Robert Fisk: Başkan Mursi, hileli seçim ve Kahire’yi çalkalayan tilki hikayesi

Tahrir Meydanı’nda bir tilki var. Gür kuyruğu ve kalın kürküyle, her şeyi duyduğunu söylüyor. Ve diyor ki: Geçtiğimiz ayki seçimde, Mısırlı seçmenlerin yüzde 50,7’si oyunu Mübarek’in eski Başbakan’ı Ahmed Şefik’e verdi; yalnızca yüzde 49,3’ü Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi’nden Muhammed Mursi’ye verdi; ama ordu, Tahrir Meydanı’nda toplanan MK destekçilerinden öyle korkuyordu ki, zaferi Mursi’ye verdi.

Tilkiler aldatıcı olabilir. Ancak bu iyi bağlantılara sahip bir tilki ve Mursi’nin Mısır Askeri Konseyi’nin (SCAF) dört önde gelen üyesiyle seçim sonuçlarının açıklanmasından dört gün önce buluştuğunu ve başkanlığını yeni feshedilmiş mecliste değil anayasa mahkemesi önünde kabul etmeye razı olduğunu iddia ediyor—ki Cumartesi böyle yaptı. Bir yıl içinde yeni bir seçim olacağını söylüyor ama şüphem var.

Bu Reynard dedikodusunun ardında, Mısır ordusunun istihbarat servisinin, bazı SCAF üyelerinin (özellikle de Mursi ile buluşan dördünün) davranışı karşısında küplere bindiğine ve yozlaşmış olduğuna inandığı subaylardan kurtulmak için bir mini-devrim istediğine dair daha derin bir bilgi var – gerçekse eğer önemli bir haber. Bu genç askerler, kendilerine Yeni Liberal Subaylar diyorlar – 1952’de Kral Faruk’u deviren Özgür Subaylar Hareketi’nin farklı bir versiyonu.

Mevcut genç istihbarat subaylarının birçoğu, geçtiğimiz yılki Mısır devrimine sempati besliyordu – ve bunların pek çoğu, Mübarek’in ayrılmasından çok sonra bir Tahrir Meydanı gösterisi sırasında hükümetin keskin nişancılarınca vurularak öldürüldü. Yakında emekli olup yerini başkasına, söylendiğine göre bir başka saygı duyulan subay olan talihsiz bir ada sahip Ahmed Musad’a bırakacak olan, mevcut askeri istihbarat şefine hayranlar.

Tüm Kahire’nin “anlaşma” ile çalkalandığını söylemem gerek ve neredeyse her gazete Mursi’nin nasıl Başkan olduğuna dair bir versiyona sahip – yine de şunu da belirtmem gerekir ki hiç kimse tilki kadar ileri gitmedi. Örneğin, diyor ki, askeri istihbarat servisi – SCAF subaylarının bazıları gibi –, alışveriş merkezleri, bankalar ve büyük miktarlarda gayrimenkul de dahil, karlı dolaplarla Mısır ekonomisinin üçte birini elinde tutan generallerden kurtulmak istiyor. Mursi bu noktada nerede duruyor? Tilki bile bunu bilmiyor.

Ne de Şefik’in, seçim sonuçlarının açıklanmasından bir gün sonra, söylenene göre Suudi Arabistan’a bir umre ziyareti gerçekleştirmek için, neden Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittiğine dair inandırıcı bir açıklama var. Şefik’e karşı Mübarek dönemine dayanan bir davadan epeyce söz ediliyor.

Mursi-SCAF buluşmasında olmayan bir adam, diyor tilki, Muhammed el Baradey, ancak pekala Mursi’nin Başbakanı olması istenebilir. Nobel ödüllü eski nükleer “gözlemci” böylesi bir rolle ilgilenmediğini ifade etti. Baradey’in atanması Mursi’nin sokakları sakin tutmasına ve Mısır’ın Uluslararası Para Fonu IMF’yi ülkeye ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu borç parayı vermeye ikna edecek bir ekonomik plan çıkarmasına yardımcı olacak. Askeri istihbarat ile, bazıları Mübarek karşıtı devrim sırasında Mısırlı sivillere karşı işlenen suçlar için onları mahkeme önüne çıkaracak bir başka mini devrimden korkan içişleri bakanlığı personeli arasında, büyük bir gerilim olduğuna dair de söylentiler var.

Geçen yıl protestocuları dövmek için kullanılan sivil giyimli “baltacı” çetelerinin bazı Mısır köylerinde Hıristiyanların oy vermesini engellemek için kullanıldığına dair ısrarlı söylentiler var. İlginç şekilde, Sultan Faruk sekiz gün önce başkanlık seçiminin galibi açıklamadan önce seçim usulsüzlüklerini incelerken, köy seçmenlerinin oy verme merkezlerine gitmesini kimin engellediğini bilmediğini söyledi.

Bunların hepsi söylenti. Doğrulanabilir şeyler değil – ancak Mısır, Mısır basını (bunaltıcı Mübarek gazeteleri yıllarından sonra harika bir kurum) böylesine uydururken, kendisini katı gerçeklere teslim edecek bir ülke değil. Ancak inkar edilemez bir gerçek var. Devrimci bir hayvan olduğunu göstermek istediğinde, tilki arka ayağını kaldırdı. Ve ayağında bir yıllık çok ciddi bir yara vardı.

Reklamlar

Robert Fisk: Ortadoğu neden asla eskisi gibi olamaz?

