IŞİD savaşçısının Batı için ürkütücü bir mesajı var – Patrick Cockburn

ekran-resmi-2016-09-10-14-51-14

independent.co.uk

IŞİD savaşçısı, grubun Irak ve Suriye’de bir yenilgiden sonra bile yayılmaya dönük planını açıklıyor ve Türkiye ile arasında bir danışıklı dövüş olduğunu iddia ediyor

Şam’dan dört parçalık dizinin son bölümünde Patrick Cockburn, hareketin Kuzey Afrika’da yeniden yükseleceğini, Türkiye’nin kendi sınırlarından IŞİD’e silah nakliyatına göz yumduğunu ve Cerablus’ta hala IŞİD savaşçıları bulunduğunu iddia eden bir IŞİD militanı ile görüştü.

Patrick Cockburn, Şam

The Independent’e konuşan bir IŞİD militanı, Suriye ve Irak’ta süren savaşta yenilse bile IŞİD’in ilerleyip ayakta kalacağını söylüyor.

Suriye’nin kuzeydoğusundan 30 yaşındaki eski bir savaşçı olan Faraj, “İslam Devleti’nin [IŞİD] baki olduğu ve sürekli genişlediği, sırf şairane bir söz veya propaganda olsun diye söylenmiyor,” diyor. Grubun Suudi Arabistan, Mısır, Libya ve Tunus’ta güçlerini yeniden tahkim etme niyetinde olduğunu söylüyor ve “IŞİD’in dünyanın dört bir yanında uyuyan ajanları var ve sayıları giderek artıyor,” diye ekliyor. Continue reading “IŞİD savaşçısının Batı için ürkütücü bir mesajı var – Patrick Cockburn”

Türkiye’nin tutum değişikliğinin nedeni IŞİD değil Kürtler – Patrick Cockburn

Kurd1-860x450_cÇeviri: Serap Güneş

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hava kuvvetleri Türkiye topraklarına yönelik saldırılara yanıt olarak Suriye’deki cihatçı hedeflere yönelik ilk bombardımanı başlattı. Peki ama çatışmaya girmeleri neden bu kadar uzun sürdü? Patrick Cockburn bildiriyor.

Bu hafta, ABD uçaklarının Irak ve Suriye’deki IŞİD konumlarına saldırmak için İncirlik’teki hava üslerini kullanmasına izin vereceğini söyleyen Türkiye, ciddi bir dış politika değişikliğine gitmiş oldu. Ayrıca, Türk uçakları kuzey Suriye sınırı boyunca ilk kez IŞİD’e karşı operasyondaydı.

Ankara’nın IŞİD’le çatışması, IŞİD’in geçtiğimiz Pazartesi günü Suruç sınır kasabasında Türkiyeli 32 sosyalist gencin hayatını kaybettiği ve 104’ünün de yaralandığı intihar bombasının yanı sıra ABD ile görüşmelerin sonrasına da denk geliyor. Gençler, IŞİD’in dört buçuk aylık başarısız kuşatmasında harabeye dönen Suriye’nin Kobane kasabasına çocuk parkı yapmaya gidiyorlardı. Continue reading “Türkiye’nin tutum değişikliğinin nedeni IŞİD değil Kürtler – Patrick Cockburn”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Patrick Cockburn: Türkiye’nin ekonomik mucizesi sönmek üzere mi?

Komşuları tökezlerken, İslami demokrasi açısından rol modeli olan ülke aşırı kendine güvenin kurbanı olabilir

Pazar, 22 Ocak 2012

Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden doğuşuna mı tanıklık ediyorlar yoksa Avrupa’daki ekonomik kaosun ve Ortadoğu’daki siyasal kargaşanın yeni kurbanları mı olacaklar? Türkiye komşuları düşüş ve yıkım içindeyken kendisine büyük başarı getirmiş olan on yıl boyunca şişen aşırı kendine güvenin bedelini mi ödemek üzere?

