Henry Kissinger’ın vicdanı var mı? – Jon Lee Anderson

“Ona kısa bir süre önce Washington’da Robert McNamara ile mülakat yaptığımı söyledim. Bu dikkatini çekmişti. Beni eziklemeyi bıraktı ve ardından sıradışı bir şey yaptı. Ağlamaya başladı. Ama hayır, gerçek gözyaşları değil. Henry Kissinger, gözlerimin önünde rol (ç.n. McNamara’nın taklidini) yapıyordu. ‘Ühü, ühü’ dedi Kissinger, ağlar gibi yapıp gözlerini silerek. ‘Hala göğsünü yumrukluyor, değil mi? Hala kendini suçlu hissediyor.’ Dalga geçercesine, alaylı bir ses tonuyla konuşuyordu ve vurgulamak için elini kalbine götürmüştü.”

20 Ağustos 2016, The New Yorker

Geçtiğimiz Mart ayında Başkan Obama Arjantin’in yeni Başkanı Mauricio Macri ile görüşmek üzere ülkeyi ziyaret ettiğinde, ABD’nin geçmiş ve günümüz politikaları için açıklama ve özür talep eden protestolarla karşılaştı. Batı’da anti-Amerikancılığın, ülkede kötü giden çoğu şeyden Birleşik Devletler’in suçlandığı politikleşmiş bir hınç kültürünün geliştiği Arjantin kadar şiddetli bir şekilde ifade edildiği çok az ülke var. Özellikle solda, ABD hükümetinin, 1976 Mart’ında darbeyle iktidara gelmesini izleyen yedi yıl boyunca solculara karşı binlerce yaşama mal olan bir “Kirli Savaş” yürütmüş olan Arjantin’in sağcı ordusuna verilen destek konusunda geçmek bilmeyen bir hınç var. Okumaya devam et “Henry Kissinger’ın vicdanı var mı? – Jon Lee Anderson”

Reklamlar

Brezilya: Darbe mi, fiyasko mu? – Immanuel Wallerstein

Lula-e-Dilma

Rousseff’in görevi askıya alındı, Başkan Yardımcısı Michel Temer geçici devlet başkanı olarak göreve atandı ve o da hızla aşırı sağcı bir kabine atadı. Şu neredeyse kesin görünüyor ki, Rousseff sorumlu addedilecek ve kalıcı olarak görevden alınacak. Ancak gerçek hedef Rousseff değil. Gerçek hedef Lula. Brezilya yasalarına göre hiçbir başkan üst üste iki dönemden fazla koltukta kalamaz. Herkesin beklentisi, Lula’nın 2019 yılındaki başkanlık seçimlerinde PT’nin adayı olacağı yönünde.

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, Senato tarafından yargılanırken koltuğundan geçici olarak uzaklaştırıldı. Suçlu bulunursa, Brezilya’da “ihanet” anlamına gelen şekilde görevden alınacak. Son birkaç aydaki politik manevraları takip etmeye çalışanların, hatta Brezilyalıların bile süreçte gerçekleşen çok sayıda dönüşle kafalarının karışması mazur görülebilir.

Bu noktada ortadaki gerçek mesele ne? Başkan Rousseff’in tekrar tekrar dillendirdiği şekliyle bu bir anayasal darbe mi? Ya da “muhalefet”in iddia ettiği şekliyle, başkanı, kendisinin ve kabine üyeleri ile danışmanlarının ağır kabahatleri nedeniyle sorumlu tutan meşru bir eylem mi? Eğer ikincisiyse, Rousseff’in ikinci görev dönemi için çok büyük farkla rahatlıkla seçildiği 2015 yılından önce, birinci döneminde değil de neden şimdi ortaya çıkıyor? Okumaya devam et “Brezilya: Darbe mi, fiyasko mu? – Immanuel Wallerstein”

Neo Zapatistalar: Yirmi Yıl Sonra – Immanuel Wallerstein

Resim

1 Ocak 2014 günü, Ejército Zapatista de Libéración Nacional (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Çipas’taki ayaklanmasının yirminci yıldönümünü kutladı. Bu yıl, kendilerine dair bir değerlendirme yaptılar. Nisan’da, resmi EZLN yayını Rebeldía Zapatista’da, İsyancı Komutan Moisés “unutmaya karşı savaş” konulu bir başyazı yayınladı. EZLN’nin mücadelesinin, 520 yıldır yerli halkları bastıran şeytani sistemi sadece on dokuz yıl içinde “kontrol altına aldığını” (toreado) yazdı.

EZLN neyi başardı? Hangi açılardan bunun bir başarı olduğu söylenebilir? EZLN ile yalnızca dünya sağı değil, dünya solunun belirli unsurları da, “emperyalizme ve neoliberalizme karşı dünya genelindeki mücadele ile büyük ölçüde alakasız olduğu” gerekçesiyle alay etti. “Ne başardılar ki,” diye soruyor eleştirmenler. “Gidişatları bir halkla ilişkiler şovundan öteye geçebildi mi ki?”

Bu tür eleştiriler, ayaklanmanın tüm özünü ıskalıyor. İlk başarıları, yirmi yıl boyunca onları mahvetmek için elinden gelen yapan Meksika ordusuna karşı ayakta kalabilmekti. Bunu EZLN’nin Meksika ordusu ile karşılaştırılamayacak olan askeri hünerleri sayesinde değil, hem Çipas’ın yerli halkları ile içerdeki, hem de dünyanın geri kalanındaki politik güçleri sayesinde başardılar. Meksika ordusunun saldırılarını, en fazla otonom topluluklarının çeperlerindeki tacizler (bazen ölümcül tacizler) seviyesine indiren bu güç oldu.

1 Ocak 1994’te ayaklandıklarında, EZLN’nin Meksika hükümetine ve dünyaya verdiği mesaj neydi? Hepsinden önce, kendi topluluklarını kendi halkları ile kolektif ve demokratik şekilde yönetme taleplerini yenileyerek, bastırılan yerli halkların onurunu koruyorlardı. İkincisi, Meksika’da devlet iktidarını almakla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. Bu, onlara göre bir ezeni diğeri ile değiştirmekten başka bir şey değildi. Bunun yerine, Meksika hükümetinden resmen ve samimi şekilde bağımsızlıklarını tanımasını talep ediyorlardı.

Üçüncüsü, EZLN bu tarihi (1 Ocak 1994), Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği tarih olduğu için seçmişti. Bu tarihi seçerek, ABD’nin Meksika’daki ve dünya çapındaki emperyalist rolünü reddettiklerini teyit ediyorlardı. Dördüncüsü, Çipas’taki mücadele ile sınırlı bir bakış açısına sahip olmaktan ziyade, dünyadaki tüm ezilen halkların ve sınıfların mücadelesini destekliyorlardı. Bunu, Çipas’ta galaksiler arası toplantılar adını verdikleri toplantılar düzenleyerek ve sırf başka katılımcılar karşı çıkıyor diye bazı katılımcıların dışlanmasını reddederek vurguladılar. Ve beşincisi, bu görüşleri Yerli Ulusal Kongresi üzerinden Meksika’daki diğer ezilen halklara taşımaya çalıştılar.

EZLN’nin ayaklanması, dünya sağının 1970’ler ile 1994 arasındaki görece kısa vadeli başarılarına karşı dünya solunun karşı-saldırısının başlangıcıydı. Washington Konsensüsü’nün ekonomik ve politik etkisinin bileşimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün getirdiği görünürdeki zafer, dünya sağının dünya sistemine kalıcı hakimiyet kurmakla övünmesine izin vermişti. Zapatistalar’ın yaptığı şey, onlara (ve dünya soluna) görece daha demokratik ve görece daha eşitlikçi bir dünya alternatifinin gerçekten var olduğunu hatırlatmaktı.

EZLN’nin 1 Ocak 1994 tarihli ayaklanması, Porto Alegre’de 2001’deki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kuruluşunun yanı sıra, 1999’da Seattle’da ve ardından başka yerlerde düzenlenen başarılı protestolara giden yolu açtı. DSF’nin ve artık Küresel Adalet hareketi olarak adlandırılan hareketin halen devam eden mücadelesini mümkün kılan EZLN oldu.

Elbette, İsyancı Komutan Moisés bize hatırlatıyor, “dinlenmek olmaz; kendimizi tüm gücümüzle çabalarımıza vermeliyiz.” Bunun, EZLN’nin nihai mesajı olduğunu düşünüyorum. “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” inanan bizler için durup dinlenmek olmaz.

The Neo-Zapatistas: Twenty Years After

Kardinal Jorge Mario Bergoglio ve Arjantin’in Kirli Savaşı – Michel Chossudovsky

“Washington’un Papa’sı” Papa Francis I kimdir?

Vatikan kardinaller meclisi, Kardinal Jorge Mario Bergoglio’yu Papa Francis I olarak seçti.

Jorge Mario Bergoglio kimdir?

Bergolio

1973’te, İsa Topluluğu’nun Arjantin sorumlusu olarak atandı.

Bu yetkiyle Bergoglio, General Jorge Videla’nın liderliğini yaptığı askeri diktatörlük sırasında (1976-1983) Arjantin’deki en üst makam Cizvit’ti.

Sonrasında Buenos Aires piskoposu ve başpiskoposu oldu. Papa John Paul II onu 2001’de kardinalliğe atadı.

Askeri cunta 1983’te iktidardan ayrılınca, seçilmiş başkan Raúl Alfonsín, “Kirli Savaş” (La Guerra Sucia) yıllarında işlenen suçlarla ilgili olarak bir Hakikatler Komisyonu kurdu.

Askeri cunta Washington tarafından el altından desteklenmişti.

ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1976 askeri darbesinde perde arkası bir rol oynamıştı.

Kissinger’ın Latin Amerika’daki en üst temsilcisi olan William Rogers, ona darbeden iki gün sonra “Arjantin’de pek uzun bir süre geçmeden bir hayli baskı beklemeliyiz, belki de epeyce kan” demişti. (Ulusal Güvenlik Arşivi, 23 Mart 2006)

“Akbaba Operasyonu”

Kkissinger ve Videla

İronik şekilde, Buenos Aires’te 5 Mart 2013’te, Kardinal Bergoglio’nun başrahip olarak atanmasından bir hafta önce büyük bir dava açıldı. Buenos Aires’te süren dava “Çeşitli ABD destekli Latin Amerikan diktatörlükleri tarafından 1970 ve 80’ler boyunca söz konusu rejimlerin on binlerce muhalifini avlamak, işkence etmek ve katletmek amacıyla koordine bir kampanya olan Akbaba Operasyonu kapsamında işlenen suçların bütünlüğünü ele almak” içindi.

doc01

General Jorge Videla öncülüğündeki askeri cunta, Isabel Peron hükümetini deviren, CIA destekli 24 Mart 1976 darbesini izleyen askeri yönetime muhalif olan rahiplerin ve rahibelerin de dâhil olduğu sayısız infazdan sorumluydu:

“Videla, ‘kayıplar’, işkence, cinayetler ve kaçırmalar dâhil insanlık suçlarından hüküm giyenler arasındaydı. 1985’te, Videla Magdalena hapishanesinde ömür boyu hapse mahkûm edildi.”

Wall Street ve Neoliberal Ekonomik Ajanda

Askeri cuntanın kilit önemdeki atamalarından biri (Wall Street talimatları doğrultusunda), Arjantin iş dünyasının bir üyesi ve David Rockfeller’ın yakın dostu olan Ekonomi Bakanı Jose Alfredo Martinez de Hoz oldu.

Martinez de Hoz yönetiminde benimsenen neoliberal makro ekonomik politika paketi, Ekim 1973’te Şili’de Pinochet diktatörlüğü tarafından “Şikagolular Ekibinin” tavsiyeleri uyarınca 11 Eylül 1973 askeri darbesini ve başkan Salvador Allende’in öldürülmesini takiben empoze edilenin bir “karbon kopyasıydı”.

Ücretler bir kararname ile derhal donduruldu. Reel satın alma gücü, 24 Mart 1976 askeri darbesini izleyen 3 ay içinde yüzde 30’dan fazla erime kaydetti. Arjantin nüfusu yoksullaştı.

Ekonomi Bakanı Jose Alfredo Martinez de Hoz’un denetimi altında, merkez bankası para politikası büyük ölçüde Wall Street ve IMF tarafından belirlendi. Döviz piyasası manipüle edildi. Pesoya bilinçli bir şekilde değer kaybettirildi, bu da baş edilemez bir dış borca yol açtı. Tüm ulusal ekonomi hızla iflasa doğru ilerledi.

Wall Street ve Katolik Kilisesi Hiyerarşisi

Wall Street, kendi adına bir “Kirli Savaş” başlatan askeri cuntanın sıkı bir şekilde arkasındaydı. Karşılık olarak, Katolik Kilisesi hiyerarşisi askeri cuntaya meşruiyet sağlama konusunda merkezi bir rol oynadı.

Katolik Kilisesi’ndeki muhafazakâr ve en etkili fraksiyonu temsil eden, Arjantin’in ekonomik elitleri ile yakın bağları bulunan İsa’nın Düzeni, Peronist hareketteki “solculara” karşı askeri cuntanın arkasında sımsıkı durdu.

“Kirli Savaş”: Kardinal Jorge Mario Bergoglio’ya Karşı Yöneltilen İddialar

Francis ve Videla

Askeri diktatörlüğü kınamak (insan hakları ihlalleri dâhil), Katolik Kilisesi’nden bir tabuydu. Kilisedeki üst kademeler, askeri cuntayı destekliyordu, taban ise askeri yönetimin dayatmalarına kesin şekilde karşıydı.

2005’te, insan hakları avukatı Myriam Bregman, 1976’da iki Cizvit rahibin kaçırılmasında askeri cunta ile işbirliği yapma suçlamasıyla Kardinal Jorge Bergoglio’ya karşı bir ceza davası açtı.