Filistinliler devlet statüsü kazanmayacaklar ama ‘barış sürecini’ tarihe geçirecekler.

Salı, 20 Eylül 2011

Filistinliler bu hafta devlet statüsü almayacak. Ama–Genel Kurul’da yeterli oyu alırlarsa ve Mahmud Abbas ABD-İsrail gücü karşısında karakteristik adiliğine yenik düşmezse–devlet statüsünü hakkettiklerini kanıtlayacaklar. Ve Araplar için İsrail’in–kolonilerini çalınmış topraklara genişletirken–“fiili gerçekler” demeyi pek sevdiği şeyi tesis edecekler: Birleşik Devletler ve İsrail bir daha asla parmaklarını şıklatınca Arapların hazrola geçmesini bekleyemeyecek. ABD Ortadoğu’daki etkisi yitirdi. Artık bitti: “Barış süreci”, “yol haritası”, “Oslo anlaşması”, tarihteki tüm hırgür.

Kişisel olarak, “Filistin”in, İsrail kendi kolonyal projeleri için Arap topraklarının bu kadarını çalmışken kurulması imkansız bir hayali devlet olduğunu düşünüyorum. İnanmazsanız gidip Batı Şeria’ya bakın. İsrail’in yoğun Yahudi kolonileri, Filistinlilerin evlerinin bir kattan fazla olmamasına yönelik habis inşaat kısıtlamaları ve ceza olarak kanalizasyon sistemlerini bile kapatması, Ürdün sınırı ötesindeki “karantina kordonu”, sadece İsrailli yerleşimcilerin kullanabildiği yollar, Batı Şeria haritasını kaza geçirmiş bir arabanın ezilmiş ön camına çevirdi. Bazen, “Büyük İsrail”in mevcudiyetini engelleyen tek şeyin, bu belalı Filistinlilerin dik kafalılığı olduğundan şüpheleniyorum.

Ama şu an çok daha önemli meselelerden konuşuyoruz. BM’deki bu oylama–Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi, pek farkı yok–Batı’yı bölecek–Amerikalılarla Avrupalıları ve daha birçok ülkeyi–ve Arapları Amerikalılardan ayıracak. Avrupa Birliği içindeki çatlakları iyice ortaya çıkaracak; doğu ile batı Avrupalılar arasında, Almanya ve Fransa arasında (birincisi bilindik tarihsel sebeplerle İsrail’i destekliyor, ikincisi Filistinlilerin çektiklerinden usanmış) ve, elbette, İsrail ile AB arasında.

İsrail’in on yıllardır süren  askeri gaddarlığı ile kolonizasyonu, dünyada büyük bir öfke birikimi yarattı; milyonlarca Avrupalı, Yahudi soykırımı konusundaki sorumluluklarının bilincinde ve Müslüman ülkelerin şiddetinin gayet farkında oldukları halde, artık eleştirilerini antisemitik damgası yeme korkularına teslim etmiyorlar. Batı’da Yahudilerin yanı sıra Müslümanlara ve Afrikalılara karşı ırkçılık var–korkarım hep olacak. Ama içinde hiçbir Arap Müslüman Filistinlinin yaşayamadığı Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleri, ırkçılık göstergesi değilse ne?

İsrail elbette bu trajedide pay sahibi. Halkını cehennem azabına giden bu yola sürükleyen, Tunus ve Mısır’da demokrasi olasılığı karşısında iç karartıcı bir korkunun sardığı–bu konuda korkunç Suudi Arabistan ile ortak olması nasıl da tipik–, çıldırmış İsrail hükümeti ve onun geçen yıl Gazze filosunda dokuz Türk’ü öldürdüğü için özür dilememesi ve aynı şekilde Mısır’dan Filistinli akını sırasında beş polisini öldürdüğü için özür dilememesi.

Böylelikle, sadece 12 ay gibi kısa bir süre içinde, bölgedeki yegane müttefikleri Türkiye ve Mısır’a veda etti. İsrail kabinesi hem Ehud Barak gibi akıllı, dengeli insanlardan hem de İsrail’in Ahmedinejad’ı olan Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman gibi aptallardan oluşuyor. Alayı bir kenara bırakırsak, İsrail bundan daha iyisini hak ediyor.

İsrail devleti haksız bir şekilde kurulmuş olabilir–Filistin diasporası bunun kanıtıdır–ama yasal olarak kuruldu. Ve kurucuları Ürdün Kralı Abdullah’la 1948-49 savaşından sonra Filistin’i Yahudiler ile Araplar arasında bölmek için bir anlaşma yapmayı becerdiler. Ama Filistin’in kaderi konusunda kararı veren BM oldu. Kurulması için ilk oyu Amerikalıların verdiği İsrail’i 29 Kasım 1947’de tanıdı. Şimdi–tarihin büyük bir ironisi ile–BM’nin Filistinli Araplara yasallık vermesini engellemek isteyen İsrail–ve böyle bir tanımaya karşı ilk oyu verecek olan da Amerika.

İsrail’in var olma hakkı var mı? Bu soru, İsrail’in sözde destekçileri tarafından düzenli olarak ve aptalca bir şekilde temcit pilavı gibi ortaya sürülüyor; benim içinse, giderek daha nadir olsa da düzenli olarak. Devletlere var olma hakkını–insanlar değil–diğer devletler verir. Bireylerin bunu yapabilmesi için bir harita görmeleri gereklidir. Coğrafi olarak, İsrail tam olarak neresi? Doğu sınırının neresi olduğunu bilmeyen ve açıklamayacak olan dünya üzerindeki tek devlet o. Eski BM silahsız hattı mı, Abbas’ın çok sevdiği ve Netanyahu’nun nefret ettiği 1967 sınırı mı yoksa Filistin Batı Şeria’sından yerleşimler çıkarıldığında kalan şey mi ya da Batı Şeria’nın tamamı mı?

