çalışmak, görünmez bir düşmana karşı iç savaş veriyor rolü yapmak zorunda bıraktı.

Yetkililerin acil durum yanıtının seviyesini Hubei eyaletinin tümünde yükselttiği ve kamuoyuna, hastalığın kontrol altına alınması için gereken tüm personeli, araçları ve tesisleri “toplamanın” yanı sıra karantina tesisleri kurmanın veya yolları kapatmanın ve trafiği kontrol etmenin yasal yetkileri dahilinde olduğunu söylediği 22 Ocak’ta, ulus devlet aparatının talihi tam döndü. Bu şekilde, daha sonra birçok yerde her şekilde uygulanacağını bildikleri bir çerçeveyi onaylamış oldular. Yani, devlet kaynaklarının tam olarak seferber edilmesi, aslında yerel sakinlere gönüllü çabalara katılmaları çağrısı ile birlikte başladı. Öte yandan, bunun gibi devasa bir felaket, her devletin kapasitesini zorlayacaktır (örneğin, ABD’de kasırga önlemlerine bakın). Ama öte yandan bu durum Çin devletinde yaygın bir izleğin tekrarını teşkil ediyor. Buna göre, merkezi devlet, yerel seviyeye kadar genişletilebilen etkili ve uygulanabilir resmi talimat yapılarına sahip olmadığında, onun yerine, yerel yetkililerin ve yerel sakinlerin seferber olmasına yönelik yaygın çağrılarla iş işten geçtikten sonra en kötü performans gösterilenlere getirilen (ve yolsuzlukla mücadele olarak sunulan) cezalandırmaların bir birleşime bel bağlamak zorunda kalıyor. Gerçekten etkili olan tek yanıtın, merkezi devletin güç ve dikkatinin ekseriyetini yoğunlaştırdığı belirli bölgelerde, bu durumda, genel olarak Hubei’de, özel olarak da Wuhan’da olduğu bulundu. 24 Ocak sabahı itibariyle, şehirde sosyal hayat halihazırda etkili bir şekilde durdurulmuştu ve yeni koronavirüs suşunun ilk tespitinden yaklaşık 1 ay sonra, trenlerin giriş çıkmasına izin verilmiyordu. Ulusal sağlık sistemi yetkilileri, sağlık makamlarının herkesi muayene edip karantina altına alma yetkisine sahip olduğunu açıklamışlardı. Hubei’nin büyük şehirlerinin dışında, Pekin, Guangzhou, Nanjing ve Şanghay dahil Çin’deki onlarca başka şehir, sınırlarından insan ve mal geçişi konusunda değişen sıkılıklarda tedbir uygulama başlamıştı.

Merkezi devletin seferberlik çağrısına yanıt olarak, bazı yereller kendi tuhaf ve ciddi inisiyatiflerini geliştirdiler. Bunlardan en korkutucusu, Zhejiang eyaletindeki dört şehirde idi. Burada, otuz milyon insana yerel pasaport verildi ve her hanede en fazla bir kişiye iki günde bir evi terk etme izni verildi. Shenzhen ve Chengdu gibi şehirler, her mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve virüs bulunan tek bir vaka bile olsa binaların bütün olarak 14 gün karantinaya alınması izni çıktı. Bu arada, yüzlerce insan hastalıkla ilgili “söylenti yaymak” suçlamasıyla gözaltına alındı veya para cezası aldı ve karantinadan kaçan bazıları tutuklanıp uzun hapis cezalarına çarptırıldı—ve şimdi hapishanelerin kendisi, yetkililerin, tam manasıyla kolay tecrit için tasarlanmış bir ortamda bile hastaları tecrit edecek kapasiteye sahip olmaması nedeniyle ciddi salgınlar yaşamakta. Bu tür ümitsiz, agresif tedbirler, ayaklanma bastırma konusundaki aşırı örneklere benzemekte, en net şekilde de, Cezayir veya daha yakın tarihli olarak Filistin gibi yerlerdeki askeri sömürge işgalinin eylemlerini anımsatmaktadır. Daha önce hiçbir zaman bu ölçekte uygulanmamışlardı, hele ki dünya nüfusunun çoğunu barındıran mega şehirlerde. Dolayısıyla, alınan tedbirlerin uygulanma tarzı, aklında küresel bir devrim olanlar için tuhaf bir ders sunuyor çünkü bu, özü itibariyle, devlet öncülüğündeki bir reaksiyonun provası.