Keyifler yerinde. Türkiye’nin başarıları yakın tarihe dayanıyor ve son derece gerçek. Kuruluşundan bu yana örtülü veya açık askeri vesayet altında kalmış olan bir ülkede, nihayet demokratik yollardan seçilmiş bir hükümet ipleri eline aldı; ekonomisi çarpıcı bir şekilde yükseldi ve dünyanın 15. büyük ekonomik gücü oldu; Arap Baharı ülkeleri için rol modeli olması gereken ılımlı bir İslami devlet olarak tüm dünyadan övgüler aldı.

Türk iyimserliği, bir zamanlar İrlanda ve Yunanistan’da duyulan kendini önemseme fikirleri ile pek de hayra alamet olmayan paralellikler taşıyor. Tıpkı Türkiye’de şu an olduğu gibi, bu iki ülke de, kendilerini, uzun zamandır onlardan haksız bir şekilde esirgenen refahı en sonunda elde ettiklerine dair aldatıcı bir fikre psikolojik olarak açık hale getiren bir yoksulluk ve dış göç geçmişine sahipti. Kendi başarılarına olan aşırı güvenleri, yıkıcı ekonomik balonlar yarattı.

Türkiye, yakın başarıları hakkındaki mitten benzer bir şekilde zarar görecek mi? Bazı uzmanlar bundan korkuyorlar. Globalsource’un parçası olan Istanbul Analytics’te çalışan bir ekonomi danışmanı olan Atilla Yeşilada şunları söylüyor: “Tüm ulus eşsiz olduğumuza ve kendi başarılı ekonomik modelimizi yarattığımıza inanmaya hipnotize olmuş ve uyuşmuş gibiyiz.” Türkiye’yi yıkıcı bir kredi krizinin vuracağından kuşkulanıyor. “Zarar görmezliğimize olan inancımız, vurduğu zaman, en son darbenin en kötüsü olacağı anlamına geliyor,” diyor.

Türk ekonomik mucizesi, yabancı sermaye akışına bağımlıydı ve bu, yakın zamanda durabilir. Avrupa bankaları kendi sorunlarıyla cebelleşiyorlar ve Türkiye onlar için bir zamanlar olduğu kadar ümitvar bir ihtimal gibi görünmeyebilir. İstanbul’daki Koç Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Sumru Altuğ, herkesin Türkiye’nin bu yıl çok daha düşük bir ekonomik büyüme seviyesi tutturacağını kabul ettiğini söylüyor ve uyarıyor: “Türkiye riskli bir oyun oynuyor.”

Dış politikada Türkiye benzer şekilde pik yapıp inişe geçmiş olabilir. Yirmi yıl önce düşman ülkelerle çevriliydi ama 2009’la birlikte bunlar büyük oranda dostlar haline geldi. Türkiye Irak ve Suriye ile Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde önemli bir etki haline geldi. Suriye Başkanı Beşir el Esad’ın yakın bir müttefikiydi ve Libya’da Muammer Kaddafi ile dostça ilişkilere sahipti. Ticaret bayrağı izledi. “Bağdat ve Basra’da çöp toplayan Türk firmaları bile var,” diyordu Iraklı bir dost geçen yıl.

Arap Baharı protestocularının talep ettiği ılımlı İslami demokrasi türü, Türkiye’nin hâlihazırda ulaşmış olduğuna epeyce benziyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi gibi inanmış Müslümanlar için bile laik devletin erdemlerini överek birçok Türk’ü şaşırttığı ve Mısırlı İslamcıların canını sıktığı Mısır’da, coşkulu bir şekilde karşılandı.

Erdoğan’ın hükümeti kazananlara oynamayı seviyor. Türkiye, Kaddafi’yle olan bağlarını biraz alaya maruz kalsa da becerikli bir şekilde kopardı ve isyancılar cephesi ile uyum sağladı. Hemen ardından, Misrata’da kuşatma altındaki Libyalı asilerin imdadına yetişmek üzere Türk hastane gemileri yola çıkarıldı ve Libya devletinin Türkiye bankalarındaki parası Bingazi’deki isyancı hükümetin hesabına geçirildi.

