Türkiye’nin hamleleri, NATO’da elini güçlendirme amaçlı ve taktiksel

er

Prof. Entessar, Türkiye’nin geçtiğimiz aylardaki hamlelerinin, NATO’dan çekilme değil NATO içinde elini güçlendirme amaçlı taktiksel hamleler olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

Türkiye ve NATO arasındaki gerilimler, özellikle Norveç’teki NATO tatbikatında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kurucu lider Atatürk’ün posterlerinin düşmanlar tablosuna yerleştirilmesi ardından artmıştı. Continue reading “Türkiye’nin hamleleri, NATO’da elini güçlendirme amaçlı ve taktiksel”

Reklamlar

Amerika’nın Türkiye’yle ittifakı bir mit üzerine kurulu – Bethany Allen-Ebrahimian

1053673852

Washington ve Ankara’nın sorunlu ilişkilerini Türkiye’nin haşin cumhurbaşkanına bağlamak hata olur. Aslında ABD ve Türkiye, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 Noel’inden bu yana, zıtlaşmaya doğru gidiyordu.

Bu hafta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kötü olan ABD-Türkiye ilişkilerini daha beter hale sürükledi. Salı günü, Türkiye’deki ABD misyonlarına “casuslar” sızdığını iddia ederek Türkiye’nin Ankara’daki ABD elçisi John Bass’ı ABD’nin meşru temsilcisi görmediğini söyledi. Continue reading “Amerika’nın Türkiye’yle ittifakı bir mit üzerine kurulu – Bethany Allen-Ebrahimian”

Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare

lmd_09-16_03__getty_528854424_-a1360

Moskova’da bu yılki 9 Mayıs Zafer Günü yürüyüşünde askerler

mondediplo.com

Askeri avantajını kaybeden Batı korku içinde

Büyük güçler savaşa hazırlanıyor ve bunun savaşa karşı savunmada en iyi yol olduğunu düşünüyorlar. Bu karşılıklı yırtıcılık silahlı çatışmaya gidecek mi?

ABD başkanlık yarışı zirve noktasına yaklaşır ve Avrupalı yetkililer İngiltere’nin AB’den çıkış oylamasının etkileri üzerine kafa yorarken, kamuoyunda güvenlikle ilgili tartışmalar büyük oranda uluslararası terörle mücadele stratejilerine daralmış durumda. Hem Hillary Clinton hem de Donald Trump, seçmenleri, bu mücadelede kendisinin daha üstün vasıflara sahip olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Avrupalı liderlerse ülke savunmalarını içerde yetişmiş aşırılıkçılara karşı güçlendirme telaşındalar. Ancak haberleri ve siyasal alanı terör gündemi doldursa da, bu konu generallerin, amirallerin ve savunma bakanlarının sohbetlerinde ikinci sırada. İlgilerini çeken şey düşük seviyeli çatışma değil, ‘büyük savaşlar’ – Rusya ve Çin gibi rakip büyük güçlerle geniş çaplı, üst düzey çatışma. Uzun zamandır ihtimal dışı tutulan bu tür büyük çaplı çatışmalar, önlemek ve gerekirse bu gibi angajmanlarda üstün gelmek için acil adımların gerektiğini iddia eden batılı askeri stratejistler tarafından artık ‘olası’ görülüyor. Continue reading “Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare”

Darbe girişimi Erdoğan’a mutlak iktidar bahşetti – Mark Galeotti

Cnc3A8KWEAALlQM

Darbenin Erdoğan’ın kendi aşamalı siyasi darbesinin önündeki son iki engel olan ordu ve yargıda tasfiyelere bahane yapılacağını öngörebiliriz.