Yıllar sonra, “Kirli Savaştan” kurtulanlar Kardinal Jorge Bergoglio’yu rahipler Francisco Jalics ve Orlando Yorio ile birlikte sorumluluk bölgelerindeki altı kilise üyesinin kaçırılmasına karışmakla açıkça suçladılar (El Mundo, 8 Kasım 2010).

O zamanlar İsa’nın Topluluğu’nun bölge sorumlusu olan Bergoglio, İsa’nın topluluğu içinde Katolik Kilisesi’nin rolü ve askeri cunta ile olan ilişkileri konusunda yaşanan bir ayrışma sonrasında, iki “solcu” Cizvit rahibinin ve askeri yönetim karşıtlarının “papazlık görevlerini bırakmalarını” emretti (daha doğrusu onları kovdu).

Francisco Jalics ve Orlando Yorio adlı iki rahip ölüm mangaları tarafından Mayıs 1976’da kaçırıldıktan 5 ay sonra bırakıldılar. Rahipler 5 ay boyunca işkence gördüler. Kilise bölgelerindeki altı kişi ise aynı operasyon kapsamında “kaybedildi”. Bunlar kiliseyle bağlantısı olan dört öğretmen ve kocalarıydı.

Rahip Orlando Yorio, serbest bırakıldıktan sonra “Bergoglio’yu altı kişiyle birlikte onları ölüm mangalarına teslim etmekle” suçladı. Francisco Jalics ise bir Alman manastırında inzivaya çekildikten sonra konu hakkında görüş bildirmeyi reddetti. (Associated Press, 13 Mart 2013)

“1985’te, askeri cunta liderlerinin ilk yargılanması sırasında, Yorio “Donanmaya adımızı içeren listeyi bizzat kendisinin verdiğinden eminim” dedi. İkisi Donanma Okulu’nun kötü şöhretli işkence merkezine götürüldüler ve orada beş ay tutulduktan sonra şehir dışında bir yere götürülüp atıldılar.

Ölüm mangaları tarafından “kaybedilenler” arasında CELS (Hukuki ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) kurucusu Emilio Mignone’un kızı Mónica Candelaria Mignone ile Madres de Plaza de Mayo (Plaza de Mayo Anneleri) başkanı Martha Ocampo de Vázquez’in kızı María Marta Vázquez Ocampo da vardı.

İddialara göre Cizvit bölge sorumlusu Jorge Mario Bergoglio tarafından ölüm mangalarına teslim edilen María Marta Vásquez, kocası César Lugones ve Mónica Candelaria Mignone, Arjantin’in Kirli Savaş’ında kaybedilen binlerce kişi arasındaydı.

Maria Martha

Dava sürecinde, 2005’te:

“Bergoglio [Papa Francis I] Arjantin yasalarına göre açık mahkemeye çıkmayı reddetme hakkını iki kez kullandı ve en sonunda 2010’da ifade verdiğinde, yanıtları baştan savmaydı. Doğrudan Bergoglio ile ilgili iki vaka söz konusuydu. Biri, 1976’da Kurtuluş Teolojisi’ni savundukları varoşlardan kaçırılan Cizvit papazlarından ikisinin (Orlando Yorio ve Francisco Jalics) işkence görmesiyle ilgiliydi. Yorio, Bergoglio’yu onları ölüm mangalarına teslim etmekle suçladı.”

“Diktatörler için Kutsal Komünyon”

Bergoglio ve Videla

Ancak kaçırılan iki Cizvit papaz ve altı kilise üyesi hakkında Bergoglio’ya yöneltilen suçlamalar buzdağının görünen yüzünü oluşturuyor. Bergoglio Katolik Kilisesi’nde önemli bir şahsiyet olduğu için, askeri cuntayı destekleme konusunda kesinlikle tek başına değildi.

Avukat Myriam Bregman’a göre, “Bergoglio’nun kendi beyanı kilise görevlilerinin cuntanın işkence yaptığını ve sivilleri öldürdüğünü bildiğini ancak yine de diktatörleri halkın önünde sahiplendiğini gösteriyordu. Diktatörlük, kilit önemdeki bu destek olmaksızın işlev göremezdi.”

Tüm Katolik hiyerarşisi ABD destekli askeri diktatörlüğün arkasındaydı. 23 Mart 1976’yı, askeri darbenin arifesini hatırlamakta fayda var:

“Videla ve diğer darbeciler, silahlı kuvvetlerde papaz olarak görev yapmış olan Paraná Başpiskoposu Adolfo Tortolo tarafından kutsandılar. Yönetimi ele geçirdikleri gün, askeri üst komuta, piskoposun liderliğinde uzun bir toplantı yaptılar. Toplantıdan çıkan Baş Piskopos Tortolo, “kilise kendi özel misyonuna sahip olsa da, bazen devlet düzeniyle ilgili belirli sorunlar söz konusu olduğunda dâhil olmaktan kaçınamayacağı koşullar olduğunu” açıkladı. Arjantinlilere “yeni hükümetle pozitif işbirliği yapmaları” yönünde telkin etti.

El Sur ile yaptığı bir görüşmede, insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle ömür boyu hapis cezasını çekmekte olan General Jorge Videla, kilisenin tutumunu şöyle doğruluyordu:

“Ülkenin Katolik hiyerarşisini rejimin siyasal muhalifleri ‘kaybetme’ politikası konusunda bilgilendirdi ve Katolik liderler bu politikanın nasıl ‘yönetileceği’ konusunda önerilerde bulundular.”

Jorge Videla, Arjantin başpiskoposu Kardinal Raúl Francisco Primatesta ile, rejiminin solculara karşı yürüttüğü kirli savaş konusunda “birçok sohbet” gerçekleştirdiğini söyledi. Ülkenin o zamanki papa elçisi Pio Laghi’nin yanı sıra, Arjantin piskoposluk konferansından önde gelen piskoposlarla da görüştüğünü söyledi.

“Bize durumu nasıl ele almamız gerektiği konusunda tavsiyelerde bulundular,” dedi Videla.

Başpiskopos Adolfo Tortollo’nun, 1976 tarihli beyanatında ordunun kilisenin tabandaki bir üyesinin “tutuklanması” konusunda daima Katolik hiyerarşisi ile fikir teatisi içinde olduğunu söylediğini de belirtmek gerek. Bu beyanat, özellikle kaçırılan iki Cizvit papazla ilgili olarak verilmişti. Bunlar Jorge Mario Bergoglio’nun yetki alanı içindeki papazlardı.

Askeri cuntayı sahiplenerek, Katolik hiyerarşisi işkenceye ve kitlesel katliamlara (1976 ile 1978 arasında tahminen 22 bin ölü ve kayıp) ortak olmuş oldu. 1978’den ordunun iktidardan indirileceği 1983’e kadar binlerce başka insan daha öldürüldü.

Vatikan’ın Rolü

Videla Pio Laghi

Papa Paul VI ve Papa Paul II döneminde Vatikan Arjantin askeri cuntasını desteklemede kilit bir rol oynadı.

Vatikan’ın Arjantin’deki papa temsilcisi Pio Laghi, işkence ve katliamlara “göz yumulduğunu” kabul etti.

Laghi, yönetimdeki askeri cuntanın üyeleriyle (General Jorge Videla ve Amiral Emilio Eduardo Massera) kişisel bağlara sahipti.

Amiral Emilio Massera, Amerikalı terbiyecileri ile yakın işbirliği içinde, Kirli Savaş’ın beyin takımındaydı. Askeri rejimin himayesi altında:

“Donanma Okulu’nda bir sorgu ve işkence merkezi kurdu. Bu sofistike, çok amaçlı bir kurumdu ve ordunun tahminen 30 bin “devlet düşmanını” ortadan kaldırmasında çok önemli bir rol oynadı. İki Fransız rahibenin içinde bulunduğu binlerce tutuklu, öldürülmeden veya uçaklarla River Plata’ya atılmadan önce, burada rutin olarak insafsızca işkence gördü.”

Üçlü yönetimin en güçlü üyesi olan Massera, Washington ile bağlarını sıkı tutmak için elinden geleni yaptı. Güney Amerika’daki askeri rejimler tarafından uygulanmakta olan terörü koordine etmek amacıyla işbirliği ile yürütülen bir plan olan Akbaba Operasyonu’nun geliştirilmesine yardım etti.

Raporlar, Vatikan’ın temsilcisi Pio Laghi ile Amiral Emilio Massera’nın dost olduğunu doğruluyor.

Katolik Kilisesi: Şili ve Arjantin Karşılaştırması

Massera ve Paulvi

Şili’deki 11 Eylül 1973 tarihli askeri darbenin arifesinde, Şili’nin Santiago Kardinal’i Raul Silva Henriquez’in General Augusto Pinochet liderliğindeki askeri cuntayı açıkça kınadığını belirtmek gerekir. Arjantin’in aksine, Şili’de Katolik kilisesinin bu tavrı, Salvador Allende destekçileri ve askeri rejim muhaliflerine yönelik siyasi cinayetler ve insan hakları ihlalleri dalgasını frenleme noktasında önemli oldu.

İnançlar arası Komite Pro-Paz’ın arkasındaki kişi Kardinal Raúl Silva Henríquez’di. Darbeden kısa süre sonra Silva yazar ve aktivist Samantha Powers tarafından haksızlığa karşı “taraf olmayan bertaraf olur” sözüyle yaptığı ayrıma yakışır bir şekilde tanımlandığı üzere “karşı duran” rolünü benimsedi:

“… Darbeden kısa süre sonra, Silva ve diğer kilise önderleri kan deryası karşısında bir kınama açıklaması yaptılar ve üzüntülerini bildirdiler. Bu Şili kilisesi üyeleri açısından bir dönüm noktası oldu. Kardinal Ulusal Stadyum’u ziyaret etti ve şahit olduğu baskı karşısında şoke oldu. Yardımcılarına kiliseye sığınan binlerce kişiden bilgi toplamaya başlamaları talimatını verdi.

Silva’nın eylemleri, kiliseyi ve Pro-Paz Komitesi’ni tehdit etme konusunda bir an bile tereddüt etmeyen Pinochet ile çatışmaya yol açtı.”

Arjantin’de de Katolik kilisesi ve Jorge Mario Bergoglio Kardinal Raul Silva Henriquez ile aynı duruşu benimseseydi, binlerce hayat kurtarılabilirdi.

Samantha Powers’ın sözleriyle, Jorge Mario Bergoglio, “zalimlerin yanında duran” idi. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlara ortak olmuştu.

“Halkın Adamı” Papa Francis, Batı medyasının koro şeklinde söylediği gibi “yoksullara yardım etmeye” falan da kendini adamamıştı. Durum tamamen bunun tersiydi: Askeri cunta dönemindeki çabaları, tutarlı bir şekilde Katolik kilisesinin ilerici üyelerini ve yoksulluk karşıtı programlarda yer alan tabandaki inançlı insan hakları aktivistlerini hedef alıyordu.

Arjantin’in Kirli Savaşı’nı destekleme konusunda, Jorge Mario Bergoglio insan yaşamının değerini yücelten Hıristiyan ahlakının ilkelerini tamamen ayaklar altına aldı.

Akbaba Operasyonu ve Katolik Kilisesi

Kardinal Bergoglio’nun Vatikan meclisi tarafından Papa Francis I olarak seçilmesinin, Buenos Aires’te sürmekte olan “Akbaba Operasyonu” davasına derhal etkisi olacaktır.

Kilise, askeri cuntayı destekledi. Bu duruşmalarda ortaya çıkacak. Kuşku yok ki, Katolik kilisesinin ve askeri diktatörlük sırasında Arjantin’in Cizvit düzeninin başı olarak görev yapmış yeni atanmış Papa Francis I’in rolünü örtbas etme amaçlı girişimler olacak.

Jorge Mario Bergoglio: “Washington’un Vatikan’daki Papa’sı”?

Papa Francis I’in seçilmesi, tüm Latin Amerika bölgesinde kapsamlı jeopolitik etkilere sahip.

1970’lerde, Jorge Mario Bergoglio ABD destekli askeri diktatörlüğün yanındaydı.

Arjantin’deki Katolik Kilisesi askeri yönetimi destekledi. Cuntanın binlerce muhalifi işkence etme, katletme ve “kaybetme” programı, Washington tarafından Akbaba Operasyonu kapsamında koordine edildi ve desteklendi.

Wall Street’in çıkarları, Jose Alfredo Martinez de Hoz’un Ekonomi Bakanlığı ofisi üzerinden korundu ve kollandı.

Latin Amerika’daki Katolik Kilisesi de muhtemelen bunda etkili oldu. Kamuoyu görüşü üzerinde de etkisi vardı. ABD dış politikasının mimarlarının yanı sıra ABD istihbaratının da bildiği ve anladığı bir şeydi bu.

ABD hegemonyasına karşı bir dizi hükümetin meydan okuduğu Latin Amerika’da, insan –Bergoglio’nun şeceresi düşünüldüğünde- Katolik kilisesinin bir lideri olarak yeni Papa Francis I’in fiilen Washington adına “gizli” bir siyasi rol oynayacağı beklenebilir.

General Jorge Videla ve Amiral Emilio Massera’nın altın çağında ABD çıkarlarına inançlı bir şekilde hizmet etmiş olan Jorge Bergoglio Vatikan’da Papa iken, Latin Amerika’daki (yalnızca Cristina Kirschner hükümeti ile ilişkili olarak Arjantin’de değil, Venezüella, Ekvador ve Bolivya da dâhil) Katolik Kilisesi hiyerarşisi bir kez daha “ilerici” (solcu) hükümetlerin altını oymak için etkili bir şekilde kullanılabilir.

