Butler’ın ‘toplumsal cinsiyet özgürlüğü’ üzerine – Marina S.

Kendinizi otonom bireylerden oluşan bir dünyada otonom bir birey olarak görmenizde elbette hiçbir sorun yok: teoride herkes yukarıda tanımlanan kaçamağı/boşluğu kullanabilir. Ama bunu yaptığınız an, ‘siyasi özgürlük’ üzerine konuşma ve düşünme hakkını, Butler gibi, kaybedersiniz. Çünkü siyaset yalnızca birbiriyle bağlantılı, ilişkili insanlar arasında olur. Tek bir insanın siyaseti diye bir şey yoktur. Kavramsal olarak, geçerli olabilmesi atomizasyona bağlı olan bir etiğin, bırakalım ‘sosyal’ olmayı, ‘adalet’in koruyucusu olma iddiası ile bile hiçbir işi olamaz. Pragmatik olarak, bazıları-için-geçiş şeklindeki imdat çıkışı, geri kalanları şiddete dayalı bir baskı sistemine daha da derin gömmekten başka bir şey yapmaz.

Değişmeyen şey ise, her bireyin benlik algısında toplumsal cinsiyetin önemi, hatta merkeziliği.

Barones Hale, Yüksek Mahkeme Başkanı

Yazar Sara Ahmed 2016 yılında Amerikalı akademisyen Judith Butler’la Sexualities dergisi için bir mülakat yaptı. Mülakat, cinsel kimliğin oluşumu ve performansı ile akademik disiplinlerin inşası ve kurumsal sınır bekçiliği gibi çeşitli konuları ele alıyor ama konu sürekli her ikisinin de ilgisinin merkezi olan şeye, yani Butler’ın kendisine geliyor. Mesleki/akademik hassasiyetle ilgili bir soruya cevap olarak Butler, (başka bir sürü şeyin yanı sıra) başkalarının etiketlemelerine ve beklentilerine yaşamlarımızın daha başında nasıl hassas hale geldiğimizi anlatıyor:

Okumaya devam et “Butler’ın ‘toplumsal cinsiyet özgürlüğü’ üzerine – Marina S.”
Reklamlar

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones

Genel şerh – erken dönem Butler, yaygın şekilde kabul edildiği üzere, okunması muazzam can sıkıcı biridir, artı, ona hiç mi hiç katılmıyorum, dolayısıyla kitabı duvara çalmadan bu kısmı halletmek zor olacak. Ama elimden geleni yapacağım.

a) İlk olarak, kediyi doğrudan kuşların arasına salarak, Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil (kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlamaları’ ile tanımlı oluşları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri). Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor (ne zaman kadınların ezilmişliği ile ilgili siyasi bir iddiada bulunsam yüzüme Butler atan solcu eril kardeşlerin bundan vazgeçmesini GERÇEKTEN diliyorum çünkü Butler. Feminist. Falan. Değil. *hof*)

Okumaya devam et “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (3): Ah şu toplumsal cinsiyet belası – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones

Başlangıçta Kadın Vardı

Bunu takip eden ikinci nokta ise şu: yapısökümün anti-materyalist olduğunu düşünmek felsefi olarak tutarsızdır. Nispeten iyi bilindiği üzere, yapısökümcü diğer ana fikirlerden biri de ikili hiyerarşilerin eleştirisidir. Bu argüman şöyle özetlenebilir: Patriyarkal Batılı öznellik inşası, bir metafizik zıtlıklar ağı üzerinden işler. Eril/Dişil, Baba/Anne, Mantıklı/Duygusal, Akıl/Beden, Gayri Maddi/Maddi, Medeni/İlkel, Anavatan/Yabancı, Evrensel/Tikel, Tek/Çok, Baki/Değişebilir, Ölümsüz/Ölümlü, Gökyüzü/Yeryüzü vb. Anlamın ve öznelliğin inşası (bunu gösterge/özne-rabıtası olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ikiliğin bir yarısını – maskülen taraf ve onunla metafizik olarak ilişkili her şey – ayrıcalıklı kılmaya ve ikiliğin feminen yarısını değersizleştirmeye/silmeye odaklı olmuştur. Ve ilişkiselliğin gerekliliği burada önemli hale gelir. Çünkü argüman şu: tüm ikilikler birbirine bağımlıdır ve dolayısıyla, bir yarıyı ayrıcalıklandırmak hem gerçekliğin yanlış yorumlanmasıdır, hem de korkunç siyasi ve toplumsal sonuçlara sebep olur çünkü onunla ilişkilendirilen [diğer kutuptaki] insanların – dişi ve renkli insanlar – ezilmesine ve ötekileştirilmesine yol açar.

