‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk

merkel-den-erdogan-in-nazi-soylemleri-ne-cevap-261257-5

Özgür Politika

independent.co.uk

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Angela Merkel’in Almanya’sını Nazilere benzetmesi son derece yakışıksız. Berlin’in Türk politikacıların gösterilerini yasaklaması sonrasında Almanya’da “Nazi uygulamaları” olduğunu söylemişti Erdoğan. Kendisi bunu sürekli yapıyor. Mesele sırf, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın Yahudilerini imhası için Almanya’nın her gün nedamet getirmesi değil. Merkel’in Ortadoğu’dan mültecilerin ülkesine girişine izin veren sıra dışı ve insancıl, üstelik kendisine siyaseten kaybettiren kararının Hitler’in suçları için en samimi pişmanlık göstergesi olması da değil. Yakışıksızlık, Erdoğan’ın kendi ulusunun İkinci Dünya Savaşı sırasında ne yapıp edip tarafsız kalmayı başarmış olmasında. Continue reading “‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk”

Batı’da biz Türkiye’deki ölümler üzerinde bu yüzden durmuyoruz – Robert Fisk

IŞİD’i bombaladığını iddia ederek Kürtleri bombalayabilen, kendisi Suriye ve Irak’a asker konuşlandırırken ülkesinin “iç işlerine” hiçbir gücün müdahaleye kalkışmamasını isteyebilen biri, açık ki çok tehlikeli bir yolda yürüyordur.

Independent

bez-nazvu

Türkiye yalnız. Önce bunun arkasındaki ırkçı sebeplere bakalım. 39 kadın ve erkek yılbaşı günü Paris, Brüksel veya Berlin’de katledilmiş olsaydı, manşetler üç dört gün durulmazdı. Kurbanlar doğu Avrupalı olsa en fazla iki veya üç gün. Ama elbette olay Müslüman bir ülke olan – ve halkı her zaman Hıristiyanlar kadar beyaz olmayan –Türkiye’de olunca, manşetler birkaç saat sonra unuttu gitti. Nasıl olsa bizden değiller, dedi Batılılar. Continue reading “Batı’da biz Türkiye’deki ölümler üzerinde bu yüzden durmuyoruz – Robert Fisk”

Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?

Geçtiğimiz Temmuz’daki başarısız darbe girişimin arkasında yatan patlamanın kendisi, son derece yüksek askeri kayıplarıyla bu faydasız savaş değil miydi? Sürgündeki Gülen’i ve takipçilerini boşverin. Bunun aslında hükümete karşı ordu tarafından tezgahlanmış bir saldırı – dilerseniz mini-devrim deyin – olduğunu herkes biliyor. Ve darbeye giden aylarda, ordu tamamen gereksiz bir savaşta, “barış süreci” bozularak tamamen siyasi gerekçelerle çıkarılan bir savaşta kayıplar veriyordu. Bu savaşla Türkiye için ne amaçlanıyordu? Veya Suriye içine sürülebilecek ve sonrasında da zaten sürülmüş olan ordu için?

20-kurdish-fighter-get.jpg

independent.co.uk

Çeviri: Serap Şen

Çatışma alanını dümdüz ediyorlar. Tel örgülerin ardında, kilometreler boyunca, Türk vinçleri ile kamyonlarının Nusaybin’den arta kalanları yıkıp döktüğünü görebilirsiniz: apartman blokları, dükkanlar, sokaklarda ezilmiş beton yığınları. Türk askerleri ve polisi, yaya ve zırhlı araçlar içinde, “yasak bölgede,” geçtiğimiz bahar 72 gün boyunca PKK tarafından zapt edilmiş olan, Türkiye’nin bu tarihi güneydoğu kentinin enkaza dönmüş arazileri üzerinde devriye geziyorlar.

Türk devletinin en azılı düşmanı, Kürdistan İşçi Partisi ve sınırın Suriye tarafında, Kamışlı’da onlar için faaliyet yürüten Kürt “Halk Savunma Birlikleri,” asla geri dönemeyecekler. Geri dönülecek bir yer olmayacak. Tel örgüden vinçlerde çalışan adamların, moloz taşıyan kamyonların fotoğrafını çekebilirsiniz. Continue reading “Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?”

Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk

erdogan-turkey-is-entering-a-very-different-period-in-relations-with-russia

Independent

Pek de uzak olmayan bir süre önce, Putin’le “sıfırlama” düğmesine basmak isteyen Hillary Clinton’dı. Şimdi ise, etkileri çok daha büyük olacak şekilde, Erdoğan.