Suriye konusunda Türkiye daha az başarılı. Hatta, Kadir Has Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler dersi veren Soli Özel, lafını esirgemiyor: “Türkiye’nin Suriye politikası rezil bir başarısızlık.” Bu politikanın Şam’da hiçbir baskı gücüne sahip olmayan bir noktaya vardığını ve Suriye hükümeti tarafından uzlaşma konusundaki samimiyeti konusunda aldatıldığı iddiasıyla aşırı saldırganlaştığını savunuyor. “Rejimle doğru düzgün bir diyaloga sahip olmamak, sizi dezavantajlı bir pozisyona sokar,” diyor.

Kendine aşırı güven, tıpkı ekonomi konusunda olduğu gibi, ciddi hatalara yol açtı. Birincisi, Türkiye, Şam’da Başkan Esad’ı ciddi reformlar uygulamaya, iktidarı muhaliflerle paylaşmaya veya bırakmaya ikna edebilecek bir etkiye sahip olduğuna dair yanlış bir hayale kapıldı. Ardından açığa çıktı ki Suriye liderliği bunu yapmaya hiç de niyetli değildi ve sadece suyu bulandırıyor ve Türkleri oyalıyordu.

Irak’ta Türkiye, önemli ama halen sınırlı bir varlığa sahip. Geçmişteki düşmanlıklar göz önüne alındığında, bugün Ankara’dan çok Bağdat’tan çekinen Iraklı Kürt liderlerle belirgin şekilde daha iyi ilişkilere sahip. Ancak bütünsel olarak Irak’ta, Türkiye hiçbir büyük yarar sağlamaksızın epeyce diplomatik enerji harcamış durumda. Ana başarısı ticari alanda oldu: Irak, Almanya’dan sonra en büyük ihracat pazarı.

Türkiye, son parlamento seçimlerinde muhalefet partisinin Irak Başbakanı Nuri el Maliki’ye karşı aday çıkarmasına yardım etti. Sürpriz olmayan bir şekilde, Maliki bundan memnun olmadı ve Türkiye’yi içişlerine müdahale ile suçladı. Iraklı bir devlet görevlisi, “Tüm çabalarına rağmen Türkler Irak’ta ne elde ettiler?” diye soruyordu bana geçen yıl. “Ceplerindeki birkaç politikacıdan başka hiçbir şey.”

Ancak haberlerin hepsi kötü değil. Türkiye gerçekten bölgesel bir güç haline geldi. Kendi gücüne dair algısı abartılı olabilir ama bir zaman bölgede güçlü olan devletler – Mısır, Suriye, Irak ve hatta Libya – bugün bölünmüş ve istikrarsız durumdalar. İran bir zamanlar olduğundan daha az etkiye sahip ve Yunanistan bu yılı kendine gelmekle geçirecek. Türkiye, kendisine güvenilir bir müttefik olarak ihtiyaç duyan ABD ile iyi ilişkilerinin de faydasını görüyor elbette.

Türkiye’nin bir güç olma momenti, halen dünyanın pek az başarı öyküsünden biri olarak övülürken geçen her saniye ile birlikte kaçıyor olabilir mi? Avrupa Birliği’ne gireceğine dair beklentiler Türkiye’de reformlara ivme kazandırmış ve bunlar da ordunun hegemonyasına son vermişti. AB üyelik müzakereleri, yatırımcılara güven vermiş ve Türkiye’nin liberal bir demokrasiye doğru ilerleyişinin altını çizmişti. AB ile müzakerelerin bir sonuca ulaşmaması, yasal reformları, güvenlik devletinin tasfiyesini, Kürt ayaklanmasının çözüme ulaştırılması arayışlarını ve Kıbrıs konusundaki uzlaşma sürecini kesintiye uğrattı.

AB’nin Türkiye ile ilişkileri kritik önemde. Uzun süredir Türkiye’nin en büyük ticari ortağı ve yabancı yatırımlarının ana kaynağı AB. Ortadoğu üzerine Türk fikirleri aldatıcı ölçüde çekici ancak illa ki sonuca ulaşmaları gerekmiyor.

Türkiye halen kendine güveniyor ancak istikrarsız bir bölgenin tam kalbinde. Ekonomi konusunda ise, Türkiye’nin geleceği açısından doğru olma ihtimali ile, Yeşilada şunu söylüyor: “‘Türk mucizesi’nin ‘Türk hayal kırıklığı’na dönüşmesine şahit olabiliriz.”