“ABD’ci bir papa”, Başkan Hugo Chavez’in geçtiğimiz hafta ölümü ardından atandı.

“Rejim Değişikliği” ve Vatikan

ABD Dışişleri Bakanı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Konsey önergelerini etkileyecek şekilde rutin şekilde baskı uygulamakta.

ABD’nin dünya çapında farklı ülkelerde ulusal seçimleri etkileme yönündeki örtülü operasyonları ve propaganda kampanyaları kesintisiz şekilde devam ediyor.

Benzer şekilde, CIA Vatikan ile uzun tarihe dayanan örtük bir ilişkiye sahip.

ABD hükümeti yeni papa seçiminin sonucunu etkilemeye çalışmış mıdır?

Latin Amerika’daki ABD çıkarlarına hizmet etmeye sıkı şekilde bağlı olan Jorge Mario Bergoglio, Washington’un tercih ettiği adaydı.

Washington tarafından, Katolik Kilisesi içinde, doğrudan veya dolaylı olarak, Vatikan meclisi üyesi olan 115 kardinal üzerinde örtülü baskı uygulandı mı?

Yazarın Notu:

1976’da askeri rejimin başlangıcında, Arjantin’deki Cordoba Ulusal Üniversitesi’nin Sosyal Politikalar Enstitüsü’nde misafir öğretim üyesiydim. Ana araştırma konum askeri cunta tarafından benimsenen ölümcül makroekonomik reformların sosyal etkileriydi.

Cordoba Üniversitesi’nde Katolik kilisesi tabanının ilerici üyelerini de hedef alan cinayetler dalgasının başlangıcı sırasında görev yaptım.

Kuzeydeki sanayi kenti Cordoba, direniş hareketinin merkeziydi. Katolik kilisesinin, ülke çapında bir gözdağı ve korkutma atmosferi yaratarak askeri cuntayı etkili ve düzenli şekilde nasıl desteklediğine şahit oldum. O dönemki genel hissiyat Arjantinlilerin Katolik kilisesinin üst kademelerince ihanete uğradığıydı.

Üç yıl önce, Şili’de Salvador Allende’in Unitad Popular (Halk Birliği) hükümetinin devrilmesine giden 11 Eylül 1973 askeri darbesi döneminde, Şili’nin Santiago kentinde Şili Katolik Üniversitesi’nde Ekonomi Enstitüsü’nde misafir öğretim üyesiydim.

Şili darbesinin hemen ardından, Katolik Kilisesi adına hareket eden Santiago Kardinali Raul Silva Henriquez’in, askeri diktatörlüğe nasıl karşı çıktığına tanıklık ettim.

Kaynak

Global Research

“FARC ve Kolombiya hükümeti barış görüşmelerine başlayacak”

Siyasal skalanın zıt yanlarındaki iki önemli medya grubunun geçtiği haberle, Kolombiya hükümeti ile ülkenin en büyük gerilla grubunun, 50 yıllık çatışmayı sona erdirebilecek barış görüşmelerine başlamanın eşiğinde olduğuna dair söylentiler Pazartesi günü heyecan yarattı.

Kolombiya’nın RCN Radyosu ile Venezüela’nın TeleSur televizyon istasyonuna göre, Juan Manuel Santos yönetimi ile Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri (FARC) en geç önümüzdeki ay müzakereler için masaya oturacak.

Kolombiya başkanlığından doğrulama gelmedi ancak haberler doğruysa, 1999’dan beri ülkede ilk kez barış görüşmeleri gerçekleşecek.

Haberlere göre, sürece Venezüela ve Norveç de dahil olmuş ve görüşmelerin ilk resmi turu Oslo’da gerçekleşebilir.

The Miami Herald

Venezüella haber ağı TeleSur’un pazartesi günü verdiği habere göre, Kolombiya hükümeti, FARC’la ülkeyi 1964’ten bu yana yakıp yıkan silahlı çatışmayı sona erdirecek barış görüşmelerine başlamak için resmi bir anlaşma imzaladı.

TeleSur’a göre, “Juan Manuel Santos hükümeti içindeki üst düzey görevliler ile FARC, resmi bir barış diyalogu başlatmak için anlaşma imzalamış durumda.”

Venezüella haber ağı, Kolombiya televizyon istasyonu RCN’nin, resmi barış görüşmelerinin Norveç’in başkenti Oslo’da Ekim’de planlandığına dair bir haberi doğruladı. Norveç Dışişleri Bakanı Colombia Reports için bunu doğrulamadı.

TeleSur, Kolombiya başkanının yakın zamanda anlaşma ve görüşmelerle ilgili resmi bir açıklama yapacağını bildirdi.

El Espectador gazetesi, Pazar günü üst düzey güvenlik danışmanı Sergio Jaramillo’nun hükümet ile 1964 yılında kuruluşundan bu yana devletle savaş halinde olan gerilla grubu arasında resmi barış görüşmeleri hazırlamaya çalışan Küba’da hükümet komisyonuna başkanlık ettiğini bildirmişti.

Jaramillo’nun yardımcısının, ABD gizli diplomatik yazışmalarına göre eski Başkan Alvaro Uribe döneminde barış temsilcisi olarak görev yaparken FARC ile temas kurmak için çalışmalara başlayan Çevre Bakanı Frank Pearl olduğu bildiriliyor.

Kolombiya’nın Küba elçisi Gustavo Bell’in de görüşmelere dâhil olduğu bildiriliyor. RCN’ye göre, Santos’un kardeşi Enrique de toplantılara katılmış.

Gazetenin haberine göre, Venezüella hükümeti hazırlık aşamasında doğrudan dâhil olmasa da, görüşmelerin tıkandığı bir anda aracı olarak devreye girmiş (çağrı üzerine).

Hem El Espectador hem de TeleSur’a göre, FARC’ın Küba’daki sözcüsü, “söylentilere göre” en az bir kez gerilla komutanı “Ivan Marquez”in eşlik ettiği, gerillaların siyasal liderliğinin üyelerinden biri olan “El Medico” lakaplı Mauricio Jaramillo.

RCN hükümetin ajandasında altı temel unsur olduğunu bildiriyor. Bunlar: FARC’ın tasfiyesi, ateşkes ve silahsızlanma. Bunların tümü önceki barış görüşmelerinde tıkayan unsurlardı.

Geçtiğimiz hafta radyo istasyonu W’nin bildirdiğine göre, gerilla grubunun koşulları ise tarım reformu, çokuluslu şirketlerin petrol ve madencilik sektörlerindeki varlığının yeniden müzakere edilmesi, çevre sorunları ve nihai barış görüşmelerine toplumsal örgütlerin katılımı.

Ön müzakerelerle ilgili söylentiler Ocak’ta çıkmış olsa da, halen doğrulanmamış müzakereler Kolombiya kamuoyunun ve siyasal gündeminin en tepesine Uribe tarafından taşındı.

Uribe’nin barış görüşmelerini reddetmesi, siyasal partilerin çoğunluğunun 48 yıllık silahlı çatışmaya müzakereler yoluyla son verilmesine destek verdiği Kolombiya kongresinde ters tepki aldı ve eski başkan ile müttefiklerini yalnız bıraktı.

El Tiempo gazetesinin bir haberine göre, Uribe hükümeti FARC ile 2005 ve 2010 arasında görüşmek istiyordu.

Colombiareports.com

Paraguay Darbesi – Francesca Fiorentini

Tarım şirketleri, toprak sahipleri, medya elitleri ve ABD, bölgede istikrarsızlığın yolunu döşüyor

Ne kadar neoliberalizm karşıtı konuşsalar da, Brezilya ve Arjantin gibi merkez sol hükümetlerin politikalarına, Paraguay’da darbeyi tezgâhlayan aynı kesimler şekil veriyor. Bolivya ve Venezüella gibi toprak reformu ve kamulaştırma benzeri cüretkâr adımlarla kendi ulusal elitlerine açıktan meydan okuyan ülkelerde, yanıt darbe girişimleri ve genel istikrarsızlaştırma olmuştu. Ancak Paraguay’ın aksine, bu girişimler şu ana dek başarılı olmadı.

ABD ordusu, USAID, çokuluslu şirketler ve yerel siyasal oligarşiler, bölgedeki saltanatlarını sürdürmek için somut bir çaba görünmezken Paraguay’da bunların yaşanması, Latin Amerika’da geçmişin hayaletlerinin bir kez daha ortalıkta olduğuna dair net bir uyarı.

Paraguay, adeta Latin Amerika’nın aynası. Siyasal, ekonomik ve etnik sorunlar uçlarda yaşanıyor. 6,5 milyon Paraguaylının yüzde 60’ı yoksul. Bunun en temel nedeni, ekonomisi tamamen tarıma dayalı olmasına rağmen, Paraguay’ın bölgedeki en yüksek toprak yoğunlaşmasına sahip olması: Toprağın yüzde 85’i, nüfusun yüzde 2’sinin elinde!

***

Paraguay parlamentosu, yeni başkanlık seçimlerinden sadece 9 ay önce Başkan Fernando Lugo’yu iktidardan eden ve onun yerine başkan yardımcısı Fernando Franco’yu getiren bir anayasal darbe tezgâhlayalı iki hafta oldu.

Güney Amerika’dan gelen makaleleri okuyarak, sadece Paraguay’da olan biteni değil, bunun bölge için ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorum. Ve korkarım ki iyi şeyler olmuyor. Pek çoğu daha kapsamlı inceleme gerektiren noktalar birleştiğinde, aniden bölgedeki ülkelerin ekonomik ve siyasal bağımsızlıklarını garanti altına alacak çok taraflı işbirliğine doğru elde ettikleri kazanımların çok kırılgan olduğu hissediliyor.

Hugo Chavez’in ve hatta bu bölgedeki anti-militarist seslerin ABD’nin “Tam Ölçekli Egemenliği” (doğal kaynakların, elit kukla hükümetler üzerinden dolaylı ve askeri güç tehdidi üzerinden dolaysız denetimi) hayata geçirmeye ilişkin bölgesel planlarından vazgeçmeyeceğine inanan seslerine daima kuşkuyla baktım. ABD’nin Ortadoğu’ya yeniden odaklanması ve Brezilya, Venezüella, Bolivya, Arjantin, Ekvator ve Uruguay’da sol eğilimli hükümetlerin yükselişi arasında, bölgenin 70’lerin, 80’lerin ve 90’ların emperyal/neoliberal kabadayılık türlerine kurban gitmesi, hem siyasal olarak abartılı hem de stratejik olarak olanaksız görünüyordu.

Artık o kadar da emin değilim.

Çünkü Paraguay’daki oyunun güçlerine bakarken, artık geçmiş çok da geçmişte kalmış gibi görünmüyor. Bu inanılmaz ölçüde hasis darbenin (Paraguay oligarşisi ile çokuluslu tarım şirketlerinin çıkarları ve ABD arasında yapılmış eskiye dayanan anlaşmanın hayata geçirilmesine doğru atılmış bir adım gibi görünen bir olay) arkasındaki güçler onlar. Lugo hiçbir şekilde bir engel değildi ancak onların çıkarlarına yeterince hızlı hizmet etmiyordu. Dahası, UNASUR ve Mercosur gibi organların (ki Paraguay artık çıkarılmıştır) bölgesel işbirliğine ilişkin istekliliği de, bu paralı ve militer çıkarların güvenliğini tehlikeye atıyordu.

Neden Paraguay’da bir parlamento darbesi?

Güney Amerika’daki en yoksul ülkelerden biri olan ve denize kıyısı bulunmayan Paraguay, çoğu zaman göz ardı edilir. Daha yüksek küresel ve bölgesel etkiye sahip Brezilya gibi başka bir yerde değil de burada bir parlamento darbesinin mümkün olabilmesinin en büyük nedeni de bu. Ancak Paraguay ne en büyük çokuluslu tarım şirketleri ne de ABD ordusu tarafından göz ardı ediliyor. Ülke, bölge için pek çok yönden metaforik bir petri kabı: Siyasal, ekonomik ve etnik sorunlar uçlarda yaşanıyor. 6,5 milyon Paraguaylının yüzde 60’ı yoksul. Yoksulluğun en temel nedeni, ekonomisi tamamen tarıma dayalı olmasına rağmen, Paraguay’ın bölgedeki en yüksek toprak yoğunlaşmasına sahip olması: Toprağın yüzde 85’i, nüfusun yüzde 2’sinin elinde. Kelimenin tam anlamıyla feodal bir ülke.

Küçük campesino çiftçileri ve geçimlik tarımla uğraşan yerli Paraguaylılar, büyük ölçekli soya ve pamuk plantasyonlarına gitmeleri için sistematik olarak ve zorla topraklarından çıkarılıyorlar. Campesino hareketinin şiddetle bastırılması—parlamentonun Lugo’yu görevden almaya bahane yaptığı Curuguaty’deki olaylar gibi—Paraguay’da tarım işletmelerinin genişlemesi ile artan toprak çelişkileri olarak on yıldır sürmekte.

Siyasal olarak, Paraguay’da egemenlik, 2008’de bir yerli hakları, toprak reformu ve sosyal refah programları savunucusu olan Katolik rahip Fernando Lugo’nun seçilmesine dek 61 yıl boyunca Colorado Partisi’nin elindeydi.

Lugo’nun partisi “Alianza Patriotico para el Cambio” (Değişim için Halk İttifakı) başta tabandaki halk hareketleri cephesinin desteğine sahip olmasına rağmen, Kongre’de çoğunluğun desteğini hiç elde edemedi. Ve Liberal Parti’den başkan yardımcısı Fernando Franco, Lugo ile olan fikir uyuşmazlığını ve başkanlık ihtirasını hiç gizlemedi.

