Devletsiz bir demokrasi kurmak – Dilar Dirik (Roar Magazine)

Rojava_FI-1920x700

Özgür Politika

roarmag.org

“Birkaç yıl önce komünlere katılmak isteyip istemediğimizi sormak için insanlar evimize ilk geldiğinde onları taşla kovalamıştım,” diye gülüyor Büşra. Rojava’nın Tirbespiye’sinden, iki çocuk sahibi genç bir kadın olan Büşra, son derece muhafazakâr bir dini mezhebe mensup. Daha önce evden yalnız ayrılmasına hiç izin verilmezmiş ve gözleri dışında her yeri kapalı gezermiş.

“Artık kendi toplumumu aktif olarak şekillendiriyorum,” diyor gururla ve ışıl ışıl gülümseyerek. “İnsanlar sosyal meselelerin çözümünde yardım istemek için bana geliyorlar. Ama o zamanlar bana sorsaydınız, ‘konsey’ ne demek veya insanlar meclislerde ne yapar onu bile söyleyemezdim.”

Bugün dünyanın dört bir yanında insanlar varoluşlarına yeniden anlam kazandırmak, insan yaratıcılığının kendisini özgürlük olarak ifade etme arzusunu yansıtmak için alternatif özerk örgütlenme formlarına başvuruyorlar. Bu kolektifler, komünler, kooperatifler ve taban örgütlenmesi hareketleri; kapitalizmin, patriarkanın ve devletin saldırılarına karşı halkın özsavunma mekanizmaları olarak karakterize edilebilirler. Okumaya devam et “Devletsiz bir demokrasi kurmak – Dilar Dirik (Roar Magazine)”

Rojava’da IŞİD’e karşı savaşan anarşistler – Seth Harp (Rolling Stone)

the-anarchists-vs-the-islamic-state-2-9a2d3cb5-6010-4aba-aedd-5438c1ad3df3

Rolling Stone

Yeni Özgür Politika

İlk muharebesine katılacağı sabah, Brace Belden soğuğa uygun giyinmemişti ve seyahat ishalinden halsiz düşmüştü. Dahil olduğu Kürt milis birliği Suriye’de Rakka’nın 30 mil uzağındaki IŞİD cephe hattında kamp kurmuştu. Savaşçılar, tütün haricindeki tek konforları olan çayın kaynadığı kamp ateşinin etrafında dikiliyorlardı. “Hayatımda hiç o kadar pis olmamıştım,” diyor Belden. Yola çıkma vakitleri geldiğinde Kalaşnikofuna şarjörünü taktı ve zırhı hurda metal ve betondan, tank ve kamyon parçaları bir araya getirilerek yapılmış eğreti muharebe aracına tırmandı. Belden, paslı kabinin içinde bir selfie çekti ve “Bu ucube taksi kokuyor be” yazısıyla paylaştı.

Milislerin geri kalanı minivanlara, çöp arabalarına ve buldozerlere doluşup IŞİD’in güneyde üç yıldan uzun süredir elinde tuttuğu bölgeye doğru yola çıktılar. Belden, kalkan tozun görüşü engellediği kuru arazide, çölden Kürt birliğine doğru hızla gelen patlayıcı yüklü bir aracı fark ettiğinde makineli tüfeğin başındaydı. O daha ateş etme fırsatı bulmadan bir Amerikan savaş uçağı gökyüzünde belirdi ve aracın olduğu yerde, millerce genişlikte alanı sarsan bir patlama oldu. Okumaya devam et “Rojava’da IŞİD’e karşı savaşan anarşistler – Seth Harp (Rolling Stone)”

Kentsel mücadeleler neden önemli? Napoli örneği

Jacobinmag.com’da 20 Ağustos 2016’da yayınlanan ‘Taking Back Naples’ (Napoli’yi Geri Almak) başlığıyla yayınlanan röportajda, Napoli’den Clash City Workers Kolektifi’yle bağlantılı Je So’ Pazzo aktivistleriyle, 19 Haziran’da yapılan yerel seçimlerde neredeyse tüm sol güçlerin ve toplumsal hareketlerin desteğini alarak yüzde 65 oyla İtalya’nın 3. büyük şehri Napoli’nin yeniden belediye başkanı seçilen Luigi De Magistris ve radikalleşme süreci, şehirdeki taban örgütlenmeleri, toplumsal hareketler ve daha birçok mesele konuşuluyor. Özetleyerek çevirdik.