The Independent

Para Çalmak, Eroin Satmak ve Tecavüz: İşte Afgan İttifakımız! – Patrick Cockburn

Başkan Barack Obama, Afganistan’a on binlerce yeni ABD askeri göndermeye mecbur kalabileceğini belirttiğinde, Amerika’nın Kabil elçisi onu bunu yapmaması konusunda uyardı. Geçen hafta Washington’a gönderilmiş ve basına sızan bir telgrafta, Afganistan’ın ABD büyükelçisi General Karl W. Eikenberry, Başkan Hamid Karzai hükümeti yolsuzluk ve kötü yönetime karşı eyleme geçeceğini kanıtlamadan takviye göndermenin hata olacağını savundu. Afganistan’daki uzun deneyimi dikkate alındığında, General Eikenberry ne dediğini biliyor. Yakın zamanda emekli olmuş üç yıldızlı bir general olarak, 2002’den 2003’e kadar Afgan güvenlik güçlerinin eğitilmesinden sorumluydu ve 2005’ten 2007’ye kadar Afganistan’daki en üst rütbeli görevliydi.

Afgan bağlamında, “yolsuzluk ve kötü yönetimin” ne olduğuna ilişkin olarak, Afganistan dışında tehlikeli bir yanlış anlama ve bunların Amerikan ve İngiliz güçlerine olan etkisinin ne olacağının ölümcül bir ihmali söz konusu. Örneğin, gölge İngiliz Savunma Bakanı Liam Fox, “yolsuzluk ve iyi bir yönetimin oluşturulması” önemsiz olmasa da, “Afgan yönetiminin Batı’da bildiğimiz anlamdaki yönetimden çok farklı olduğunu görmemiz gerektiğini” iddia etti.

İfadedeki tepeden bakan havayı bir yana bırakırsak, bu sözler, Bay Fox’un Afganistan’da esasen neler olup bittiği konusunda temelden yanlış fikirlere sahip olduğunu gösteriyor. Yolsuzluk ve kötü yönetim, sadece polisin rüşvet alması veya rüşvetsiz tek bir ihale bile olmaması anlamına gelmiyor. Bundan çok daha ciddi bir durum söz konusu. Örneğin, Afgan köylülerinin hükümetin güvenlik güçlerinden ziyade Taliban’la muhatap olmayı tercih etmelerinin bir nedeni, birincisinin, kontrol noktalarında erkek çocuklarını alıkoyup tecavüz etmek gibi bir alışkanlığa sahip olması. Gelecek yıl bu zamanlarda İngiliz Savunma Bakanı olması muhtemel Bay Fox’a sorsanız, belki de bunların bizi ilgilendirmediğini söyleyecek. Afganistan’da Afganların iyi yönetilmesi için bulunmuyoruz: “Askerlerimiz Afganistan’da Karzai’nin hükümeti için savaşıp ölmüyor, bunu yapmamalılar da.” Ancak erkek tecavüzü gerçeği Afganistan silahlı kuvvetlerinde öyle yaygın bir uygulama ki, bunun İngiliz askerlerinin kaderiyle çok büyük bir alakası var.

Geçen hafta, Helmand’ın Nad Ali bölgesindeki polis merkezinde çalışan Gulbuddin adlı 25 yaşındaki bir polisin makineli tüfekle ateş açarak beş İngiliz askerini öldürmesi, İngiltere çapında dehşetli bir tepki yarattı. Ama bunu yapmasının sebebi, Sunday Times yazarı Cristina Lamb’in Gulbuddin’i tanıyan iki Afgan’a dayandırdığı haberine göre, İngilizler tarafından korunduğunu düşündüğünü üst düzey bir Afgan görevli tarafından öldüresiye dövülmesi, tecavüze ve cinsel saldırıya uğraması idi.