Kapasite yetersizliği

Çin devletinin, özünde virüsün yayılmasını engelleme gibi asil bir amaca hizmet etmek üzere çok sayıda yerel sakini seferber edebilmesini sağlayan bu tedbirler, görünen o ki, insani bir gerekçelendirme ile meşrulaştırılıyor. Ancak, bekleneceği üzere, bu gibi tedbirlerin geri tepmesi de her zaman olan bir şey. Ayaklanma bastırma, neticede, daha sağlam fetih, yatıştırma ve ekonomik entegrasyon biçimleri imkansız hale geldiğinde ümitsizce verilen bir savaştır. Pahalı, işe yaramayan ve son çare olarak başvurulan, ister Fransa’nın sömürgeci çıkarları, isterse düşüşteki Amerikan emperyalizmi ya da diğerleri olsun, onu uygulamakla görevli olan gücün daha derin yetersizliğini ele veren bir eylemdir. Tedbirlerin sonucu neredeyse daima ikinci bir ayaklanma olur ve bu ikinci ilkinin bastırılması ile zaten kana bulanmış ve daha da ümitsiz hale gelmiştir. Burada, karantina iş savaş ve ayaklanma bastırmanın gerçekliğine yaklaşamaz bile. Ama bu durumda bile, tedbirler kendine has şekillerde geri tepmiştir. Devlet çabalarını, enformasyonun kontrol edilmesine ve medyanın her kanalı üzerinden kesintisiz propagandaya böylesine odaklanmışken, huzursuzluk kendisini büyük oranda yine aynı platformlar üzerinden ifade etti.

Virüs konusunda daha en başından uyarıda bulunan Dr. Li Wenliang’ın 7 Şubat’ta ölümü, ülkenin dört bir yanında evlerinde kapalı kalan yurttaşları sarstı. Li, Ocak başında, daha sonra kendisi de virüsü kapmadan önce “yalan haber” yaydıkları için polis tarafından gözaltına alınan sekiz doktordan biriydi. Onun ölümü, internetteki Çinliler arasında öfke patlaması yarattı ve Wuhan hükümeti de bir pişmanlık açıklaması yapmak zorunda kaldı. İnsanlar devletin, ne yapacakları konusunda hiçbir fikirleri olmayan ama buna rağmen poz yapmayı bırakmayan beceriksiz yetkililerden ve bürokratlardan oluştuğunu görmeye başlıyor.[xvi] Bu gerçek, esasen Wuhan belediye başkanı Zhou Xianwang, devlet televizyonunda, hükümetinin, salgın ortaya çıktıktan sonra virüsle ilgili kritik bilgilerin açıklanmasını geciktirdiğini kabul etmek zorunda kaldığında ifşa oldu. Salgının sebep olduğu gerilim, devletin toplu seferberliğinin tetiklediği gerilimle de birleşerek, genel nüfusa, hükümetin kendisini resmettiği kağıt kadar ince portrenin ardındaki derin çatlakları göstermeye başladı. Başka bir deyişle, bunun gibi koşullar, daha önce hükümet propagandasını olduğu gibi yutan artan sayıda insanın gözünde Çin devletinin köklü zafiyetlerini ifşa etti.