Bana İngiltere, Galler, İskoçya, Kuzey İrlanda’yı içeren bir Birleşik Krallık haritası gösterin, onun var olma hakkı vardır. Ama bana, bağımsız İrlanda’nın 26 ilini içine aldığını iddia eden ve Dublin’i bir İrlanda şehri değil İngiliz şehri olarak gösteren bir BK haritası gösterin, o zaman hayır derim, bu devletin bu genişletilmiş sınırlar içinde var olmaya hakkı yoktur. Bu böyledir, çünkü İsrail söz konusu olduğunda, neredeyse her Batılı elçilik, ABD ve İngiliz elçilikleri de dahil, Tel Aviv’dedir, Kudüs’te değil.

Yeni Ortadoğu’da, Arap Uyanışının ve özgür insanların onur ve özgürlük için başkaldırısının ortasında, bu BM oylaması–Genel Kurul’dan geçecek, Güvenlik Konseyi’ne giderse Amerika tarafından veto edilecek–bir tür dönüm noktası teşkil ediyor; yalnızca yeni bir sayfa değil, ama imparatorluğun çöküşü. ABD dış politikası İsrail’e o kadar bağımlı hale geldi ki, Kongre üyelerinin neredeyse tümü İsrail’den öylesine korkar hale geldi ki–İsrail’i Amerika’dan daha fazla sevecek ölçüde–Amerika bu hafta Woodrow Wilson’u ve onun ulusların kaderini tayini konusundaki 14 ilkesini bağrından çıkarmış bir ulus olarak değil, Nazizm’e, Faşizme ve Japon militarizmine karşı savaşmış bir ulus olarak değil, Kurucu Babaların temsil ettiğini söyledikleri özgürlük neferi olarak değil–Başkanı, Müslüman dünyaya yeni bir yakınlık vaat ettikten sonra, sadece devlet statüsü isteyen bir halk karşısında işgalci bir gücü desteklemeye zorlanan cimri, bencil, korkmuş bir devlet olarak boy gösterecek.

“Zavallı yaşlı Obama” mı demeliyiz, tıpkı geçmişte yaptığımız gibi? Böyle düşünmüyorum. Söylevde ve gösterişte üstüne olmayan, seçilir seçilmez İstanbul ve Kahire’ye yalancı aşkını sunan Obama, bu hafta yeniden seçilmesinin Ortadoğu’nun geleceğinden daha önemli olduğunu, iktidarda kalma konusundaki kişisel hırsının işgal altındaki bir halkın acılarından önde geldiğini kanıtlayacak. Sadece bu bağlamda bile, böylesine yüksek ilkesel duruş beklenen bir adamın böylesine korkak çıkması tuhaf. Arapların, İsrail ile Amerika’nın savunuculuğunu yaptıklarını iddia ettikleri aynı hak ve özgürlükleri talep ettiği yeni Ortadoğu’da, bu büyük bir trajedi.

ABD’nin İsrail’in karşısına dikilip “Filistin”de adil bir barışta ısrar edememesinin sorumlusu Irak savaşının kahramanı Blair’dir aynı zamanda. Diktatörlerinin bu kadar uzun iktidarda kalmasına ve dolayısıyla yolu yanlış sınırlarla, eski dogmalarla ve petrolle tıkamasına izin verdikleri için Araplar da suçlu (“yeni” “Filistin”in kendi halkı için bir cennet olacağına inanmayalım). BM’de Filistin’in devlet statüsünü, tüm güvenlik ve barış ve diğer BM üyelerini tanınma zorunlulukları ile birlikte, hoş karşılaması gereken İsrail de suçlu. Ama hayır. Oyun kaybedildi. Amerika’nın Ortadoğu’daki siyasi gücü bu hafta İsrail uğruna sıfırlanacak. Özgürlük adına ne de büyük bir feda…

The Independent

Özgürlük artık tüm Arap dünyası için bir beklenti – Robert Fisk

Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde, Amerikalı diplomatlar – Beyrut, Kudüs, Kahire ve diğer şehirlerdeki ABD konsolosları – bölgedeki sivil kuruluşlar ve binlerce Amerikalı misyoner, Dışişleri Bakanlığı ile Başkan Wilson’a Fas’ın kıyılarından başlayıp Mezopotamya ve İran’ın sınırlarına kadar uzanacak tek bir modern Arap devletinin kurulması için yalvardılar. Bunun, Müslüman dünyanın büyük bir kısmını Avrupa ve Batı’nın demokratik eksenine çekeceğine inanıyorlardı.

Ortadoğu’yu çoktan paylaştırmış olan Sykes-Picot anlaşması, ölmekte olan Woodrow Wilson ve Amerika’nın izolasyonizme kayışı, böyle fantastik bir fikri elbette olanaksız kılıyordu. Hem, kim bilir, belki de bazı Araplar, Roma’nın, on yıl sonra da  Madrid ve Berlin’in “medeniyetini”, Avrupa’nın başka yerlerindeki sözüm ona çökmüş demokrasilere tercih edebilirdi. Sonunda, İkinci Dünya Savaşı Tunus, Libya, Mısır ve Lübnan’ı yaraladı ve geri kalanı ise nispeten yara almadan atlattı. Ama tarihin akışı başka olsaydı neler olabileceğine bakmanın vaktidir. Çünkü gelecekte Fas’tan İran-Irak sınırına pasaportlarımızda vizesiz seyahat edebilme olasılığı var. Arapların bunu ne hızla başaracağı ise, elbette başka bir mesele.