Nad Ali’deki katliam, Afganistan’da neler olup bittiğinin küçük bir örneği. İşte bu yüzden, Afganistan’ın nasıl yönetildiğine bakmaksızın daha fazla Amerikan ve İngiliz askeri göndermenin tehlikesi konusunda, Bay Fox haksız ve General Eikenberry haklı. Genç İngiliz askerlerinin sıra dışı şekilde hayatını kaybetmesine sebep olan olaylar konusunda da. Söylendiğine göre, Afgan ordusu ile polisinin eğitilmesindeki başarıyı sergileme konusunda çok hevesli olan Batılı askeri makamlar, Kanadalı askerlerin yeni eğitilen güvenlik güçlerinin genç erkeklere tecavüz ettiği konusundaki beyanlarını yıllardır bastırıyor.

Bay Fox’un yaklaşımının, yalnızca sıradan Afganların ne düşündüğünün önemli olmadığını varsayarsak anlamı olabilir. 2003’te Irak’ta Amerikalıların ve bir ölçüde de İngilizlerin düşündüğü buydu. Kısa süre içinde tersinin doğru olduğunu öğrendiler. Altı İngiliz ordusu polisinin yerel bir polis karakolunda vurularak öldürülmeleri sonrasında, Haziran 2003’te al-Majar al-Kabir kasabasına yaptığım ziyareti hatırlıyorum. İngiliz ordusu, ülkedeki en üst düzeyde silahlanmış ve Saddam Hüseyin’e karşı direnişi ile bilinen kasabalardan birine, sanki İngilizler işgalci bir orduymuş gibi köpekli devriyeler gönderme gafletinde bulunmuştu.

Amerikalılar ve İngilizler, Irak’ta en sonunda, gereksiz yere pahalıya patlayan dersler öğrendiler. Yabancı güçlerin vurulup vurulmamasını tamamen Iraklıların ne düşündüğü ve yaptığı belirliyordu. Bay Fox ABD ve İngiltere’nin Afganistan’da Afgan hükümetini savunmak için bulunmadığını iddia ediyor, ancak bunu yapmıyorsak, bir işgal gücüyüz demektir. Kendilerini Afgan bağımsızlığı için mücadele ediyor göstermek, eskiden Paştun’da bile sevilmeyen Taliban savaşçılarının elini güçlendiren ve giderek büyüyen bir inanç.

General Eikenberry, ABD parasının, Afganistan’ın 30 yıllık savaş sonrasında harabeye dönen altyapısının geliştirilmesine ve yeniden inşasına harcanmaması konusundaki hüsranını ifade ediyor. Büyükelçi, askeri olmayan harcamalar için 2,5 milyar dolar bile alamamıştı. Oysa ki, Afganistan’daki en üst düzey ABD ve NATO komutanı General Stanley A. McChrystal tarafından talep edilen ekstra 40 bin ABD askeri için, ordu planlamacıları yıllık 33 milyar dolar, Beyaz Saray görevlileri ise yaklaşık 50 milyar dolar ayırdı.

Bu, Afgan savaşının absürdlüklerinden biri. Afganistan dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. 27 milyon Afgan’ın 12 milyona yakını, BM’ye göre, günlük 45 sent olan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Adından sık sık “savaş lordu” olarak bahsedilen ikinci başkan yardımcısı Kerim Halili, “Afganistan, gönüllüler acilen harekete geçmezse insani felakete dönüşecek bir gıda krizi ile karşı karşıya,” diyor. Yine de, her ekstra 1000 ABD askerinin yıllık maliyeti konusundaki en düşük beklenti, 1 milyar dolar.

Bir Afgan polisi ayda 120 dolar kazanıyor. Bunun karşılığında, Afgan askerlerinden çok daha tehlikeli bir iş yapmaya zorlanıyor, 2007 ile 2009 arasında 1500’e yakın polis öldürüldü, bu rakam, Afgan ordusunun kayıplarının üç katı. Bu parayı ve tehlikeleri, Kabil’deki villasında saklanan ve ABD’nin yılda 250 bin dolar ödediği danışmanınkiyle karşılaştırın – ve yine aynı miktar tutan, korumalarının, konaklama ve çevirmeninin maliyetini de ekleyin. General Eikenberry, yönetimden çok curcunaya benzeyen bir rejime arka çıkmak için takviye güç gönderme konusunda kuşku duymakta haklı. Askerler daha fazla Taliban öldürebilir ancak yerine yenileri gelmekte gecikmeyecektir. Afgan hükümetine gelince, sefalet ücretleri ödenen güvenlik güçleri, onların savaşında onlar için savaşan Amerikan ve İngilizler olduğunda, daha sıkı savaşmaya hevesli olmayacaklar.