Başkanlık öncesindeki performansına zıt şekilde, Lugo başkan olarak campesino davasını ileriye götürmek ve toprak reformunu zorlamak için çok az şey yaptı. Zorla yerinden etmeler ve protestoların kriminalize edilmesi sürdü ve nihayetinde Lugo başta onu desteklemiş olan hareketleri lağvetti ve yabancılaştırdı. Kongre içinde ve dışında geniş bir destek tabanı olmaksızın, iki büyük parti olan Colorado ve Liberal Parti öncülüğünde makamından indirilmesi kolay bir manevra oldu.

Tüm bu olanlardaki merak uyandırıcı ve kritik gerçek, campesino’lar grubunun 300 polis tarafından 19 Haziran’da gaddarca çıkarıldığı Curuguaty’deki toprağın eski ve uzun süreli bir Colorado Partisi senatörü olan Blas Riquelme’ye ait olması. Bu yüzden Lugo’ya yönelik parlamento soruşturmasının pek çoklarınca bir tuzak olduğunun söylenmesine inanmak güç değil.

Yabancı çıkarları, yerel dostlar

Eski hâkim partilerin ülkedeki egemenliklerini korumak istemesinin ötesinde, Lugo’ya karşı darbede daha derin çıkarlar da var işin içinde.

İlki ve en önemlisi tarım şirketleri. Paraguay’daki en büyük oyuncu, adı çıkmış Monsanto’dan başkası değil. Şirket Paraguay’da ekilen genetiği ile oynanmış soya ve pamuk tohumlarının karlarını topluyor ve 2011’de vergisiz 30 milyar dolar topladı. Ve Paraguay soyası üretiminin ve rafinajının yüzde 40’ı, ABD menşeli dev özel şirket Cargill’e ait (yıllık karı 100 milyar dolar). Yine, Paraguay’daki tarım devleri, Kongre’den çok kapsamlı korumalardan faydalanıyorlar ve hiç vergi ödemiyorlar.

Diğerleri arasında bu tarım devleti, Paraguay’daki herhangi bir zorla yerinden etmede rol almadıklarını iddia ediyorlar. Ve elbette rol almıyorlar. Bu pis işi yapan, Monsanto tohumlarından elde ettikleri yüksek karları artırma peşindeki toprak sahiplerinin tuttuğu çeteler. Bunlardan daha sonra bahsedeceğim.

Kendilerini korumak için, bu şirketler kendi ulusal müttefiklerine sahipler. Bunların biri Paraguay’daki büyük tarım üreticileri sendikaları, diğeri ise medya. Cargill, Syngenta ve Agrosan’ın üçü de, adını Paraguay’daki en büyük gazetelerden biri olan ABC Color’ın sahibi Aldo Zuciollio’dan alan şirketler grubu Grupo Zuciollio’nun bir parçası.

Paraguaylı araştırmacı gazeteci Idilio Mendez Grimaldi’ye göre, Lugo’nun makamından indirilmesinin nedenlerinden biri, kabinesinin Monsanto’nun genetiğiyle oynanmış pamuk tohumlarını ülkeye sokma izni verme taraftarı olmaması. Tohum Kalitesi Ulusal Servisi’nin başkanı, Sağlık Bakanı ve Çevre Bakanı tohumların pazara girmesine yeşil ışık yakmayınca, ABC Color onları yolsuzlukla suçlayan bir karalama kampanyası başlattı.

Washington’un Rolü: Güney Komutanlığı ve USAID

Ekvator gibi ülkeler, School of the Americas’a Ekvatorlu asker göndermeyi reddederek ve ABD askeri üssü için anlaşmalarını yenilemeyerek ABD askeri personeline dur deseler de, bölgedeki ABD askeri varlığı fazla etkilenmedi. Bir üs kapanınca, genellikle Kolombiya’da (ABD erişimine sahip 11 tesis), Peru’da (ABD erişimine sahip 8 tesis) veya Paraguay’da diğeri açılıyor.

Paraguay’da iki ABD üssü var: Bolivya’ya sadece 155 mil mesafede bulunan ve büyük uçaklar için inşa edilmiş 10 bin fitlik pisti ile övünülen Mariscal Estigarribia ve Brezilya sınırında bulunan ve ABD Güney Komutanlığının düzenli askeri tatbikatlar düzenlediği DEA (Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi) üssü Pedro Juan Caballero.2009’da Lugo ülkedeki ABD Güney Komutanlığı operasyonlarının genişletilmesine karşı olduğunu açıklasa da, eski başkan Nicanor Duarte Frutos’un 18 ay kalma izni ve ülkeye giren 400’ün üzerinde ABD askerine muafiyet verdiği 2005’ten beri, Paraguay’da ABD askeri varlığı daha geniş bir hareket alanına sahip oldu.

ABD askeri etkisinin çoğu, “insani müdahaleye” izin vermesi itibariyle birçoklarının Paraguay’ın Plan Colombia’sı olarak değerlendirdiği Kuzey Bölgesi İnisiyatifi (IZN) anlaşmasından kaynaklanıyor. ABD ile 1961’de, Alfredo Stroessener’in askeri diktatörlüğü sırasında imzalandı. 1989’da diktatörlüğün “çökmesinden” beri (tırnak içinde çünkü generalleri iktidardan indirmeksizin demokrasiye geçiş anlaşmasıydı), IZN anlaşması Paraguay Kongresi’nde asla tartışma konusu olmadı.

Curuguaty’deki katliamın ardındaki gizemin bir başka önemli parçası, campesino’lara yönelik harekâtı düzenleyen özel Paraguay operasyon kuvvetlerinin (Grupo Especial de Operaciones, GEO) ABD Güney Komutanlığı tarafından Kolombiya’da Plan Colombia çerçevesinde eğitilmiş olması. Campesino grubu Coordinadora por la Recuperación de Tierras Malhabidas’ın (Kanunsuz Toprakların Geri Kazanılması için Koordinasyon) silahlı ajan provokatörlerin varlığının şiddetlendirdiğini söylediği olaylarda GEO şefi de dâhil altı polis öldü. Bir tuzaktan fazlası, belki de Curuguaty bir tezgâhtı.

ABD’nin Paraguay’daki varlığının kilit parçası, Paraguay Anayasa Mahkemesi Hacienda Ministry ve emniyet teşkilatları ile yakın çalışma içindeki USAID’dir. USAID’in bölgedeki rolü, insani müdahalenin arkasına saklanan bir istikrarsızlaştırma gücü olarak tüm ayrıntılarıyla belgelenmiş durumdadır. Araştırmacılar Jeremy Bigwood ve Eva Golinger’in gizli belgelere ulaşmaları ardından 2009’da ortaya çıkardıkları üzere, USAID Bolivya’daki “desantralizasyon” çabalarına bir milyar dolar ve Venezüella’da 60 milyon dolar aktarmıştır. Her iki ülkede bir sürü Geçiş İnisiyatifleri Bürosu (OTI) açarak ve hükümet karşıtı sivil toplum kuruluşlarını fonlayarak, USAID ayrılıkçı ve muhalif hareketleri Amerikancı ajandayı ileriye taşımak için destekledi.

Geçtiğimiz yıl Aralık ayında Colorado Partisi, USAID’in yerel kolu olan Kaynak Bilgi Merkezi (CIRD) ile taraflar arasında daha yüksek bir “diyalog” öngören bir anlaşma imzaladı. CIRD başkanı, Lugo’yu indirmek için Colorado ve Liberal Parti ile birlik yapan Patria Querida partisinin eski başkan adayı ve senatör Manuel Carrizosa’nın akrabası olan Alavaro Carrizosa.

Bu da yetmiyormuş gibi, ülkenin şu anki ABD elçisi Liliana Ayala, USAID’in Bolivya’daki eski direktöründen başkası değil. Halefi, elçi olmadan önce Dışişlerinin Castro karşıtı propaganda/Küba istikrarsızlaştırma kanadı Havana’daki ABD Çıkarları Bölümü’nü yöneten James Cason’du. 2010’da, Batı Yarıküre İlişkileri Savunma Bakanı Yardımcısı ve Paraguay and the United States: Distant Allies (Paraguay ve ABD: Uzak Müttefikler) kitabının yazarı Frank Mora, o zamanki başkan yardımcısı Fernando Franco tarafından kabul edildi. Görüşmelerinde, Mora ABD ile askeri işbirliğinin ve IZN’nin faaliyetlerinin daha da geliştirilmesinden söz etti.

Bölgesel dayanışmanın kırılganlığı ve önemi

Cuma günkü darbeden sonra, Güney Amerika Ulusları Birliği (UNASUR) ve ekonomik kurumu Mercosur, Paraguay’ı üyelikten çıkardı. Ancak bu birçok yönden, belki de Paraguay siyasal oligarşisi ile ABD’nin istediği şeydi. UNASUR ve Mercosur bölgesel işbirliği anlaşmalarını, demokrasiyi, ulusal bağımsızlığı, sınır güvenliğini, biyo güvenliği, askeri işbirliğini ve savunmayı ve ABD müdahaleciliğini sınırlandırmayı temsil ediyorlar—esas olarak çokuluslu şirketlerin ve Washington’un gücünü sınırlandırma niyetini.

Paraguay UNASUR’a katılan son ülkeydi ve Lugo Mercosur’un ulusal istikrarsızlaştırmayı yasaklayan demokrasi maddesini imzaladığında, ABD Color gazetesi, eski başkanı ulusal bağımsızlıktan feragat etmekle suçlamıştı. Gazete ayrıca sınır güvenliği anlaşmalarının Brezilya sınırındaki soya plantasyonlarını nasıl olumsuz etkileyeceğini de yazmıştı. Paraguay soyasının yüzde 90’ı, Brezilya-Paraguay sınırını oluşturan verimli ve kanunsuz topraklarda yaygın olarak ‘Brasiguayo’lar’ denilen toprak sahipleri tarafından üretiliyor. Campesino’lara ve yerlilere yönelik şiddetin çoğu bu Brasiguayo’lar tarafından gerçekleştiriliyor.

Darbenin hemen ardından, bir Paraguay delegasyonu/lobisi başkan Dilma Rouseff ile görüşmek üzere Brezilya’ya uçtu. Rouseff görüşmeyi reddetti ancak lobi 230 Brezilyalı vekili temsil eden Tarımsal Meclis Cephesi ile görüşebildi. Toplantıda, cephe başkanı ve Matto Grosso’nun (soya karları uğruna orman katliamının küresel simgesi haline gelmiş bir Brezilya eyaleti) kongre üyesi Homerio Periera, yeni hükümete desteğini ifade etti.

Paraguay Kongresi Venezüella’nın Mercosur’a girişini engelleyen tek kurumdu. Artık ülke ilk seçime kadar kurumdan çıkarıldığına göre, Mercosur 31 Temmuz’da Venezüella’ya hoş geldin diyecek.

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Bu darbe, Mercosur ve UNASUR’un bölgesel bağımsızlık anlaşmalarının yalnızca kâğıt üzerinde mi kaldığını yoksa gerçekten bir anlamı olup olmadığını sınamak için bir test. Şimdilik erken olsa da, her iki kurum da ülkenin Nisan 2013’teki seçimlerin ardından yeniden girişine izin verecek gibi görünüyorlar. Bu, Paraguay darbesinin arkasındaki güçler, ulusal ekonomik büyümenin–büyük oranda doğal kaynak satışından kaynaklı–doğrudan doğruya çokuluslu şirketlerin, toprak sahiplerinin ve ABD’nin çıkarlarını korumaya bağlı olduğunu açıkça ortaya koymuş olduğu için hafife alınmaması gereken bir karar. Neoliberalizme karşı sözlerine rağmen, Brezilya ve Arjantin gibi merkez sol hükümetler, hem politikalarına şekil veren hem de ülkenin istikrarını tehdit edebilmesi muhtemel aynı kesimlere bel bağlıyorlar. Bolivya ve Venezüella gibi toprak reformu ve kamulaştırma gibi şeylerle daha cüretkâr adımlar atarak kendi ulusal elitlerine daha açıktan meydan okuyan ülkelerde, yanıt darbe girişimleri ve genel istikrarsızlaştırma olmuştu. Ancak Paraguay’ın aksine, bu girişimler şu ana dek başarılı olmadı.

İlginç şekilde, Grimaldi, Lugo’yu yenilgiye götüren şeyin kesin olarak “emperyalizmle, feodal oligarşiyle ve sağ kanat partilerle yönetebileceğine” olan inancı olduğuna inanıyor. Bu, Arjantinli siyaset bilimcisi Atilio Boron’un, kapsamlı bir toplumsal hareket desteği ile sol partileri kendi safına toplayamayan “çekingen ilerici” bir hükümet olarak tanımladığı bir tehlike.

ABD ordusu, USAID, çokuluslu şirketler ve yerel siyasal oligarşiler, bölgedeki saltanatlarını sürdürmek için somut bir çaba içinde görünmezken Paraguay’da bunların yaşanması, Latin Amerika’da geçmişin hayaletlerinin bir kez daha ortalıkta olduğuna dair net bir uyarı.

Znet

Brezilya ve ABD Seçimleri: Zıt Sonuçlar – Immanuel Wallerstein

31 Ekim’de, Başkan Luis Inacio “Lula” da Silva, Brezilya seçimlerinde ezici bir zafer kazandı. 2 Kasım’da, Başkan Barack Obama, ABD seçimlerinde kesin bir yenilgiye uğradı. Tuhaf olansa, ikisinin de seçimde yarışmamış olmasıydı. Brezilya’da Lula, iki dönem (en fazla izin verilen) görevde kalmıştı ve halefi olarak Dilma Rousseff’i destekliyordu. Birleşik Devletler’deki 2010 seçimleri, başkanlık seçimi değil senato ara seçimleriydi.

İki adam ve iki siyasi durum arasında bazı çarpıcı benzerlikler var. Lula 2002’de umut ve değişimin adayı olarak Brezilya başkanı seçildi. Obama 2008’de umut ve değişimin adayı olarak ABD başkanı seçildi.