Kesin olan şey ise, bölgeyi baştanbaşa etkileyen olağandışı fırtına ve bildiğimiz Arap dünyasındaki dikkate şayan değişim. Ortadoğu’nun kanseri durumundaki çürümüş, yoz diktatörlüklerden bir halk yeniden doğuyor. Kansız ve şiddetsiz değil. Ama en sonunda Araplar da aydınlığa çıkabilecekler. Her Arap arkadaşım geçen haftalar boyunca bana tam olarak şuna benzer şeyler söyledi: “Bunu görecek kadar yaşayacağımı hiç düşünmemiştim.”

Sarsıntıların depreme ve depremin de büyük yarıklara dönüşmesine tanık olduk. Tunus’tan Mısır’a, Libya’ya, Yemen’e – belki de özgürlüğe 48 saat kalmış olan – Fas’a ve Bahreyn’e ve  evet, hem de Suriye’ye kadar, genç ve cesur insanlar dünyaya özgürlük istediklerini haykırdılar. Ve özgürlüğe, önümüzdeki hafta ve aylarda, kesinlikle ulaşacaklar. Bunlar ümitli sözler ama söylerken çok dikkatli olunmalı.

David Cameron’un tüm özgüvenine rağmen, Libya’nın mutlu sonla biteceğinden pek emin değilim. Hatta, Kaddafi birliklerine beyhude ve abes ABD saldırıları – 1986’da düzenlenen ve Kaddafi’nin evlatlığının ölmesine yol açan saldırılarla neredeyse aynı – Obama’nın niyetinin rejimin tasfiyesi olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde göstermesine rağmen, bu işin sonunda nasıl biteceğinden bile emin değilim. Bahreyn’in, özellikle de Suudi Arabistan – eleştirilerden neredeyse İsrail kadar muaf olan dokunulmaz ülke – askeri birlikler gönderiyorken, kolayca demokrasiye geçebileceğinden de emin değilim.

Bugünkü sokak başkaldırılarına, Bush-Blair fantezisi Irak’ın “özgürleşmesinin” – ki sonu ülkenin tamamen İran kontrolüne girmesi olmuştur – yol gösterdiğine inanan Robert Skidelsky’nin benzerlerinin mızıldanmalarını da elbette fark ettim. “Ama Batı demokrasilerinin özgürlük ve düzen bileşimi, kısa vadede kopyalanamayacak uzun bir tarihin eseridir,” diyordu. “Batılı olmayan birçok halk, hayatlarını daha yaşanılır kılmak için, yöneticilerinin kişisel erdemlerine bel bağlıyor, onların gücünü kısıtlayan anayasal sınırlara değil.” Bununla ne kastedildiğini anlıyorum. Araplara demokrasi konusunda güvenilemez – demokrasiye biz kendini beğenmiş Batılılar veya, hımmm, tabi ki İsrailliler gibi hazır değiller. Bu tıpkı İsrail’in “Ortadoğu’da tek demokrasi biziz” deyip – ki gerçekten de bunu söylüyor – sonra da Amerikalılara Mübarek’i iktidarda tutması için yalvarmasına benziyor. Ki Ocak’ta olan tam da budur.

İsrail vakası incelenmeye değer. Genellikle kayda değer bir ileri görüşlülüğe sahip olsalar da, İsrail hükümeti ve diplomatları ile yabancı ülkelerdeki destekçileri, Arap dünyasında esen fırtına karşısında ümitsiz şekilde tembel ve beceriksiz kaldılar. Yeni ve demokratik bir Mısır’ı teşvik etmek yerine, kasvetli bir şekilde olayların gelip geçiciliğinden dem vurdular. İsrail hükümeti için, şimdi öyle görünüyor ki, pek çok kez Hitler’e benzettiği diktatörlerin iktidardan düşmesi, kalmasından daha kötüymüş. Sorunun nerde olduğunu görebiliyoruz. Mübarek, İsrail’in – Washington üzerinden verilen – emirlerine itaat edebilir. Yeni bir başkan ise böyle bir baskı altında olmayacak. Mısır’daki seçmenler Gazze ablukasından hoşlanmıyorlar. Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimcilerin Arap topraklarını gasp etmesi konusunda öfkeliler. Washington’dan gelen rüşvetler ne kadar büyük olursa olsun, seçilmiş hiçbir Mısır başkanı bu tür bir ilişkiyi daha fazla sürdüremeyecektir.

Rüşvetten söz etmişken; en büyük rüşvet, krallığı içinde neredeyse 150 milyar dolar dağıtan Suudi monarşisi tarafından halkının gazabına uğramama ümidi ile geçen hafta verildi – elbette senet karşılığında. Kim bilir, belki bir süre işe yarar. Ama hep dediğim gibi, Suudi Arabistan’a dikkat edin. Gözlerinizi ondan ayırmayın.

