Nazi Almanya’sından Osmanlı Türkiye’sine, soykırımlar hep meraklı bakışların uzağında başlamıştır – Robert Fisk

Bu belgeler, Ermeni sürgünlerinin ve katliamlarının, Türkiye’nin ciddi askeri sıkıntılar yaşadığı ve savaşı kaybetmekle yüz yüze olduğu bir dönemde gerçekleştiği fikrini – ki Türk soykırım inkarcıları bu fikri yayıp duruyorlar – kesinlikle geçersiz kılıyor. Erzurum kararları Gelibolu’dan beş ay, Rusların Sarıkamış ormanlarında Türk güçlerini yenilgiye uğratmasından bir ay önce alınmıştı; yani Ermeni katliamları, Osmanlı devletinin varlığı tehlikeye düşmeden çok önce başlamıştı.

Birçokları Yahudi Soykırımının Naziler tarafından Vannsee’de, göl kenarındaki bir evde 20 Ocak 1942 günü planlandığına inanıyor. Birçok tarihçi halen Ermeni Soykırımının Osmanlı Türkleri tarafından İstanbul’da 1915’te başlatıldığını düşünüyor. Elbette, Avrupa Yahudilerinin kitlesel katliamının Almanların 1 Eylül 1939’da Polonya sınırını geçmesi ile başladığını ve Vannsee’den yedi ay önce, 1941’de Sovyetler Birliği boyunca devam ettiğini uzun süredir biliyoruz.

Okumaya devam et “Nazi Almanya’sından Osmanlı Türkiye’sine, soykırımlar hep meraklı bakışların uzağında başlamıştır – Robert Fisk”

Suudi Arabistan ve İsrail’in El Cezire’ye karşı neden birleştiğini merak ediyorsanız işte cevabı – Robert Fisk

may-saudi

Filistinliler için bir devlet talep eden onurlu İsrailliler hala var; krallıklarının üzerine kurulu olduğu gözü dönmüş Vahabiliğe karşı çıkan iyi eğitimli Suudiler var; ne İran’ın onların düşmanı ne de Suudi Arabistan’ın dostları olduğuna inanan milyonlarca Amerikalı var. Ama bugün sorun, hem Doğuda hem de Batıda hükümetlerimiz, dostlarımız değil.

Theresa May Suudilerin zoruna gitmesin diye bir raporu sümenaltı ettirdi bile. Biz de hala Ortadoğu’da neden savaşıyoruz diye merak ediyoruz.

Hem Suudiler hem de İsrailliler kapatılmasını istiyorsa El Cezire bir şeyi doğru yapıyor olmalı. İdamcı Suudiler ile işgalci İsraillileri yan yana getirebilmek, ne de olsa başarı sayılır.

Ama bu konuda fazla romantikleşmeyin. Paraya para demeyen Suudilerin hastalandıklarında İsrail’in en iyi hastanelerinde tedavi olmak için özel uçaklarıyla Tel Aviv’e uçtukları biliniyor. Suudi ve İsrailli savaş jetleri havalandığında, Sünnileri değil Şiileri – birincisi Yemen’de, ikincisi Suriye’de – bombalayacaklarından emin olabilirsiniz. Okumaya devam et “Suudi Arabistan ve İsrail’in El Cezire’ye karşı neden birleştiğini merak ediyorsanız işte cevabı – Robert Fisk”

‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk

merkel-den-erdogan-in-nazi-soylemleri-ne-cevap-261257-5

Özgür Politika

independent.co.uk

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Angela Merkel’in Almanya’sını Nazilere benzetmesi son derece yakışıksız. Berlin’in Türk politikacıların gösterilerini yasaklaması sonrasında Almanya’da “Nazi uygulamaları” olduğunu söylemişti Erdoğan. Kendisi bunu sürekli yapıyor. Mesele sırf, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın Yahudilerini imhası için Almanya’nın her gün nedamet getirmesi değil. Merkel’in Ortadoğu’dan mültecilerin ülkesine girişine izin veren sıra dışı ve insancıl, üstelik kendisine siyaseten kaybettiren kararının Hitler’in suçları için en samimi pişmanlık göstergesi olması da değil. Yakışıksızlık, Erdoğan’ın kendi ulusunun İkinci Dünya Savaşı sırasında ne yapıp edip tarafsız kalmayı başarmış olmasında. Okumaya devam et “‘Nazilik’ ile suçlanacak olan varsa Almanya değil Erdoğan’ın Türkiye’si – Robert Fisk”

Batı’da biz Türkiye’deki ölümler üzerinde bu yüzden durmuyoruz – Robert Fisk

IŞİD’i bombaladığını iddia ederek Kürtleri bombalayabilen, kendisi Suriye ve Irak’a asker konuşlandırırken ülkesinin “iç işlerine” hiçbir gücün müdahaleye kalkışmamasını isteyebilen biri, açık ki çok tehlikeli bir yolda yürüyordur.