Jacobin

05 Ekim 2016 Çarşamba, Yeni Özgür Politika

Çeviri: Serap Şen

İtalya’nın en büyük üçüncü şehri olan Napoli’de 19 Haziran’da (seçimler iki turlu; ilk turu 5 Haziran, ikinci turu 19 Haziran) yapılan seçimde Luigi De Magistris yeniden ve bu kez yüzde 65 oyla belediye başkanı seçildi. Kendisine ‘radikal belediye başkanı’ diyorlar ama De Magistris süreç içinde radikalleşmiş. Sol eğilimli olsa da 2011’de ilk göreve geldiğinde yolsuzluk karşıtı popülist bir merkez partisi olan IdV’nin temsilcisiydi.

Okumaya devam et “Kentsel mücadeleler neden önemli? Napoli örneği”

Umulmadık Bir Yol: İslam Devleti ile Savaşan Kadınlar – Janet Biehl

16049666184_374c787e06_k-1920x1080

roarmag.org

Meredith Tax, Kürt kadınlarının mücadelesini konu alan harika kitabında, “Gerçek dönüşümü hedefleyen her hareket, kadınların taleplerini merkeze koymalıdır,” diyor.

Bu yazı, Meredith Tax’in Ağustos ayında Bellevue Literary Press tarafından basılan A Road Unforeseen: Women Fight the Islamic State kitabının incelemesidir.

1960’ların sonunda patlak veren İkinci Dalga feminizm, gördüğü yerde kadın düşmanlığının adını koyardı. Dünyanın her yerinde tüm kadınlar için insan haklarının tanınmasında ısrarcıydı. Ama bugün birçok Batılı feminist bu derece net tavır alamıyor. Emperyalizmin mirası ile boğuşurken sömürge sonrası toplumlardaki erkeklerin cinsiyetçiliği konusunda yargı bildirmekten kaçınıyorlar. Sonuç, kadınlar için insan haklarında ahlaki pusulanın şaşması. Okumaya devam et “Umulmadık Bir Yol: İslam Devleti ile Savaşan Kadınlar – Janet Biehl”

Amerika’nın IŞİD karşıtı savaşta en iyi müttefikleri, Bronx doğumlu bir liberter sosyalistten ilham alıyor

56748b89160000d400eb9479Akbar Shahid Ahmed, Huffington Post, 18 Aralık 2015

Çeviri: Serap Güneş

Geçtiğimiz sonbaharda İslam Devleti savaşçıları, Suriye’nin Türkiye ile olan kuzey sınırındaki Kürt kasabası Kobane’ye koordine ve geniş çaplı bir saldırı başlattı. Kendilerine bir yenilmezlik havası veren zaferlerden yeni çıkmış olan aşırılıkçılar, aksi durumda kendilerinin kontrol ediyor olacağı uzunca bir sınır boyunca önlerindeki tek engeli de ortadan kaldırmak üzereydiler.

Dünya teslimiyet içinde seyretti. Tek süper güç yardım etmem dedi. ABD’li yetkililer, acımasız bir şekilde, şehrin düşeceğini söylediler. Yine de küçük bir grup Kürt savaşçı haftalarca direndi. IŞİD’e karşı ABD öncülüğündeki koalisyon, önce yüzeysel hava saldırıları, sonra da gündelik saldırılarla yardım etmeye başladı. Ve Ocak ayı itibariyle, günümüzün Stalingrad’ı adı verilen ve Kürtlerin zafer kazandığı nefes kesici bir dönüş yaşandı. Okumaya devam et “Amerika’nın IŞİD karşıtı savaşta en iyi müttefikleri, Bronx doğumlu bir liberter sosyalistten ilham alıyor”

Türkiye İslam Devleti’nin ikmal hatlarını kesebilir. Peki, neden yapmıyor? – David Graeber

2835

Çeviri: Barış Satılmış

Batılı liderler, Erdoğan’ın Suriye ve Türkiye’de Kürtlere yönelik saldırılarına son vererek ve sahada IŞİD’e karşı savaşmalarına izin vermesi çağrısında bulunarak İslam Devleti’ni yok edebilirlerdi.

