Berta Cáceres’i kim öldürdü?

Berta Caceres 2015 Goldman Environmental Award Recipient

Honduraslı ödüllü çevre aktivisti Berta Cáceres’in öldürülmesine ilişkin davanın belgeleri, zanlıların Amerika tarafından eğitilmiş elit askeri birliklerle bağlantısını gösteriyor.

Özgür Politika

Nina Lakhani* / Çeviri: Serap Güneş

Sızan mahkeme belgeleri, Honduraslı çevreci Berta Cáceres cinayetinin, ülkenin ABD eğitimli özel kuvvetleri ile bağlantılı askeri istihbarat uzmanları tarafından planlanan bir yargısız infaz olduğuna dair şüphelere neden oldu.

Cáceres, bir yıl önce vurularak öldürüldüğünde bir hidroelektrik barajına karşı muhalefeti nedeniyle ölüm tehditleri aldığı için güya devlet koruması altındaydı.

Mart ayında evinde uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybeden çevre savunucusu Berta Cáceres, ‘telaş içinde çalışırken’ arkadaşlarına planlarından bahsedip böbürlenen bir tetikçiden bahsetmişti. Continue reading “Berta Cáceres’i kim öldürdü?”

Reklamlar

Latin Amerika’nın Schindler’i: 20. yüzyılın unutulmuş kahramanı

2716

Ewen MacAskill ve Jonathan Franklin

The Guardian

1986’nın yılbaşı arifesinde sabah 10’dan hemen önce silahlı adamlar Şili’nin Santiago kentinde göçmenlerin yeniden yerleştirilmesi için uğraşan küçük bir örgütün ofisine geldiler. Çalışanları toplamaya başladılar. “Bizi toplantı odasına topladılar, yüzükoyun yere yatırdılar. Bilgisayar kablolarını kestiler ve bizi bileklerimizden birbirimize bağladılar,” diye hatırlıyor çalışanlardan biri olan Eliana Infante. “Bizi bağladıktan sonra ‘Orospu çocuğu Roberto Kozak hanginiz?’ diye sordular.”

Uzun boylu, dikkat çekici derecede yakışıklı ve temiz giyimli bir adam kalktı ve sakin bir şekilde “Benim,” dedi.

Kozak başına silah dayalı olarak uçarcasına merdivenlerden indirildi, paramiliterler tarafından sorgulanmak üzere bir konferans masasının üzerine uzanmaya zorlandı. Continue reading “Latin Amerika’nın Schindler’i: 20. yüzyılın unutulmuş kahramanı”

7 maddede Kolombiya barış anlaşması referandumu – Daniel Finn

‘Kolombiyalıların’ barış anlaşmasını reddetmediklerini üstüne basa basa söylemek lazım: Hayır oyu veren seçmenler Kolombiyalıların beşte birinden daha azını oluşturuyor.

Yeni Özgür Politika

Çeviri: Serap Şen

Kolombiya barış anlaşmasının referandumda 60 bin oy gibi kıl payı bir farkla beklenmedik şekilde reddedilmesi, Kolombiya halkı açısından bir felaket; ne kadar büyük bir felaket olduğu ancak önümüzdeki haftalar ve aylar içinde belli olacak. Sonucu analiz edip etkilerini ayrıntılı şekilde ele alan birçok makale yazılacağı kesin; aşağıdaki maddeler oylamaya verilen ilk reaksiyon ve şüphesiz sonraki analizlerde üzerine birçok şey söylenecektir.