Independent

bez-nazvu

Türkiye yalnız. Önce bunun arkasındaki ırkçı sebeplere bakalım. 39 kadın ve erkek yılbaşı günü Paris, Brüksel veya Berlin’de katledilmiş olsaydı, manşetler üç dört gün durulmazdı. Kurbanlar doğu Avrupalı olsa en fazla iki veya üç gün. Ama elbette olay Müslüman bir ülke olan – ve halkı her zaman Hıristiyanlar kadar beyaz olmayan –Türkiye’de olunca, manşetler birkaç saat sonra unuttu gitti. Nasıl olsa bizden değiller, dedi Batılılar. Okumaya devam et “Batı’da biz Türkiye’deki ölümler üzerinde bu yüzden durmuyoruz – Robert Fisk”

Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?

Geçtiğimiz Temmuz’daki başarısız darbe girişimin arkasında yatan patlamanın kendisi, son derece yüksek askeri kayıplarıyla bu faydasız savaş değil miydi? Sürgündeki Gülen’i ve takipçilerini boşverin. Bunun aslında hükümete karşı ordu tarafından tezgahlanmış bir saldırı – dilerseniz mini-devrim deyin – olduğunu herkes biliyor. Ve darbeye giden aylarda, ordu tamamen gereksiz bir savaşta, “barış süreci” bozularak tamamen siyasi gerekçelerle çıkarılan bir savaşta kayıplar veriyordu. Bu savaşla Türkiye için ne amaçlanıyordu? Veya Suriye içine sürülebilecek ve sonrasında da zaten sürülmüş olan ordu için?

20-kurdish-fighter-get.jpg

independent.co.uk

Çeviri: Serap Şen

Çatışma alanını dümdüz ediyorlar. Tel örgülerin ardında, kilometreler boyunca, Türk vinçleri ile kamyonlarının Nusaybin’den arta kalanları yıkıp döktüğünü görebilirsiniz: apartman blokları, dükkanlar, sokaklarda ezilmiş beton yığınları. Türk askerleri ve polisi, yaya ve zırhlı araçlar içinde, “yasak bölgede,” geçtiğimiz bahar 72 gün boyunca PKK tarafından zapt edilmiş olan, Türkiye’nin bu tarihi güneydoğu kentinin enkaza dönmüş arazileri üzerinde devriye geziyorlar.

Türk devletinin en azılı düşmanı, Kürdistan İşçi Partisi ve sınırın Suriye tarafında, Kamışlı’da onlar için faaliyet yürüten Kürt “Halk Savunma Birlikleri,” asla geri dönemeyecekler. Geri dönülecek bir yer olmayacak. Tel örgüden vinçlerde çalışan adamların, moloz taşıyan kamyonların fotoğrafını çekebilirsiniz. Okumaya devam et “Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?”

Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk

erdogan-turkey-is-entering-a-very-different-period-in-relations-with-russia

Independent

Pek de uzak olmayan bir süre önce, Putin’le “sıfırlama” düğmesine basmak isteyen Hillary Clinton’dı. Şimdi ise, etkileri çok daha büyük olacak şekilde, Erdoğan.

Sultan, Çar’ı St. Petersburg’daki tahtında görmeye gidiyor. Ve Şam Halifesi, BAAS Partisi politikasının işe yaradığını bir kez daha ispatladığına kanaat getirmiş vaziyette Suriye’den seyredecek. Politika mı? Bir saniye.

Türkiye’nin Suriye üzerindeki gücü – Arap Körfezi’nden para ve silahların iç savaşa aktarılmasındaki Pakistan benzeri rolü, IŞİD, el Kaide (veya Nusra Cephesi ya da Şam’ın Fethi ya da her ne ise) için kaçakçılık yolu olması – Şam için ciddi bir tehdit gibi görünürken, Türkiye’nin gizemli darbesi geliverdi, ordusu iğdiş edildi ve Sultan Erdoğan ülkesini NATO’dan Rusya Ana’ya doğru yanaştırmak için St. Petersburg’a koşturuyor.