Paris’teki ölümcül saldırıların ardından Batılı devletlerin liderlerinin bu gibi durumlarda her zaman yaptıklarını yapmalarını bekleyebiliriz: Buna neden olanlara karşı tam ve kesintisiz bir savaş ilan etmek. Bunda aslında ciddi değiller. İslam Devleti’nin köklerini kurutacak ve yok edecek araçlara birkaç yıldır sahipler ama kullanmayı reddettiler. Aslında tüm dünya Antalya’daki G20 zirvesinde liderlerin amansız bir azimle açıklamalar yapmasını izlerken, yine bu aynı liderler, hiç lafı edilmeyen politik, ekonomik ve hatta askeri desteği ile IŞİD’in Paris’teki vahşeti ve Ortadoğu’daki sayısız vahşet serisini gerçekleştirme becerisine katkıda bulunan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile hoşça vakit geçiriyorlar. Okumaya devam et “Türkiye İslam Devleti’nin ikmal hatlarını kesebilir. Peki, neden yapmıyor? – David Graeber”

Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler – CrimethInc. Ex-Workers’ Collective

zaferbarikati1370

Yazı, imzasız olarak (kolektif adına) CrimethInc. Ex-Workers’ Collective sitesinde yayınlanmıştır.

Yakın tarihe dek Batı’da pek az kişi, Kürtlerin devrimci tarihlerini bilmek bir yana adlarını bile ancak duymuştu. Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı verdikleri savaşla tüm bakışların üzerine çevrildiği Kürtler, hem ana akım yaygın medyanın hem de dünya çapında radikaller ile devrimcilerin epey dikkatini celp etti. Okumaya devam et “Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler – CrimethInc. Ex-Workers’ Collective”

Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler (3)

son

Yazı, imzasız olarak (kolektif adına) CrimethInc. Ex-Workers’ Collective sitesinde yayınlanmıştır.

Birinci bölüm

İkinci bölüm

Çeviri: Serap Güneş

Savaşçılar

Rojava’da Kürtlerin yönetimi ele alması sorunsuz gerçekleşse de balayı kısa sürdü. 10 Haziran 2014’te, Musul’dan büyük miktarda askeri mühimmat ele geçiren IŞİD, Irak ve Suriye’de kuzeye doğru zorlamaya başladı. IŞİD’in ilerleyişi ile birlikte katliam, kölelik, yerinden etme ve tecavüz haberleri de gelmeye başladı. Bir buçuk ay sonra Ağustos’ta IŞİD, binlerce insanı katledeceği ve 50.000’i susuz ve yiyeceksiz dağlarda sıkışıp kalan 290.000 kadar insanı yerinden edeceği Sincar Dağları yakınındaki Kürtçe konuşan bir gayri Müslüm toplum olan Ezidi nüfusun bulunduğu bölgeye ulaştı. IŞİD, birçok animist yöne sahip İslam öncesi bir inanışa ait olan ve yüzlerce yıldır şeytana tapanlar denilerek zulüm gören (tarihleri boyunca yetmişin üzerinde katliama maruz kalmış) bu nüfusu haritadan silmeye özellikle istekli görünüyordu. Irak Kürdistanı Bölgesel Hükümeti peşmerge güçleri ile müdahalede hızlı davranamadı. Bunun aksine PKK, Irak-İran sınırındaki Kandil’de bulunan ana üslerinden hızla harekete geçti. Ezidilerin imdadına yetişip nüfusu özsavunma konusunda eğiten PKK, Barzani ve onun KDP’since yönetilen bölgede prestij ve güven kazandı. Bölgesel Kürt güçleri ile olan gerilimlere rağmen, sosyal medyada dolaşan tüm o IŞİD hikayeleri ve görüntüleri, bir zamanlar birbirinden ayrı olan Kürtleri birleştirme noktasında etkili oldu ve PKK/YPG güçleri, bu misyonda kolay olmayan bir ittifakla KDP ile birlikte davrandı. Okumaya devam et “Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler (3)”

Çiapas’tan Rojava’ya: Denizler ayırır, özerklik birleştirir! – Petar Stanchev

Arada kıtalar da olsa, Kürtler ve Zapatistaların mücadelesi benzer bir amacı paylaşıyor: Kapitalizme direniş, kadınların kurtuluşu ve özerkliğin inşası
ZapatistaGirl-main

Resim: Tierra y Libertad, Matt Verges

Halk iktidarı ancak toplumsal elitlerin elindeki güç halka indiğinde mümkün olabilir