Devletin salgına verdiği yanıtın temel karakterini ifade edebilecek tek bir sembol olsa, yukarıdaki video gibi bir şey olurdu. Bu görüntüler, bir Wuhan sakini tarafından çekilip Batı interneti ile Hong Kong’da Twitter kanalıyla paylaşıldı.[xvii] Esasen, doktor ya da acil müdahale ekibi gibi görünen, tam koruyucu ekipmanlar giymiş vaziyette Çin bayrağı ile resim çektiren birkaç insanı gösteriyor. Videoyu çeken kişi, bu insanların her gün çeşitli foto çekimleri için binanın önünde poz verdiğini söylüyor. Video daha sonra bu adamların koruyucu ekipmanlarını çıkarışını ve ayakta dikilip sigara içerken sohbet edişlerini, hatta bir tanesinin çıkardığı giysiyi arabasını silmek için kullanışını gösteriyor. Arabaya binip gitmeden önce, adamların biri, koruyucu giysisini öylece yakındaki bir çöpe atıyor, görünmesin diye aşağı bastırmaya bile zahmet etmiyor. Böyle videolar, sansürlenmeden önce hızla yayıldı ve gerçekliğin devlet tasdikli perdesinde küçük yırtıklar açtı.

Daha temel bir seviyede ise, karantinanın insanların kişisel yaşamı üzerindeki ekonomik etkilerinin ilk dalgası görülmeye başladı. Bu sürecin makro-ekonomik yönü geniş şekilde ele alındı: Çin büyümesinde, özellikle de Avrupa’da devam eden stagnasyonla ve ABD’de iş faaliyetlerinde ani bir düşüş gösteren temel ekonomik göstergelerdeki son diple birleştiğinde yeni bir küresel resesyon riski ortaya çıkacak şekilde yaşanan devasa düşüş. Küre boyunca, Çin firmaları ve Çin üretim ağlarına temelden bağlı olan diğer firmalar, şu anda, sözleşmenin ifası “imkansız” hale geldiğinde sözleşme taraflarının sorumluluklarının ertelenmesine veya iptaline izin veren “mücbir sebep” maddelerini araştırmakla meşguller. Şu anda pek olası görünmese de, böyle bir küresel resesyon ihtimali, ülke çapında üretimin yeniden başlamasına dönük taleplerin çığ gibi büyümesine sebep oldu. Ancak ekonomik faaliyet, en fazla bölük pörçük bir şekilde yeniden başladı: kimi bölgelerde zaten her şey kesintisiz devam ederken, diğerlerinde süresi belirsiz şekilde durmuş halde. Merkezi makamların salgının merkez üssü hariç tüm bölgelerde çalışmaya geri dönüleceğini söylediği tarih şu anda 1 Mart gibi duruyor.

Ama şu an pek hissedilmeyen ama çok daha önemli olduğu söylenebilecek başka etkiler de var. Bahar Festivali için çalıştıkları şehirde kalmış veya karantina tedbirlerinden önce memleketlerine geri dönebilmiş olanlar dahil birçok göçmen işçi, şu anda tehlikeli bir belirsizliğe hapsolmuş durumda. Nüfusun büyük kısmının göçmen olduğu Shenzhen’de, yerel sakinler evsiz insan sayısının tırmanışta olduğunu söylüyor. Ama sokaklarda beliren bu yeni evsizler, uzun vadeli evsizlere benzemiyorlar. Üzerlerinde hala iyi giysiler var, açıkta nasıl yatılır, karınlarını nasıl doyururlar bilmeden, kelimenin tam anlamıyla, gidecek yerleri olmadığı için sokakta kalmış gibiler. Şehirdeki çeşitli binalarda ufak tefek hırsızlık vakalarının arttığı bildiriliyor. Çoğunlukla da karantina için evde kalanların sipariş ettiği yemekler çalınıyor. Her seviyeden işçiler, üretim durmuş vaziyetteyken maaşlarını kaybediyorlar. İş kesintileri sırasında en iyi durum senaryoları, Shenzhen’deki Foxconn tesisinde uygulanana benzer yatakhane karantinaları. Burada yeni dönenler, bir-iki hafta kendi koğuşlarında tutuluyor, normal maaşlarının üçte birini alıyor ve sonra üretim hattına dönmelerine izin veriliyor. Daha kötü durumdaki firmaların böyle bir seçeneği yok ve hükümetin küçük işletmelere ucuz kredi verme girişimi, muhtemelen uzun vadede pek işe yaramayacak. Foxconn gibi firmaların yavaşlamayı telafi etmek için üretimi Vietnam, Hindistan ve Meksika’ya genişletmesinde olduğu gibi, bazı örneklerde, virüs, fabrikaların başka yerlere taşınması konusunda zaten var olan bir trendi hızlandırmaktan başka bir şey yapmayacak.