Okumaya devam et “Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk”

Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk

pg-21-pakistan-3-epaPakistan ve Türkiye. Kuzey Batı’daki eski sınır şehri Peşaver’in dışında yaşanan üniversite katliamı, Başbakan Navaz Şerif’in “terörü zapt etmekten” halen ne kadar uzak olduğunun yeni bir işareti; Türkiye’nin daha da kibirli Başkanı Recep Tayyip Erdoğan içinse neler yaşanabileceğinin kötü bir işareti. Sınırlarının yabancı savaşçılar ve kaçakçılar tarafından Suriye’ye geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin verdikten sonra – tıpkı Pakistan’ın 1979’daki Sovyet işgali sonrası mücahitlerin Afganistan’a geçişine izin verdiği gibi – Türkiye şimdi halkına yönelik neredeyse Pakistan’daki kadar saldırı ile karşı karşıya. Okumaya devam et “Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk”

Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?

murdoch1Çeviren: Serap Güneş

Sanırım o bir halife, neredeyse Ortadoğulu cinsinden.

Arap diktatörleriyle ilgili tüm o berbat şeyleri duyar, sonra da onlarla tanıştığınızda cazibelerine tanık olursunuz. Hafız Esad bir keresinde babacan bir gülümseme ile elimi tutmuş ve uzun bir süre bırakmamıştı. O kadar da kötü olamayacağı kesin, diyecektim neredeyse kendi kendime. Bu 1982 Hama katliamından uzun süre önceydi. Kral Hüseyin beni arar ve “Beyefendi” diye hitap ederdi, diğer birçok gazeteciye yaptığı gibi. Bu hükümdarlar, kamuoyu önünde, sık sık bakanları ile şakalaşırlardı. Hatalar affedilebilirdi. Okumaya devam et “Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?”

Batı boş laflar etmeye devam ediyor, kazanansa Esad – Robert Fisk

Roma’daki toplantı, Suriye halkına ihaneti gizlemekten başka bir şey değildi

İhanet kokusu alıyorum. Çünkü – açık konuşalım – Suriye’deki savaşla ilgili anlatıda ters giden bir şeyler var. Bugün, en az Polonya’yı Yalta’da Stalin’e sattıklarında oldukları kadar dönek olan Batılı lordlarımız ve efendilerimiz, Beşar Esad’ı yok etmeye dönük ilkel güdüleri hakkında daha az, Suriye başkanını devirmek için savaşan isyancı güçler arasındaki çürütücü el Kaide varlığından duydukları korkuya dair daha fazla konuşmaya başladılar. Suriye trajedisi derinleştikçe, bu feci savaşın lanetine karşı ahlaki Batılı politikamız, onun halkına ihanete dönüştü.

Bu hafta Roma’da düzenlenen Suriye’nin Dostları toplantısını ve “Suriye halkını (aynen aktarıyorum) güçlendirme” ve Özgür Suriye Ordusu’nun “üst askeri komutasını” (ki öyle bir şey yok), bandaj ve radyolarla destekleme “taahhüdümüzü” (bu haber ajansı sakızına bayılıyorum) unutun.

Bu hüzünlü hikâye, sanırım tam olarak bir yıl önce, Clinton – şükür ki bir sonraki başkanlık seçimine kadar ABD politik karar alma mekanizmalarında yer almayacak – Rabat’taki CBS televizyonuna hayret verici ölçüde kaba bir beyanda bulduğunda başladı. Şam ve Halepli Suriyelilerin Esad karşıtı ayaklanmaya katılmayı reddetmesi konusunda cırladıktan sonra – görünüşe göre, Bin Ladin sonrası el Kaide lideri Ayman el Zevahiri’nin Suriye muhalefetini desteklediğine dair yakın tarihli bir açıklamasına göndermede bulunarak – şöyle sordu: “Suriye’de el Kaide’yi mi destekliyoruz? Suriye’de Hamas’ı mı destekliyoruz?”

İkiyüzlülük

Son derece korkunç olanı ise, dışişleri bakanımız olarak arzı endam eden ve Lübnan sahilindeki potansiyel petrol keşiflerini hüpletmek için Beyrut’a varmadan hemen önce Royal United Services Institute’ta Potsdam benzeri ikiyüzlülük kokan bir konuşma yapan, zavallı Lord Palmerson versiyonuydu.