― Murray Bookchin, Post-Scarcity Anarchism

17 Şubat 2015, Roar Magazine

Sadece altı ay öncesine kadar Kobane adını duymuş çok az sayıda insan vardı. Fakat IŞİD Eylül 2014’te şehre beyhude bir saldırı başlattığında, bu küçük Kürt kalesi hızla dinci aşırılıkçılara karşı mücadelenin odak noktası haline geldi. Takip eden aylar içinde, Kobane, faşizme karşı kale rolü ile Barselona ve Stanlingrad’a benzetilerek, uluslararası bir direniş sembolüne dönüştü. Okumaya devam et “Çiapas’tan Rojava’ya: Denizler ayırır, özerklik birleştirir! – Petar Stanchev”

Tommy McKearney: “İrlanda’nın bağımsızlığı ve emeğin geleceği: İskoçya için dersler”

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya başka bir ilerici sebepten dolayı insan haklarına bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulamadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü.

joex

Bağımsızlık, üzerinde ciddi şekilde durulmayı hak eden göreceli bir kavram. Mutlak ve total bağımsızlık, ne birey ne de devlet için ne mümkündür ne de istenir bir şeydir. Bu toplantıdaki kimsenin izolasyonizmi veya Komodor Matthew Perry’nin 1853’te Tokyo’ya varması öncesi Japonya’ya benzer kapalı bir toplumu savunmadığı açık. Bağımsız bir ülke veya bağımsız bir halk, ülke dışındakilerle ne ölçüde ilişki kurmalı ve neye karşılıklı fayda sağlayan ilişki denilebilir ya da ne fayda sağlamayan bir bağımlılık olarak görülmeli gibi sorular, mutlak ve kesin bir şekilde belirlenmesi güç sorular.

Halklar ve ülkeler ticaret yapacak, mal ve ürün değiş tokuşu yapacak ve genel olarak çevrelerindekilerle iletişim kuracaklarsa (ki bunu yapmak zorundalar) bazı tavizler verilmesi kaçınılmaz. İrlanda veya İskoçya gibi küçük ülkeler için, mal, hizmet ve fikir alışverişi bu ülkelerin küçüklüğü (dolayısıyla kaçınılmaz şekilde doğal kaynaklarımızın sınırlılığı) nedeniyle daha da önemli çünkü halk için makul bir yaşam standardını korumak, sürekli ithalat ve ihracat yapmayı gerektiriyor.

Bu yüzden İrlanda bağımsızlığını ve böyle bir şeyin ne ölçüde mevcut olduğunu bunu dikkate alarak ele alabiliriz. Bunu yaparken, İrlanda’nın, bağımsızlığının bu denli sıkça çatışma içinde olduğu devlet olan İngiltere ile ilişkisine özel bir ihtimam göstermek gereklidir.

Sık sık İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığını kazandığı söylenir. Bu tedbirin bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen altı ili de içermesi gerektiğine inananların bile birçoğu arasında, ‘bağımsızlığın’ (en azından diğer 26 il için) gerçekten de 1922’de elde edildiğine dair yaygın bir kabul vardır.

1922’de kazanılan İrlanda bağımsızlığının kapsamını belirlemek için, İngiltere/İrlanda Anlaşmasının içeriğini, İrlanda Home Rule ve onu destekleyenler için önceki hareketin ışığında ele almakta fayda var. Home Rule (özerk yönetim), temel iktidar güçlerinden çoğu (dışişleri, savunma, para birimi vb.) Londra’da kalmak üzere, Dublin’de bir parlamento için sınırlı özerklik anlamına geliyordu. 1. Dünya Savaşı öncesi yıllarda İrlanda için özerk yönetimi destekleyen önde gelen İngiliz politikacılar arasında Winston Churchill bulunuyordu.

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya insan haklarına başka bir ilerici sebepten dolayı bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulmadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü. Bu nedenle, Londra hükümeti, bir böl, fethet ve yönet politikası üzerinden hüküm sürdü. En sofistike halinde bu politika, sömürgelere Emperyalist Merkez ile karşılıklı bağımlılık ilişkisini korumak suretiyle ayrıcalıklı bir egemen sınıfın (mesela kapitalistlerin) iktidarı elinde tutacağı bir özyönetim hakkı verilerek uygulandı.

