Alain Badiou: Marksist düşüncede yeni bir başlangıç noktasındayız

220px-Alain_Badiou-2

Mathieu Dejean’in Les Inrockuptibles’de yayınlanan 28 Ağustos 2018 tarihli Alain Badiou söyleşisi

Yeni kitabı ‘Petrograd, Shanghaï’da (La Fabrique, 2018) Alain Badiou, Ekim 1917 Rus Devrimi’nin başarısızlıklarına ve Çin Kültür Devrimi’ne odaklanıyor. Daima akıntıya karşı duran, Maocu mirası savunusu nedeniyle tartışmalı bu filozof, uzun bir söyleşi ile fikirlerini açıklıyor.

***

Ekim 1917 Rus Devrimi’nin yüzüncü yıldönümünü vesilesiyle yapılan birçok yayın, belge ve tartışma sizi tatmin etmemiş görünüyor. Hatta size göre bunlar ‘organize bir unutma’ hali.

Okumaya devam et “Alain Badiou: Marksist düşüncede yeni bir başlangıç noktasındayız”

Hobsbawm’ın kıtalar aşan sesi – Emile Chabal

Eric Hobsbawm

Neredeyse tüm Marksistler kendilerini küresel bir topluluğun parçası olarak hayal etmişlerdir. Marksizm belki de diğer tüm modern ideolojilerden daha çok, takipçilerine bir bölgeler, ülkeler ve kıtalar arası bağlılık duygusu vermiştir. 20. yüzyıl boyunca Marksist idealleri benimsemiş aktivistler, düşünürler, siyasetçiler, öğrenciler, işçiler, gerilla savaşçıları ve parti apparatçikleri, Marksizm’in ne olduğu veya ne yönde ilerlediği konusunda nadiren aynı görüşte olsalar da yalnız olmadıklarını biliyorlardı. En zirve noktasındayken Marksizm, tüm o sapkınları, kafirleri, yalancı kurtarıcıları ve alimleri ile, en azından Müslüman ümmeti kadar güçlü bir birbirine bağlı topluluklar ağı yaratmıştı. Okumaya devam et “Hobsbawm’ın kıtalar aşan sesi – Emile Chabal”

Göç sorununu Marx’tan okumak — Chris Szabla

download.jpeg

Bugün bir heyula arıyorsak, ilk göreceğimiz, dünyanın en zengin ülkelerini dolaşan yerlicilik* heyulasıdır. İster gerçek ister uydurma olsun, göçmen “öteki”ye karşı duyulan güçlü korku üzerinden yükselen siyasi güçlerin çokluğunu ve niteliklerini sıralamak artık yıpranmış bir klişe haline geldi. Bu güçlerin, sınıfsal ve ideolojik ayrımların ne ölçüde üzerinde olduğunu araştırmaya ise pek emek harcanmıyor. Göç istemediğini ilan edenler artık sadece Trump’lar, Farage’lar, Orban’lar ve Salvini’ler değil; karakteristik olarak her akımın merkez siyasi kulvarlarından da ibaret değiller. Yeni gelen göçmenleri, ya—sanki mücadele dosdoğru siyasi-ekonomik meselelerden müteşekkilmiş gibi—kutuplaşma yaratan bir “kültür savaşı” meselesi olarak ya da işçi sınıfının ücretlerini düşük tutmak için ithal edilen ucuz işgücü artıkları olarak karakterize eden birçok solcu da var. Okumaya devam et “Göç sorununu Marx’tan okumak — Chris Szabla”

Karl Marx’ın etkisi: bir karşıolgusal analiz – Branko Milanovic

marx200

Karl Marx’ın iki yüzüncü doğum günü vesilesiyle Marx’ın sayısız eserine ve yaşamına adanmış birçok konferans düzenleniyor. Ben de Hayfa’da bunlardan birine katılıyorum. Bunlara bir de Marx’ın eserlerini ve etkisini ele alan incelemeleri (Peter Singer birkaç gün önce bir tanesini yayınladı), yaşamı üzerine yeni kitapları, Genç Marx üzerine bir filmi ekleyin, liste uzayıp gidiyor. Okumaya devam et “Karl Marx’ın etkisi: bir karşıolgusal analiz – Branko Milanovic”