Sultan, Çar’ı St. Petersburg’daki tahtında görmeye gidiyor. Ve Şam Halifesi, BAAS Partisi politikasının işe yaradığını bir kez daha ispatladığına kanaat getirmiş vaziyette Suriye’den seyredecek. Politika mı? Bir saniye.

Türkiye’nin Suriye üzerindeki gücü – Arap Körfezi’nden para ve silahların iç savaşa aktarılmasındaki Pakistan benzeri rolü, IŞİD, el Kaide (veya Nusra Cephesi ya da Şam’ın Fethi ya da her ne ise) için kaçakçılık yolu olması – Şam için ciddi bir tehdit gibi görünürken, Türkiye’nin gizemli darbesi geliverdi, ordusu iğdiş edildi ve Sultan Erdoğan ülkesini NATO’dan Rusya Ana’ya doğru yanaştırmak için St. Petersburg’a koşturuyor.

Continue reading “Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk”

Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk

pg-21-pakistan-3-epaPakistan ve Türkiye. Kuzey Batı’daki eski sınır şehri Peşaver’in dışında yaşanan üniversite katliamı, Başbakan Navaz Şerif’in “terörü zapt etmekten” halen ne kadar uzak olduğunun yeni bir işareti; Türkiye’nin daha da kibirli Başkanı Recep Tayyip Erdoğan içinse neler yaşanabileceğinin kötü bir işareti. Sınırlarının yabancı savaşçılar ve kaçakçılar tarafından Suriye’ye geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin verdikten sonra – tıpkı Pakistan’ın 1979’daki Sovyet işgali sonrası mücahitlerin Afganistan’a geçişine izin verdiği gibi – Türkiye şimdi halkına yönelik neredeyse Pakistan’daki kadar saldırı ile karşı karşıya. Continue reading “Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk”

Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?

murdoch1Çeviren: Serap Güneş

Sanırım o bir halife, neredeyse Ortadoğulu cinsinden.

Arap diktatörleriyle ilgili tüm o berbat şeyleri duyar, sonra da onlarla tanıştığınızda cazibelerine tanık olursunuz. Hafız Esad bir keresinde babacan bir gülümseme ile elimi tutmuş ve uzun bir süre bırakmamıştı. O kadar da kötü olamayacağı kesin, diyecektim neredeyse kendi kendime. Bu 1982 Hama katliamından uzun süre önceydi. Kral Hüseyin beni arar ve “Beyefendi” diye hitap ederdi, diğer birçok gazeteciye yaptığı gibi. Bu hükümdarlar, kamuoyu önünde, sık sık bakanları ile şakalaşırlardı. Hatalar affedilebilirdi. Continue reading “Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?”

Batı boş laflar etmeye devam ediyor, kazanansa Esad – Robert Fisk

Roma’daki toplantı, Suriye halkına ihaneti gizlemekten başka bir şey değildi

İhanet kokusu alıyorum. Çünkü – açık konuşalım – Suriye’deki savaşla ilgili anlatıda ters giden bir şeyler var. Bugün, en az Polonya’yı Yalta’da Stalin’e sattıklarında oldukları kadar dönek olan Batılı lordlarımız ve efendilerimiz, Beşar Esad’ı yok etmeye dönük ilkel güdüleri hakkında daha az, Suriye başkanını devirmek için savaşan isyancı güçler arasındaki çürütücü el Kaide varlığından duydukları korkuya dair daha fazla konuşmaya başladılar. Suriye trajedisi derinleştikçe, bu feci savaşın lanetine karşı ahlaki Batılı politikamız, onun halkına ihanete dönüştü.

Bu hafta Roma’da düzenlenen Suriye’nin Dostları toplantısını ve “Suriye halkını (aynen aktarıyorum) güçlendirme” ve Özgür Suriye Ordusu’nun “üst askeri komutasını” (ki öyle bir şey yok), bandaj ve radyolarla destekleme “taahhüdümüzü” (bu haber ajansı sakızına bayılıyorum) unutun.

Bu hüzünlü hikâye, sanırım tam olarak bir yıl önce, Clinton – şükür ki bir sonraki başkanlık seçimine kadar ABD politik karar alma mekanizmalarında yer almayacak – Rabat’taki CBS televizyonuna hayret verici ölçüde kaba bir beyanda bulduğunda başladı. Şam ve Halepli Suriyelilerin Esad karşıtı ayaklanmaya katılmayı reddetmesi konusunda cırladıktan sonra – görünüşe göre, Bin Ladin sonrası el Kaide lideri Ayman el Zevahiri’nin Suriye muhalefetini desteklediğine dair yakın tarihli bir açıklamasına göndermede bulunarak – şöyle sordu: “Suriye’de el Kaide’yi mi destekliyoruz? Suriye’de Hamas’ı mı destekliyoruz?”