Her iki adam da ülkelerindeki geleneksel siyasi süreçler açısından yabancı sayılıyorlardı. Lula işçi sınıfı geçmişine ve çok az formel eğitime sahip ilk başkandı. Obama ülkesinin ilk Afro Amerikalı başkanıydı.

Kampanyalarında, her ikisi de geniş çaplı halk desteği topladılar. Lula’nın başkan olmak için ilk değil, dördüncü denemesiydi. Bir sendikanın ve bir işçi partisinin, Partido dos Trabalhadores’in (PT) lideriydi. Obama, bir sosyal eylemci ve senatoda epey sol (“liberal”) bir oy kaydına sahip bir senatördü. Her ikisi de toplumsal hareket militanlarından destek aldılar ve özellikle genç seçmenleri etkilediler. Her ikisi de, ülkelerindeki önceki başkanın günahlarını vurguladılar – Brezilya’da Fernando Henrique Cardoso ve ABD’de George W. Bush – ve her iki durumda da seçilmeleri önceki başkanın politikalarının yadsınması olarak kabul edildi.

Ne Lula ne de Obama için senatoda net bir ağırlık yoktu. Brezilya’da seçim sistemi çok partili bir senato ortaya çıkardı ve PT koltukların ancak dörtte birini alabildi. ABD’de, senatonun kuralları, muhalefet partisinin ABD başkanın yasalaştırmaya çalıştığı her düzenlemeyi engellemesine veya büyük imtiyazlar dayatmasına izin vermiştir. İki adam da kendilerini siyasi tavizler vermek zorunda hissetmiştir.

İki durumda da, yeni seçilen başkanın en büyük korkusu, ülkelerinin zaten zor durumdaki ekonomisinin felakete sürüklenmesiydi. Lula, aşırı enflasyondan ve yatırımcıların kaçmasından korkuyordu. Obama, bankaların batmasından ve aşırı işsizlikten korkuyordu. İkisinin de bu korkulara tepki verme şekli, görece muhafazakâr (“neoliberal”) bir ekonomik yaklaşıma dönmeleri ve yönetimlerinin kilit ekonomik pozisyonlarına görece muhafazakâr insanları atamaları oldu.

Bu “neoliberal” yaklaşım, seçmen tabanlarının büyük kısmını şaşkınlığa uğrattı. İki adam da “daha soldaki” destekçilerini bu “neoliberal” yaklaşımın gerekli ama geçici olduğuna ve sonunda, daha kökten bir değişim için umutlarının gerçekleşeceğini göreceklerine ikna etmeye çalıştılar.

Ancak bu destekçiler, özellikle de önde gelen sol aydınlar ve toplumsal hareket liderleri, bu ikna çabalarını artan şekilde şüpheyle ve onaylamayarak karşıladılar. Brezilya’da bunların bazıları, kamuoyu önünde PT’den istifa edip desteklerini daha küçük sol kanat partilere yönelttiler. Lula ve Obama’nın yanıtı, yürürlüğe koydukları ve nüfusun birçok yoksul kesiminin durumunu geliştirmeyi amaçlayan, örn. Brezilya’da açlığa karşı kampanya ve ABD’de yeni sağlık yasası gibi farklı türdeki programları işaret etmek oldu. Buna karşı kuşkulu destekçiler ise, her durumda ülkelerindeki zengin kesimlerin elde ettikleri çıkarlara işaret ettiler.

Ancak gerçek seçimler yapıldığında, sol kuşkucuların birçoğu kürkçü dükkânına geri döndü. Brezilya’da bir grup önemli sol aydın, muhalifinin Brezilya için felaket olacağı düşüncesiyle, Dilma Rousseff’e oy verilmesi için bir kamuoyu çağrısı yayınladılar. En önemli toplumsal hareket olan Movimento dos Trabalhadores Sem Terra da (MST), ki Lula tarafından çok kötü yüzüstü bırakılmıştır, Rousseff’in seçilmemesi durumunda işlerin daha da kötüye gideceğini düşünerek benzer bir pozisyon aldı.

ABD’de, Al Gore ile George W. Bush arasında belirgin bir fark olmadığını hissettiklerinden 2000’de Ralph Nader’ın üçüncü parti adaylığını desteklemiş olan aydınlar, bu yaklaşımları dolayısıyla kamuoyu önünde nedamet getirdiler ve senato seçimlerinde Demokratları desteklemeyi savundular. Obama’nın vaatlerini sınırlı şekilde yerine getirmesinden duydukları memnuniyetsizliğe rağmen, toplumsal hareketlerin – Afro Amerikalılar, Latinler ve eşcinseller – liderleri de aynını yaptı.

Tüm bunlar çarpıcı şekilde benzerlik gösteriyor, ancak daha farklı bir sonuç olamazdı. Rousseff Brezilya’da kolayca kazanırken Obama, kendi sözleriyle, “kesin bir yenilgi” aldı. Neden? Çok açık: İki durum arasında devasa bir fark var. Brezilya’nın ekonomik durumu, son birkaç yılda belirgin şekilde iyileşme sağlarken ABD ekonomisinin durumu belirgin şekilde kötüleşti. Carville’in tezinin daha açık bir kanıtı olamazdı: “Mesele ekonomi, seni aptal.”

Seçmenlerin onu terk etmesinin sebebi, Obama’nın “merkezciliği” değil. Lula da politikalarında dibine kadar “merkezciydi”. Mesele Obama’nın karizma eksikliği değil. 2008’de son derece karizmatikti. Lula popüler çünkü işler iyi gidiyor. Obama’nın popüler olmamasının sebebi ise, işlerin kötüye gidiyor görünmesi. Mesele birinin satıp diğerinin satmaması değil. Gerçek siyasi kanaatlerinin ne olduğu değil. Bazen, genel yapısal durum, yetenekli politikacıların becerilerinin bir işe yaramasını engeller.

15 Kasım 2010

http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

Lula’nın Mirası: İki Brezilya – James Petras

Brezilya bir paradokslar ülkesi: Başkan Lula serbest ticarete kucak açıyor, Washington’la askeri anlaşmalar imzalıyor, Davos’taki milyarderler kulübü tarafından 2010 “Yılın Devlet Adamı” seçiliyor ve Wall Street’ten Londra’ya dek bankacıları zengin ediyor; buna rağmen birçok batılı ve birkaç Brezilyalı yazar, Fidel Castro ve başka entelektüeller ve akademisyenler onu “pragmatik solcu” veya “ileri görüşlü” ilan ediyor.

14.04.2010

Başkan Lula Da Silva, Rio de Janerio’daki hükümet tarafından ihmal edilmiş derme çatma gecekondularda yaşayan 230’dan fazla insanın hayatını kaybettiği toprak kayması ile aynı gün, 4,4 milyar dolara yeni savaş uçakları satın alınacağını açıkladı. Favelalarda bir drenaj sistemi yokken, Lula ihracatçılar için yollar ve limanlar yapmaya milyarlar harcadı. Brezilya yaygın şekilde Çin, Rusya ve Hindistan’la birlikte (BRIC ülkeleri) yeni yükselen bir dünya gücü olarak kabul görüyor ancak nüfusunun yüzde kırka yakını, yoksulluk sınırında veya bir aile için aylık 200 dolar olan asgari ücretin altında yaşıyor.

Mali destekçilerinin birçoğu açısından Brezilya’nın çekiciliği 210 milyonluk nüfusuna, 100 milyonun üstündeki etkili tüketici pazarına ve tarım ve maden kaynaklarına bağlanabilir: Brezilya, dünyanın en büyük beyaz ve kırmızı et, soya, demir cevheri, pamuk ve etanol ihracatçılarından biri.

İki başka etmen daha Lula rejimini hem sağ hem de sol için gerekli kılıyor. Sağ, Brezilya borsasından, mali sektöründen ve geçtiğimiz 8 yıllık Lula iktidarı boyunca 150 milyardan fazla kar elde edip yurtdışı yatırımcılara aktarmış olan yabancıların sahip olduğu bankalardan (%50’den fazlası) memnun. ‘Sol’ ise, Lula’nın bağımsız dış politikasından coşku duyuyor: Küba’ya karşı ABD boykotuna muhalefeti ve Amerikan Devletler Örgütü’nün dışında kalması, Washington baskısına rağmen İran ile ekonomik ilişkileri sürdürmesi, Venezüella Başkanı Chavez’i kınamayı reddetmesi ve Çin’in 2010’dan beri başta gelen ticaret ortağı olarak ABD yerine Brezilya’yı tercih etmesi. Dahası, Lula savunucularının ve onu mazur göstermeye çalışanların çoğu, muhtaç durumdaki 10 milyon aileyi desteklemek için aylık 40 dolar sağlayan ve yoksulluğu azaltan “yoksulluk programını” örnek gösteriyorlar. Lula solu, rejimin yoksulluk desteği alanlar için uygun ücretlerle anlamlı bir istihdam yaratmadaki başarısızlığını ve 20 milyon topraksız tarım işçisi için bir tarım reformu yapma vaadini yerine getirmemesini unutuyor. Lula destekçileri, rejimin Brezilyalı tarım ve maden ihracatçıları için piyasaları çeşitlendirme politikasını ve yoksullara milyarlarca dolarlık seçim patronaj desteklerini Lula’nın “ilericiliğine” örnek olarak gösteriyorlar.

Lula’nın ilerici imajına iki öğe daha ekleniyor: işçi sınıfı ve sendika kökeni ile süren yüksek popülaritesi (son anketlere göre %60). İşçi sınıfı geçmişi 20 yıldan daha eskiye dayanıyor: Lula 25 yıldan bu yana bir fabrikada çalışmadı. 1980’lerin ortalarından beri partisinin orta sınıf bir siyasi görevlisi durumunda. Ayrıca Lula’nın işçi sınıfı kökeninin, büyük iş dünyası stratejistleri ve neoliberal merkez bankaları ile ekonomi bakanlarına bağlı olan şu anki siyasi ve sosyal adanmışlığı ve görevleri ile hiçbir ilgisi yok. Anlaşılması gereken şey, Lula’nın muhafazakâr popülizm siyasetinde bir efendi olduğu gerçeği: Lula, Güney Amerika’daki en büyük eşitsizliklere sahip bir sosyal hiyerarşiyi sürdürmesine rağmen yüz yüze temasları ve “halk adamı” olarak medya imajı sayesinde yoksullarla duygusal bağ kurmayı iyi beceriyor. ABD veya AB’deki hiçbir muhafazakâr neoliberal lider, popülizm ile neoliberal ortodoksiyi aynı başarıyla bir araya getiremezdi.

Bir “Yükselen Dünya Gücü” olarak Brezilya Miti ve Gerçekliği

Süregiden yaygın yoksulluk ve toprak ve refah konusundaki sosyal adaletsizlik düşünüldüğünde, hiçbir ferasetli gözlemci Brezilya’nın yükselen bir dünya gücü olarak yeni statüsünün Lula’nın sosyal politikalarından kaynaklandığını iddia edemez. Brezilya’yı dünya sahnesine çıkaran tüm sebepler ekonomik performansına dayanıyor. Ampirik gerçekliklerin kısa ancak yakından bir incelemesi, Brezilya’nın performansı ve Lula’nın bir dünya gücü statüsüne erişme iddiaları konusunda çok derin şüpheler ortaya çıkaracaktır. 2003-2009 arasında Brezilya gayri safi yurtiçi hâsılası %3,4 gibi düşük bir oranla ve kişi başına sadece %2 büyüdü (Latin Amerika ortalamasının en az %1 altında). Brezilya’nın performansını diğer BRIC ülkeleriyle, özellikle Çin ve Hindistan’la kıyaslarsak, Brezilya GSYİH’si bunların büyüme oranından %40 daha az artış gösterdi. Ayrıca, yeni yükselen diğer güçlerin büyümesinin büyük kısmı, çeşitlendirilmiş endüstriyel ihracata (Çin) ve yüksek teknoloji bilgi hizmetlerine (Hindistan) dayanırken, Brezilya halen tarım ve maden ihracatındaki dinamik genişlemeye bağımlı.

Lula’nın sekiz yıllık görev süresi, fiyatlar ve tarım ve maden ürünlerine olan talebe bağlı olarak büyüme ve durgunlukla karakterize oluyor. Emtia artışı yılları boyunca (2004-2008), Brezilya %4,5 büyüdü; emtia fiyatlarındaki düşüş sırasında (2003-2009) Brezilya %1’in altında durgunluk yaşadı. Yani Lula’nın “serbest piyasa politikalarının” Brezilya’nın ekonomik performansı ile çok bir alakası yok. Bunun daha çok dünya piyasalarının emtia talebiyle ilgisi var. Lula’nın, Brezilya’nın emperyalist merkezlerden “bağımsızlığı” sayesinde 2008-2010 dünya krizinin etkisinden sakınacağı iddialarına rağmen, gerçekte Ekim 2008’den başlayarak Ocak 2010’a dek sürecek şekilde, Brezilya 2009’da sıfır büyüme ile resesyona girdi. 2010’daki düzelme büyük ölçüde emtia talebinde Çin’in sebep olduğu canlanma ve patlamayla ve 2010 başından bu yana fiyatı ikiye katlanan demir cevheri gibi kilit önemdeki ihracat mallarının fiyatlarındaki keskin yükselişle bağlantılı.