Mark Galeotti, Prag Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 16 Temmuz 2016

İnsan Türk ordusu hiç değilse nasıl askeri darbe yapılacağını biliyordur diye düşünüyor ama Cuma günkü acemice girişim her bakımdan tam bir fiyaskoydu. Sebepsiz şiddetin ne yazık ki sonuç alıcı olduğu gerçeğini düşününce; acımasızdı ama yeterince acımasız değildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı en başta etkisiz hale getirip iletişim kurmasını engellemeyi başaramadı. Hiçbir somut dayanak veya söylem sunamadı.

Bu sallapatilikle, bazılarının bu işin bir tezgah, bir siyasi tiyatro olduğunu söylemesine şaşmamalı. Bunu kanıtlayacak bir şey yok ortada ama darbenin bir sürü kaybedeni varken –sadece NATO ile AB de değil–, Erdoğan’ın kendisinin tek kazanan olduğu su götürmez. Continue reading “Darbe girişimi Erdoğan’a mutlak iktidar bahşetti – Mark Galeotti”

Yıllardır cihatçı grupların güçlenmesine izin veren Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin gerçek nedenlerine dikkat! – Ranj Alaaldin (Independent)

turkey-plane-2-GETTY_0

Türkiye’nin, tüm dünyanın tartıştığı, Suriye’deki çatışmanın barışçıl biçimde çözümünden yana hiçbir çıkarı yok. Erdoğan çaresizleştikçe tekrar Esad’a odaklanmaları için girişimlerde bulunacak

The Independent

Türkiye çaresizleşiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi AKP yönetimi altında son dört yıl içinde Suriye’deki çatışmaya dair politikaları yanlış yollara çıktı ve maliyetli bir hal aldı. 2011’de çatışma başladığında Ankara Esad rejiminin gücünü yanlış biçimde hafife aldı ve onu devirmeye çalışan İslamcı grupları güçlü biçimde destekledi. Bu süreçte Türkiye aynı zamanda Kürtleri marjinalleştirdi ve İran gibi bölgesel güçleri yabancılaştırdı. Continue reading “Yıllardır cihatçı grupların güçlenmesine izin veren Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin gerçek nedenlerine dikkat! – Ranj Alaaldin (Independent)”

Vladimir Putin Türkiye’ye ‘teröristlerin suç ortağı’ demekte haklı mı? – Martin Chulov (Guardian)

4073

The Guardian

Rus liderin savaş uçağının vurulması ardından işaret ettiği karmaşık bir ilişki ve üst düzey IŞİD’lilerle Türk yetkililer arasındaki bağlantıları içeriyor

Suriye savaşının ilk aylarından itibaren, Beşar Esad’a karşı cephe alan bölge ülkelerinin tümü arasında en fazla doğrudan alaka ve risk Türkiye için söz konusuydu.

Türkiye sınırları, her türden savaşçı için Suriye’ye girişte birincil geçiş noktası oldu. Askeri üsleri silah dağıtımı ve muhalif savaşçıların eğitimi için kullanıldı. Sınır kasabaları ile köyleri bir milyonun üzerinde mülteci aldı. Continue reading “Vladimir Putin Türkiye’ye ‘teröristlerin suç ortağı’ demekte haklı mı? – Martin Chulov (Guardian)”

Çağdaş Emperyalizm – Samir Amin (MR)

2015-635670105749663008-966Çeviri: Serap Güneş

Yirminci yüzyıldan dersler

Rusya’da Lenin, Buharin, Stalin ve Troçki’nin yanı sıra Çin’de Mao, Zhou Enlai ve Den Xiaoping yirminci yüzyılın iki büyük devriminin tarihini şekillendirdiler.1 Devrimci komünist partilerin ve sonrasında da devrimci ülkelerin liderleri olarak, periferik kapitalizm ülkelerinde muzaffer bir devrimin karşı karşıya olduğu sorunlarla yüzleştiler ve İkinci Enternasyonal’in tarihsel Marksizm’inden miras kalan tezleri “revize etmek” (birçokları için kutsala hakaret anlamına gelen bu kavramı bilinçli olarak kullanıyorum) zorunda kaldılar. Lenin ve Buharin, tekelci kapitalizm ve emperyalizm analizlerinde Hobson ve Hilferding’den çok daha ileri gittiler ve şu temel sonuca ulaştılar: 1914-1918 emperyalist savaşı (tek değilseler bile bunu öngören çok az sayıdaki insan arasındaydılar) proletarya öncülüğündeki bir devrimi gerekli ve mümkün hale getirmiştir. Continue reading “Çağdaş Emperyalizm – Samir Amin (MR)”