İkiyüzlülük

Son derece korkunç olanı ise, dışişleri bakanımız olarak arzı endam eden ve Lübnan sahilindeki potansiyel petrol keşiflerini hüpletmek için Beyrut’a varmadan hemen önce Royal United Services Institute’ta Potsdam benzeri ikiyüzlülük kokan bir konuşma yapan, zavallı Lord Palmerson versiyonuydu.

İngiltere’nin Arap devrimlerine olan inancını kaybetmediğini iddia ederken – ülkeyi Stalin’e teslim ettikten sonra, Churchill de Polonya’ya vefası konusunda aşağı yukarı aynısını söylemişti – William Hague, Suriye’nin, militanlarca “çalınan” bir devrime en ciddi örnek olduğunu söyledi. Ülke, iddiasına göre, “dünyanın dört bir yanından cihadistlerin 1 numaralı destinasyonu” idi.

İnanılmaz. Bu neredeyse, en azından iki yıldır Suriye’deki “el Kaideli teröristler” hakkında aynını tekrarlayan Beşar Esad tarafından yapılmış bir konuşma gibi. İki ay öncesine kadar Mali’nin “terör merkezi” kabul edildiği gerçeğini bir yana bıraksak bile, bu zavallı Hague’un yapması için sıra dışı bir açıklama.

İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden Suriye’ye giden aşırı dinciler konusunda bir şeyler geveledikten sonra ekledi: “Suriye’ye ilk gittiklerinde bizim açımızdan tehdit arz etmeyebilirler ancak hayatta kalırlarsa, bazıları ideolojik olarak katılaşmış ve silah ve patlayıcı konusunda deneyim kazanmış olarak geri dönebilir. Suriye’deki çatışma ne kadar uzarsa, tehlike de o kadar büyük olacak.”

Yani diyorlar ki, haydi bu savaşa bir son verelim. Hague ve Lavrov artık isyancılarla rejim arasında “diyalog”dan başka ne için söz etsinler ki? Ancak isyancıların elindeki Suriye bölgelerinden gelen son haberler gerçekten de yağmalama ve mezhepsel insan kaçırma ve öldürme, fidye isteme ve intikam olaylarından söz ediyor. Bunlardan Atme (Türkiye sınırındaki bir isyancı üssü) kaynaklı bir haber, “güzel” devrimin yozlaştığını söylüyor. “Suriye’deki gerçek devrim sona erdi. İhanete uğradık,” diyor Ebu Muhammed (Agence France-Press tarafından “saygın bir isyancı lider” olarak tanımlanıyor). Şam’ın hükümet elindeki bölgelerinden bile, maddi veya siyasi taleplerle sayısız rehin alma olayı haberi geliyor.

El Nusra Cephesi savaşçıları ile diğer cihadistlerin sızması, mücadelenin laik doğasını o kadar kirletti ki, Esad’ın el Kaide’nin rejimin düşmanı olduğuna dair orijinal iddiaları korkutucu derecede gerçek görünmeye başladı. Özgür Suriye Ordusu ile Nusra arasında ve Nusra’nın kendi komandoları arasında çatışmalar yaşandı.

Batı geri çekiliyor

Esad’dan tiksinen Arap gazeteciler de bunun çok iyi farkında, özellikle de Nusra Selimiye’de onlarca sivilin hayatını kaybettiği bir bombalı araç saldırısının sorumluluğunu üstlendiğinden bu yana. “Bu hareketin, terörist yöntemlerle işlediği suçlar ve kuşkulu vatanseverliğiyle, devrimin içine sızmasına izin verilmemelidir,” diye yazıyor Al-Hayat’ta Hazim Sagiye. “Devrime yardım edebilecek yabancı ülkelere kapının kapanmasına neden oluyor. Suriye devrimini azınlıklardan – Alevi, Kürt, Hıristiyan, Dürzü ve İsmaili – uzaklaştırmakla kalmıyor, sivil bir devlete inanan Sünnileri de soğutuyor.” Ne kadar doğru.

Ödüllü Reuters foto muhabiri Goran Tomaseviç, henüz geçen hafta Şam’dan enfes bir haber geçti. “Şam’daki isyancı savaşçılar disiplinli, yetenekli ve cesur,” diyordu. “Onları grup halde karmaşık saldırılar düzenlerken, lojistik sorununu çözerken, yaralılarını tedavi ederken ve gözlerimin önünde ölürken gördüm. Ama kesintisiz, adrese teslim hassasiyetteki top, tank ve keskin nişancı ateşi gösteriyor ki, diğer taraftaki Başkan Beşar Esad’ın askerleri de çok disiplinli, çok cesur ve daha da önemlisi çok daha iyi silahlanmış durumda.”