Komünist rejimleri post-Marksist teoriler mi yıktı? – Branko Milanovic

978-0-8223-2124-8_prSovyetler Birliği’nin yıkılışı tarihteki en sıra dışı olaylardan biri. Bu güç ve büyüklükteki bir imparatorluğun, böylesine hızlı ve kavgasız şekilde iktidarından vazgeçerek iç çekirdeğinin (Sovyetler Birliği) ve bağımlı devletlerinin (Doğu Avrupa) dağılmasına izin verdiği görülmüş şey değil. Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar süren bir çözülme süreci geçirdi ve hem batılı güçler ve Rusya ile girdiği sayısız savaşla hem de sayısız ulusal bağımsızlık mücadelesi (Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan) sonucu parçalandı. Habsburg İmparatorluğu tarihin o güne kadarki en büyük çatışması olan dört yıllık bir savaşın ardından dağıldı. Aynısı Rus İmparatorluğu ve Hohenzollern’ler için de geçerli. Ama Sovyet imparatorluğu neredeyse barışçıl şekilde ve savaşsız pes etti. Bu nasıl oldu? Okumaya devam et “Komünist rejimleri post-Marksist teoriler mi yıktı? – Branko Milanovic”

Uzun ekolojik devrim – John Bellamy Foster

marx_622_800_90

Sosyalizm bu şekilde anlaşıldığında, neredeyse kapitalizmden farksız kalıyor—genelleşmiş meta toplumunun yerini alacak olan değil, kapitalist modernitenin temel yapısı ile benzeş bir hareket. Bu, en hafifinden, liberal siyaset alanının başarısı adına sosyalist vizyonun küçük gösterilmesi. Ama statüko karşısında böylesi bir tavizin bedeli, alternatif bir geleceğe dair tüm anlayışların yitirilmesi demek.

Doğanın belirli yasalar izlediğinin kabulünü ayrı tutarsak, on yedinci yüzyılın bilimsel devriminin ve ona bağlı olarak gelişen modern bilimin merkezinde, doğanın fethi ve üzerinde tahakküm kurulması kadar yer tutan başka fikir yoktur. Yirminci yüzyıl sonunda ekoloji hareketinin yükselişine kadar, doğanın fethi, kapitalizm (ve bazen de sosyalizm) altında ilerlemeye eşitlenen evrensel bir mecazdı. Ancak bu nosyonun [ilerleme], bilimde kullanıldığı kadarıyla, karmaşık olduğunu da eklemek gerek. Fikrin ilk savunucularından olan Francis Bacon’ın da dediği gibi, “doğa yalnızca ona itaat ederek alt edilebilir.” Dolayısıyla doğayı fethetmek, ancak onun yasalarını izleyerek mümkündür. (1)

Okumaya devam et “Uzun ekolojik devrim – John Bellamy Foster”

G. M. Tamás: İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı

Miklos-Tamas-Gaspar-Press-SZO

Jaroslav Fiala, G. M. Tamás ile kapitalizmin vahşiliğini, Orbán Macaristan’ını ve Avrupa sisteminin başarısızlığını konuştu.

Jaroslav Fiala: Avrupa tehlikeli bir dönemden geçiyor: Avro bölgesinde kriz, terör saldırıları, aşırı sağın yükselişi vb… Liberal demokrasi tehlikede mi?

G. M. Tamás: Kimse liberal demokrasinin kimilerini özgürleştirip bazı kulluk türlerini ortadan kaldırdığını inkâr edemez. Ama mevcut sistem artık bir dizi çelişki ve çıkmaz içinde. Liberal demokrasi çok ciddi bir kriz yaşıyor ve bu, sosyalizmin “ölümüyle” de aynı döneme denk geldi. Liberal demokrasinin gerekli koşulu, işçi hareketinin mevcudiyeti idi. Sosyal demokrasinin, iç barış ve istikrar karşılığında bazı devrimci taleplerinden vazgeçip burjuva devletinin bir parçası olduğu bir uzlaşmanın sonucuydu liberal demokrasi. Bu uzlaşmada alt sınıflar temsil ediliyordu. Proletaryası için ayrıcalıkları, sendikaları, sosyal demokrat ve komünist partileri ile Batılı refah devletleri içindeki sınıflar arası iç denge ve reforme edilmiş ve sınırlandırılmış kapitalizm ile Sovyet bloğu arasındaki uluslararası denge, 1945 ile 1989 arasında bugün bizim “liberal demokrasi” dediğimiz şeye yol açmıştı. Batı Avrupa’daki çalışma yasaları ve cinsiyet eşitliği ve aile hukuku ile ilgili yasalar, 1920’lerden itibaren Sovyet ve sosyalist yasal çerçeveyi izledi. Son hukuk tarihi araştırmaları bunu gösteriyor. Okumaya devam et “G. M. Tamás: İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı”

Das Kapital’in 150 yılı: Marx’ın yapıtı robot teknolojisinden siyaset bilimine birçok alanı etkiledi – Gareth Stedman Jones

kapital
On dokuzuncu yüzyıl fabrikalarının (resimde betimlenen İngiltere, Sheffield’daki gibi) kötü koşulları Das Kapital’e ilham verdi.

Dünya bir başka sanayi devrimi ile yeniden şekillenirken, Gareth Stedman Jones Karl Marx’ın yapıtına bir kez daha geri dönüyor.