Counter Punch

Zekâ ve Megalomani: Saddam Hüseyin’in FBI Sorguları – PATRICK COCKBURN

Aralık 2003’te ABD askerlerince yakalanması sonrasında, 2004 Şubat’ından Mayıs’ına dek geçen 4 aylık süre boyunca Saddam Hüseyin FBI tarafından 20 kez sorgulandı ve en azından beş “rastgele sohbet” gerçekleşti.

Bu sorguların çözümlemeleri geçen hafta ABD Bilgi Edinme Özgürlüğü taleplerine yanıt olarak açıklandı. En büyük başarıları sorulduğunda, eski Irak lideri bunları sıradan Iraklılar için sosyal ilerleme, Kürtlerle 1970’lerin başlarında yapılan geçici ateşkes, Irak petrollerinin 1972’de millileştirilmesi ve İsrail’le 1973’teki Ortadoğu savaşı sırasında Arap cephesine destek olarak sıralıyor.

Neyi açık edip neyi gizledikleri açısından, Saddam Hüseyin’in sorgu çözümlemeleri ilginç. Muhtemelen sona doğru, bunun ABD’nin İran hakkındaki şüphelerini teyit edeceğini bilerek, Saddam, Irak’a karşı İran tehdidinden şevkle söz ediyor. Iraklı lider, İran’a karşı ortak cephenin 1980’lerdeki Irak-ABD işbirliğinin temeli olduğunu anımsatıyor.

“Hüseyin[‘in] Irak’ın düşmanlarına, özellikle de İran’a karşı zayıf görünemeyeceğini açıkladı[ğını]” aktarıyor onu sorgulayan FBI özel ajanı George Piro. Bu, Iraklı liderin, dünyayı kitle imha silahları konusunda neden şaibe içinde bıraktığına dair el altında tuttuğu açıklama. Gerçekte ise, Iraklı lider elinde KİS olmadığını kanıtlamak için çok çaba gösterdi.

Sorgulamalarda İran karşıtı tema değişmez şekilde mevcut, ve şüphe yok ki Saddam bunu siyasi hesaplarının yanı sıra inandığı için de söylüyor. 1980-88 İran-Irak savaşı konusunda şunları söylüyor: “Irak olmasaydı Humeyni ve İran tüm Arap dünyasını işgal edecekti.”

Ancak Irak’ın 1980’deki niyetlerine ilişkin ABD istihbarat belgeleri, Saddam Hüseyin ve diğer liderlerin İran’a karşı sürpriz bir saldırı planladıklarını, çünkü İran’ın 1979 devrimi sonrasında askeri olarak zayıf olduğunu düşündüklerini gösteriyor. Ölümcül bir hesap hatası ile, savaşın kısa zamanda sona ereceğini ve 1975’te Şeyh’e karşı sahip oldukları bölgesel imtiyazları geri kazanacaklarını düşündüler.

Saddam’ın Irak iç politikasına dair değerlendirmesi akıllıcaydı ancak eylemlerine dış politikada nasıl tepkiler alacağını hesaplama konusunda ölümcül hatalar yaptı. Bu, hayatı boyunca neredeyse hiç Irak dışına çıkmamış biri için şaşırtıcı değil. Daha önemlisi, gerçekleştirdiği iki işgal yüzünden ülkesini enkaza çevirdi: 1980’de İran ve 1990’da Kuveyt.

1968 itibariyle doğru olsa da, 1958-63’te ilk kez bir güç haline geldiğinde, BAAS partisinin Sünni hâkimiyetinde olduğunu reddediyor. Uzun süreli teğmenliği sırasında Tarık Aziz’in Hıristiyan olduğunu bilmediği gibi inanılmaz bir iddiada bulunuyor. Güney Irak’ta 1991’de gerçekleşen ve 150 bin kadar insanın öldürüldüğü Şii ayaklanması sorulduğunda ise, ayaklanmacıların “hırsız, asi” olduğunu ve “İran’dan” geldiğini söylüyor. Bağdat’ın güneyindeki mezarlardan binlerce Şii erkek, kadın ve çocuğun bedenleri çıkarıldı. Kurtulan az sayıdaki kişi bunların Şii oldukları için kitlesel olarak cezalandırılmak üzere öldürüldükleri konusunda hiç şüphe bırakmıyor.