Yani iki taraf da halen kazanabileceğini düşünüyor – savaş da böylelikle devam ediyor. Ancak Batı geri çekiliyor. İsyancıların desteklenmesini unutun. Korkak Obama bile generallerine karşı durdu ve onların iyi adamları/kötü adamları silahlandırmasını yasakladı. Şimdi Esad ile düşmanları arasında Yalta benzeri görüşmeler için mızıldanmalar başlayacaktır. “O denli korkunç bir kan deryası ortaya çıktı ki, Esad’a olan düşmanlığımız bile ortak insanlığa karşı ikincil olmalıdır.” Palmerson-Hague’un şablon olarak işine yaramaz mı?

Sadece birkaç hafta içinde yanılmış olduğumun ortaya çıkması riskini alarak, küçük bir de ek yapmalıyım. Geçen hafta Beyrut’ta ateşli bir Esad karşına rastladım. “Sanırım Esad kazanabilir,” dedi. Cidden.

Ortadoğu konusunda tavsiyeler – ‘bardağı taşıran son noktaya’ klişelerle ulaştık – Robert Fisk

Suriye’nin isyancıları sürekli olarak “yaklaşırken” dikkatli olmalısınız

Suriye

Mısır’da demokrasiye giden yolun çantada keklik olduğunu düşündüğümüz günleri hatırlıyor musunuz? Batı eğitimli Muhammed Mursi, insanları gelip Hüsnü Mübarek’in eski başkanlık sarayında kendisiyle tanışmaya davet etmişti, “Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi”ndeki gösteriş düşkünü askerler emekliye sevk edilmişti ve Uluslararası Para Fonu, Mısır’a cömert yardımlar bahşetmeyi planlıyordu. Ortadoğu’nun iyimserleri, 2012 ortalarında ne kadar da mutluydu.

Yan kapı Libya, özgürlük, istikrar ve Arap dünyasının en bereketli petrol üreticilerinden birinde Batı için yeni bir yuva vaat ederek Batı yanlısı laik Mahmud Cibril için bir zafer yarattı. ABD’li diplomatların neredeyse korumasız gezebilecekleri bir yerdi.

Tunus’ta, İslamcı bir parti iktidar olabilirdi, ne de olsa “ılımlı” bir yönetimdi – yani ne istiyorsak yapacağını düşünüyorduk; öte yandan Suudi ve Bahreyn otokrasisi, Obama ile Camerun’un desteği ile, Şii ayaklanmasından geriye kalan ne varsa sessiz bir şekilde bastırdılar ve demokrasinin müreffeh Arap ülkelerinde o kadar da hoş karşılanmadığını hatırlattılar bize. Demokrasi yoksullar içindi.

Yaklaşma

Dolayısıyla, Suriye’de de öyle. Geçtiğimiz yılın bahar ayları itibariyle, Batılı yorumlar Beşar Esad’ın işinin bittiği yönündeydi. Fransız Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’a göre “Bu dünya üzerinde yaşamayı” hak etmiyordu. “İktidardan inmeli”, “çekilmeliydi”. Rejiminin yalnızca haftalarca, belki de günlerce ömrü kalmıştı. İşte burası “bardağı taşıran son noktaydı”.

Ardından yaz itibariyle, “bardağı taşıran son nokta” gelip de geçtiğinde, Esad’ın “kendi halkına karşı” gaz kullanmak üzere olduğunu söylediler bize. Veya kimyasal silahların “yanlış ellere düşmüş” olabileceğini (yani “doğru eller” halen Esad’ınkiler oluyor).

Suriye’nin isyancıları sürekli “yaklaşıyordu” – Humus’a, sonra Şam’a, ardından Halep’e, sonra tekrar Şam’a. Batı isyancıları destekledi. Katar ve Suudi Arabistan’dan gani gani para ve silah; Obama, Clinton, zavallı Hague ve Hollande’dan, tüm bu iyilik fabrikasından ise (isyancılar arasında pek çok Selefi, infazcı, mezhep katili ve bir vakada da, savaşmakta oldukları rejime pek benzer şekilde kafa kesen bir çocuk olduğunu görene dek) moral destek geliyordu. İyilik fabrikası, bir miktar çark etmek zorunda kaldı. ABD, iyi ve laik isyancıları hala destekliyordu ama korkunç Selefi isyancılar artık “terör örgütü” olarak değerlendiriliyordu.