Ancak unutmamamız gereken masal, “teröre karşı savaş”tır. Obama’nın ekibinden aylardır çıt yok. Sizce de garip değil mi? El Kaide’den Mısır konusunda tek duyduğum Mübarek’in devrilmesi konusunda bir çağrıydı. O da kendi halkı tarafından devrildikten bir hafta sonra. Mağaradaki adamdan gelen son mektup, Arap dünyasının kahraman halklarına devrimlerinin İslami kökenlerini hatırlatmak üzerine idi; Mısır, Tunus, Libya, Yemen, Bahreyn ve diğer ülke halkları için şaşırtıcı olmalı. Çünkü tek istedikleri özgürlük ve demokrasi. Bu bir bakıma Skidelsky’ye de bir cevap var. Hepsinin yalan söylediğine mi inanıyor? Eğer öyleyse, neden?

Dediğim gibi, daha çok kan akacak. Ve yeni demokrasileri çağa uygun diktatörlüklere dönüştürmek isteyenler de olacak. Ama Araplar ışığın ucunu gördü bir kere.

22 Mart 2011

Independent gazetesi

Ermeni soykırımının canlı kanıtı – Robert Fisk

ABD Türkiye’nin 1915’te 1,5 milyon Ermeni’yi katletmesinin soykırım olduğunu inkar etmek istiyor. Ancak kanıtlar orada, Beyrut yakınındaki bir tepede yer alan yetimhanede duruyor

Salı, 9 Mart 2010

Ucuz betondan yapılma bir dikdörtgenle işaretlenmiş, sarı yaban zambakları ile donatılmış küçücük bir mezar. İçinde yatanlar, 1915 büyük soykırımının Ermeni yetimleri olan, Türk otoriteleri onları Beyrut’un yukarısındaki dönüştürülmüş bir Katolik kolejinde “Türkleştirmeye” çalışırken kolera ve açlıktan ölmüş 300 kadar çocuğun toza dönüşmüş kemikleri, kafatasları ve uyluk kemikleri. Bu, ironik şekilde güzel taş okulun kalabalık yatakhanesinde yaşamış 1200 çocuğun – üç ila 15 yaş arasında – Türklerin Ermenilere karşı 1915’te soykırım uyguladığını kanıtlayan neredeyse hiç bilinmeyen hikâyesi. Okumaya devam et “Ermeni soykırımının canlı kanıtı – Robert Fisk”

İsrail ilk Soykırım’ı daha fazla inkar edemez – Robert Fisk

Ermeni soykırımının tanınması, ahlaki ve eğitici devasa bir eylemdir

Cumartesi, 30 Ocak 2010

İsrailliler bu hafta 20. Yüzyılın ikinci Soykırım’ını anarken, ben, yüzyılın ilk Soykırım’ının kurbanlarının basılı ve el yazması kayıtlarını tutan Kudüs’teki Gulbenkian kütüphanesindeydim. Garip bir duyguydu.

Ermeniler, belki de İsrail Ermenistan’ın Türk Soykırım’ına kurban verdiği bir buçuk milyon ölüyü tanımayı resmen reddettiği için, 1939 ile 1945 arasında Almanlar tarafından öldürülen altı milyon Yahudi’nin anıldığı resmi İsrail törenlerine katılmıyorlardı. İsrail-Türk diplomatik ve askeri ilişkileri soykırımdan daha önemli. Veya öyleydi.

Kudüs’teki 2000 kişilik güçlü Ermeni topluluğunun önde gelenlerinden olan tarihçi George Hintlian, 1500 yıllık Ermeni manastırının birkaç metre uzağındaki afişleri gösterdi. Ermenistan’ın 24 Nisan anmalarını duyuruyorlardı. Biri dışında hepsi bozulmuş, tarihi duvarlardan yırtılmış veya, en azından biri, İbranice grafiti ile boyanmıştı. “Belki de başka bir soykırım olması hoşlarına gitmiyor,” dedi bana George. “Bunlar açıklayamadığımız şeyler.” 1915 katliamı ve ölüm yürüyüşünde, George’un ailesinin 70’ten fazla üyesi–Alman görevlilerin infaz sistemine, otorayla kolera kamplarına tehcire ve mağaralarda dumanla boğmaya (dünyanın ilk “gaz” odaları) tanıklığında– katledildi. Tanıklardan biri olan, Erzurum’daki Alman başkonsolos yardımcısı Max von Scheubner-Richter, ilerleyen yaşamında Hitler’in en yakın dostu ve danışmanı oldu. Birinci ve ikinci Soykırım arasında hiç bağlantı yokmuş gibi gelmiyor.

Ancak zaman değişiyor. Türkiye bir yıl önce İsrail’in Gazze’deki katliamı konusunda bağırıp çağırmaya başladığından beri, İsrail’in önde gelenleri aniden Ermeni soykırımını keşfediverdiler. Türkler kim oluyor da kitlesel katliam hakkında konuşabiliyor? Yoksa 1915’i unuttuk mu? George ve hemşerileri için –İsrail ve işgal altındaki Batı Şeria’da 10.000 Ermeni yaşıyor, bunların 4000’i İsrail pasaportuna sahip– Gazze savaşına dek onlar unutulmuştu. “1982’de, Ermeniler Kudüs’teki bir Soykırım konferansına alınmadılar,” diyor. “Otuz yıldır, Türkleri rahatsız edeceği için İsrail televizyonunda Ermeni soykırımı üzerine hiçbir belgesel gösterilemedi. Ardından, geçen yıl aniden, önemli İsrailliler bu belgesellerin gösterilmesini istedi. Otuz Knesset üyesi bunu destekledi. “Barış Hemen” hareketinden Yossi Sarid daima bizimleydi ancak artık sağ kanat İsrailliler de ona katılmış durumda.