Continue reading “7 maddede Kolombiya barış anlaşması referandumu – Daniel Finn”

Kolombiya: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve barış süreçleri için yeni bir yol mu? – Nelson Camilo Sánchez León

Bu durumla birlikte, barış ile adalet arasındaki kutuplaşma konusunda eski bir ikilem ortaya çıktı. Bu anlaşılır bir durum çünkü Rodrigo Uprimny’nin de açıkladığı gibi, “barış ve adalet uzun vadede aynı istikamette gidebilse de kısa vadede çatışma halindedirler: insanlığa karşı suçlar ciddi cezaları hak eder ama bu tür yaptırımlar barışı müzakere etmeyi de imkansız kılar.”

kol1
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsüne Taraf Devletler 9. Toplantısının açılışı sırasında bir konuşma yapıyor. Fotoğraf: UCM Koalisyonu

dejusticiablog.com

Pek çok kötü haberle dolu bir yılda, dünya, Kolombiya’daki silahlı çatışma dönemini sona erdirecek müzakere sürecinin nihayetlenmekte oluşunu sevindirici bir haber olarak karşıladı. Sadece 50 yıldan uzun süredir birbiriyle savaşan iki ordu silahlı çatışmayı sona erdirme konusunda anlaşmaya vardığı için değil, müzakereler boyunca yaşanan olumlu gelişmeler nedeniyle de.

Bu olumlu gelişmelerden bazıları, uluslararası hukuk ile barış süreçleri arasındaki ilişkilere baktığımızda çok alakalı olabilir. Örneğin, uluslararası insancıl hukukça öngörülmüş insancıl anlaşmaların (3. madde)*, savaş hallerini insancıllaştırmadaki geleneksel rollerinin ötesinde, barış anlaşmasına normatif güç kazandıracak bir araç olarak kullanılması.

Ancak en çok tartışma yaratan ve ilgi çeken mesele, barış anlaşmasının adalet ve hesap verebilirlik bileşeni ile devletin uluslararası ceza hukuku açısından görevleri arasındaki ilişki. Continue reading “Kolombiya: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve barış süreçleri için yeni bir yol mu? – Nelson Camilo Sánchez León”

Latin Amerika’da dalga geri çekiliyor – Álvaro García Linera

Latin Amerika’daki ilerici hükümetlerin “erdemli on yılı” sona eriyor. Ancak Bolivya Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera’nın da belirttiği gibi, devrimler dalga dalga gelir.

pa-14241325_0
Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales (solda) ve Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera, Bolivya’nın bağımsızlığının 187. yıldönümü kutlamaları sırasında ülkelerinin ulusal marşını söylerken. 6 Ağustos 2012

İspanyolca orijinal

İngilizce çeviri

Dünyadan Çeviri’nin notu: Metin İspanyolca orijinalinden İngilizceye çevrilirken kimi yerler anlam kaymasına ve hatta kaybına uğramış. İngilizcesinden çevirirken mümkün olduğunca telafi etmeye çalıştık.

Başkan Yardımcısı Garcia Linera’nın Buenos Aires Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ndeki konuşmasından kesitler (27 Mayıs 2016)

Latin Amerika’da tarihsel bir dönüm noktası ile karşı karşıyayız. Bazıları bir başarısızlıktan, gericilerin ilerlediğinden söz ediyor. Gerçek şu ki, son on iki ay içinde, kıtanın ilerici ve devrimci hükümetlerinin bölgesel dağılımının yoğun olarak ilerlemesinden on yıl sonra, bu ilerlemenin hızı kesildi, bazı durumlarda pes etti ve bazılarında da sürekliliğin devam edeceği şüpheli. Muhafazakar güçlerin kazandıkları her yerde, devlet yönetimini kontrol altına almayı amaçlayan 80’li ve 90’lı yılların eski elitlerinin başlattığı hızlandırılmış bir yeniden yapılandırma süreci devam etmekte. Continue reading “Latin Amerika’da dalga geri çekiliyor – Álvaro García Linera”

‘Silahsız hiçbir şeyiz’: FARC gerillaları silahsız gelecek konusunda sıkıntılı – Sibylla Brodzinsky

 

5400

The Guardian

Daniela, AK-47’si olmadan hayatı hayal edemiyor. On yıl kadar önce 15 yaşındayken Kolombiya’nın en büyük gerilla grubuna katıldığından bu yana, yıpranmış saldırı tüfeği hep yanında oldu. Ama Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nden ve Başkan Juan Manual Santos hükümetinden müzakereciler elli yıldan uzun sürmüş bir savaşı sona erdirecek anlaşmaya çok yakın görünüyorlar ve şimdi Daniela bir sivil olarak hayatı üzerine kafa yormaya zorlanıyor.