Saddam’ın, 2003’te savaşın başlangıcında, orada olduğuna dair istihbarata dayanarak ABD’nin bir füze saldırısı düzenlediği Bağdat’ın güneyindeki Dora çiftliğinde hiç bulunmadığını söylemesi ilginç. CIA’nın güvenilmez ipuçlarına dayanarak gerçekleştirilen bu gibi saldırılarda ne kadar Iraklı sivilin öldürüldüğünü bilmek de ilginç olurdu.

Saddam Hüseyin’in düşüşü aptallıktan değil kibir ve gaddarlıktan kaynaklanıyor, sorgulamalar da bunu doğruluyor. O, yarı-tanrısal özelliklere sahip olduğuna inanan zeki bir adamdı.

CounterPunch sitesindeki İngilizcesinden çevrildi.

Bush’un Irak’ta ABD işgalini kalıcılaştırmaya dönük gizli anlaşması – Patrick Cockburn

Bağdat’ta pazarlıkları süren gizli bir anlaşma ile, Ekim’deki ABD Başkanlık seçiminin sonucunun ne olacağından bağımsız şekilde Amerika’nın Irak’taki askeri işgalinin sonsuza dek sürmesi planlanıyor.

Ayrıntıları bu muhabire sızdırılan söz konusu anlaşmanın şartlarının, Irak politikasında patlama yaratacak etkiye sahip olması muhtemeldir.

Iraklı devlet görevlileri, ABD birliklerinin daimi üslere sahip olacağı, askeri operasyonlar yürüteceği, Iraklıları tutuklayacağı ve Irak yasaları karşısında dokunulmazlıklarının keyfini çıkaracağı anlaşmanın Irak’ın Ortadoğu’daki konumunu destabilize etmesinden ve ülkelerinde sona ermez çatışmalara zemin yaratmasından korkuyorlar.

Ancak anlaşma ABD’de de bir siyasi kriz yaratma potansiyelini barındırıyor.

Başkan Bush, anlaşmanın önümüzdeki ayın sonuna kadar yapılmasını zorluyor, böylelikle bir askeri zafer ilan edebilecek ve 2003’teki işgalini temize çıkarabilecek.

Ancak Irak’taki ABD mevcudiyetini sürdürerek, uzun vadeli yerleşim, Demokrat başkan adayı Barack Obama’nın Kasım’daki seçimde başkan seçilmesi halinde ABD birliklerini geri çekeceğine ilişkin taahhütlerini boşa düşürecek.

Anlaşmanın zamanlaması aynı zamanda, Birleşik Devletler’in Irak’ta bir zaferin – Obama’nın zamansız askeri çekilme ile heder edeceğini söylediği bir zaferin – eşiğinde olduğunu iddia eden Cumhuriyetçi aday John McCain’in de forsunu arttırıyor.

Amerika şu anda Irak’ta 151 bin askere sahip ve önümüzdeki ay planlanan geri çekilmelerle dahi asker düzeyi 142 binin üzerinde kalacak — 2007 Ocak ayında askeri “dalgalanma” başladığındaki sayıdan 10 bin daha fazla. Yeni anlaşmanın şartları altında, Amerikalılar Irak’taki 50’den fazla üssün uzun süreli kullanımını elinde bulundurmaya devam edecek. Amerikalı pazarlıkçılar ayrıca ABD askerleri ile sözleşmeli personeli için Irak yasaları karşısından dokunulmazlık ve Irak’ta Bağdat hükümetine danışmadan tutuklamalar gerçekleştirmek ve askeri etkinliklerde bulunmak için tam yetki talep ediyor.

Amerikan taleplerinin hassas doğası şu güne kadar gizli tutulmuştu.