Üstünkörü bir okuma ile, İrlanda iç savaşının (1922-23) sebebi sembolikti ancak gerçek mesele çok daha derine uzanıyordu. Bu kavganın ne için verildiği, kayda değer bir ölçüde, İrlanda tarafından elde edilmekte olan bağımsızlığın kapsamıydı. 1922 Anlaşması İrlanda’nın 26 iline kendi bayrağını, bir parlamento ve kendi yargı sistemini, polis gücünü, ordusunu ve (çok tartışmalı olsa da) dış politikasını örgütleme hakkını verirken, anlaşma, en iyi yorumla, sınırlı bir bağımsızlık formu sağlıyordu.

İrlanda’nın güneyinin 1922’ye kadar bağımsızlıktan en ölçüde faydalanabildiği uzunca bir tartışmanın konusuydu. İrlanda devletinin, sıkı sıkıya, yalnızca İngiliz ekonomik ekseni içinde değil, aynı zamanda uluslararası kapitalist sistem içinde de kaldığına şüphe yoktu.

İrlanda Merkez Bankasının müdürü olarak Patrick Horan bir keresinde şunu yazmıştı: ‘Bağımsızlığın ardından yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, İrlanda sterlinle birebir sabit oranı korudu. Önce, eski bir sömürge için bu çok sıra dışı bir pozisyon değildi. Ancak, birer birer, eski sterlin bölgesi ülkeleri böyle bir bağlantıyı terk ettiler, genellikle de bağımsızlıktan kısa bir süre sonra. Bazı ülkeler ya ekonomik milliyetçilikten ya da bağımsız para biriminin ciddi büyüme potansiyelinden faydalanma arzusundan motive oluyordu. Diğer ülkelerdeki kopma, sürdürülebilir olmayan genişlemeci para finanslı mali politikadan kaynaklandı. 1978’in sonunda, İrlanda bağımsızlıktan sonra değişmeyen pariteyi koruyan tek eski sterlin bölgesi ülkesi idi.’

Ve ne zaman ki İrlanda 1979’da sterlinden ayrıldı, Avrupa Birliği tarafından konulan ekonomik parametreler içine sıkı sıkıya yerleştirildi.

İrlanda’nın bağımsız bir dış politika sürdürme becerisi açısından, 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığından çok mana çıkarıldı. Bu, 26 il devletinin gerçekten de emperyalist konsensüse katılma yönündeki dış basınca direnme becerisine sahip olduğunu göstermek için kullanıldı. 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığı veya olası sözde tarafsızlığı, gerçek olaylar çerçevesinde ele alınmalı. 70.000 İrlandalı erkek, İngiliz ordusuna katılmak üzere güney İrlanda’dan ayrıldı. Müttefik uçaklarına 26 il devleti üzerinde uçma izni verildi. Savaş boyunca, İrlanda İngiltere’ye ciddi miktarda gıda tedarik etti ki bunun bedeli olarak ticaret filosunun %20’sini Alman saldırılarında kaybetti. Evet, Nazi Almanya’sı savaş boyunca ve Adolf Hitler’in ölümü üzerine Dublin’deki elçiliğini korudu; Eaton de Valera, içtenliklerini sunmak için binayı ziyaret etti. Böyle eylemler olsa da, 26 bölge devleti (resmi tarafsızlık pozisyonlarına rağmen) kesin şekilde Müttefik devletlerin tarafındaydı.

Öte yandan, sırf bağımsız bir dış politika sergilemek için İrlanda’nın Nazi Almanya’sının yanında savaşa girmesi gerektiğini söylemek de makul değildir. 2. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık İrlanda bağımsızlığı açısından iyi bir sınama sayılmaz. Amerikan ve İngiliz politikasının birkaç önemsiz eleştirisi dışında, gerçekte İrlanda, 1922’deki ‘bağımsızlık’tan bu yana geniş ölçekte emperyalist politikaya neredeyse dalkavukça bir desteği sürdürdü.

İrlanda bağımsızlığının, örneğin kuzeye kıyasla gerçek anlamda sınanabileceği tek alanda, 1922’den bu yana Dublin rejimlerinin hiçbir topa girmediği son derece açık ki bunun kendisi özünde bir ulusal bağımsızlık ve egemenlik ihlali. Daha 1998’de, Dublin, Hayırlı Cuma Anlaşması’nda, İrlanda adasının bölgelerinin altısında hiçbir bölgesel yargı yetkisi veya toprak hevesine sahip olmadığını kabul edecek kadar ileri gitti.