IŞİD’in Gizemi – Anonim*

A still from the video released by ISIS on April 19, which appears to show the execution of Ethiopian Christians by members of Wilayat Fazzan, another affiliate of ISIS, in southern Libya
IŞİD’in 19 Nisan’da yayınladığı bir videoda Etiyopyalı Hıristiyanların Libya’daki IŞİD uzantısı örgüt üyelerince infazı gösteriliyor

Çeviri: Serap Güneş

Ahmet Fadıl, babası 1984’te öldüğünde 18 yaşındaydı. Fotoğraflar kısa ve toplu olduğunu,  numaralı gözlük taktığını gösteriyor. Çok yoksul bir öğrenci değildi, ortaokulda dersleri de iyiydi ama okulu bırakmaya karar verdi. Memleketi Ürdün’ün Zerka şehrinde tekstil ve deri fabrikaları vardı ama o bir video dükkânında çalışmayı tercih etti ve kendisine dövme yaptırabilecek kadar para kazandı. Alkol içiyor, uyuşturucu kullanıyor ve polisle başını derde sokuyordu. Bu yüzden annesi onu İslamcı bir kursa gönderdi. Bu, alkol ve uyuşturucuyu bırakıp farklı bir yola girmesini sağladı. Ahmet Fadıl 2006’da öldüğünde, Ürdün’den daha büyük bir alanda, 8 milyon insanın yaşadığı bağımsız bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Continue reading “IŞİD’in Gizemi – Anonim*”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Suriye’nin İstikrarsızlaştırılması ve Büyük Ortadoğu Savaşı – Michel Chossudovsky

Global Research, 17 Haziran 2011

Suriye’de gelişen süreç, ABD, Türkiye ve İsrail dahil dış güçler tarafından örtülü şekilde desteklenen silahlı bir başkaldırı.

İslamcı örgütlerden silahlı isyancılar, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’den sınırı geçerek Suriye’ye giriyorlar. ABD Dışişleri Bakanlığı, ayaklanmayı desteklediğini doğruladı.

Birleşik Devletler, ülkede bir rejim değişikliğine bel bağlayan Suriyeliler ile temaslarını genişletiyor. Bu, ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Victoria Nuland tarafından ifade edildi. “Hem ülke dışında hem içindeki değişim isteyen Suriyeliler ile temasları genişletmeye başladık,” dedi.

Nuland ayrıca, Barack Obama’nın daha önce Suriye Başkanı Beşar Esad’a reform sürecini başlatma ya da iktidarı bırakma çağrısı yaptığını da yineledi. (Voice of Russia, 17 Haziran 2011) Egemen ülkeler olarak Suriye ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılması, en azından on yıldır ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının hedef tahtasındaydı.

Suriye’ye karşı harekat, bir dizi askeri operasyonla çizilmiş bir “askeri yol haritası”nın parçası. NATO eski Komutanı General Wesley Clark’a göre Pentagon Irak, Libya, Suriye ve Lübnan’ı açık şekilde ABD-NATO müdahalesinin hedefindeki ülkeler olarak tanımladı: “Beş yıllık kampanya planı, Irak’la başlayan, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor.” (Üst düzey bir Pentagon görevlisi, General Wesley Clark’ın aktarımı)

“Winning Modern Wars” (sayfa 130) kitabında General Wesley Clark  şunları ifade ediyor: “2001 Kasım’ında Pentagon’a geri döndüğümde, üst düzey askeri görevlilerden biri ile sohbet ettim. Evet, halen Irak’taki işimizin peşindeyiz, dedi, ama daha fazlası da vardı. Bu, beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyordu, dedi, ve Irak’la başlayan, ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam eden, toplamda yedi ülke var.