Okumaya devam et “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (2): Fransız postyapısalcılığı ve beden – Jane Clare Jones”

Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones

Fransız feminizmi üzerine çalışan herhangi biri Derrida’da ‘metin’ okuduğunda, bunu ‘dil’ olarak okumaz, ‘ilişki’ olarak okur, daha teknik ifade edersek, ‘uzamsal ve zamansal ilişki.’ Böylece, ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’ (Fransızcanın daha iyi bir çevirisi: ‘metin-dışı [bir şey] yoktur’), ‘uzamsal ve zamansal ilişkilerinden tamamen ayrılabilir olan hiçbir şey yoktur’ haline gelir. Ki bu, doğru olmadığı bariz olan ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’un aksine, doğrudur. Burada, Derrida’yı içinde eser verdiği felsefi gelenek bağlamında okuduğunuzda açığa çıkan bu anlam değişikliğinin, onun anlamın bağlamsal olarak belirlendiğine dair vurgusunun çok iyi bir örneği olduğunu da ekleyebiliriz.

Postyapısal/postmodern feminizm ve onun a) patriyarka analizinin maddi temelinin ve b) politik bir kategori olarak kadının altının oyulmasından nasıl sorumlu olduğuna dair şu anda bir ton tartışma var. Ve bu konuda tüm taraflardan çeşitli iddialar geliyor.

Okumaya devam et “Postyapısalcılık, Butler ve bedenler (1) – Jane Clare Jones”

Kesişimselliğin Ötesinde Toplumsal Yeniden Üretim – Sue Ferguson ve David McNally

intersectionality

Toplumsal hareketler veya işyeri harici mücadeleler sınıf mücadeleleridir. Yani, kendileri potansiyel olarak özünde antikapitalisttirler, tıpkı bir işyeri mücadelesinin en başta daima antikapitalist olması gibi. Ve aletleri yakıp yıkmak bir kapitalist kalbi nasıl tekletebiliyorsa, insan yaşamının ayrımcı şekilde aşağılanmasına son verilmesini, geçim araçlarına tam ve komünal erişimi, kendi insan bedenlerimizin denetimini talep eden bir hareket de tekletebilir. Tek başına hiçbir hareket veya işyeri mücadelesi elbette kapitalist kalbi tamamen durdurmayacaktır. Ancak her bir teklemenin, potansiyel olarak nabzını zayıflatarak gövde üzerinde bir etkisi olur. Bu yüzden toplumsal yeniden üretim yaklaşımının politik önemi, birçok cephede ama açık bir antikapitalist yönelimle mücadele etmenin önemini gösterme kapasitesinde yatmaktadır.

31 Ekim 2015, ViewPoint Magazine

Viewpoint: Toplumsal yeniden üretim kavramının kendisinden başlayabilir miyiz? Yakın tarihte Lise Vogel’in 1983 tarihli klasik çalışması Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği’nin yeniden basımına yazdığınız önsözde, Vogel’in Marksist feminist düşünceye ayırt edici katkısının, onun “işgücünün olanaklılığının koşulları”nı veya işgücünün biyolojik, toplumsal ve kuşaklar boyu yeniden üretilme tarzını araştırması olduğunu söylüyorsunuz. Bu önemli noktadan kalkarak, ücretli emeğin ve sınıf oluşumu süreçlerinin, üretimin dışındaki kesintisiz mevcudiyeti için gerekli olan faaliyetlerin ve ilişkilerin iç bağlantılarının izini sürebilmek mümkün hale geliyor. Size göre toplumsal yeniden üretim Marksist sınıf analizi kategorilerini nasıl dönüştürüyor? Teorik ve politik önemi nedir? Okumaya devam et “Kesişimselliğin Ötesinde Toplumsal Yeniden Üretim – Sue Ferguson ve David McNally”