Brezilya’nın Lula dönemindeki ekonomik performansı yalnızca kaplumbağa hızıyla %3 büyüme sağlanan önceki ultra neoliberal Cardoso rejimi döneminde elde edilen yıkıcı sonuçlara kıyasla olumlu görünüyor. Daha da çarpıcı olansa, Cardoso ve Lula rejimleri arasındaki stratejik sosyo-ekonomik ve siyasi devamlılıklar. Cardoso, en karlı kuruluşları komik derecede düşük fiyatlara özelleştirerek kamu sektörünü mahvetmişti. En açık örnek, dünyadaki en zengin demir madenlerinden biri olan ve şu anda yıllık 3 milyar doları aşan karıyla 20 milyar dolardan daha fazla eden Vale del Doce’nin bir milyar dolardan daha ucuza satılmasıydı. Lula, piyasa fiyatının altında elde edilen bankalar, madenler, petrol ve telekomünikasyon şirketleri dâhil, Cardoso’nun en tartışmalı özelleştirmelerini korudu ve hatta genişletti.

2002’deki ilk seçim zaferinden önce bile Lula, %4’lük bir bütçe fazlasını koruma, emeklilik maaşlarını azaltıp ücretleri düşük tutarak sosyal harcamaları kısıtlayan ortodoks bir mali politika uygulama konusunda Uluslararası Para Fonu (IMF) ile ortodoks bir anlaşma yapmıştı. Lula, atamalar yoluyla Çalışma Bakanlığı’na aldığı ana sendika konfederasyonu (CUT) liderleri üzerindeki etkisi nedeniyle, bu ortodoks para politikalarını uygulama konusunda Cardoso’dan daha başarılı. Yani Lula, popülist retorik ile mali tutuculuğu, sembolik işçi atamaları ile başlıca finans merkezleri ve ekonomik politika çarlarıyla uzun süreli bağları örttü.

Lula, işçi sınıfı sosyal reformlarından BOVESPA’nın (Brezilya borsası) güvenilir bir müttefiki olmaya geçişi için başlıca finans gazetelerinin tümünün coşkulu desteğini aldı. Yabancı rezervlerde 200 milyar dolardan fazla para biriktirmeye ve eğitim, sağlık ve barınma alanında 100 milyon Brezilyalıyı etkileyecek sosyal harcamaları artırmak yerine dış borcu ödemeye öncelik verme politikaları, tüm ortodoks ekonomi uzmanlarından övgü aldı. Ekonomideki istikrar işçi sınıfının ve kır yoksullarının yaşamlarındaki istikrarsızlık pahasına sağlandı. Lula döneminde işsizlik asla %10’un altına inmedi, enformel sektör %30’un üstünde kaldı, kırda yaşayan dört milyon aile topraksız kaldı, Lula’nın tarım ihracatçılarını teşvik etme politikası sonucunda Amazon yağmur ormanları yılda 2 milyon hektar kaybetti. Yerli bölgelerindeki rezervler sömürüldü, toprak işgal edildi, insanlar öldürülürken yetkililer spekülatörlerin sahip olduğu ekilmeyen toprakları işgal eden kır hareketlerini cezalandırmakla meşgul oldu. Lula’nın tarım ihracatçılarını finanse etme politikası başarılı oldu – ekilen topraklar genişledi, kazanç geometrik olarak arttı ve refah yükseldi – ama mülk sahipleri, yatırımcılar ve hissedarlar için. Ancak korkunç bir bedelle: 2 milyondan fazla kır işçisi varoşlara göçe ve marjinal işlere, Rio ve Sao Paolo favelalarını kontrol eden uyuşturucu çetelerinin ağına düşmeye zorlandı. Milyonlarca çiftçi ailesi, yüksek faizle borç almak ve yüz binlercesini iflasa sürükleyen ve Brezilya’yı besin açısından yetersiz bir ülke haline getiren sübvanse edilen gıda ihracatıyla rekabet etmek zorunda kaldı.

Lula, seçim sırasında ve hemen sonrasında, 350.000 üyeli güçlü Topraksız Köylü Hareketi’ne (MST) yılda 100.000 aileye barınma, kredi ve teknik yardım sağlayan bir tarım reformu gerçekleştirme sözü vermişti. Görevdeki sekiz yılı boyunca, Lula 40.000’den az aileyi yerleştirerek sözünü yerine getirmedi ve yeni ve kurulmuş kooperatiflere yeterli finansman sağlamayarak üçte birini iflasa sürükledi. MST, Lula’ya verdiği “kritik desteğin” karşılığında, toprak reformunu güvenceye almak için çiftlikleri işgal etme politikası sürse de siyasi inisiyatifi kaybetti. Kısa bir hoşgörü döneminin ardından, hükümet, liderlerini tutuklayarak ve aktivistlerini kriminalize ederek Harekete karşı askere ve polise başvurdu. Baş danışmanlarını ve Parlamentodaki liderleri etkileyen büyük bir yolsuzluk skandalı ardından (2005-2006), Lula yüzünü geleneksel sağ partilere döndü ve neoliberal ekonomi ajandasını desteklemeleri için eski Başkan Sarney de dâhil, siyasetçilerle ilişkiye geçti. Lula’nın geleneksel sağla yeni koalisyonu, büyük tarım çıkarlarını teşvik etme ve MST’deki tarım reformcularının toprak işgali stratejisi karşısında onların güvenliğini sağlama ortak programına dayanıyordu. Sonuç, toprak sahipliğinde artan bir konsantrasyon (toprak sahiplerinin %1’i ekilebilir toprakların %50’sini elinde tutuyor) ve duruşma tarihi bekleyen ve cezaevine giren hareket liderlerinin ve aktivistlerin sayısındaki artış oldu.

Lula’nın mirası, tüm ortodoks ekonomi uzmanları için, esasen “yatırımcılar için ekonomik olarak güçlü ve istikrarlı bir pazar”. Brezilya, önümüzdeki Olimpiyatlar için tesisle mükâfatlandırıldı. Ancak yoksulluk ve uyuşturucu trafiği ile silahlı organize çetelerin ciddi artışı düşünüldüğünde, Lula’nın seyircileri korumak için 50.000’e yakın asker öngörmesi, yükselen bir dünya gücü olma rüyasının iç yüzünü ortaya çıkarıyor.

Lula’nın siyasi mirası

Lula’nın siyasi mirası, görevdeki iki dönemden sonra geri çekilmesi gereken bu yılki başkanlık seçimlerinde sergileniyor. Geçmişin tersine, artık çeşitli küçük grupların Lula’nın İşçi Partisi (PT) ve Jose Serra’nın Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi (PSDB) etrafında birleştiği değiştirilmiş bir iki partili sistem söz konusu. Bunların hiçbirinin adıyla ilgisi yok: PT aday toplantısındaki delegelerin %80’den fazlası profesyonellerden, avukatlardan, memurlardan ve iş adamlarından oluşuyor ve çok azı da sendika bürokratı ve seçilmiş “hareket” görevlisi. Ekonominin cevherlerini özelleştiren Cardoso’nun partisinde “sosyalist” hiçbir şey yok. İki partinin rekabeti, Sao Paolo’nun tarım ve maden, bankacılık ve endüstri elitlerini kimin daha iyi temsil ettiği ve dolayısıyla bunların mali desteğini kimin alacağı üzerine. Lula, onlar için yaptığı hizmetler karşılığında ekonomik elitin katkılarıyla on milyonlarca doları güvenceye alma konusunda son derece başarılı. Aslında gerçekten zengin olanların çoğu her iki partiye de katkı sağlıyor. Lula’nın mirası, serbest piyasa, serbest ticaret ve devlet destekli büyük işletmelerin, ekonomi politikalarının dayanağı olarak merkezileşmesi üzerine bir konsensüse öncülük eden Brezilyalı yumuşamış bir eski radikal politikacı olması. Lula, bunun da ötesinde, sosyal politikanın odağına sosyal yapısal değişimler yerine yoksulluk yardımlarını yerleştirdi.

Brezilya: 2010 Başkanlık Seçimleri

Önümüzdeki Brezilya başkanlık seçimlerinin (3 Ekim) en iyi analizi, borsanın, kredi kuruluşlarının ve yatırımcıların yanıtında bulunabilir: ufukta hiçbir büyük değişim olmaması öngörüleri, ortodoks mali politikalara süren destekleri, özel ulusal ve yabancı yatırıma daha fazla devlet teşviki ve en önemlisi de sosyal istikrar. Lula’nın rakipsiz otoriteryen kontrolü altındaki sözde “İşçi” Partisi, eski ‘genelkurmay başkanı’ Dilma Rousseff’i aday gösterdi. Muhalif sağ kanat PSDB, 1972’de editörlüğünü yaptığım “Bağımsızlık veya Devrim” adlı bir kitaba bir makale ile katkıda bulunan eski bir solcu olan Sao Paolo Eyalet Valisi Jose Serra’yı aday gösterdi. Politik ironilerden biri, son yirmi yılda eski Marksistlerin, sendika liderlerinin ve hatta gerilla aktivistlerinin, sosyalist enternasyonalizmi bir yana atıp kapitalist küreselleşmeyi kucaklayarak Brezilya’yı dünya piyasalarıyla daha derin bir entegrasyona yönlendirme konusunda elebaşılık yapmış olması.

Rousseff ve Serra, aralarındaki farklılıkların mevcudiyeti ölçüsünde, dış politika, kamu-özel sektörün rolü ve kamu sektörü harcamalarının boyutu ve kapsamı gibi konular etrafında dönüp duruyorlar. Rousseff, Lula’nın ABD muhalefetine rağmen İran, Venezüella ve Bolivya dâhil tüm ülkelerle milyar dolarlık ticaret ve yatırım anlaşmalarını destekleme politikasını sürdürmeyi vaat ediyor. Washington’un ajandasına ideolojik olarak daha yakın olan Serra, Obama rejimi ile uyumlu hareket etmek için bu ekonomik bağları azaltabilir veya sınırlandırabilir. Yani İşçi Partisi, piyasa temelli bağımsız küresel genişlemeye, Serra’nın ideolojik olarak etki altındaki daha dogmatik dış ekonomi politikasından daha uygun bir parti. Washington’daki yetkililer bana, her iki aday da Washington ile dostça ilişkiler beyan ettiğinden, Obama rejiminin kamuoyunda ‘tarafsız’ bir duruş sergileyeceği bilgisini verdiler. Bana gayrı resmi olarak (kayıt dışı), İran’a karşı politikasında Washington’dan yana saf tutması ve Başkan Chavez’i daha açıktan eleştirmesi muhtemel olduğu için, Obama Yönetiminin Serra’yı tercih ettiği söylendi. Ancak Sao Paolo iş dünyasının her iki ülkedeki (İran ve Venezüella) çıkarlarının büyüklüğü ele alındığında, Serra’nın (seçilirse) ABD ordusunun sürüklediği imparatorluğu memnun etmek için Brezilyalı yatırımcıların elini zayıflatmakta nereye kadar gidebileceğini bekleyip görmek gerek. Rousseff’in, milyar dolarlık off-shore petrol ve gaz işletmelerini yönetmek için büyük ölçekli kamu-özel sektör ortak girişimlerini desteklemesi olası; Serra ise daha çok, özellikle özel-yabancı sermaye sahiplerini ve işletmelerini teşvik edecek gibi görünüyor. Rousseff’in seçim kampanyası, karlı devlet ihaleleri ile sübvansiyon ve krediler alan tarım-maden şirketlerinden oluşan uzun bir listeden büyük mali yardımlar alacak. Serra çok uluslu bankalardan, sağcı toprak sahipleri derneğinden ve Sao Paolo sanayi elitinin liderlerinden mali kaynak sağlayacak. Ya yakın zamandaki olumlu ücret sözleşmeleri ya da PT “daha az kötü” göründüğü için, sendika konfederasyonları ve sosyal hareketler Rousseff’i destekleyecekler. Ticaret Odası ve bazı önde gelen iş dernekleri ile orta sınıf “kent grupları”, özellikle de Sao Paolo bölgesinde Serra’yı destekleyecek. Yüzeyde, adaylar arasındaki bu siyasi ve sosyal farklar “sol-sağ kutuplaşması” fikrine kredibilite kazandırıyor görünürken, gerçekte Rousseff’i destekleyen koalisyondaki siyasi partilerin makyajı yakından incelendiğinde farklılıklar ortadan kalkıyor. Beş büyük partiden dördü, siyasi yelpazenin muhafazakâr ucunda yer alıyor: Brezilya Demokratik Hareket Partisi (PMDB), Brezilya Cumhuriyetçi Partisi (PRB), Demokrat İşçi Partisi (PDT) ve Cumhuriyetçi Parti (RP). Rousseff’in seçilmesi için bu dört sağ kanat koalisyon ortağının bakanlıkların çoğunu, Kongre’de liderlik konumunu elde etmesi ve Rousseff rejiminin ortodoks neoliberal mali politikaların sınırlarını ihlal etmeyeceğinin güvencesi gerekiyor. Soldan geriye kalansa, büyük oranda kamu sektöründe örgütlü sendikalarla (öğretmenler, sağlık çalışanları) mikro partilerin parçalı bir çeşitliliği ve sosyal hareketler içindeki bir miktar etki. Çeşitli gruplar birleşebilirse, kayda değer bir oy alabilirler ancak sekter ve oportünist pratikler nedeniyle bu mümkün görünmüyor. Lula kabinesinin eski bir üyesi olan Ciro Gomes, Sosyalist Parti’nin muhtemel adayı. Ancak bu daha çok, Rousseff’in seçilmesi durumunda kabinede bir koltuk karşılığında ikinci turda seçim desteği pazarlığı yapmanın bir bahanesi. Lula’nın eski çevre bakanı olan Marina Silva, sağ kanatla ittifak halindeki Yeşiller Partisi’nin adayı. PSDB, PMDB ve uygunsa PT: Silva, seçmenlerini bunların hangisi kendisine koltuk verirse ona yönlendirecek. Diğer iki açıkça “Marksist” parti olan Birleşik Sosyalist İşçi Partisi (PSTU) ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), ortak aday çıkarmaya karar verdiler ancak kabul edilebilir koalisyon ortakları konusundaki ayrılıklarını henüz çözemediler: PSOL Yeşiller Partisi’ne bakıyor, PSTU ittifakı bitirmekle tehdit ediyor.