Ve zavallı yaşlı Lübnan, bu kez Suriye’deki şiddetin kendi komşu bölgelerine “sıçraması” yüzünden, 40 yıldan az bir süre içinde ikinci kez iç savaşın eşiğindeydi.

Lübnan’ın mezhep yapısı da Suriye ile aynı değil miydi? Lübnan Hizbullah’ı Esad’ın müttefiki değil miydi? Lübnan’ın Sünnileri Suriyeli isyancıları desteklemiyor muydu? Hepsi doğru. Ancak Lübnanlılar 1975-1990 arasına dönmek için fazla akıllı ve iyi eğitimliydiler. Elbette İran da bombalanmak üzereydi, çünkü nükleer silah üretiyordu, en azından üretmek üzereydi veya bir ay, bir yıl veya on yıl içinde üretebilirdi.

Terör

Obama İran’ı bombalamayabilirdi, bunu gerçekten istemiyordu, ama “tüm seçenekler masadaydı”. Ve elbette, nükleer silah üretebileceği veya üretme sürecinde olduğu veya altı ay ya da bir yıl ya da birkaç yıl içinde sahip olabileceği için İran’ı bombalamak isteyen İsrail için de “tüm seçenekler masadaydı.” Netanyahu’nun “fırsat penceresi”, söylendiğine göre ABD başkanlık seçimine değin sürecekti. Ve bu saçmalık sürdü, ta ki… ta ki İran’ın nükleer silah ürettiğine veya üretiyor olabileceğine ya da üretebileceğine dair yeniden uyarıldığımız ABD başkanlık seçimine değin.

İsrail, Hizbullah’ın binlerce füzeye sahip olması nedeniyle Lübnan’ı; Filistinlilerin binlerce füzeye sahip olması nedeniyle ise Gazze’yi tehdit etti. Ve okurlarını “teröre” karşı bu iki savaş konusunda hazırlayanların pek çoğu, Amerikalı klonlarının yanı sıra, İsrailli gazetecilerdi. Sonunda, İsrail ile Hamas arasında, Batı’nın babacan müttefiki Mursi’nin, Filistinlileri, Netanyahu’nun da kederle kabul ettiği bir ateşkese uymaya ikna etmesiyle son bulan, tatmin edicilikten büyük ölçüde uzak (İsrail’in bakış açısına göre) bir çatışma patlak verdi ancak Lübnan bombalanmadı. Böylelikle bu durum, Filistin’in Ürdün Nehri’nden denize kadar var olması gerektiğini ilan eden Halit Meşal’in prestijini yükseltti. Yani, artık İsrail meftaydı. Tıpkı yakında istifa edecek olan İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ve onun ahbaplarının çok uzun bir süredir söylemekte olduğu gibi, İsrail, deniz ile Ürdün Nehri arasında var olmalıydı. Yani, artık Filistin meftaydı. Her ikisinin de isteği olursa, nehir ile deniz arasında sadece açık bir mezar olacağına işaret etme işi, cesur ve yaşlı İsrailli Uri Avnery’ye kaldı.

Miadı dolmuş bir dil

Böyle böyle, yıl sonunda, Mursi’nin Müslüman ve Hıristiyan halka aynı şekilde hizmet etmeyi vaat ettiği ülkenin laik nüfusu üzerine çok tehlikeli bir anayasa doğrultulurken, dost canlısı ve babacan Muhammed Mursi, Mübarek’i oynuyor ve eskiden kalan ne kadar diktatoryal güç varsa kendinde topluyordu. Libya’da, ABD’nin düşündüğünden de çok düşmanı olduğu açığa çıktı; büyükelçi, El Kaide tarzı bir milis grubu tarafından öldürüldü.

Aslında, Usame Bin Ladin 2011’de bir ABD suikastıyla öldürüldüğünde siyasal olarak çoktan iflas etmiş olan El Kaide, Obama’nın yeniden seçilmesi öncesinde Beyaz Saray tarafından neredeyse gündemden düşürülmüştü. Ancak film canavarlarının pek sevdiği huyu edinen Vahabilik, kendini farklı ülkelerde farklı şekillerde yeniden yaratmaya başladı. Afganistan’ın yerini Mali aldı, tıpkı Yemen’in yerini Libya’nın ve Irak’ın yerini Suriye’nin alması gibi.

Ortadoğu hükümdarlarına, diktatörlerine, Batılı pozculara, televizyon sunucularına ve gazetecilere benden tavsiye. 2013’te şu sözleri veya ifadeleri kullanmayın: ılımlı, demokrasi, iktidarı bırakma, iktidardan çekilme, bardağı taşıran son nokta, yanlış ellere geçme, yaklaşma, sıçrama, seçenekler masada veya terör, terör, terör, terör. Gerçekleşmesi zor bir umut mu? Şüphesiz. İyilik fabrikasından, halihazırda amaçlarına hizmet etmiş olan bu klişelerin yerini alacak daha nice klişe duymaya devam edeceğiz.