Gerçeküstü Savaş

Öte yandan, virüse verilen beceriksiz ilk yanıt, devletin onu kontrol altına almak için bilhassa cezalandırıcı ve baskıcı tedbirlere dayanması ve merkezi hükümetin üretim ile karantina yerlerini eşzamanlı değiş tokuş etmek için yereller arasında etkili bir koordinasyon sağlayamaması, devlet aygıtının özünde derin bir yetersizlik olduğunu gösteriyor. Dostumuz Lao Xie’nin ileri sürdüğü gibi, Xi yönetiminin vurgusu “devlet inşası” üzerine ise, bu bakımdan daha yapılacak çok iş var gibi görünüyor. Öte yandan, COVID-19’a karşı yürütülen kampanya, ayaklanma karşıtı bir prova olarak da okunabilirse eğer, merkezi hükümetin yalnızca Hubei’deki merkez üste etkili koordinasyon sağlama kapasitesine sahip olduğunu ve Hangzhou gibi zengin ve el üstünde tutulan diğer eyaletlerdeki yanıtının koordinasyonsuz ve işe yaramaz kaldığını not etmekte fayda var. Bunu iki şekilde yorumlayabiliriz: birincisi, devlet gücünün sert kenarlarının altında yatan zayıflıklar üzerine bir ders olarak; ikincisi ise, merkezi devlet aygıtı tıkandığında koordinasyonsuz ve akıl dışı yerel yanıtların halen teşkil etmekte olduğu tehdit konusunda bir uyarı olarak.

Bunlar, sonsuz birikimin sebep olduğu yıkımın, hem küresel iklim sisteminde yukarıya doğru hem de yeryüzündeki yaşamın mikrobiyolojik alt katmanlarında aşağı doğru genişlediği bir çağ için önemli dersler. Böylesi krizler daha da yaygın hale gelecek. Kapitalizmin uzun vadeli krizi görünürde ekonomik olmayan bir karakter kazanırken, yeni epidemiler, kıtlıklar, seller ve diğer “doğal” felaketler, devlet kontrolünün genişletilmesini meşrulaştırmak için kullanılacak ve bu krizlere verilen kanıt, giderek artan şekilde, yeni ve sınanmamış ayaklanma bastırma araçlarının denenmesi için bir fırsat işlevi görecek. Tutarlı bir komünist politika, her iki gerçeği de birlikte kavramalıdır. Teorik bir düzeyde, bunun anlamı, kapitalizm eleştirisinin, somut bilimden uzaklaştığı noktada zayıfladığını görmektir. Ama pratik düzeyde, bugün olası tek siyasi projenin, kendisini yaygın ekolojik ve mikrobiyolojik felaketle tanımlı bir alana yönlendirebilen ve bu kesintisiz kriz ve atomizasyon durumunda işleyebilen olduğunu da gösterir.