Hayırlı Cuma anlaşmasının imzalanmasından bu yana, güney İrlanda devleti, sözde bağımsızlığını daha da aşınmış bir halde buluyor. Eylül 2008’de, resesyona giren ilk Avro bölgesi ülkesi olmasından sadece günler önce, İrlanda, altı İrlanda kuruluşunda ve bir yabancı bankadaki 440 milyar Avroluk borçları taahhüt ederek Lehman Brothers’ın çöküşüne ilk tepki verenlerden biri oldu. Bu borçlar, büyük oranda birçoğu yabancı ülkelerden kapitalist spekülatörlerin borçlarıydı.

İrlanda hükümeti ilk başta sorun olduğunu inkar etse de, Kasım 2010’da, Dublin, 85 milyar Avroluk ‘program’ın parçası olarak AB’den, diğer Avrupa ülkelerinden (Avrupa Finansal İstikrar Fonu ve iki taraflı borçlar üzerinden) ve IMF’ten 67,5 milyar Avroluk “kurtarma paketi” istemek durumda kaldı. O zamandan beri İrlanda devleti bütçe harcamaları için kreditör troykasından onay almak zorunda ve almaya devam ediyor.

Kısa bir süre önce bir yazısında finans gazetecisi Suzanne Lynch, İrlanda Finans Bakanı Michale Noonan’ın şu sözlerine yer verdi:

‘Özgürlüğümüzü almak ve içişlerimizi yönetme yetkisini elde etmek için korkunç uzun bir zaman boyunca uğraştık. Ekonomik ve finansal özgürlüğe sahip değilsek, siyasal özgürlüğe sahip olmanın da çok bir anlamı yok.’

Bunlar, geçtiğimiz Aralık’ta, İrlanda ihtiyati kredi limiti olmaksızın, üç yıllık kemer sıkma programını bırakacağını duyurduğunda Brüksel’deki Avrupa Konseyi binasının eşiğinde duran Finans Bakanı Michale Noonan tarafından edilmiş asil sözlerdi.

Ancak İrlanda’nın borcunun çoğunu ödeyene dek (ki bu onlarca yıl sürebilir) borç verenlerine karşı sorumlulukları vardı. Bu yüzden İrlanda her yıl troykadan iki program sonrası denetim ziyaretine tabi olacak. Bu, Avrupa Komisyonu’nun ülkelerin maliyesini denetlemek için gerçekleştirdiği normal ziyaretlerinden ayrı bir süreç.

Avro bölgesi krizinin bir sonucu AB’nin ulusal ekonomiler üzerinde, özellikle de Avro bölgesinde çok daha fazla yetki elde etmesi oldu. Ülkeler artık yıllık bütçelerini denetlenmesi için Brüksel’e vermek zorundalar. Bu yüzden İrlanda Ekim’de bütçesini değiştirmek zorunda kaldı… Irish Times, 14 Haziran 2014

Yani, İrlanda bağımsız bir ülkenin tüm sembollerine sahip ama gerçekte durum pek öyle değil.

Yüzyıldan fazla zaman önce James Connolly şöyle yazmıştı:

İngiliz ordusunu yarın çıkarsanız ve Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağını dikseniz, Sosyalist Cumhuriyet kurumlarını oluşturmadığınız sürece çabalarınız beyhudedir. İngiltere size hükmetmeye devam edecektir. Size kapitalistleri üzerinden, toprak sahipleri üzerinden, finansörleri üzerinden, bu ülkeye yerleştirdiği ve annelerimizin gözyaşları ve şehitlerimizin kanıyla beslediği tüm ticari ve bireyci kurumları üzerinden hükmedecektir… Shan Van Vocht (sosyalist gazete) Ocak 1897. P. Beresford Ellis’de (ed.) yeniden basıldı, “James Connolly, Selected Writings” (James Connelly, Seçme Yazılar), s. 124.

Bugün de aynısı söylenebilir, yalnızca İngiltere’nin yanına başka ülkelerin de eklenmesi gerekecektir.

İnsan, Connolly’nin mesajını en iyi anlayanların İrlanda İşçi Partisi, yani Connolly’nin kurulmasına yardımcı olduğu parti olacağını düşünüyor. Birçok yazısı, yaptığı sayısız konuşma ve ölüm şekli ile görüşlerini herhangi bir yöne çekiştirilemeyecek ölçüde net ifade etmiş olmasına rağmen günümüz İrlanda İşçi Partisi’nin onun niyetlerini ve görüşlerini yorumlamaya kalkmasını anlamaya çalışmak nafile.