Sonuç

Brezilya siyaseti son on yılda sağa doğru uzun bir yol kat etti: PT artık açık şekilde,  mali politikaları IMF reçetelerinin aynadaki yansıması olan bir iş dünyası partisi. Bir zamanların militan sendika konfederasyonu CUT, artık Çalışma Bakanlığı’nın bir eklentisinden hallice. Ekonomik sübvansiyonlarla ödüllendiriliyor ancak işçileri sokaklara dökmeyi başaramıyor. Hatta örgütsel bağımsızlığını halen koruyan kitlesel topraksız kır işçileri hareketi (MST) PT’nin sağa dönüşü nedeniyle zayıflamış ve izole olmuş durumda. Diğer taraftan, tarım-maden elitleri güçleniyor, yatırım bankacıları ve denizaşırı çok uluslu şirketler Brezilya’ya, dünyanın “en güvenli yükselen güçlerinden” birine,  yılda 30 milyar dolardan çok akıtıyorlar. Fidel Castro ve Hugo Chavez gibi solcu liderler, Lula Obama ile ortak eğitim ve askeri tatbikatlar için savunma anlaşmaları imzalamasına rağmen Brezilya’nın “ilerici” dış politikasını övüyorlar. Şüphesiz Lula Brezilya için daha büyük bir uluslararası kabul sağladı ve görevini bir Başkan için tarihteki en yüksek popülarite oranlarıyla bırakacak. Yine de Barselona’da yaşamayla karşılaştırılabilecek bir maliyetle, Brezilya ücretli çalışanlarının %30’dan fazlası halen aylık 200 dolarlık bir asgari ücret alıyorlar; Sao Paolo’daki devlet okulu öğretmenleri ayda 436-505 dolar alıyor. İki Brezilya olduğunu görmek için, Sao Paolo, Rio ve diğer büyük şehirleri kuşatan varoşları dolaşmak yeterli: Bir tarafta medya tarafından şişirilen BRIC ülkesi Brezilya, bankerlerin “yükselen dünya gücü”, serbest seçim ve serbest piyasa Brezilya’sı var. Diğer tarafta ise kırk milyon yoksul gecekondu sakininin, yirmi milyon topraksız tarım işçisinin, yerinden edilmiş on binlerce Amazon yerlisinin, borç batağında yaşayan binlerce “ücretsiz kölenin”, onurlu bir ücret için günde 13 saate varan iki, üç veya daha fazla vardiyada çalışan milyonlarca devlet okulu öğretmeninin Brezilya’sı. Lula’nın başkanlığı Brezilya’nın uluslararası statüsünü yükseltmiş ve ona ‘küresel devlet adamı’ statüsü kazandırmış olabilir, ancak birçok işçi, köylü ve Afro-Brezilyalı halen Üçüncü Dünya koşullarının altında çalışıyor ve yaşıyor.

James Petras web sitesi

Darbe ve karşı darbe, devrim! – Eva Golinger

Venezüella, Bolivarcı Devrimi sonsuza dek değiştiren Washington destekli darbenin sekizinci yıldönümünü andı

Sadece 47 saat içinde, bir darbe Başkan Chavez’i indirdi ve bir karşı darbe, dönüşsüz bir devrimci yola adanmış bir halkın istek ve kararlılığının sıradışı göstergesi olarak onu tekrar iktidara taşıdı. Yaygın medya darbeyi desteklemek ve darbe tezgahlayıcılarının eylemlerini meşrulaştırmak için uluslararası alanda yalan bilgiler yayma konusunda başat bir rol oynadı. CIA belgeleri ABD hükümetinin darbenin organizatörleri ile ilişkisi ve onlara desteğini açığa çıkardı

Hugo Chavez 1998’de seçildiğinde, Clinton yönetimi “bekle ve gör” politikasını benimsemişti. Venezüella yirminci yüzyılda ABD çıkarlarının sadık bir hizmetkarı olmuştu ve Başkan Chavez’in dillendirdiği devrim retoriğine rağmen, Washington’da çok az kişi değişimin eli kulağında olduğuna inanıyordu.

Ancak Chavez, bir Anayasal Meclis oluşturma ve ulusun magna carta’sını yeniden yazma olan ilk ve esas kampanya vaadini izlediğinde, her şey değişmeye başladı.

Yeni Anayasa yazıldı ve katılımcı demokrasinin olağanüstü bir göstergesi şeklinde Venezüella halkı tarafından onaylandı. 1999 başında, ülke çapında tüm Venezüellalılar, insan hakları alanında dünyanın en ilerici anayasalarından biri olacak metnin oluşturulmasına yardımcı olmaya davet edildi. Barınma, sağlık, eğitim, beslenme, çalışma, adil ücret, eşitlik, istirahat, kültür ve petrol sanayisi üretim ve karının yeniden dağıtımının yanı sıra, yerli halklarının haklarına ayrılmış bir bölüm de içeren 350 maddelik taslak, 1999’un sonuna doğru gerçekleştirilen ulusal referandumda oyların %70’ten fazlasını aldı.

Yeni anayasal yapı altında hemen seçimlere gidildi ve Chavez çok daha büyük bir çoğunlukla, %56’ya yakın oyla tekrar kazandı. 2000’de göreve geldikten sonra, Anayasa ile uyumlulaştırılmış yeni hakları güvenceye almak için yasalar uygulandı ve bazı çıkarlar bundan etkilendi. Venezüella, petrolün varili yaklaşık 7 ABD dolarıyken, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in başkanlığına geldi. Petrol tedarik eden değil üreten ülkelerin yararını arayan Venezüella’nın liderliğinde, petrolün varili 25 ABD dolarının üstüne çıktı. Washington bu fiyatları kabul etmiyordu ancak yine de değişimin nereye kadar gideceğini görmek için “bekledi”.

WASHINGTON’UN ONAYLAMADIĞI DEĞİŞİMLER

2001’de, Başkan Chavez’in öngördüğü Bolivarcı Devrim somutlanmaya başladı. Petrol sanayisi yeniden yapılandırma sürecindeydi, petrol karlarının yeniden dağıtılmasına izin veren hidrokarbon yasaları geçirildi ve Chavez özelleştirme yolundaki – 1976’da ulusallaştırılmış olan – bir endüstriyi geri kazandı. Venezüella içinde, öncelikle ülkeyi önceki 40 yıl boyunca yönetmiş olan ancak gerçekleşen gerçek değişimlerden hoşnutsuz kalan ekonomik ve siyasi elitten oluşan bir muhalefet büyümeye başladı. Venezüella medya sahiplerinin – ülkedeki eski oligarşiye ait televizyon, radyo ve basın – çıkarları, bunlarla örtüşüyordu.

2001 başında Başkan Chavez, Kanada’nın Quebec kentinde toplanan Amerikalar Zirvesi’ne katıldı. O zamana dek Washington da kendi değişimlerini yaşamış ve George W. Bush Beyaz Saray’a gelmişti. Başkan Bush Quebec’teki toplantının da başkanıydı ve orada Amerika kıtalarında serbest ticareti genişletme konusundaki ABD planını duyurdu – Amerika Kıtaları Serbest Ticaret Anlaşması (FTAA). Hugo Chavez, zirvede Washington’un planlarına karşı çıkan tek devlet başkanı oldu. Bu, ABD ajandasına karşı “itaatsizliğinin” ilk göstergesiydi.

O yılın sonunda, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlenen yıkıcı ve trajik saldırılar sonrasında, Washington Afganistan’a bir bombardıman başlattı. Başkan Chavez kamuoyu önünde Afganistan’ın bombalanmasını kınadı ve masum kadın ve çocukların öldürülmesini terör eylemi olarak değerlendirdi. Ekim 2001’de ulusal bir televizyon kanalında, “Bu teröre karşı daha fazla terörle savaşmaktır” dedi. Bu açıklama Washington’un ilk resmi yanıtını getirdi.

ABD’nin o zamanki Caracas Büyükelçisi olan Donna Hrinak, kısa bir süre sonra başkanlık sarayında Chavez’i ziyaret etti. Venezüella Başkanı ile görüşmesinde, Washington’ın Chavez’den Afganistan’la ilgili beyanlarını kamuoyu önünde geri çekmesini talep ettiği bir mektup iletti. Venezüella devlet başkanı talebi reddetti ve ABD Büyükelçisine Venezüella’nın egemen bir ülke olduğunu, artık ABD gücünün uydusu olmadığını hatırlattı.

Hrinak Washington’a çağrıldı ve Venezüella’ya, darbeler konusunda uzman olan yeni bir büyükelçi gönderildi.

WASHINGTON DARBEYİ ORGANİZE EDİYOR

Washington’un Venezüella’da gerçekleşen değişimler ve Venezüella Başkanının itaatsizliği konusundaki endişeleri büyüdükçe, Venezüella’daki iş dünyası ve güçlü çıkar grupları Chavez’i devirme planları yapmaya başladılar. Devletin elindeki petrol şirketi PDVSA’yı çalıştıranlar, ülkede yatırıma dönüştürülmek yerine petrol baronlarının ceplerini dolduran devasa karlarının yanı sıra konumlarını ve şirket üzerindeki kontrollerini korumaya kararlıydılar.

ABD Kongresi tarafından 1983’te oluşturulan ve Dışişleri Bakanlığı’nca denetlenen bir ABD kuruluşu olan Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), muhalefet hareketini güçlendirmek ve darbe planları yapmasına yardım etmek için Venezüella içindeki gruplara yüzbinlerce dolar aktarmaya başladı. Amerikalar Okulu eğitimli Venezüella ordu mensupları Chavez’in devrilmesini organize etmek için ABD’li meslektaşlarıyla koordineli çalışmaya başladılar. Ve Caracas’taki ABD Elçiliği, yeni atanan Büyükelçi Charles Shapiro ile, darbe planlarına son rötuşları vermeye yardım ediyordu.

Aralık 2001’de Elçilik tarafından Washington’a gönderilen bir notta, Venezüella Ticaret Odası Fedecamaras’ın Başkanı Pedro Carmona, Venezüella’da “doğru zaman için doğru adam” olarak anılıyordu. Carmona darbe başarıya ulaştıktan sonra “başkan olacak” kişi olarak gösteriliyordu. Aralık 2001’de, petrol sanayisi baronları bir grev başlattılar ve Chavez’in istifasını istediler. Kudurganlıkları 2002 başında büyümeye başladı ve Mart’ta, Başkan Chavez’e karşı grev ve protestolar neredeyse her gün gerçekleşiyordu.

NED, Chavez’in devrilmesini destekleyen bir dizi STK’nın yanı sıra Fedecamaras ve CTV işçi federasyonu gibi Venezüellalı gruplara sağladığı fonları dörde katladı. Mart 2002’nin ilk haftasında bir ABD Dışişleri Bakanlığı notu şunları iddia ediyordu: “Bir başka parça daha yerine oturuyor” ve muhalefetin bir geçiş hükümeti için plan oluşturma nihai çabalarını alkışlıyordu: “Venezüellalılar, 5 Mart’ta Caracas’ın Esmeralda Oditoryumu’nda Venezüella İşçiler Konfederasyonu (CTV), Ticaret Odaları Federasyonu (Fedecamaras) ve Katolik Kilisesi temsilcilerininin geçici bir hükümete kılavuzluk edecek on ilkeden oluşan “Demokratik Uyumun Temelleri” sunumunu dinlemek için toplandılar.”

Kısa bir süre sonra, 11 Mart 2002’de Merkezi Haberalma Örgütü CIA’nın üst seviyede gizli bir toplantısı (Jeremy Bigwood ve Eva Golinger tarafından Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (FOIA) kullanılarak yürütülen araştırmalarla kısmen deşifre edildi) Venezüella’da eli kulağında bir darbeyi açık ediyordu. “Muhalefet henüz kendisini birleşik bir cephe olarak örgütlemiş değil. Durum daha da kötüleşir ve gösteriler daha şiddetli hale gelirse… ordu onu devirmek için harekete geçebilir.”

Darbeden sadece beş gün önceki 6 Nisan 2002 tarihli bir başka gizli CIA brifingi, olayların nasıl sökün edeceğine dair ayrıntılı planları ortaya koyuyordu, “Darbe Girişimi için Koşullar Olgunlaşıyor… Hoşnutsuz bazı üst rütbeliler ve bir grup radikal alt rütbelinin de dahil olduğu ordu içindeki hizipleşmeler, Başkan Chavez’e karşı muhtemelen bu ay bir darbe organize etmeyi planlıyorlar. Rapor edilen planlardaki ayrıntı düzeyi Chavez’in ve 10 başka üst düzey görevlinin tutuklanmasını hedefliyor. Ordunun harekete geçmesini provoke etmek için, komplocular bu ayın sonunda yapılması kararlaştırılan muhalefet gösterilerinde huzursuzluğu kışkırtmayı deneyebilirler…”

ŞİRKET – MEDYA – ORDU İLİŞKİSİ

Venezüella’daki ulusal basın, 10-11 Nisan 2002’de şu manşetleri attı: “Son kavga Miraflores’de olacak”. Miraflores, Venezüella başkanlık sarayının olduğu yer. Yani medya darbenin olacağını biliyordu. 11 Nisan’da, Doğu Caracas’taki PDVSA merkezinde bir yürüyüş başladı. Yürüyüş Başkan Chavez’in protesto edildiği ve zor kullanılarak devrilmesi için çağrılar yapıldığı yüz binlerce kişilik bir protestoya dönüştü. Yürüyüşe öncülük edenler, yani CTV ve Fedecamaras başkanları ile önceki gün ayaklanma çağrısı yapan sayısız üst düzey ordu görevlisi, o rota için izin olmamasına rağmen yürüyüşçüleri başkanlık sarayına yönlendirdiler.