Sızıntının Irak’ta öfkeli itirazlara neden olacağı aşikâr. “Bu egemenliğimizin korkunç şekilde ihlal edilmesi anlamına geliyor” diyor Iraklı bir politikacı ve ekliyor: Güvenlik anlaşması imzalanırsa, bu artık bir ABD kuklası sayılacak olan Bağdat hükümetinin yasallığının ortadan kaldırılması olur.

ABD Irak’ta daimi üsler istediğini tekrar tekrar reddetti, ama Iraklı bir kaynak şunları söylüyor: “Bu sadece taktiksel bir inkâr.” Washington ayrıca 29 bin fitin altında Irak hava sahasını kontrol etmek ve istediği herkesi tutuklama ve danışmaksızın askeri kampanyalar başlatma yetkisinin verilmesiyle Irak’ta “teröre karşı savaşını” sürdürme hakkı istiyor.

Bush Irak hükümetini sözde “stratejik ittifak” anlaşmasını, hiçbir değişiklik olmaksızın önümüzdeki ayın sonuna kadar imzalamaya zorlamaya kararlı. Ancak anlaşma hâlihazırda İranlılar ve birçok Arap tarafından, bölgede egemen olmak için süren bir Amerikan girişimi olarak kınandı. Güçlü ve genellikle ılımlı İranlı lider Ali Ekber Haşemi Rafsancani, böylesi bir anlaşmanın “kalıcı bir işgal” yaratacağını söyledi. Ve ayrıca şunu ekledi, “Bu anlaşmanın esası Iraklıları Amerikalıların kölesine çevirmektir.”

Irak başbakanı Nuri el Maliki’nin yeni anlaşmanın şartlarına kişisel olarak karşı olduğuna ancak koalisyon hükümetinin ABD desteği olmaksızın ayakta kalamayacağını hissettiğine inanılıyor.

Anlaşma ayrıca, İran ile Birleşik Devletler arasında, Irak’ta kimin daha etkili olacağına dair sürmekte olan mücadeleyi de şiddetlendirme riskine sahip.

Iraklı bakanların, Irak egemenliğini sınırlandıran her türlü anlaşmayı reddedeceklerini söylemiş olmasına rağmen, Bağdat’taki siyasi gözlemciler, sonunda anlaşmayı imzalayacaklarından ve şu anki muhalefet şovları ile kendilerini Irak bağımsızlığının savunucuları gibi göstererek saygınlıklarını korumak istediklerinden şüpheleniyorlar. Anlaşmayı durdurma yetkisine sahip tek Iraklı, çoğunluk Şiilerin dini lideri Ayetullah Ali el Sistani. 2003’te, ABD’yi yeni Irak anayasası üzerine bir referandumu ve meclis seçimini kabul etmeye zorlamıştı.

Ancak, ABD desteğini kaybetmenin, 2005’teki parlamento seçimlerinde çoğunluğu kazanan Iraklı Şiileri son derece zayıflatacağına inandığı söyleniyor.

ABD, yeni güvenlik anlaşmasının Irak’ta referanduma sunulmasına, reddedileceği şüphesiyle şiddetle karşı çıkıyor. Etkili Şii lider Mukteda el Sadr, taraftarlarını söz konusu anlaşmaya karşı Irak bağımsızlığı temelinde, her Cuma gösteriler yapmaya çağırdı.

Irak hükümeti anlaşmanın imzalanmasını ertelemek istiyor ancak Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in ofisi anlaşmayı geçirmeyi zorluyor. Bağdat’taki ABD büyükelçisi Ryan Crocer, anlaşmayı güvenceye almak için haftalardır uğraşıyor.

Güvenlik anlaşmasının imzalanması ve ABD birliklerini Irak’ta tutmak için yasal bir zemin sağlayacak paralel bir anlaşmanın Iraklıların çoğu tarafından kabul edilmesi olası görünmüyor. Ancak nüfusun beşte birini oluşturan Kürtler, ABD kuvvetlerinin Şii gücünü azaltmasını isteyen Sünni Arap siyasi liderler gibi, muhtemelen Amerikan mevcudiyetinden yarar sağlayacaklar. ABD işgaline karşı gerilla savaşına yaygın bir destek veren Sünni Arap toplumunun da parçalanması olası.

5 Haziran 2008, PATRICK COCKBURN