Kapitalizm Bilimi Tahrip Ediyor – Meagan Day

baflr23_frank_walts_630.pngÜniversite kapitalizmden önce de vardı ve kârın değil hakikat ve bilginin peşine düşerek kapitalist piyasanın buyruklarına boyun eğmeyi reddedebildiği zamanlar oldu. Ancak kapitalizm yutabildiği her şeyi yutar ve egemenliğini genişlettikçe, modern üniversitenin, Ellen Meiksins Wood’un “kapitalist piyasanın buyrukları – rekabet, birikim, kâr maksimizasyonu ve artan emek üretkenliği zorunlulukları” dediği şeye giderek daha fazla boyun eğer hale gelmesi şaşırtıcı değil. Continue reading “Kapitalizm Bilimi Tahrip Ediyor – Meagan Day”

Reklamlar

Yeni Borç Sömürgeleri: finans, emperyalizm ve mülksüzleştirme siyaseti – Jerome Roos (ROAR Magazine)

Imperialism-940x480

Viewpoint Magazine’in emperyalizm konulu yeni sayısına uzun bir makaleyle katkı yapan ROAR Magazine editörü Jerome Roos’un yazısından bir bölüm

Borcu kökenleri itibariyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Borcun kökenleri sömürgeciliğin kökenlerinden yükselir. Bize borç verenler aynı zamanda bizi sömürgeleştirenlerdir. Bir zamanlar ülkelerimizi ve ekonomilerimizi yönetmiş olanlardır.

– Thomas Sankara (1987)

Tanrı bizi borçtan kurtardı ve buna şükretmeliyiz.

– Simón Bolívar (1825) Continue reading “Yeni Borç Sömürgeleri: finans, emperyalizm ve mülksüzleştirme siyaseti – Jerome Roos (ROAR Magazine)”

Burjuvazi Çin devletini yönetecek mi? – Branko Milanovic

1463365853390.jpg

Çin Batı değil. Ama Çin ile Batı arasında, uzun vadeli bir bağlamda, fark tam olarak ne? Çin’in yükselişi, ekonomisini örgütleme şeklinin Batı ile tezatlığı ve artık çok daha iyi tarihsel verilere sahip olmamız sebebiyle bir süredir (yirmi yıldır falan) ek önem kazanmış koca bir soru bu. Burada Giovanni Arrighi tarafından bu konuda yapılmış ilginç bir çalışma üzerinden gideceğim: Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-First Century

Continue reading “Burjuvazi Çin devletini yönetecek mi? – Branko Milanovic”

Schumpeter’in iki emperyalizm teorisi – Branko Milanovic

29362

Bir süre önce Thomas Hauner ve Suresh Naidu ile birlikte, Hobson-Lenin-Luxemburg’un emperyalizm teorisindeki sayısız bağlantıyı ampirik olarak inceleyen ortak bir makalenin taslağını yayınladık (buradan ve buradan erişebilirsiniz). Bu makaleyi burada ele almayacağım (ilgilenen okurlar makalemizin ilk bölümüne bakabilir) çünkü burada bir başka çağdaş emperyalizm teorisine, Schumpeter’inkine odaklanmak istiyorum.

Schumpeter’in teorisi birkaç sebeple ilginç. Lenin ve Luxemburg’unki ile aynı dönemde formüle edildi ve yazarın ikisinin de bilgisine sahip olduğu kesin. Onlarınki ile aynı olaylara karşılık olarak yazıldı ancak onlardan farklı ve Schumpeter yaşamı boyunca bu görüşü korudu. Schumpeter’in teorisi açısından anahtar metin, 1918-19’da yayınlanan “The sociology of imperialisms” (“Emperyalizmler sosyolojisi”, çoğul ekine dikkat) makalesidir. İngilizce tercümesinde 80 sayfalık sıkışık baskısı ile çok uzun bir makaledir. 1942’de yayınlanan (ve o zamandan bu yana birçok kez tekrar basılan) “Capitalism, socialism and democracy”de de (“Kapitalizm, sosyalizm ve demokrasi,” CSD) tekrarlandığı şekliyle görüldüğü üzere, Schumpeter teorisinde (en azından önemli sayılabilecek) hiçbir değişikliğe gitmemiştir. Continue reading “Schumpeter’in iki emperyalizm teorisi – Branko Milanovic”

Paul Mason’ın “Postcapitalism: A Guide to our Future” kitabı üzerine – Branko Milanovic

Book

Ticarileşme bize sadece yeni kâr kaynakları bulmak isteyen şirketler tarafından dışarıdan dayatılmaz. Ticarileşmeye kendi irademizle de dahil oluruz çünkü kapitalizm içindeki uzun sosyalleşmemiz, onun küresel kapsamı ve dolayısıyla kapitalizm içinde uzun süre sosyalleşmemiş olanlar arasında da taklit edilmesi yüzünden insanlar kapitalist hesap makinelerine dönüşmüştür. Her birimiz vaktimize, duygularımıza ve aile ilişkilerimize örtülü (“gölge”) fiyatlar biçen küçük birer kapitalist düşünce merkezi haline gelmişizdir.