Bu esnada, başkanlık sarayının dışında, Chavez destekçileri Başkanlarını desteklemek ve alanı şiddet kullanan muhalif yürüyüşçülerden korumak için toplanmışlardı. Ancak muhalif yürüyüş saraya veya Chavez yanlısı yürüyüşün olduğu yere ulaşmadan ateş edildi ve hem Chavez yanlısı hem de karşıtı gösterilerde kan akmaya başladı. Caracas merkezindeki binalarda stratejik konumlara keskin nişancılar yerleştirilmişti ve bunlar aşağıdaki halka ateş açtı.

Sarayın hemen yakınındaki köprü üstünde bulunan Chavez destekçilerinden Puente Llaguno, keskin nişancılara ve onlara ateş eden büyükşehir polis kuvvetlerine ateşle karşılık verdi. Chavez yanlısı yürüyüşe yakın konumlanmış olan Venevision kanalından bir çekim ekibi, çatışmayı kaydetti ve hemen stüdyoya dönerek malzemeyi düzenledi ve Chavez yanlılarının ateş ettiği görüntülerin üzerine “barışçıl muhalif protestoculara ateş ediyorlar” yorumunu bindirerek bir yalan haber meydana getirdi. Görüntüler hızla Venezüella ulusal kanallarını dolaştı ve Chavez’in devrilmesi çağrılarını meşrulaştırmak için tekrar tekrar gösterildi. Manipüle edilen görüntüler daha sonra dünyaya yayıldı ve Başkan Chavez’i 11 Nisan 2002’de gerçekleşen onlarca ölümün sorumlusu olarak suçlamak amacıyla kullanıldı. Toz duman yatışmadan ve darbe yenilgiye uğratılmadan gerçekler ortaya çıkmadı. Televizyon ekibine, doğrudan Gustavo Cisneros’un emriyle (Venevision kanalının ve çeşitli başka büyük medya kuruluşu ile şirketin sahibi, ayrıca Venezüella’nın en zengin adamı) çekim yaparak bunu manipüle etmeleri söylenmişti.

Ordunun üst kademesi Chavez’e karşı döndü ve onu gözaltına aldı. Chavez Venezüella sahilindeki bir adada bulunan askeri üsse götürüldü. Burada öldürülecek veya Küba’ya gönderilecekti. Bu esnada, Washington tarafından Venezüella’da “doğru zaman için doğru adam” olarak belirlenmiş olan Pedro Carmona, 12 Nisan 2002’de kendisini Başkan ilan etti ve Venezüella’nın tüm demokratik kurumlarını fesheden bir kararname çıkardı.

KARŞI DARBE VE DEVRİM

Venezüella halkı sabah “Günaydın Venezüella, artık yeni bir başkanımız var” diyen ve önceki gün gerçekleşen kanlı darbeyi alkışlayan televizyon yayınları ile uyandığında, direniş de büyümeye başladı. “Carmona Fermanı” yayınlanınca, Venezüellalılar en kötü kabuslarının gerçeğe dönüştüğünü gördüler – ülkedeki halkın çoğunluğunu dışarıda tutan ve hor gören geçmişin baskıcı hükümetlerine geri dönüş. Ve Chavez ortada yoktu, nerede olduğunu kimse bilmiyordu.

12-13 Nisan arasında, Venezüellalılar Caracas sokaklarına döküldüler ve Başkan Chavez’in geri dönmesini ve darbe liderlerinin devrilmesini talep ettiler. Bu esnada Bush yönetimi, darbe hükümetini tanıdığını açıklamış ve diğer devletleri de aynını yapmaya çağırmıştı bile.

Ancak darbeye karşı direniş milyonlarca insana ulaştı, başkanlık sarayının çevresini sardılar, ve halen Chavez’e sadık olan başkanlık muhafızları, sarayı geri almak için harekete geçtiler. Direniş sözcüğü ülke çapında kışlalara ulaştı ve Caracas’ın dışında Maracay’daki bir kışla, Chavez’i bulup kurtarmak ve başkanlık sarayına geri getirmek için hızla harekete geçti.

14 Nisan sabahı erken saatlerde, Chavez geri döndü, Venezüella halkının ve sadık silahlı kuvvetlerin iradesi ve gücüyle geri getirildi.

Bu olaylar Venezüella’yı sonsuza dek değiştirdi ve Devrimlerinin önemine ve hassasiyetine gereken değeri vermeyen birçoklarının bilincini uyandırdı.

http://www.chavezcode.com/2010/04/coup-and-counter-coup-revolution.html

Venezüella’da “siyasi” mahkumlar – Eva Golinger

Global Research, 9 Nisan 2010

Siyasetçiler ve siyasi aktörler suç işlemeye başladığında, mağduriyet çığlıklarının ardına saklanabilirler mi? Washington tarafından desteklenen uluslararası organizasyonlar Chavez yönetimini sözde siyasi baskılar konusunda kınarken, gerçekler, aktivizmle suç arasındaki farkı gün ışığına çıkarıyor

Geçtiğimiz hafta Uluslararası Af Örgütü, beş şahsın Venezüella hükümetinin yoğun siyasi baskısı altında olduğunu iddia ederek bir acil eylem çağrısı yaptı. Uluslararası insan hakları savunma örgütü, “geçtiğimiz yıllar içinde Venezüella hükümeti, eleştirileri susturmak ve bezdirmek için yasal ve idari yöntemleri kullanarak farklı görüşleri bastırmanın bir yolunu oluşturmuş görünüyor. Yasalar, Venezüella hükümetinin muhalifleri kasten hedeflediğini gösterecek şekilde, esasen siyasi motivasyonlar taşıyan cezaları meşrulaştırmak için kullanılıyor,” iddiasında bulundu.

Uluslararası Af Örgütü’nün vurgulamayı veya ayrıntılandırmayı ihmal ettiği şey ise, söz konusu kişilerin gerçekte kimler oldukları ve nelerle suçlandıkları. Acil eylem çağrısı, Zulia Eyaletinin eski valisi olan ve iki hafta önce “suça azmettirme” ve “dezenformasyon”la suçlanarak tutuklanan Venezüellalı Oswaldo Alvarez Paz’dan bahsediyor. Venezüella hükümetine karşı Nisan 2002 darbesine katılan ve kamuoyu önünde açıkça Venezüella hükümetinin şiddet yoluyla devrilmesini teşvik eden Alvarez Paz, televizyonda canlı yayında Venezüella hükümetinin terörist grupları desteklediğini ve uyuşturucu trafiğine yardımcı olduğunu iddia etti. Alvarez Paz bu açıklamaları ile, bir İspanyol mahkemesinin ve Venezüella hükümetinin uluslararası kınanması çağrısında bulunan sayısız sağ kanat uluslararası organizasyonun iddialarını destekliyordu.

Alvarez Paz’ı savunanlar, kendilerini ifade özgürlüğü konseptinin arkasına gizliyorlar. Peki vatandaşlar ulusal televizyona çıkıp canlı yayında bir devlet başkanını hiçbir kanıt göstermeden uyuşturucu ticareti yapmakla ve terörizmle suçlamakta özgür müdürler? Eski bir Birleşik Devletler valisinin, NBC’ye çıkıp canlı yayında Başkan Barack Obama’yı söz konusu tehlikeli iddiaları destekleyen hiçbir kanıt olmaksızın terörizm ve uyuşturucu ticareti ile suçladığını hayal edin. Bu kişi derhal Gizli Servis tarafından tutuklanır ve yalnızca yanlış bilgi yaymakla değil, aynı zamanda ABD başkanlığının yaşamını ve imajını tehlikeye atmakla da mümkün olan en ağır cezaya çarptırılırdı.

İfade özgürlüğü hakkını tanıyan ve el üstünde tutan birçok demokraside, iş bir ulusun veya liderinin güvenliğini tehlikeye atmaya geldiğinde, sınırlamalar devreye girer. Dahası, hiç kimse kanıt göstermeksizin ve yaptığının hiçbir sonucu olmaksızın bir başkasını kamu önünde lekeleme ve ona iftira atma özgürlüğüne sahip değildir. İfade özgürlüğü uluslararası yasalara göre de mutlak değildir – söz konusu ifadeler başkalarının haklarını ve güvenliğini açık şekilde ihlal ediyorsa sınırlamalar söz konusudur.

Ancak Venezüella’da birçokları, kendilerini yasanın üzerinde görüyorlar. Özellikle de son yüzyıl boyunca ülkeyi yönetmiş hakim sınıftan olanlar. Örneğin, hükümeti deviren Nisan 2002 darbesine katılmış olan birçokları suçları için yargılanmadılar ve Chavez hükümetini indirmek için organize olmaya devam ediyorlar. Bir mahkeme sekiz yıl önce sokakta Venezüellalı protestocuların katledilmesi emrini vermekten sorumlu olduklarına karar verdikten sonra, Nisan 2002 darbesi için yalnızca üç polis komiseri adalet önüne çıkarıldı. Buna rağmen üç polis komiseri, Ivan Simonovis, Lazaro Forero ve Henry Vivas, Başkan Chavez’e karşı oldukları için siyasi mahkum olduklarını iddia ederek uluslararası örgütlere başvurdular. Cezaları bu hafta Venezüella’daki bir yüksek mahkeme tarafından onandı.

Mahkumların Yasadışı Olarak Serbest Bırakılması bir Hak mıdır?

Uluslararası Af Örgütü çağrısında sözü edilen bir başka vaka ise, 10 Aralık 2009’da bir mahkumun mahkeme salonundan ve sonra da ülkeden kaçmasına yardımcı olduğu için tutuklanan Venezüellalı bir yargıç olan Maria Lourdes Afiuni. Yargıç Afiuni, yolsuzluk ve zimmete para geçirmekten hüküm giyen ve hapse atılan Venezüellalı bir banker olan Elogio Cedeno’ya mahkeme salonunu arka kapıdan terk etmesine izin vermekle suçlanmış. Yasal prosedüre tamamen aykırı şekilde savcılığa haber vermeksizin Cedeno’yu bir duruşmaya çağırmış ve adam mahkeme salonuna geldiğinde, onu arka kapıdan serbest bırakarak Miami’ye kaçmasına izin vermiş.

Daha sonra Yargıç Afiuni, görevi kötüye kullanmakla suçlanarak gözaltına alındı. Başkan Chavez kamuoyu önünde vakanın yargı sistemindeki yozlaşmanın göstergesi olduğunu açıkladı ve Başsavcılığı göreve çağırdı. Ancak Venezüella Başkanı’nın, yargıcın gözaltına alınmasında hiçbir sorumluluğu bulunmuyor ve tutuklama keyfi değil tamamen yasal yetkilerin kötüye kullanılmasının somut delillerine dayanıyor.

Şiddetli Protestolar ve Görevi Kötüye Kullanma

Geçtiğimiz Pazar yayınlanan bir New York Times makalesi, Chavez yönetimine saldırıyor ve bu kişileri tutuklayarak “farklı görüşleri boğmakla” suçluyordu. Makale, eski bir savunma Bakanı ve Chavez müttefiki olan ancak şu anda yolsuzluktan hapiste bulunan General Raul Isaias Baduel vakasından söz ediyor. Times makalesi, Baudel’i Başkan Chavez’in kurbanı olarak lanse ediyor ancak eski askeri görevlinin, görev başında 30 milyon dolar çalarken suçüstü yakalandığından bahsetmiyor. Baudel, Savunma Bakanıyken Venezüella içinde ve dışında işler, çiftlikler ve mülkler elde etmiş. Bunun üzerine Chavez istifasını isteyince ve sonra da yolsuzluk kovuşturmasına uğrayınca siyasi baskı kurbanı olduğunu iddia etmiş.

Bir muhalefet lideri olan Richard Blanco da Uluslararası Af Örgütü’nün çağrısında siyasi baskıya uğradığından söz edilenlerden. Ancak Blanco bir protesto sırasında bir polise güpegündüz fiziksel saldırıda bulunduktan ve gösterideki diğer kişileri de polis barikatını aşmak ve şiddet kullanmak için dolduruşa getirdikten sonra gözaltına alınmış. Yaptıkları hiçbir itiraz götürmez şekilde televizyonda canlı yayınlanmış.

Yolsuzluk gibi suçlarla suçlanan diğer muhalefet liderleri, suçlamalarla yüzleşmeyi veya yasal süreci göze almayı istemedikleri için ülkeden kaçmış. Yüksek profilli bu şahısların birçoğu ABD ve Peru’dan sığınma hakkı almış. Her iki ülke de Latin Amerikalı suçlular için cennet durumunda. Valilik yıllarında milyonlarca dolar çaldığı ve yasadışı olarak çok büyük miktarda toprak edindiği açığa çıkan Eski Zulia valisi Manuel Rosales, kendisine karşı ilk suçlamalar yapıldıktan sonra geçen yıl adaletten akçtı. Rosales, sığınma hakkı aldığı Peru’dan, Chavez hükümetinin siyasi mahkumu olduğunu iddia ediyor. Bir kadın polis memuruna tecavüz girişimiyle suçlanan Nixon Moreno ve silahlı şiddet ve geçen yılki protestolarda suça teşvikle suçlanan Oscar Perez gibi başka şiddet ve yolsuzluk suçluları ile bir araya gelmiş.

İdeoloji, suç için bir muafiyet getirmez. Venezüella’da uzun bir cezadan muafiyet döneminden sonra, yargı sistemi nihayet neye malolursa olsun yasaları uygulama riskine girmeye başladı. Kasım 2004’te, Nisan 2002 darbesine karışanları soruşturmakla suçlanan Federal Savcı Danilo Anderson, aracının havaya uçurulması ile alışılmamış bir terörist eylemde öldürülmüştü. Vaka, halen çözülemedi.