…Bunları, bu görüşü ayıplayarak ve neredeyse inanmayarak söyledi. Duymak istemediğim bir şey olduğu için konuyu değiştirdim. Bu, görmek de istemediğim bir şeydi… Pentagon’u o öğleden sonra kaygı içinde terk ettim.” Amaç Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve İslamcı milislerin yürüttüğü silahlı ayaklanmayı örtülü şekilde destekleyerek bir “rejim değişikliği”ni hayata geçirmek. Sivil ölümlerine ilişkin raporlar, bahane yaratmak ve “Koruma Sorumluluğu” ilkesine dayalı olarak insani müdahaleye meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanılıyor.

Medya Dezenformasyonu

Silahlı ayaklanmanın bu olaylardaki rolü, Batı medyası tarafından keyfi şekilde gözardı ediliyor. Bu görülüp analiz edilse, sürece ilişkin kavrayışımız tamamen farklı olacak.

Ordu ve polisin sivil protestocuları ayrım gözetilmeksizin öldürmesine ise bol bol değiniliyor. Ancak haberler,  protestoların başlangıcından beri silahlı isyancılar ile polis arasında, iki taraftan da can kayıplarının yaşandığı çatışmalar olduğunu gösteriyor.

Ayaklanma Mart ortasında Ürdün sınırına 10 km mesafedeki Dera sınır kentinde başladı. 18 Mart’taki Dera “protesto hareketi”, tezgahlanmış bir olayın tüm özelliklerine sahipti. İslamcı teröristlerin MOSSAD ve/veya Batılı istihbarat örgütlerince örtülü şekilde desteklenmiş olması yüksek ihtimal. Hükümet kaynakları (İsrail tarafından desteklenen) radikal Selefi grupların rolüne işaret ediyorlar.

Başka haberler, protesto hareketinin finanse edilmesinde Suudi Arabistan’ın rolüne işaret ediyor. Dera’da 17-18 Mart’taki ilk şiddetli çatışmaları izleyen haftalarda açıkça ortaya çıktı ki, söz konusu olan bir yanda polis ve ordu, diğer yanda protesto hareketine sızan silahlı terörist birimler ve keskin nişancılar arasındaki bir mücadeledir.

….

Bu ilk haberler, göstericilerinden birçoğunun gösterici değil kasten cinayet ve kundaklama eylemlerine karışmış teröristler olduğunu gösteriyor. İsrail medyasındaki haber başlıkları olan bitenin özeti aslında: Suriye: Yedi Polis Öldürüldü, Protestolarda Binalar Kundaklandı. (Bkz. Michel Chossudovsky, SYRIA: Who is Behind The Protest Movement? Fabricating a Pretext for a US-NATO “Humanitarian Intervention” (SURİYE: Protesto Hareketinin Arkasında Kimler Var? ABD-NATO “İnsani Müdahalesi” için Bahane Yaratma), http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24591 Global Research,  3 Mayıs 2011)

Türkiye’nin Rolü

Ayaklanmanın merkezi, şu anda, Türkiye sınırına 10 km mesafedeki küçük bir sınır kasabası olan Cisr el Şuğur’a kaydırılmış bulunuyor. Cisr el Şuğur, 44.000 kişilik bir nüfusa sahip. Silahlı isyancılar sınırı Türkiye’den geçtiler.

Müslüman Kardeşler üyelerinin, silahları kuzeybatı Suriye’de aldığı bildiriliyor. Türk ordusu ile istihbaratının bu baskınları desteklediğine ilişkin işaretler var. Cisr el Şuğur’da hiçbir sivil protesto hareketi yoktu. Yerel nüfus iki ateş arasında kaldı. Silahlı isyancılar ile hükümet güçleri arasındaki mücadele, medya ilgisinin merkezindeki bir mülteci krizini tetikliyor.