Maariv ve Yediot Ahronot, Ermeni soykırımından bahsetmeye başladı ve George Hintlian, Danny Ayalon—kendisinden alçakta bir koltukta oturtarak Türk büyükelçisini aşağılayan dışişleri bakanı—ve İsrail’in “her yıl” Ermeni soykırımını anması gerektiğini söyleyen Knesset sözcüsü Reuven Rivlin ile birlikte İsrail televizyonlarına çıktı. İsrail basını artık Ermeni soykırımını, İsraillilerin Yahudi Soykırımı için kullandıkları sözcük olan “Shoah” ile adlandırıyor. George durumu mükemmelen açıklıyor: “Seviye atlatıldık!!!”

Bu arsız ikiyüzlülük, Recep Tayyip Erdoğan Gazze savaşını kınadıktan birkaç ay sonra “önemli bir İsrailli şahsiyetin kendisini arayıp şu sözleri söylediğini” ileten Yossi Sarid’in gözünden kaçmadı: “Şimdi Türklere karşılık verebilirsiniz, onları Ermenilere karşı işledikleri suçlar için kınayabilirsiniz Yossi, buna hakkınız var…” Sarid afallamış. “İğrenme duygusu ile doldum ve ruhum kusmak istedi,” diye yazıyor Haaretz’de. “Beni arayan şahıs, utanmazca Ermeni Soykırımı’nı inkâr edenlerin ön cephesinde yer alan iğrenç bir İsrailli örneğiydi.” Yani artık Kudüs’te “yeni sesler” – Sarid’in ifadesi – duyuluyor. “Türkler bize ahlak dersi verecek en son kişiler.”

Bu ıstırap verici tartışmanın iyi yanı ise, İsrail’in üst düzey Soykırım uzmanlarından birinin –o zamanlar dışişleri bakanı (şimdi ise başkan) olan Şimon Peres’in hiddetini üstüne çekerek– Ermeni katliamlarının şüpheye yer bırakmayacak şekilde soykırım olduğunda cesurca ısrar etmesi. On binlerce İsrailli daima aynı şeye inandı; yüzlercesinin 24 Nisan’daki Ermeni anmasına gitmesi bekleniyor ve birçok İsrailli, Ermeni soykırımını siyasi elitin şimdiye dek kullanmaktan yana olduğu manasız “katliam” sözünden ziyade “Shoah” olarak adlandırmayı tercih ediyor.

Yine de, geçen yıl Ermeni ve Türk hükümetleri diplomatik ilişkileri yeniden başlatmayı ve Ermeni Soykırımı’nı, bir soykırım “olup olmadığına” karar verecek ortak bir akademik araştırmaya havale etmeyi kararlaştırdıklarında, hepsinden daha sıra dışı bir ironi yaşandı. İsrailli bir Profesör olan Open University of Israil’den Yair Oron, “Korkarım artık ülkeler (Ermeni) soykırımı(nı) tanımak konusunda tereddüt edecekler. Diyecekler ki: ‘Ermeniler pes ettiyse biz niye tanıyalım?’ Ermeni soykırımının tanınması, ahlaki ve eğitici devasa bir eylemdir. Biz İsrail’de bunu tanımaya mecburuz,” şeklinde konuştu. Ve Amerikan-Ermeni UCLA’da Profesör Richard Hovannisian şu soruyu sordu: “Yahudi halkı, Almanya bu talepte bulunsaydı, Almanya ile iyi ilişkiler adına Soykırım’ın anısını unuturlar mıydı?” George Hintlian, aslında iki tarafça da onaylanmama ihtimali olan Ermeni-Türk anlaşmasını “deprem gibi” şeklinde tanımladı.

İkonaları ve mumları ile Kudüs’ün büyük Ermeni manastırının karanlığında soğuk öğleden sonra birlikte yürüdük. George, işgalciler Kudüs’ten geçerken rahiplerin gizlenmek için çekileceği, yukarı doğru çıkan gizli bir merdiveni ortaya çıkarmak için bir kabin açtı. Nemli ve dinsel bir havadaki bu yerde, İngiliz Mandası’nın Kudüs’ün valisi Ronald Henry Amhurst Storrs sık sık oturup “bir halkın zaferi ve bedbahtlığı” olarak adlandırdığı şeyi düşünürmüş.

Bu sözler buradaki binlerce Ermeni içinmiş. 1948’e kadar Filistin’de, birçoğu ilk Soykırım’dan kurtulmuş olan 15.000 kadarı yaşıyormuş. Ancak bu Ermenilerin 10.000’i Filistinli Araplarla aynı kaderi paylaşmış, yeni İsrail devletinin ordusunca evlerinden çıkarılıp sürülmüşler. Birçoğu Hafya ve Yafa’daki işlerini kaybetmiş, birçoğu da Kudüs’te–ikinci kez–mülteci olmuş. Pek azı, 1974’teki Türk işgali dolayısıyla üçüncü kez mülksüzleşecekleri Kıbrıs için yola koyulmuş. George’un kasvetle ifade ettiği üzere “Bugün Kudüs’te ve Batı Şeria’da 6000 Ermeni ikamet etmekte. Seyahat edemiyorlar ve Ermeni Filistinliler sayılıyorlar. İsrailli bürokratlar için, onlar Filistinli.”