Son derece iddialı bir kitap. Paul Mason 300’den az sayfada yalnızca kapitalizmin 300 yılını ve onu başka bir sistemle (sosyalizmle) değiştirme çabalarını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda onun en sonunda nasıl dönüşeceğini gösterip bu dönüşümü kolaylaştırmak için bir dizi politika da öneriyor. Dahası, geniş kapsamı ile görece küçük boyutunu karşılaştırınca düşünülebileceği gibi yüzeysel bir kitap da değil. Mason’ın herkesin anlayabileceği bir tarzda yazmış olması da yanıltmasın kimseyi. Gazeteci tarzında yazılmış olabilir ama sorulan sorular, tartışmanın niteliği ve kitabın amaçları birinci sınıf. Continue reading “Paul Mason’ın “Postcapitalism: A Guide to our Future” kitabı üzerine – Branko Milanovic”

Dünyanın ilk trilyonerini ne zaman göreceğiz? – Tom Campbell

2635

Kurgusal karakterlerin fantastik servetleri, kanlı canlı kodamanların zenginliği karşısında cüce kalmaya başladı. Bu süper zenginlik patlamasından korkmalı mıyız?

Amerikan iş dünyası elitleriyle yakın ilişki içindeki Forbes dergisi, her yıl yayınladığı dünyanın en varlıklı insanlar listesini tamamlamak için arada bir de “Kurmaca 15” listesi–sinema ve edebiyattaki en zengin kurmaca karakterlerin listesi–yayınlar.

Son “Kurmaca 15” analizlerinde, Bruce Wayne ve Montgomery Burns gibi karakterlerin varlıklarını dikkatli biçimde değerlendirdikten sonra Scrooge McDuck’ın–maden patronu ve Donald Duck’ın amcası–65 milyar dolarla ejderha Smaug’u kıl payı geçerek listenin zirvesinde olduğu sonucuna ulaşmışlar. Continue reading “Dünyanın ilk trilyonerini ne zaman göreceğiz? – Tom Campbell”

Monsanto, ürününü kanserle ilişkilendiren kanıtları örtbas mı etti? – Rene Ebersole

Screen Shot 2017-10-20 at 17.59.17

Bu, Monsanto’nun “Büyük Tütün” an’ı* olabilir.

(*) Büyük tütün şirketlerinin, sigaranın kansere yol açtığını kabul etmek zorunda kalması

1970’te, 40 yaşındaki Illınois-Springfield’lı kimyager John E. Franz, tarımı kökten değiştirecek bir keşfe imza attı: yapraklardan köke kadar giderek yaban otlarını öldüren bir kimyasal. Franz çığır açan bu keşfin patentini işvereni Monsanto’ya 5 dolara sattı. Dört yıl sonra Monsanto Roundup’ı piyasaya sürdü.

“Ot mu? Sorun değil. Otları daha iyi öldüren başka şey yok,” diyordu Roundup reklamlarındaki aktörler, ellerindeki sprey şişeleri ile karahindibalara saldırırken. Ürün anında büyük başarı elde etti ve 1987’de Franz, keşfi için Ulusal Teknoloji Madalyası kazandı. Bugün Roundup dünyanın en popüler herbisiti (yabani bitki öldürücü kimyasal) ve Monsanto’ya yılda 4 milyar dolardan fazla kazandırıyor. Continue reading “Monsanto, ürününü kanserle ilişkilendiren kanıtları örtbas mı etti? – Rene Ebersole”

Yoksulluk çocukların beyin gelişimini olumsuz etkiliyor – Mike Mariani

DEUETaWUQAA1-t4.jpg_large

Araştırma, hane geliri ile frontal lob, temporal lob ve beyin çıkıntısındaki gri maddenin hacmi arasında güçlü bağlar olduğunu ortaya çıkarmış: Yoksulluk sınırının (2015’te dört kişilik bir aile için 24.250 dolar) altındaki ailelerin çocuklarında, bu kritik bölgelerde yüzde 8 ila 10 daha az gri madde var. Ve aileleri birazcık daha iyi durumda olan çocuklar (yoksulluk sınırının bir buçuk katı gelire sahip olanlar) gelişimsel normdan yüzde 3 ila 4 daha az gri maddeye sahip. Bu yoksul ailelerde ebeveynlerden birçoğunun yüksek eğitimli olması, bu çocuklarının mustarip olduğu “geriliklerin” yoksulluğun doğrudan sonucu olduğunu gösteriyor.