Karantina altındaki Çin’de, en azından ana hatlarıyla böyle bir manzarayı görmeye başlıyoruz: en hafif kar yağışının bile tuttuğu kış sonu bomboş sokaklar, pencerelerde telefon ekranının ışığı ile aydınlanmış yüzler, birkaç hemşire veya polisin ya da gönüllünün, veyahut ellerinde bayrakla size maske takıp evinize gitmenizi söyleyen paralı aktörlerin beklediği gelişigüzel barikatlar. Salgın toplumsal. Dolayısıyla, onunla böylesine gecikmiş bir aşamada mücadele etmenin tek yolunun, toplumun kendisine gerçeküstü bir savaş açmak olmasına şaşırmamalı. Toplanmayın, kaosa sebep olmayın. Ama kaos tecrit koşullarında da birikebilir. Tüm dökümhanelerdeki kazanlar, önce hafifçe çıtırdayan közlere, sonra da buz gibi soğuk küllere soğurken, birçok küçük çaresizlik bu karantinanın dışına sızarak, bir gün, tıpkı bu toplumsal salgın gibi, bastırılması kolay olmayan daha büyük bir kaosu meydana getirecek şekilde özenle birikmeden edemeyecek.

Notlar:

[i] Bu bölümde anlattıklarımız büyük oranda Wallace’ın argümanlarının, daha genel kitleye yönelik bir özetidir ve kapsamlı argüman getirerek ve kanıt göstererek diğer biyologlara “kanıt gösterme” gerekliliğine girilmemiştir. Temel kanıtlara itiraz edecekler için Wallace ve meslektaşlarının eserlerini referans gösteriyoruz.

[ii] Robert G Wallace, Big Farms Make Big Flu: [Dispatches on Infectious Disease, Agribusiness, and the Nature of Science (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır: Bulaşıcı Hastalıklar, Tarım Endüstrisi ve Bilimin Doğası üzerine Kesitler), Monthly Review Press, 2016. sf.52

[iii] Age, sf.56

[iv] Age, sf. 56-57

[v] Age, sf.57

[vi] Bu, ABD ile Çin’i karşılaştırmanın bugün de bilgilendirici olmadığı anlamına gelmiyor. [vi] ABD, kendi devasa tarım endüstrisi sektörüne sahip; antibiyotiğe dirençli bakteriyel enfeksiyonlar bir yana, tehlikeli yeni virüslerin üretimine devasa katkılar yapıyor.

[vii] Bkz: Brundage JF, Shanks GD, “What really happened during the 1918 influenza pandemic? The importance of bacterial secondary infections” (1918 grip salgını sırasında gerçekte ne oldu? Bakteriyel sekonder enfeksiyonların önemi). The Journal of Infectious Diseases. Cilt 196, Sayı 11, Aralık 2007. sf. 1717–1718, yazarın yanıtı 1718–1719; ve: Morens DM, Fauci AS, “The 1918 influenza pandemic: Insights for the 21st century” (1918 grip salgını: 21. yüzyıl için çıkarımlar). The Journal of Infectious Diseases. Cilt 195, Sayı 7, Nisan 2007. sf. 1018–1028

[viii] Bkz. derginin ikinci sayısındaki “Picking Quarrels” yazısı: <http://chuangcn.org/journal/two/picking-quarrels/&gt;

[ix] Kendilerine has bir şekilde, bu iki pandemi üretimi yolu, Marx’ın birincil üretim alanında “reel” ve “formel” altakoyma dediği şeye benziyor. Reel altakoymada, gerçek üretim sürecinin kendisi, çıktı temposunu ve büyüklüğünü yoğunlaştırabilen yeni teknolojilerin devreye sokulmasıyla değiştirilir. Bu, endüstriyel ortamın viral evrimin koşullarını, yeni mutasyonların daha hızlı ve daha güçlü şekilde üretilmesini sağlayacak şekilde değiştirmesine benzer. Reel altakoymayı önceleyen formel altakoymada, bu yeni teknolojiler henüz uygulanmamaktadır. Onun yerine, ürünlerini kar karşılığı satan bir atölyeye yerleştirilen el dokuması işçileri örneğinde olduğu gibi, daha önce mevcut olan üretim biçimleri, küresel piyasayla bir şekilde ara bağlantıya sahip olan yeni lokasyonlarda basitçe bir araya getirilir. Ve bu, “doğal” ortamda ortaya çıkan virüslerin, vahşi popülasyondan çıkıp küresel piyasa yoluyla evcil popülasyonlara girmesine benzer.