George, 17 yaşında Kapadokya’daki Talas’ta yer alan evinden başlayan ölüm yürüyüşünden kurtulan Garbis Hintlian’ın oğlu. “Amcamı kaybettik – büyükbabam onun önünde baltayla öldürülmüştü.” 1918 mütarekesi sonrasında, Türk savaş suçları için düzenlenen (ama kısa zamanda vazgeçilen) ilk İstanbul duruşmalarına kanıt dosyaları taşıyarak İngiltere için çalıştı. Çabaları hiçbir işe yaramadı.

Tablolar tekrar değişmeseydi, zafer yakındı! Türkiye ve İsrail tekrar iyi dost oldular. Yossi Sarid bunu bekliyordu. “Varsayalım ki Türkiye İsrail’le bağlarını yenileyecek. Ne olmuş? Sonra ne olacak? Biz de Ermeni Soykırımı’nın inkarına katılımımızı mı yenileyeceğiz?”

The Independent

Robert Fisk: İran’ın geleceğinin anahtarını elinde tutan sessiz imam

İran siyaseti, sözde Batılı çoğunluk egemenliği prensibine dayanmıyor

29 Aralık 2009, Salı

Tahran, İsfahan, Necefabad sokaklarında İran için bir mücadele olduğuna inanmak istiyoruz. Gazete ve televizyonlar da tıpkı bizim gibi inanmak istiyorlar. Bu gerçek değil.

Ulusun geleceğine, İran Şii İslam’ının ruhani liderleri arasında, Kum’da karar veriliyor; ve bunların en etkililerinden biri – Ayetullahlar içinde Başkan Ahmedinejad’a belki de en yakın olanı – sessiz.

Uzmanlar Şurası’nın – İran’ın “Dini Lideri”ni seçen imamların – bir üyesi olan Muhammed Taki Misbah Yezdi’nin, İslam Cumhuriyeti tarihinin böylesi kritik ve şiddetli bir döneminde yorum yapmaktan neden kaçındığı bilinmiyor.

Ancak, tartışmalı şekilde yeniden seçilmesi sokak gösterilerini, cinayetleri ve sonrasında da işkenceli yargılamaları ve ölümleri provoke etmiş olan cumhurbaşkanıyla sürekli temasta kaldığından emin olabiliriz.

Ahmedinejad’ın İran’da bir akıl vereni varsa, bu Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney değil, Devrim Muhafızları ile Besiç milisleri üzerinde büyük bir güce sahip olan 75 yaşındaki muhafazakar oligark Misbah Yezdi’dir.

İran’ın reformcu muhalefeti üzerindeki etkisi nedeniyle ondan uzun süredir korkan muhafazakar imamların birçoğu gibi onun için de, geçen hafta Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari’nin ölümü rahatlama vesilesi oldu.

Muntazari’nin ölümü – gelecekteki reformcular için ebedi bir yol gösterici olmaktan uzağa – ülkede daha insancıl, sivil bir toplum yaratmak isteyenler için bir trajedi. Onun ölümü üzerine bile Misbah Yezdi henüz hala konuşmuş değil.

Muntazari’nin gölgesinde kalan iki büyük adam – Mir Hüseyin Musavi ve eski başkan Muhammed Hatemi – artık eskisinden daha büyük tehlike altındalar.

Geçen hafta sonu Tahran sokakların acımasızca bastırılması, yalnızca muhafazakarların muhaliflerini ezme kararlılıklarını vurguladı. Bu iki adam alıkonduysa – ve Bay Musavi’nin yeğeni Pazar günü vurularak öldürüldüyse – o zaman Cumhuriyetin ruhu için nihai ölümcül mücadele gerçekten dramatik olacaktır.

Ve eğer Ali Hamaney Dini Lider olarak görevini yerine getiremezse, Lider’in yerine kim geçebilir? İran’da birçokları Misbah Yezdi’nin heveslendiği pozisyonun tam da bu olduğundan şüpheleniyor.

Doğru, yalnızca yerel meclisteki küçük bir ultra muhafazakar grubu kontrol ediyor. Ancak İran siyaseti sözde Batılı çoğunluk egemenliği prensibine göre yürümüyor.

Geçtiğimiz Haziran’da, Misbah Yezdi, Devrim Muhafızlarına seçimden bu yana yaşanan siyasi “depremlerden” endişe etmelerine gerek olmadığını söyledi. “Tanrı’nın bu dünyayı bir sınama olarak yarattığını bilin,” dedi. “Dini Lider, Tanrı’nın bize verdiği birçok inayete sahip ve böylesi bir belirsizlik döneminde gözlerimizi ona çevirmeliyiz.”

İşte Misbah Yezdi İran’ı böyle yönetmek ister. Kum’u anlamak için Tudor İngilteresini düşünün.

The Independent

Robert Fisk: Bu strateji daha önce denendi ve başarısız oldu

3 Aralık 2009, Perşembe

“Rusları vuruyorlar,” dedi bana genç paraşütçü. Hava soğuktu. Bu birimle, Sovyet 105. Hava İndirme Tümeni ile Kabil’in kuzeyindeki Çarikar yakınlarında karşılaşmıştık ve bandajlı elini uzatıyordu. Kan, üniformasının kolunu lekeleyerek sızıyordu. Sarışın mavi gözlü gencecik bir erkekti. Arkamızda bir Sovyet nakil kamyonu, arka kısmı mayınla – evet, henüz öyle demesek de bir “emprovize patlayıcı cihaz” – paramparça olmuş şekilde bir hendekte baş aşağı duruyordu. Genç adam acı içinde elini bir Sovyet helikopterinin tur attığı dağ zirvelerine doğru kaldırdı. Bush ve Blair’in, neredeyse otuz yıl sonra, bizi aynı ordular mezarlığına düşüreceğini aklım alır mıydı hiç? Veya o genç siyah Amerikan başkanının, tamı tamına, onca yıl önce Rusların yaptığını tekrarlayacağını?