“İlk günler bizim için zor olacaktır,” diyor, saldırı tüfeği, FARC’ın Magdalena Medio Block’taki üssünde, önündeki kaba ahşap masada dururken.

Geçtiğimiz ay iki taraf, FARC’ın aylar içinde gelebilecek nihai anlaşmanın imzalanmasını takiben altı ay içinde tüm silahlarını teslim etmesi çağrısı yapan çift taraflı bir ateşkes anlaşması imzaladılar. Ateşkes henüz yürürlüğe girmedi ve bir FARC birliği, ordu ile geçtiğimiz hafta Meta ilinde birçok gerillanın yaralandığı bir çatışmaya girdi.

Ancak hem isyancı komutanlar hem de hükümet, anlaşma tamamlandığında silahsız bir FARC’ın, Marxist-Leninist ideallerinin peşinden silah yerine seçimle gidecek sol bir siyasi parti haline geleceğini umuyorlar.

Ama birçok FARC üyesi onlara koruma ve statü sağlayan silahın olmadığı bir geleceğe sıcak bakmıyor.

“Saldırıya açık olacağız,” diyor Daniela. “Silahsız hiçbir şeyiz.” Continue reading “‘Silahsız hiçbir şeyiz’: FARC gerillaları silahsız gelecek konusunda sıkıntılı – Sibylla Brodzinsky”

Kadın kırımları 4. dünya savaşının parçası – Raúl Zibechi

image.jpg

Sistem karşıtı hareketleri takip eden herkes, kadınların, erkekler kadar görünür olmadıklarında bile, bu hareketlerde merkezi bir rol oynadıklarını biliyor. Kolektif hayatın harcı onlar; hayatın ve örgütlenmelerin yeniden üretilmesinden onlar sorumlu. Yemek yapmanın, dikiş dikmenin ve hayvan yetiştirmenin ötesinde, diğer kadınlarla aynı şeyleri ama bu sefer kolektif bir şekilde yapmak için bir araya geliyorlar. Maddi ve gayri maddi müştereklerin koruyucusu onlar.

Kadınlar ve çocukları, patriarkal çekirdek ailenin, Kilise ve rahip egemenliğinin, okulun, kışlanın, hastanenin ve atölyenin disipline edici zincirlerini kırdılar. Kolektif ilişkilerin aile ilişkilerinden önce geldiği ve aralarındaki işbirliğinin “cinsiyete dayalı işbölümünü kadınlar açısından bir güce ve korumaya dönüştürdüğü” bir dünya yarattıklarını yazıyor Federici, ortaçağ toplumundaki kadınlar hakkında (s. 41).

Continue reading “Kadın kırımları 4. dünya savaşının parçası – Raúl Zibechi”

Henry Kissinger’ın vicdanı var mı? – Jon Lee Anderson

“Ona kısa bir süre önce Washington’da Robert McNamara ile mülakat yaptığımı söyledim. Bu dikkatini çekmişti. Beni eziklemeyi bıraktı ve ardından sıradışı bir şey yaptı. Ağlamaya başladı. Ama hayır, gerçek gözyaşları değil. Henry Kissinger, gözlerimin önünde rol (ç.n. McNamara’nın taklidini) yapıyordu. ‘Ühü, ühü’ dedi Kissinger, ağlar gibi yapıp gözlerini silerek. ‘Hala göğsünü yumrukluyor, değil mi? Hala kendini suçlu hissediyor.’ Dalga geçercesine, alaylı bir ses tonuyla konuşuyordu ve vurgulamak için elini kalbine götürmüştü.”