“Hiçbir güç Suriye rejimini deviremez” – Robert Fisk

Beşar Esad’ın subayları ile özel görüşmelerden sonra, yazar Halep cephesinden bildiriyor

Görsel

Taksi şoförü Halep otoyoluna saptığında tüm gerçekliği olduğu gibi görüyorsunuz. Önünüzde, dünyanın en eski şehirlerinden birine giden bir millik boş bir yol, yerden yükselen sıcak sisi içinde kaybolarak uzanıyor.

Ama ufku kahverengi bir duman halesi kaplamış ve şoför otoyol işaretlerini izlememesi gerektiğini iyi biliyor. Önce bozuk orta refüjün üzerinden, ardından kocaman iki kaya yığını arasından korkmuş bir kedi gibi temkinli bir şekilde sıçrayarak sola dönüyor. Önümüzde yanmış evler ve harabeye dönmüş araçlar yığını var. Yavaşça aralarından ilerliyoruz. Eğreti bir yol barikatı oluşturacak şekilde baş aşağı olmuş iki çöp kamyonunun yanından geçerken gaz pedalının sinirli bir şekilde stop etmesiyle, tıpkı babamın arabasının Fransa’da savaş sonrasının kötü benziniyle yaptığı gibi, motor stop ediyor.

Ancak bunlar hayalet kontrol noktaları. Hiç silahlı adam, milis, El Kaide, “terörist”, “çete”, “yabancı savaşçı” (bu sonu gelmez anlambilim insanı nasıl da hasta ediyor) ve hiçbir sivil yok, çünkü bu savaş – şimdilik – bitmiş.

Miller boyunca ne asker ne de polis görsek de, burası, daha sonra Suriye ordusu tarafından ele geçirildiğini öğrendiğimiz El Baz. Ordu gelmiş ve gitmiş. Binalar top ve kurşun delikleriyle dolu. Gri çakıl taşlarından dar bir yola sapıyoruz. İki yanımızda yanan siyah çöp torbalarından dumanlar yükseliyor. Bunları kim ateşe vermiş?

Bu ıssız sokaklardan yolumuza devam ediyoruz. Sağımızda hayalet bir polis istasyonu. Duvarındaki devasa Beşar posteri yerli yerinde duruyor. Ama yukarıdaki her pencere yangından kalma siyah duman lekeleriyle kaplı. Bina tümüyle harabeye dönmüş, yan taraftaki itfaiye merkezi terk edilmiş ve bir itfaiye aracı duvara toslamış. Dört mil boyunca sadece tek başına bir çocuk ve bebeğini taşıyan bir anne gördüm. Ancak harabeye dönmüş Halep hisarı sağımızda belirdiğinde – boz renkli surlar bana dün başlamamış tarihi hatırlatıyor – aileler ve bayramlık giysileri içinde küçük kız çocukları gördüm.

Sonrasında Suriyeli bir asker “Bu sokakları temizledik” diyecekti. Eh, sokak savaşçılarını T-72 tankları ve BMP’ler ile yeneceksiniz elbette. Suriye askerleri Humus, İdlib, Hama ve Dera’da nasıl savaştıklarını anlatıyorlar. Başkan Esad Halep’te savaşmak için tecrübeli askerlerini göndermiş ama bunlar Mahir el Esad’ın kötü ünlü Dördüncü Bölüğü değilmiş: Beşir’in kardeşi ile adamlarının nerede iş üstünde olduklarına dair hiçbir fikrim olmamasına rağmen, gülerek, “Kesinlikle değil,” diyor bana bir general.

Gelelim resmi rakamlara – şu anda Halep cephesinin “diğer tarafında” olduğumuz için ordu istatistikleri elbette. Toplam ölü “terörist”: 700 ve “birçok da yaralı var.” Toplam ölü asker: 20. Yaralı: 100. Internet ve mobil hatlar Humus civarındaki isyancılar tarafından kesilmiş, bu yüzden başkentle tek iletişim Şam’a bir kara devresi üzerinden sağlanıyor. Irak ve Afganistan’da, asiler telefona ihtiyaçları olduğundan mobil hatları çalışır durumda tutmaya para öderler. Ancak burada, Suriye’nin yerel hatlarını göz ardı etmek için yeterli “komuta ve kontrol” sistemine sahip gibi görünüyorlar – efendilerimize inanacak olsak, Washington ve Londra sağ olsun.