[x] Ancak bu ekosistemleri “insan öncesi” ile eşitlemek hatadır. Çin bunun mükemmel bir örneğidir. Çin’in görünürde “ilkel” doğal alanlarından birçoğu, aslında, Doğu Asya anakarasında daha önce yaygın olan fil gibi türleri ortadan kaldıran çok daha eski dönemlerdeki insan genişlemesinin ürünüdür.

[xi] Teknik olarak bu 5 kadar farklı virüsün hepsine verilen addır. Bunlardan en ölümcülü daha önceki adı Zaire virüsü olan Ebola virüsüdür.

[xii] Özellikle Afrika örneği için bkz.: RG Wallace, R Kock, L Bergmann, M Gilbert, L Hogerwerf, C Pittiglio, Mattioli R ve R Wallace, “Did Neoliberalizing West African Forests Produce a New Niche for Ebola,” (Batı Afrika Ormanlarının Neoliberalleştirilmesi Ebola için Yeni bir Yatak mı Yarattı?) International Journal of Health Services, cilt 46, Sayı 1, 2016; Ve Ebola ile ekonomik koşullar arasındaki bağlantının daha geniş bir incelemesi için bkz.: Robert G Wallace ve Rodrick Wallace (Ed.), Neoliberal Ebola: Modelling Disease Emergence from Finance to Forest and Farm, (Finanstan Ormana Hastalığın Ortaya Çıkışının Modellenmesi) Springer, 2016; Ve örneğin daha az bilimsel olsa da en doğrudan açıklaması için bkz. Wallace’ın yukarıdaki makalesi: “Neoliberal Ebola: the Agroeconomic Origins of the Ebola Outbreak,” (Neoliberal Ebola: Ebola Salgının Tarımsal Ekonomik Kökenleri) Counterpunch, 29 Temmuz 2015.

[xiii] Bkz. Megan Ybarra, Green Wars: Conservation and Decolonization in the Maya Forest, (Yeşil Savaşlar: Maya Ormanında Koruma ve Dekolonizasyon) University of California Press, 2017.

[xiv] Tüm kaçak avcılığın yerel yoksul kır nüfusu tarafından gerçekleştirildiğini ya da farklı ülkelerdeki tüm devriye güçlerinin eski anti-komünist paramiliterlerle aynı şekilde faaliyet gösterdiğini söylemek elbette ki yanlış olur ama en şiddetli çatışmalar ve en agresif orman arazisi militarizasyonu örnekleri, hep esasen bu izleği takip ediyor gibi görünüyor. Bu fenomene dair geniş bir inceleme için Geoforum (69) 2016 özel sayısının dosya konusuna bakabilirsiniz. Önsöze şuradan erişilebilir: Alice B. Kelly ve Megan Ybarra, “Introduction to themed issue: ‘Green security in protected areas’”, (Dosya konusuna giriş: ‘Korumalı alanlarda yeşil güvenlik’) Geoforum, Cilt 69, 2016. sf.171-175. <http://gawsmith.ucdavis.edu/uploads/2/0/1/6/20161677/kelly_ybarra_2016_green_security_and_pas.pdf&gt;

[xv] Burada sözü edilen hastalıklar arasında açık ara en düşük olanı; yüksek ölüm oranı büyük ölçüde çok sayıda insan konağına hızla yayılmanın ve çok düşük bir fatalite oranına sahip olmasına rağmen mutlak ölüm oranının yükselmesinin sonucu.