20 Ağustos 2016, The New Yorker

Geçtiğimiz Mart ayında Başkan Obama Arjantin’in yeni Başkanı Mauricio Macri ile görüşmek üzere ülkeyi ziyaret ettiğinde, ABD’nin geçmiş ve günümüz politikaları için açıklama ve özür talep eden protestolarla karşılaştı. Batı’da anti-Amerikancılığın, ülkede kötü giden çoğu şeyden Birleşik Devletler’in suçlandığı politikleşmiş bir hınç kültürünün geliştiği Arjantin kadar şiddetli bir şekilde ifade edildiği çok az ülke var. Özellikle solda, ABD hükümetinin, 1976 Mart’ında darbeyle iktidara gelmesini izleyen yedi yıl boyunca solculara karşı binlerce yaşama mal olan bir “Kirli Savaş” yürütmüş olan Arjantin’in sağcı ordusuna verilen destek konusunda geçmek bilmeyen bir hınç var. Continue reading “Henry Kissinger’ın vicdanı var mı? – Jon Lee Anderson”

Brezilya: Darbe mi, fiyasko mu? – Immanuel Wallerstein

Lula-e-Dilma

Rousseff’in görevi askıya alındı, Başkan Yardımcısı Michel Temer geçici devlet başkanı olarak göreve atandı ve o da hızla aşırı sağcı bir kabine atadı. Şu neredeyse kesin görünüyor ki, Rousseff sorumlu addedilecek ve kalıcı olarak görevden alınacak. Ancak gerçek hedef Rousseff değil. Gerçek hedef Lula. Brezilya yasalarına göre hiçbir başkan üst üste iki dönemden fazla koltukta kalamaz. Herkesin beklentisi, Lula’nın 2019 yılındaki başkanlık seçimlerinde PT’nin adayı olacağı yönünde.

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, Senato tarafından yargılanırken koltuğundan geçici olarak uzaklaştırıldı. Suçlu bulunursa, Brezilya’da “ihanet” anlamına gelen şekilde görevden alınacak. Son birkaç aydaki politik manevraları takip etmeye çalışanların, hatta Brezilyalıların bile süreçte gerçekleşen çok sayıda dönüşle kafalarının karışması mazur görülebilir.

Bu noktada ortadaki gerçek mesele ne? Başkan Rousseff’in tekrar tekrar dillendirdiği şekliyle bu bir anayasal darbe mi? Ya da “muhalefet”in iddia ettiği şekliyle, başkanı, kendisinin ve kabine üyeleri ile danışmanlarının ağır kabahatleri nedeniyle sorumlu tutan meşru bir eylem mi? Eğer ikincisiyse, Rousseff’in ikinci görev dönemi için çok büyük farkla rahatlıkla seçildiği 2015 yılından önce, birinci döneminde değil de neden şimdi ortaya çıkıyor? Continue reading “Brezilya: Darbe mi, fiyasko mu? – Immanuel Wallerstein”

Neo Zapatistalar: Yirmi Yıl Sonra – Immanuel Wallerstein

Resim

1 Ocak 2014 günü, Ejército Zapatista de Libéración Nacional (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Çipas’taki ayaklanmasının yirminci yıldönümünü kutladı. Bu yıl, kendilerine dair bir değerlendirme yaptılar. Nisan’da, resmi EZLN yayını Rebeldía Zapatista’da, İsyancı Komutan Moisés “unutmaya karşı savaş” konulu bir başyazı yayınladı. EZLN’nin mücadelesinin, 520 yıldır yerli halkları bastıran şeytani sistemi sadece on dokuz yıl içinde “kontrol altına aldığını” (toreado) yazdı.