“Özgür Suriye Ordusu” Halep’i kuşatamıyor – ancak izole edebiliyorlar. Acınası bir bayram tatili. Şehrin zenginleri, banliyölerdeki çatışmalardan uzakta, otellerde geçiriyorlar bayramlarını. Hiç gazete yok ve yerel haber ajansı o kadar mahrum durumda ki, elinde Şam’a geçilmek için 11 gündür bekleyen resimler var.

Üst düzey Suriyeli askerler, rütbesiz kamuflaj elbiseleri giyiyorlar. “Savaş zamanında,” diyor tümgeneral, “tanınmamak için rütbelerimizi takmayız.” Suriye ordusunda, görünen o ki, vurulmak için madalyalarını gemi direklerindeki keskin nişancıların gözüne sokan Horatio Nelson’lar yok. Halep’te ise keskin nişancılar apartman pencerelerinde. Dün üç kez askerlere ateş açıp ortadan kayboldular. Çelik yelekli askerler onları bulmak için beyhude bir çabayla kullanılmayan tren yolu yakınındaki park ve bahçelerde geziniyorlar.

Suriye askeri elitlerinden birine, iki hafta önce Halep’in “Esad’ın ve rejimin tabutundaki çivi” olacağını söyleyen ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’yla ilgili bir yorumu olup olmadığını sordum. Yanıtı şu: “Suriye rejimi ilelebet baki kalacak. Yeryüzündeki hiçbir güç onu yıkamaz. Tüm rejimler devrilecek ancak Suriye ayakta kalacak, çünkü Allah doğu yolda olanların yanında.”

Suriye’nin bu savaşa kurban giden sivil kayıplarının yanında son derece küçük de olsa, kesinlikle ordu da payına düşeni alıyor. Halep’te gördüğüm dört generalden üçü, 18 aydır süren çatışmalarda ciddi şekilde yaralanmış. Biri omzundan aldığı şarapnel yarasından sonra hala kolu askıda.

Askerlerin geçici komuta merkezinde televizyon var. Ekranda Suriye televizyonlarının kendi savaş yayınlarının yanı sıra, rejim karşıtı “Al Arabiya” ve BBC World kanalını dagördüm. Ve askerler, ordu, hızla ortaya çıkıyor. Komutanlarından çatışmanın durumuna dair günlük brifing alıyorlar. Yorum yapmak hoş karşılanmıyor ve gerçeklerin özgür olduğu kuşkulu. Her sohbet hükümet çizgisinde başlamalı: Ordu anavatanı saldırganlara karşı, İsrail’e direnen tek Arap ülkesi olduğu için Suriye’yi hedef alan uluslararası bir komploya karşı savunuyor. Dış düşmanlar önce hükümet karşıtı gösterileri destekledi ve ardından göstericilere silah verdi. Silahsız göstericilere karşı silah kullanan askerlere hiçbir şekilde değinilmiyor ve silahlı Suriyeli göstericilerin nasıl “yabancı” savaşçılara dönüştüğünün açıklaması yok.

Ancak Suriye ordusu ile temas etmek, bazen ayrıntıları istatistiklerden daha güçlü verebiliyor. 21 yaşındaki bir asker olan Ahmed, kardeşi er Muhammed İbrahim Davut’un bir keskin nişancı tarafından nasıl “şehit” edildiğini anlatıyor. Silah arkadaşı, “Asker kardeşimiz için üzgünüz ama o artık cennette,” diyor. Bir general, Şam’ın Duma semtinde Suriye ordusu teğmeni olan bir arkadaşını anlatıyor. Minibüsle yanına yanaşan adamlar gideceği yere kadar bırakmayı teklif etmişler, o da tüm iyi niyetiyle binmiş.

“Ertesi gün bulduk onu,” diyor general, “bedeni ikiye ayrılmış ve bir kanalizasyona atılmış.”

Robert Fisk: Başkan Mursi, hileli seçim ve Kahire’yi çalkalayan tilki hikayesi

Tahrir Meydanı’nda bir tilki var. Gür kuyruğu ve kalın kürküyle, her şeyi duyduğunu söylüyor. Ve diyor ki: Geçtiğimiz ayki seçimde, Mısırlı seçmenlerin yüzde 50,7’si oyunu Mübarek’in eski Başbakan’ı Ahmed Şefik’e verdi; yalnızca yüzde 49,3’ü Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi’nden Muhammed Mursi’ye verdi; ama ordu, Tahrir Meydanı’nda toplanan MK destekçilerinden öyle korkuyordu ki, zaferi Mursi’ye verdi.