İngiltere’nin Arap devrimlerine olan inancını kaybetmediğini iddia ederken – ülkeyi Stalin’e teslim ettikten sonra, Churchill de Polonya’ya vefası konusunda aşağı yukarı aynısını söylemişti – William Hague, Suriye’nin, militanlarca “çalınan” bir devrime en ciddi örnek olduğunu söyledi. Ülke, iddiasına göre, “dünyanın dört bir yanından cihadistlerin 1 numaralı destinasyonu” idi.

İnanılmaz. Bu neredeyse, en azından iki yıldır Suriye’deki “el Kaideli teröristler” hakkında aynını tekrarlayan Beşar Esad tarafından yapılmış bir konuşma gibi. İki ay öncesine kadar Mali’nin “terör merkezi” kabul edildiği gerçeğini bir yana bıraksak bile, bu zavallı Hague’un yapması için sıra dışı bir açıklama.

İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden Suriye’ye giden aşırı dinciler konusunda bir şeyler geveledikten sonra ekledi: “Suriye’ye ilk gittiklerinde bizim açımızdan tehdit arz etmeyebilirler ancak hayatta kalırlarsa, bazıları ideolojik olarak katılaşmış ve silah ve patlayıcı konusunda deneyim kazanmış olarak geri dönebilir. Suriye’deki çatışma ne kadar uzarsa, tehlike de o kadar büyük olacak.”

Yani diyorlar ki, haydi bu savaşa bir son verelim. Hague ve Lavrov artık isyancılarla rejim arasında “diyalog”dan başka ne için söz etsinler ki? Ancak isyancıların elindeki Suriye bölgelerinden gelen son haberler gerçekten de yağmalama ve mezhepsel insan kaçırma ve öldürme, fidye isteme ve intikam olaylarından söz ediyor. Bunlardan Atme (Türkiye sınırındaki bir isyancı üssü) kaynaklı bir haber, “güzel” devrimin yozlaştığını söylüyor. “Suriye’deki gerçek devrim sona erdi. İhanete uğradık,” diyor Ebu Muhammed (Agence France-Press tarafından “saygın bir isyancı lider” olarak tanımlanıyor). Şam’ın hükümet elindeki bölgelerinden bile, maddi veya siyasi taleplerle sayısız rehin alma olayı haberi geliyor.

El Nusra Cephesi savaşçıları ile diğer cihadistlerin sızması, mücadelenin laik doğasını o kadar kirletti ki, Esad’ın el Kaide’nin rejimin düşmanı olduğuna dair orijinal iddiaları korkutucu derecede gerçek görünmeye başladı. Özgür Suriye Ordusu ile Nusra arasında ve Nusra’nın kendi komandoları arasında çatışmalar yaşandı.

Batı geri çekiliyor

Esad’dan tiksinen Arap gazeteciler de bunun çok iyi farkında, özellikle de Nusra Selimiye’de onlarca sivilin hayatını kaybettiği bir bombalı araç saldırısının sorumluluğunu üstlendiğinden bu yana. “Bu hareketin, terörist yöntemlerle işlediği suçlar ve kuşkulu vatanseverliğiyle, devrimin içine sızmasına izin verilmemelidir,” diye yazıyor Al-Hayat’ta Hazim Sagiye. “Devrime yardım edebilecek yabancı ülkelere kapının kapanmasına neden oluyor. Suriye devrimini azınlıklardan – Alevi, Kürt, Hıristiyan, Dürzü ve İsmaili – uzaklaştırmakla kalmıyor, sivil bir devlete inanan Sünnileri de soğutuyor.” Ne kadar doğru.

Ödüllü Reuters foto muhabiri Goran Tomaseviç, henüz geçen hafta Şam’dan enfes bir haber geçti. “Şam’daki isyancı savaşçılar disiplinli, yetenekli ve cesur,” diyordu. “Onları grup halde karmaşık saldırılar düzenlerken, lojistik sorununu çözerken, yaralılarını tedavi ederken ve gözlerimin önünde ölürken gördüm. Ama kesintisiz, adrese teslim hassasiyetteki top, tank ve keskin nişancı ateşi gösteriyor ki, diğer taraftaki Başkan Beşar Esad’ın askerleri de çok disiplinli, çok cesur ve daha da önemlisi çok daha iyi silahlanmış durumda.”

Yani iki taraf da halen kazanabileceğini düşünüyor – savaş da böylelikle devam ediyor. Ancak Batı geri çekiliyor. İsyancıların desteklenmesini unutun. Korkak Obama bile generallerine karşı durdu ve onların iyi adamları/kötü adamları silahlandırmasını yasakladı. Şimdi Esad ile düşmanları arasında Yalta benzeri görüşmeler için mızıldanmalar başlayacaktır. “O denli korkunç bir kan deryası ortaya çıktı ki, Esad’a olan düşmanlığımız bile ortak insanlığa karşı ikincil olmalıdır.” Palmerson-Hague’un şablon olarak işine yaramaz mı?