EZLN neyi başardı? Hangi açılardan bunun bir başarı olduğu söylenebilir? EZLN ile yalnızca dünya sağı değil, dünya solunun belirli unsurları da, “emperyalizme ve neoliberalizme karşı dünya genelindeki mücadele ile büyük ölçüde alakasız olduğu” gerekçesiyle alay etti. “Ne başardılar ki,” diye soruyor eleştirmenler. “Gidişatları bir halkla ilişkiler şovundan öteye geçebildi mi ki?”

Bu tür eleştiriler, ayaklanmanın tüm özünü ıskalıyor. İlk başarıları, yirmi yıl boyunca onları mahvetmek için elinden gelen yapan Meksika ordusuna karşı ayakta kalabilmekti. Bunu EZLN’nin Meksika ordusu ile karşılaştırılamayacak olan askeri hünerleri sayesinde değil, hem Çipas’ın yerli halkları ile içerdeki, hem de dünyanın geri kalanındaki politik güçleri sayesinde başardılar. Meksika ordusunun saldırılarını, en fazla otonom topluluklarının çeperlerindeki tacizler (bazen ölümcül tacizler) seviyesine indiren bu güç oldu.

1 Ocak 1994’te ayaklandıklarında, EZLN’nin Meksika hükümetine ve dünyaya verdiği mesaj neydi? Hepsinden önce, kendi topluluklarını kendi halkları ile kolektif ve demokratik şekilde yönetme taleplerini yenileyerek, bastırılan yerli halkların onurunu koruyorlardı. İkincisi, Meksika’da devlet iktidarını almakla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. Bu, onlara göre bir ezeni diğeri ile değiştirmekten başka bir şey değildi. Bunun yerine, Meksika hükümetinden resmen ve samimi şekilde bağımsızlıklarını tanımasını talep ediyorlardı.

Üçüncüsü, EZLN bu tarihi (1 Ocak 1994), Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği tarih olduğu için seçmişti. Bu tarihi seçerek, ABD’nin Meksika’daki ve dünya çapındaki emperyalist rolünü reddettiklerini teyit ediyorlardı. Dördüncüsü, Çipas’taki mücadele ile sınırlı bir bakış açısına sahip olmaktan ziyade, dünyadaki tüm ezilen halkların ve sınıfların mücadelesini destekliyorlardı. Bunu, Çipas’ta galaksiler arası toplantılar adını verdikleri toplantılar düzenleyerek ve sırf başka katılımcılar karşı çıkıyor diye bazı katılımcıların dışlanmasını reddederek vurguladılar. Ve beşincisi, bu görüşleri Yerli Ulusal Kongresi üzerinden Meksika’daki diğer ezilen halklara taşımaya çalıştılar.

EZLN’nin ayaklanması, dünya sağının 1970’ler ile 1994 arasındaki görece kısa vadeli başarılarına karşı dünya solunun karşı-saldırısının başlangıcıydı. Washington Konsensüsü’nün ekonomik ve politik etkisinin bileşimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün getirdiği görünürdeki zafer, dünya sağının dünya sistemine kalıcı hakimiyet kurmakla övünmesine izin vermişti. Zapatistalar’ın yaptığı şey, onlara (ve dünya soluna) görece daha demokratik ve görece daha eşitlikçi bir dünya alternatifinin gerçekten var olduğunu hatırlatmaktı.

EZLN’nin 1 Ocak 1994 tarihli ayaklanması, Porto Alegre’de 2001’deki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kuruluşunun yanı sıra, 1999’da Seattle’da ve ardından başka yerlerde düzenlenen başarılı protestolara giden yolu açtı. DSF’nin ve artık Küresel Adalet hareketi olarak adlandırılan hareketin halen devam eden mücadelesini mümkün kılan EZLN oldu.

Elbette, İsyancı Komutan Moisés bize hatırlatıyor, “dinlenmek olmaz; kendimizi tüm gücümüzle çabalarımıza vermeliyiz.” Bunun, EZLN’nin nihai mesajı olduğunu düşünüyorum. “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” inanan bizler için durup dinlenmek olmaz.

The Neo-Zapatistas: Twenty Years After