Dr. Kimberly Noble’ın Columbia Üniversitesi’ndeki laboratuvarı, parlak renkleri, antropomorfik hayvan motifi ve denizcilik temalı bulmaca oyunu matıyla tipik bir kreşe benziyor. Çift taraflı büyük bir aynanın ardından çocukları gözlemleyen bilişsel nörolog ekibi hariç tabi. “Neurocognition, Early Experience, and Development Lab” (NEED Lab, Türkçesi Sinirsel İdrak, Erken Deneyim ve Gelişim Laboratuvarı) yoksulluğun genç beyinleri nasıl etkilediği üzerine en gelişmiş imkanlarla sürdürülen araştırmanın merkezi ve Noble ve meslektaşlarının yoksulluk içinde büyümenin bir çocuğun beyin gelişimini engelleyebildiğini kısa süre içinde kesin olarak nasıl kanıtlayabilecek olduklarını öğrenmek için buradayım. Continue reading “Yoksulluk çocukların beyin gelişimini olumsuz etkiliyor – Mike Mariani”

Gezegenin Kıyameti Kapitalizm mi Olacak? – Antony Loewenstein

Kamyon Geçidi!
İstanbul’un fethinin 564. yıl dönümünde, dünyanın en büyük kamyon geçidi için rekor denemesi. “İstihdam, kullanılan beton miktarı, yolcu kapasitesi vs. dair rakamlar havada uçuşurken, ana akım medya projenin neden olduğu orman katliamı, sulak alanların kaybı, İstanbul’un temiz hava depolarının yok oluşu, havalimanı çevresinde oluşacak yeni yerleşim yerlerinin megakent üzerinde oluşturacağı ek nüfus baskısı gibi geleceğimizi doğrudan ilgilendiren konulara hiç değinmiyordu.” (Akgün İlhan / Yeşil Gazete -3 Haziran 2017)

truth-out.org

Felaket, yoksulluk ve talihsizlik köşeyi dönmek için harika fırsatlar haline geldi. Gazeteci Antony Loewenstein, Disaster Capitalism: Making a Killing Out of Catastrophe’ta (Felaket Kapitalizmi: Faciadan Voliyi Vurmak) Afganistan’dan Haiti’ye, Pakistan’dan Papua Yeni Gine’ye, ABD’den İngiltere’ye ve Yunanistan’dan Avustralya’ya dek, şirketlerin organize sefaletten kasalarını nasıl doldurduğunu anlatıyor.

Felaket Kapitalizmi kitabından alınan aşağıdaki bölümde, Antony Loewenstein modern zaman kapitalizminin başarısının, “adaletsizliği garanti edip kibri ödüllendirerek” toplumu ve gezegeni nasıl tehdit ettiğini inceliyor. Continue reading “Gezegenin Kıyameti Kapitalizm mi Olacak? – Antony Loewenstein”

Immanuel Wallerstein: Direniş? Evet! Neden ve Nasıl?

https://dunyadanceviri.files.wordpress.com/2017/03/f5f13-immanuel-wallerstein.jpg?w=1142&h=696
“Modernite çöküyor. Gerçek mücadele yerini neyin alacağı üzerine.”

iwallerstein.com

500 yıla yakındır içinde yaşamakta olduğumuz kapitalist dünya sisteminden iki muhtemel sistemden birine tarihi bir yapısal geçiş sürecinin ortasındayız: Ya kapitalizmin en berbat özelliklerini (hiyerarşi, sömürü ve kutuplaşma) koruyan ama kapitalist olmayan bir sisteme ya da onun zıddı olan, görece demokratik ve eşitlikçi bir sisteme. Buna, Davos ruhu ile Porto Alegre ruhu arasındaki mücadele diyorum.

Kaotik ve kafa karıştıran bir geçiş süreci yaşıyoruz. Bunun kolektif stratejimiz açısından iki etkisi var. Kısa vadede (diyelim ki üç yıl), kısa vadede yaşadığımızı aklımızdan çıkarmamalıyız. Hepimiz hayatta kalmayı umuyoruz. Hepimizin yemeğe ve başımızı sokacak yere ihtiyacı var. Güç kazanmak isteyen her hareketin, acı çekenlerin acılarını en aza indirecek her yolu deneyerek, insanların hayatta kalmasına yardım etmesi gerekiyor.

Fakat orta vadede (diyelim ki 20-40 yıl), acıları azaltmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Davos’un ruhunu temsil edenlerle mücadelemize konsantre olmak zorundayız. Bunun hiçbir geri adımı yok. Kapitalizmin inşa edilebilecek hiçbir “reforme edilmiş” versiyonu yok.

Bu yüzden Direniş’in “nasıl”ı çok net. Kolektif olarak ne olup bittiği konusunda daha net olmamız, daha kesin ahlaki tercihler yapmamız ve daha akıllıca politik stratejiler belirlememiz gerekiyor. Bunların bir birleşimini ortaya çıkarmalıyız. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz, evet, ama bu “başka” dünyanın kaçınılmaz olmadığının, alternatiflerden sadece biri olduğunun da bilincinde olmalıyız. Continue reading “Immanuel Wallerstein: Direniş? Evet! Neden ve Nasıl?”