Sadece birkaç hafta içinde yanılmış olduğumun ortaya çıkması riskini alarak, küçük bir de ek yapmalıyım. Geçen hafta Beyrut’ta ateşli bir Esad karşına rastladım. “Sanırım Esad kazanabilir,” dedi. Cidden.

Ortadoğu konusunda tavsiyeler – ‘bardağı taşıran son noktaya’ klişelerle ulaştık – Robert Fisk

Suriye’nin isyancıları sürekli olarak “yaklaşırken” dikkatli olmalısınız

Suriye

Mısır’da demokrasiye giden yolun çantada keklik olduğunu düşündüğümüz günleri hatırlıyor musunuz? Batı eğitimli Muhammed Mursi, insanları gelip Hüsnü Mübarek’in eski başkanlık sarayında kendisiyle tanışmaya davet etmişti, “Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi”ndeki gösteriş düşkünü askerler emekliye sevk edilmişti ve Uluslararası Para Fonu, Mısır’a cömert yardımlar bahşetmeyi planlıyordu. Ortadoğu’nun iyimserleri, 2012 ortalarında ne kadar da mutluydu.

Yan kapı Libya, özgürlük, istikrar ve Arap dünyasının en bereketli petrol üreticilerinden birinde Batı için yeni bir yuva vaat ederek Batı yanlısı laik Mahmud Cibril için bir zafer yarattı. ABD’li diplomatların neredeyse korumasız gezebilecekleri bir yerdi.

Tunus’ta, İslamcı bir parti iktidar olabilirdi, ne de olsa “ılımlı” bir yönetimdi – yani ne istiyorsak yapacağını düşünüyorduk; öte yandan Suudi ve Bahreyn otokrasisi, Obama ile Camerun’un desteği ile, Şii ayaklanmasından geriye kalan ne varsa sessiz bir şekilde bastırdılar ve demokrasinin müreffeh Arap ülkelerinde o kadar da hoş karşılanmadığını hatırlattılar bize. Demokrasi yoksullar içindi.

Yaklaşma

Dolayısıyla, Suriye’de de öyle. Geçtiğimiz yılın bahar ayları itibariyle, Batılı yorumlar Beşar Esad’ın işinin bittiği yönündeydi. Fransız Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’a göre “Bu dünya üzerinde yaşamayı” hak etmiyordu. “İktidardan inmeli”, “çekilmeliydi”. Rejiminin yalnızca haftalarca, belki de günlerce ömrü kalmıştı. İşte burası “bardağı taşıran son noktaydı”.

Ardından yaz itibariyle, “bardağı taşıran son nokta” gelip de geçtiğinde, Esad’ın “kendi halkına karşı” gaz kullanmak üzere olduğunu söylediler bize. Veya kimyasal silahların “yanlış ellere düşmüş” olabileceğini (yani “doğru eller” halen Esad’ınkiler oluyor).

Suriye’nin isyancıları sürekli “yaklaşıyordu” – Humus’a, sonra Şam’a, ardından Halep’e, sonra tekrar Şam’a. Batı isyancıları destekledi. Katar ve Suudi Arabistan’dan gani gani para ve silah; Obama, Clinton, zavallı Hague ve Hollande’dan, tüm bu iyilik fabrikasından ise (isyancılar arasında pek çok Selefi, infazcı, mezhep katili ve bir vakada da, savaşmakta oldukları rejime pek benzer şekilde kafa kesen bir çocuk olduğunu görene dek) moral destek geliyordu. İyilik fabrikası, bir miktar çark etmek zorunda kaldı. ABD, iyi ve laik isyancıları hala destekliyordu ama korkunç Selefi isyancılar artık “terör örgütü” olarak değerlendiriliyordu.

Ve zavallı yaşlı Lübnan, bu kez Suriye’deki şiddetin kendi komşu bölgelerine “sıçraması” yüzünden, 40 yıldan az bir süre içinde ikinci kez iç savaşın eşiğindeydi.