Gerçeklik hakikatten bundan daha uzak olamazdı. İrlanda İşçi Partisi’nin ve üyelerinin, kurucu üyeleri James Connelly’nin görüşlerini okuyup okumadığını belirlemek elbette imkânsız ancak kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, yazılarını pek umursamıyorlar. İrlanda İşçi Partisi, yolsuz, ödlek, dönek sosyal demokraside ne varsa en kötü biçimde temsil ediyor ve hayata geçiriyor.

Andrew Niell kalıbında ama o kadar da sağcı olmayan bir İrlandalı gazeteci olan Vincent Browne, yakın zamanda Irish Times’a İrlanda İşçi Partisi üzerine bir yazı yazdı. Makalesi, her şeye rağmen isabetli ve sert.

Bir paragrafta, İrlanda İşçi Partisi’nin özünü şöyle özetliyor:

‘1933’teki yüzde 5,7 ile aldığı en berbat seçim performansının ardından 1930’ların ortalarında kendisi için ayırt edici bir pozisyon belirleme çabasıyla – [İrlanda İşçi Partisi], “işçilerin cumhuriyeti”ni savunduğunu iddia ederek sola dümen kırdı ancak bu durum komünizm kokan her şeyin üzerine Katolik rahiplerin ateşi salındığında kaybolup gitti. Bu İspanya İç Savaşı’nın arka planına karşıydı. 1948’de Fine Gael öncülüğündeki koalisyon hükümetine girdi ve 1951’de Anne ve Çocuk Planı üzerinde utanmazca Katolik piskoposlara boyun eğdi. En uzun süre görevde kalan lideri William Norton (1932-1950) ve halefi Brenadan Corish’in (1960-1977) ikisi de Columbanus Şövalyelerinin üyesiydiler.

Son cümlenin üzerinde biraz düşünelim. 45 yıl boyunca partiye Columbanus Şövalyelerinin (Opus Dei’nin İrlanda versiyonu) iki üyesi liderlik etti. Ateistliği onaylanmış olanlar bile bu işe inanamaz ve ‘Tanrı aşkına!’ der.

İrlanda İşçi Partisi’nin bugünkü liderliğinin gizli topluluğun üyeleri olup olmadıkları bilinmese de, seleflerinin en berbat yönlerini devam ettirdikleri kesin. İrlanda kurulalı beri en kötü mali çöküşlerinden birini yaşarken, İrlanda İşçi Partisi, Troyka (IMF, AB ve AMB) kisvesi altındaki uluslararası finans emperyalizminin dikte ettiği politikaları hayata geçirmek için sağcı Fine Gale partisi ile küçük ortak olarak koalisyona katıldı.

Bugünkü koalisyon hükümeti yönetimi altında, varlıklı olmayanları ciddi şekilde etkileyen bir dizi vergiler getirildi. Gelir dağılımını iyileştirmeye veya ekonomiyi 1922’de Dublin kalesindeki bayrak değişiminden bu yana İrlanda’yı 90 yıl boyunca böylesine felakete sürükleyen serbest piyasacı modelden uzak bir şekilde yeniden düzenlemeye dönük hiçbir strateji geliştirilmedi.

İrlanda İşçi Partisi’nin bu sefilliğini, İrlanda sendikal hareketi liderlerinin eşit ölçüde kötü performansı tamamladı. Ülke kemer sıkma batağına ne kadar derin sürüklenirse, Jack O’Connor’ın (SIPTU’nun, İrlanda’nın en büyük sendikasının lideri ve ICTU’nun etkili bir gücü) İşçi Partisi’nin kesintisiz desteğini talep etme çabaları da o kadar yoğunlaştı.

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İrlanda’da seçimlerin son turu gerçekleştiğinde, İşçi Partisi, bağımsızları ve Sinn Fein’i kaybederek çok kötü geri düşüşler yaşadı. Bu seçimlerin sonucu yol gösterici çünkü diğer Avrupa ülkelerinin aksine, İrlanda seçmeni merkezin soluna oy verdi – İrlanda İşçi Partisi’nin ve sendikal hareketin halkın durumunu anlama ve liderlik ve yol göstericilik sergileme konusundaki beceriksizliğine dair acı veren bir yorum.

Olası dersler
1) Ekonomik bağımsızlık kritiktir
2) Sosyal demokrasi dönektir
3) İngiliz egemen sınıfı düzenbazlıkta diğer egemen düzenlerle ortaktır
4) İrlanda bir uyarı modelidir, rol modeli değil