Müslüman Kardeşler üyeleri, Cisr el-Şuğur, Fotoğraf AFP, 16 Haziran 2011

Tersine, başlıca toplumsal hareketlerin yer aldığı ülkenin başkenti Şam’da, hükümete muhalefetten çok destek amaçlı yürüyüşler yapıldı. Başkan Beşar Esad, Tunus’un Bin Ali’si ve Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i ile gelişigüzel şekilde karşılaştırılıyor. Ana akım medya, rejimin otoriter doğasına rağmen, başkan Beşar Esad’ın Suriye nüfusu arasında yaygın bir desteğe sahip popüler bir figür olduğundan söz etmiyor.

Şam’da 29 Mart’ta Başkan El Esad’ın “on binlerce destekçisi” tarafından düzenlenen (Reuters) büyük bir yürüyüşten neredeyse söz edilmedi. Buna rağmen, Batı medyası tarafından hükümet yanlısı sayısız eylemin fotoğraf ve videoları, alışılmadık bir çarpıtma içinde uluslararası kamuoyunu Başkan’a kitlesel hükümet karşıtı yürüyüşlerle meydan okunduğuna ikna etmek için kullanılıyor.

Suriyeliler, 29 Mart 2011 günü Şam’ın ana meydanlarından birinde düzenlenen hükümet yanlısı bir gösteride, Suriye Başkanı Beşar el Esad’ın resminin olduğu devasa bir ulusal bayrak taşıyorlar. (Reuters Fotoğrafı)

15 Haziran’da, binlerce insan Şam’ın ana otoyolunda 2,3 km uzunluğunda bir Suriye bayrağı taşıyarak kilometrelerce yürüdü. Yürüyüşü gören medya, buna rağmen ilgisiz bir şekilde geçiştirdi.

AP. Binlerce Esad destekçisi, Çarşamba günü Şam’da gerçekleştirilen eylemde 2,3 km.lik Suriye bayrağı taşıyor.

Suriye rejimi hiçbir şekilde demokratik değil, ancak ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının amacı da demokrasiyi getirmek değil. Tam tersine, Washington’un niyeti, nihayetinde bir kukla rejim yaratmak.

Medya dezenformasyonu ile El Esad’ın şeytanlaştırılması ve seküler bir devlet olarak Suriye’nin daha büyük ölçüde istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. İkinci amaç sayısız İslamcı örgüt örtülü şekilde desteklenerek hayata geçiriliyor.

Suriye, vatandaşlarına karşı gaddarca kuvvet kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki isyancılar karışık. Samimi özgürlük ve demokrasi savaşçıları olarak görülemezler. ABD ve AB tarafından Suriye’deki isyancıların Suriye liderliğini baskılamak ve gözünü korkutmak amacıyla kullanılmasına yönelik bir girişim oldu. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı silahlı ayaklanmayı destekleyen bir rol oynadılar.

Suriye’deki şiddet, iç gerilimden nasiplenmek isteyen dış güçler tarafından destekleniyor… Suriye ordusunun şiddetli tepkisi bir yana bırakılırsa, medya yalanları kullanılıyor ve düzmece videolar dolaşıma sokuluyor. ABD ve AB tarafından Suriye muhalefetinin unsurlarına para ve silah sağlanıyor. Silah zulaları Suriye’ye Ürdün ve Lübnan’dan sokulurken, Suriye muhalefetinin yurtdışındaki meşum ve sevilmeyen figürlerine de para sağlanıyor. (Amerika’nın Bir Sonraki Savaş Bölgesi: Suriye ve Lübnan mı? – Mahdi Darius Nazemroaya http://wp.me/pILhI-gN, Global Research, 10 Haziran 2011)

İsrail-Türkiye ortak askeri ve istihbarat anlaşması

Bu istikrarsızlaştırma sürecinin jeopolitiği uzun erimli. Türkiye isyancıların desteklenmesinde rol alıyor.