[xvi] Bir podcast röportajında, Au Loong Yu, anakaradaki dostlarından alıntı yaparak, Wuhan hükümetinin, epidemi tarafından etkili şekilde paralize olduğunu söylüyor. Au, krizin yalnızca toplumsal dokuyu değil, ÇKP’nin bürokratik aygıtını da parçaladığını söylüyor. Ki bu da virüsün yayılmasını yoğunlaştırmaktan ve ülke çapında diğer yerel hükümetler için krizi şiddetlendirmekten başka bir işe yaramayacak. Röportajı gerçekleştiren Daniel Denvir, The Dig, yayın tarihi 7 Şubat: https://www.thedigradio.com/podcast/hong-kong-with-au-loong-yu/

[xvii] Video gerçek ama Hong Kong’un anakaraya ve ÇKP’ye yönelik ırkçı tutumların ve komplo teorilerinin verimli bir yatağı haline geldiğini belirtmekte fayda var. O kadar ki, Hong Konglular tarafından virüsle ilgili sosyal medyada paylaşılan şeyler dikkatle teyit edilmeli.

Kaynak

Çeviri: Serap Güneş

Pandemik İflas: Bu Seferki Ekonomik Kriz Neden Farklı Olacak? – Bue Rübner Hansen

BK ve ABD dahil birçok devlet, yalnızca neoliberalizmin kitabına değil, küresel finansal krizin kriz yönetimi stratejilerine de aykırı davranmaya başlıyor. Bu metin bunun sebeplerini inceliyor.

Bu, ilkin Novara Media’da yayınlanmış metnin güncellenmiş halidir. Güncellenen kısımlar kalın yazılmıştır.

Olaylar inanılmaz bir hızla gelişiyor. Bir hafta önce, Danimarka’nın Sosyal Demokrat hükümeti, işten çıkarılma riski olan işçilerin ücretlerinin %75’ini karşılayacağını açıkladı. Bunun, BK’daki sosyal Darwin’ci Muhafazakar hükümete baskı yapmaya çalışanların elini güçlendireceğini ummuştum. Ama BK’da hiç kimsenin, sadece birkaç gün sonra, işten atılmak üzere olan işçilerin ücretlerinin %80’ini karşılayacak bir politika benimseneceğini beklediğini sanmıyorum.

Ne oldu? Sağ hükümetler, sol önerdiğinde arzu edilir bulmayıp imkansız dedikleri politikaları neden değerlendirmeye başlıyor ve bazı durumlarda da uyguluyorlar?

Okumaya devam et

Thomas Piketty: Büyük Eşitsizliğimizin Uzun Tarihiyle Yüzleşmek

Thomas Piketty’nin 2013’te yayınlanan Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital adlı büyük eseri, pek çok ülkede ender görülen türde bir akademik çılgınlık yarattı. Eserin bu kadar ses getirmiş olmasının sebebi, dünyada giderek büyüyen eşitsizliğe dair özgül açıklamalar sunarken bunları Fransa, Amerika, İngiltere ve Almanya’dan alınan 18. yüzyıla dek uzanan tarihsel ve istatistiksel kanıtlarla desteklemesiydi. Piketty eserinde, bir ekonomide miras kalan servetin getirdiği karın, ücretli emekle elde edilenden her zaman daha hızlı büyüdüğünü iddia etti. Böylece, büyüyen eşitsizlik kapitalizmin doğasının bir parçası olarak anlaşılmalıydı. Eşitsizlik artışının ise ancak çeşitli devlet müdahaleleri ile kontrol edilebileceğini ileri sürdü. Piketty’nin eserine gelen eleştiriler oldukça zengin bir politik spektruma sahip olsa da Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’in 2008 ekonomik krizi sonrasında ortaya çıkan bir ethosu sembolize ettiği inkâr edilemez.