Tilkiler aldatıcı olabilir. Ancak bu iyi bağlantılara sahip bir tilki ve Mursi’nin Mısır Askeri Konseyi’nin (SCAF) dört önde gelen üyesiyle seçim sonuçlarının açıklanmasından dört gün önce buluştuğunu ve başkanlığını yeni feshedilmiş mecliste değil anayasa mahkemesi önünde kabul etmeye razı olduğunu iddia ediyor—ki Cumartesi böyle yaptı. Bir yıl içinde yeni bir seçim olacağını söylüyor ama şüphem var.

Bu Reynard dedikodusunun ardında, Mısır ordusunun istihbarat servisinin, bazı SCAF üyelerinin (özellikle de Mursi ile buluşan dördünün) davranışı karşısında küplere bindiğine ve yozlaşmış olduğuna inandığı subaylardan kurtulmak için bir mini-devrim istediğine dair daha derin bir bilgi var – gerçekse eğer önemli bir haber. Bu genç askerler, kendilerine Yeni Liberal Subaylar diyorlar – 1952’de Kral Faruk’u deviren Özgür Subaylar Hareketi’nin farklı bir versiyonu.

Mevcut genç istihbarat subaylarının birçoğu, geçtiğimiz yılki Mısır devrimine sempati besliyordu – ve bunların pek çoğu, Mübarek’in ayrılmasından çok sonra bir Tahrir Meydanı gösterisi sırasında hükümetin keskin nişancılarınca vurularak öldürüldü. Yakında emekli olup yerini başkasına, söylendiğine göre bir başka saygı duyulan subay olan talihsiz bir ada sahip Ahmed Musad’a bırakacak olan, mevcut askeri istihbarat şefine hayranlar.

Tüm Kahire’nin “anlaşma” ile çalkalandığını söylemem gerek ve neredeyse her gazete Mursi’nin nasıl Başkan olduğuna dair bir versiyona sahip – yine de şunu da belirtmem gerekir ki hiç kimse tilki kadar ileri gitmedi. Örneğin, diyor ki, askeri istihbarat servisi – SCAF subaylarının bazıları gibi –, alışveriş merkezleri, bankalar ve büyük miktarlarda gayrimenkul de dahil, karlı dolaplarla Mısır ekonomisinin üçte birini elinde tutan generallerden kurtulmak istiyor. Mursi bu noktada nerede duruyor? Tilki bile bunu bilmiyor.

Ne de Şefik’in, seçim sonuçlarının açıklanmasından bir gün sonra, söylenene göre Suudi Arabistan’a bir umre ziyareti gerçekleştirmek için, neden Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittiğine dair inandırıcı bir açıklama var. Şefik’e karşı Mübarek dönemine dayanan bir davadan epeyce söz ediliyor.

Mursi-SCAF buluşmasında olmayan bir adam, diyor tilki, Muhammed el Baradey, ancak pekala Mursi’nin Başbakanı olması istenebilir. Nobel ödüllü eski nükleer “gözlemci” böylesi bir rolle ilgilenmediğini ifade etti. Baradey’in atanması Mursi’nin sokakları sakin tutmasına ve Mısır’ın Uluslararası Para Fonu IMF’yi ülkeye ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu borç parayı vermeye ikna edecek bir ekonomik plan çıkarmasına yardımcı olacak. Askeri istihbarat ile, bazıları Mübarek karşıtı devrim sırasında Mısırlı sivillere karşı işlenen suçlar için onları mahkeme önüne çıkaracak bir başka mini devrimden korkan içişleri bakanlığı personeli arasında, büyük bir gerilim olduğuna dair de söylentiler var.

Geçen yıl protestocuları dövmek için kullanılan sivil giyimli “baltacı” çetelerinin bazı Mısır köylerinde Hıristiyanların oy vermesini engellemek için kullanıldığına dair ısrarlı söylentiler var. İlginç şekilde, Sultan Faruk sekiz gün önce başkanlık seçiminin galibi açıklamadan önce seçim usulsüzlüklerini incelerken, köy seçmenlerinin oy verme merkezlerine gitmesini kimin engellediğini bilmediğini söyledi.

Bunların hepsi söylenti. Doğrulanabilir şeyler değil – ancak Mısır, Mısır basını (bunaltıcı Mübarek gazeteleri yıllarından sonra harika bir kurum) böylesine uydururken, kendisini katı gerçeklere teslim edecek bir ülke değil. Ancak inkar edilemez bir gerçek var. Devrimci bir hayvan olduğunu göstermek istediğinde, tilki arka ayağını kaldırdı. Ve ayağında bir yıllık çok ciddi bir yara vardı.