Türk hükümeti, silahlı bir ayaklanmayı destekleyen sürgündeki Suriye muhalif gruplarını destekledi. Türkiye ayrıca Şam’ı Washington’un rejim değişikliği taleplerini kabul etmeye de zorluyor.

Türkiye, NATO’nun güçlü bir orduya sahip üyesi. Dahası, İsrail ve Türkiye uzun tarihe dayanan ve açık şekilde Suriye’yi hedefleyen bir ortak askeri-istihbarat anlaşmasına sahip. 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı, sözde bölgesel tehditlere karşı (İsrail-Türk) “ortak komiteleri” kurulması ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Türkiye ve İsrail “Suriye, İran ve Irak hakkında istihbarat toplamada işbirliğini ve terörizm ve bu ülkelerin askeri kapasitelerine ilişkin değerlendirmelerini paylaşmak için düzenli olarak görüşmeyi” kabul ettiler.

Türkiye, IDF ve İsrail güvenlik güçlerinin Türkiye’den Suriye ve İran hakkında elektronik istihbarat toplamasına izin vermeyi kabul etti. Bunun karşılığında İsrail, Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca terörle mücadelede Türk kuvvetlerinin donatılmasına ve eğitilmesine yardımcı oldu.

Daha Clinton Yönetimi döneminde, ABD-İsrail ve Türkiye arasında üçlü bir askeri ittifak ortaya çıkmıştı. ABD Genel Kurmayı öncülüğündeki bu “üçlü ittifak”, üç ülke arasında Büyük Ortadoğu’ya ilişkin askeri komuta kararlarını bütünleştirip koordine ediyor. Tel Aviv ve Ankara arasındaki çift taraflı güçlü bir askeri ilişkinin eşlik ettiği, tek tek İsrail ve Türkiye ile ABD arasındaki yakın askeri bağlara dayanıyor.

Üçlü ittifaka ayrıca, “teröre karşı mücadele ve ortak askeri tatbikatlar gibi birçok ortak çıkar alanı içeren” 2005 NATO-İsrail askeri işbirliği anlaşması da eşlik ediyor. NATO ile bu askeri işbirliği bağları, İsrail ordusu tarafından “kendisini tehdit eden olası düşmanlara, ana olarak da İran ve Suriye’ye karşı, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini geliştirmenin” bir yolu olarak görülüyor. (Bkz. Michel Chossudovsky, “Triple Alliance”: The US, Turkey, Israel and the War on Lebanon, 6 Ağustos 2006)

Türkiye ve Ürdün üzerinden silahlı isyancıların örtülü şekilde desteklenmesi, kuşku yok ki ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması kapsamında koordine edilmektedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (eski) Başbakan Ariel Sharon ile (2004)
Tehlikeli Kesişim Noktası: Büyük Ortadoğu Savaşı

İsrail ve NATO, 2005’te uzun erimli bir askeri işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma kapsamında, İsrail fiilen NATO üyesi sayılıyor.

Suriye’ye askeri bir operasyon başlatılacaksa, İsrail’in NATO güçlerinin yanı sıra askeri görevler üstlenmesi muhtemeldir (NATO-İsrail karşılıklı anlaşması çerçevesinde). Türkiye de aktif bir askeri rol oynayacaktır.

Suriye’ye insani gerekçelerle bir askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Doğu Akdeniz’den Çin’in Afganistan ve Pakistan ile Batı cephesine uzanan geniş bir bölgede, ABD-NATO öncülüğündeki savaşta bir yükselişe yol açacaktır.

Bu ayrıca, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in siyasal istikrarsızlaştırılması sürecine de katkı sağlayacaktır. Aynı zamanda, İran ile bir çatışma için de sahneyi kuracaktır.

Bu makalenin URL adresi: www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=25312