Avrupa çapında on dokuzuncu yüzyıl ortasına gelindiğinde Sanayi Devrimi’nin arkasındaki bilimsel ve teknolojik değişimler ağır toplumsal ve siyasal bedellere mal olmaktaydı. Kentlerde yaşayanların yoksulluğu ve kötü sağlık koşulları, aşırı kalabalık, çocuk işçilik ve baskıcı fabrika koşullarına dair haberler yaygınlaşmıştı. Bu ‘toplumsal mesele’ yaygın bir endişe yaratıyordu. Öte yandan sansür, baskı, aristokratların devam eden egemenliği ve işçi sınıflarının seçme ve seçilme hakkından yoksun bırakılması, birikmiş siyasal huzursuzlukların kıvılcımını çaktı.

Bu değişimleri gözlemleyen, analiz eden ve sentezleyen ise Rhineland’li ekonomist Karl Marx (1818-83) idi. Çığır açan etkiler yaratacak olan ve ilk cildi 150 yıl önce yayınlanan Das Kapital kitabında emek, ticaret ve küresel pazar kavramlarını geliştirdi. Kitabın ekonomi, siyaset ve güncel gelişmeler üzerindeki etkisi muazzam oldu ve Marx’ın fikirleri çeşitli yönleri ile robot teknolojisinden evrim teorisine dek birçok farklı bilimsel araştırma alanına nüfuz etti. Marx, sanayi devrimlerinin işçileri makine bekçilerine indirgediğini ve insan emeğine dayanmayan üretimin yolunu açtığını görmüştü. Okumaya devam et “Das Kapital’in 150 yılı: Marx’ın yapıtı robot teknolojisinden siyaset bilimine birçok alanı etkiledi – Gareth Stedman Jones”

Batı egemenliğinin kökenleri: Alexander Anievas ile söyleşi

cover

counterpunch.org

George Souvlis: Sizi akademik ve siyasi olarak etkileyen deneyimleriniz üzerinden kendinizi tanıtabilir misiniz?

Alexander Anievas: Sanırım beni siyasete çeken ilk kitaplar, liseden mezun olduktan kısa bir süre sonra okuduğum, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları ile William Blum’un Umudu Öldürmek’i idi. Bu kitapları okumak, daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğim bir tarihin kapılarını araladı. ABD’de büyüyen bir çocuk olarak, ABD emperyalizminin dünya üzerindeki uzun ve işkenceli tarihini öğrenmezsiniz; Amerika’nın ‘iyilik’ ve dünya istikrarına adanmış bir güç olduğu öğretilir okulda size. Bu kitapları ve kısa bir süre sonrasında da diğer birçok kitabı okumak, en azından zihin açıcı oldu. ABD dış müdahalelerinin tarihine yönelik ani ilgim ise, 20. yüzyıl ABD dış politikası üzerine amcam Ralph Anievas ile yaptığım birçok uzun tartışmanın ardından geldi. O zamana dek bihaber olduğum bir tarihe gözlerimi açtı bu tartışmalar. İyi bir öğrenci değildim ve siyasetle de pek alakam yoktu. Ama tarihe ilgim vardı ve o da bunu biliyordu: uluslararası ilişkiler yüksek lisansı ve bir süreliğine de geçici öğretim üyeliği yapmıştı, çok entelektüel bir insandı. Dolayısıyla entelektüel ve siyasi gelişimim üzerinde büyük etkisi oldu.

Okumaya devam et “Batı egemenliğinin kökenleri: Alexander Anievas ile söyleşi”

Önsöz: Bakım İşi ve Müşterekler – Massimo De Angelis* (The Commoner)

commoner

Giderek daha da belirginleşiyor ki mevcut ekonomik, toplumsal ve çevresel krizler, dünyanın birçok yerinde insanların yaşam koşullarını kötüleştirmekte ve hatta toplumsal ve ekolojik yeniden üretimimize yönelik kıyamet gibi tehditler ortaya çıkarmakta. Küresel elitlerin bu krizlere verdikleri yanıtların bu sorunlara hiçbir çözüm getiremediği de açık. Aslında, stratejik ufuklarında ciddi bir paradigma değişimi yaşanmadıkça, bu cepheden hiç ümit yok. Mesele sadece hükümetlerin bankaları kurtarmak için sosyal harcamaları ve yardımları kesmeye devam etmesi değil. Neoliberalizmin krizi ile baş etmek için hayata geçirilen politikalara karşı mücadele yoğunlaştıkça, faşizmin postmodern bir formunun yükselişine tanıklık ediyoruz. Okumaya devam et “Önsöz: Bakım İşi ve Müşterekler – Massimo De Angelis* (The Commoner)”