Okumaya devam et

Din Olarak Kapitalizm: Walter Benjamin ve Max Weber – Michael Löwy

Din Olarak Kapitalizm:

Walter Benjamin ve Max Weber

Michael Löwy

CNRS, Paris

Özet

Benjamin’in 1921’de kaleme aldığı ‘Din Olarak Kapitalizm’ fragmanı, ancak ölümünden birkaç on yıl sonra yayınlanmıştır. Amacı, kapitalizmin merhamet veya ateşkes yapmaksızın insanlığı ‘umutsuzluk evine’ yönlendiren kült bir din olduğunu göstermektir. Bu, doğrudan Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserine dayanan; ama Ernst Bloch ve Erich Fromm’a da bir şekilde yakın duran oldukça şaşırtıcı bir belgedir. Weber’in değerden bağımsız analizini, muhtemelen Gustav Landauer’in romantik ve özgürlükçü sosyalizminden esinlenip şiddetli bir antikapitalist argümana dönüştürür. Bu makale Benjamin’in bu fragmanını inceler ve Weber’in tezinin yanı sıra romantik antikapitalist gelenek ile ilişkisini araştırır.

Anahtar Kelimeler

Benjamin, Bloch, Kalvinizm, kapitalizm, kült, umutsuzluk, Landauer, din, sosyalizm, Weber

Okumaya devam et

Kapitalizme karşı ikinci el bisiklet – Sam Harvey

Yeni Özgür Politika

Yeni Zelandalı Loop Groop bisiklet kooperatifi, aşırı ve gereksiz tüketimin hâkim olduğu ve bunu hiç umursuyor görünmeyen bir sosyopat şirketler okyanusunun ortasındaki bağımsız bir ada gibi.

Carl Naus ve Dylan Pyle’nin özgürlük anlayışı hepimize bir çağrı. Onlar, bisikletlerin getirdiği sınırsız bağımsızlığa inanan iki anarşist.

Şehir atıklarından geri dönüştürerek ‘kendin yap’ tarzında faaliyet yürüttükleri tamirhanede görüştüğümüz Carl, “bisiklet gerçekten de anarşist değerlerin cisimleşmiş hali,” diyor.

“Buraya gelip kendi başınıza tamir yapabilirsiniz, tamamen ücretsiz ve benzin de gerekmiyor.”

Okumaya devam et

Gözetim kapitalizmi oyununda piyonlarız – James Bridle

Kitap incelemesi: The Age of Surveillance Capitalism (Gözetim Kapitalizmi Çağı), Shoshana Zuboff

Teknoloji şirketleri kâr için yaşamlarımızın her yönünü kontrol etmek istiyorlar. Cüretkâr ve önemli bir kitap, kapitalizmin yeni çağını tanımlıyor

Yatağınızın başucundaki alarm, takviminizdeki bir etkinlikle tetiklenip çalmaya başlıyor. Yatak odanızdaki akıllı termostat, kalktığınızı algılayarak ketılı çalıştırıyor ve hareketlerinizi merkezi bir veri tabanına aktarıyor. Telefonunuzdan haber güncellemelerinin sesi geliyor, neye tıklayıp tıklamadığınız dikkatle izleniyor ve parametreler ona göre ayarlanıyor. Sabah koşunuzun uzunluğu ve nereye kadar sürdüğü, işe gidiş geliş güzergahınız, metin mesajlarınızın içeriği, kendi evinizde konuştuğunuz sözcükler ve her yeri gören kameralar altındaki eylemleriniz, alışveriş sepetinizin içeriği, plansız alışverişleriniz, spekülatif aramalarınız, randevulaşma ve eş tercihleriniz – hepsi kaydediliyor, veriye dönüştürülüyor, işleniyor, analiz ediliyor, satın alınıyor, paketleniyor ve tıpkı sub-prime mortgage gibi yeniden satılıyor. Bu “deneyime el koyma” ayini o kadar sık ve o kadar kapsamlı tekrarlanıyor ki, ona karşı duyarsızlaşıyoruz, bunun bir tür distopik gelecek tahayyülü değil, şu an olduğunu unutuyoruz.

Okumaya devam et