Lübnan’ın mezhep yapısı da Suriye ile aynı değil miydi? Lübnan Hizbullah’ı Esad’ın müttefiki değil miydi? Lübnan’ın Sünnileri Suriyeli isyancıları desteklemiyor muydu? Hepsi doğru. Ancak Lübnanlılar 1975-1990 arasına dönmek için fazla akıllı ve iyi eğitimliydiler. Elbette İran da bombalanmak üzereydi, çünkü nükleer silah üretiyordu, en azından üretmek üzereydi veya bir ay, bir yıl veya on yıl içinde üretebilirdi.

Terör

Obama İran’ı bombalamayabilirdi, bunu gerçekten istemiyordu, ama “tüm seçenekler masadaydı”. Ve elbette, nükleer silah üretebileceği veya üretme sürecinde olduğu veya altı ay ya da bir yıl ya da birkaç yıl içinde sahip olabileceği için İran’ı bombalamak isteyen İsrail için de “tüm seçenekler masadaydı.” Netanyahu’nun “fırsat penceresi”, söylendiğine göre ABD başkanlık seçimine değin sürecekti. Ve bu saçmalık sürdü, ta ki… ta ki İran’ın nükleer silah ürettiğine veya üretiyor olabileceğine ya da üretebileceğine dair yeniden uyarıldığımız ABD başkanlık seçimine değin.

İsrail, Hizbullah’ın binlerce füzeye sahip olması nedeniyle Lübnan’ı; Filistinlilerin binlerce füzeye sahip olması nedeniyle ise Gazze’yi tehdit etti. Ve okurlarını “teröre” karşı bu iki savaş konusunda hazırlayanların pek çoğu, Amerikalı klonlarının yanı sıra, İsrailli gazetecilerdi. Sonunda, İsrail ile Hamas arasında, Batı’nın babacan müttefiki Mursi’nin, Filistinlileri, Netanyahu’nun da kederle kabul ettiği bir ateşkese uymaya ikna etmesiyle son bulan, tatmin edicilikten büyük ölçüde uzak (İsrail’in bakış açısına göre) bir çatışma patlak verdi ancak Lübnan bombalanmadı. Böylelikle bu durum, Filistin’in Ürdün Nehri’nden denize kadar var olması gerektiğini ilan eden Halit Meşal’in prestijini yükseltti. Yani, artık İsrail meftaydı. Tıpkı yakında istifa edecek olan İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ve onun ahbaplarının çok uzun bir süredir söylemekte olduğu gibi, İsrail, deniz ile Ürdün Nehri arasında var olmalıydı. Yani, artık Filistin meftaydı. Her ikisinin de isteği olursa, nehir ile deniz arasında sadece açık bir mezar olacağına işaret etme işi, cesur ve yaşlı İsrailli Uri Avnery’ye kaldı.

Miadı dolmuş bir dil

Böyle böyle, yıl sonunda, Mursi’nin Müslüman ve Hıristiyan halka aynı şekilde hizmet etmeyi vaat ettiği ülkenin laik nüfusu üzerine çok tehlikeli bir anayasa doğrultulurken, dost canlısı ve babacan Muhammed Mursi, Mübarek’i oynuyor ve eskiden kalan ne kadar diktatoryal güç varsa kendinde topluyordu. Libya’da, ABD’nin düşündüğünden de çok düşmanı olduğu açığa çıktı; büyükelçi, El Kaide tarzı bir milis grubu tarafından öldürüldü.

Aslında, Usame Bin Ladin 2011’de bir ABD suikastıyla öldürüldüğünde siyasal olarak çoktan iflas etmiş olan El Kaide, Obama’nın yeniden seçilmesi öncesinde Beyaz Saray tarafından neredeyse gündemden düşürülmüştü. Ancak film canavarlarının pek sevdiği huyu edinen Vahabilik, kendini farklı ülkelerde farklı şekillerde yeniden yaratmaya başladı. Afganistan’ın yerini Mali aldı, tıpkı Yemen’in yerini Libya’nın ve Irak’ın yerini Suriye’nin alması gibi.

Ortadoğu hükümdarlarına, diktatörlerine, Batılı pozculara, televizyon sunucularına ve gazetecilere benden tavsiye. 2013’te şu sözleri veya ifadeleri kullanmayın: ılımlı, demokrasi, iktidarı bırakma, iktidardan çekilme, bardağı taşıran son nokta, yanlış ellere geçme, yaklaşma, sıçrama, seçenekler masada veya terör, terör, terör, terör. Gerçekleşmesi zor bir umut mu? Şüphesiz. İyilik fabrikasından, halihazırda amaçlarına hizmet etmiş olan bu klişelerin yerini alacak daha nice klişe duymaya devam edeceğiz.