Haftalar içinde, Kabil’i ve Afganistan’ın en büyük şehirlerini koruyan Sovyet Ordusu’nun, başkentte laik, yolsuzluğa bulaşmayan bir hükümeti destekleyip halkın güvenliğini sağlayabileceğinde ısrar ederek, geniş dağlık ve çöl alanlarını “teröristlere” terk edeceğini görecektik. 1980 baharı itibariyle, Sovyet askerî sürecinde bir “akın”ı izliyordum. Size de tanıdık geldi mi? Ruslar Afgan ordusu için yeni bir eğitimin duyurusunu yaptılar. Bu tanıdık geldi mi? O zaman güçlerin sadece yüzde 60’ı emirlere uyuyordu. Evet, bu tanıdık geliyor.

Sovyet imparatorluğunun düşüşü hakkında bir kitap araştırması yapmış olan Victor Sebestyen, Rus ordusu 1979 Noel’inin hemen ardından Afganistan’a şiddetli bir hücum başlattıktan sonraki o donmuş günler hakkında çok ayrıntılı şekilde yazdı. 1986’da Sovyet Politbüro’suna hitap eden Sovyet ordu güçleri komutanı General Sergei Akhromeyev’den aktarıyor: “Afganistan’da askerlerimiz tarafından şu ya da bu zamanda işgal edilmemiş tek bir toprak parçası yok. Ancak yine de bölgenin çoğunluğu teröristlerin elinde. Eyalet merkezlerini kontrol ediyoruz ancak ele geçirdiğimiz bölgelerde siyasi kontrolü koruyamıyoruz.”

Sebestyen’in vurguladığı üzere, General Akhromeyev ekstra asker talep etti – yoksa Afganistan’daki savaş “çok ama çok uzun bir süre” devam edecekti. Peki şu alıntıyı bugün Helmand’daki bir İngiliz veya Amerikalı komutandan duysak nasıl olur? “Kabahat askerlerimizde değil. Zor koşullar altında olağanüstü bir cesaretle savaştılar. Ancak şehir ve köylerin geçici olarak işgal edilmesi, direnişçilerin tepelere doğru kaçıp kaybolabildiği o denli büyük bir alanda, çok az değere sahip.” Evet, bu sözler tabi ki 1986’da konuşan General Akhromeyev’e ait.

1980’nin o kasvetli ilk aylarında yaşanan trajediyi izledim. Kandahar’da, halk çatılardan ve şehrin dışındaki yollardan “Allahu Ekber” diye bağırıyordu, Sovyet konvoylarını bombalayan direnişçilerle – o zamanın Taliban’ı – karşılaştım.

Hatta Celalabad’ın kuzeyinde, kalaşnikoflarının ucuna taktıkları kırmızı güllerle otobüsümü durdurdular ve komünist öğrencilerin dışarı çıkmasını emrettiler. Akıbetlerinin üstünde durmadım. Sanırım, bugün Taliban tarafından ele geçirilen hükümet yanlısı öğrencilerinkinden farklı olmadı. Şehrin dışında, “mücahitlerin” – Başkan Ronald Reagan’ın favori “özgürlük savaşçıları” – kızlara eğitim verdiği için bir okulu yıktığı söylendi. Doğrudur. Okul müdürü ile eşi – yakıldıktan sonra – bir ağaca asılmışlardı.

Afganlar bize garip hikayelerle geliyorlardı. Siyasi tutuklular ülkeden alınıyor ve Sovyetler Birliği’nde işkence ediliyorlardı. Hüküm gizliydi. Kandahar’da hem bir Avrupa süveteri hem de Afgan türbanı giyen bir çarşı esnafı olan ellilerindeki eğitimli bir adam, sokakta bana yaklaştı. Bu görüşmenin notlarını hala saklamaktayım.

“Hükümet her gün gıda fiyatlarının düştüğünü söylüyor,” dedi. “Her gün Sovyetler Birliği ile işbirliği sayesinde işlerin daha iyileştiği söyleniyor. Ancak bu doğru değil. Hükümetin yolları kontrol edemediğini fark ettiğiniz mi? Allah belalarını versin. Sadece şehirleri kontrol edebiliyorlar.” “Mücahitler” Helmand eyaletini istila etmiş ve tıpkı bugünkü gibi, Pakistan sınırını geçip geri dönmekteydiler. Hatta bir Sovyet Mig savaş uçağı 1980 başında gerillalara saldırmak için sınırı geçmişti. Pakistan hükümeti – ve tabi ki ABD – bunu Pakistan’ın egemenliğinin ihlali olarak kınadılar. Haydi bunu bugün, gerillalara saldırmak için sık sık sınırı geçen insansız uçakları kullanan genç Amerikalılara söyleyin.

Moskova’da neredeyse çeyrek yüzyıl önce, Afganistan’ın eski Rus işgalcileri ile görüşmeye gittim. Bazıları artık ilaç bağımlısıydı, diğerleri stres bozukluğu denilen şeyden muzdaripti.

Ve Barack Obama’nın kaosa daha derin daldığı bu tarihi günde, haydi, İngilizlerin 1842’de Kabil’den geri çekilmesini ve telef edilmesini hatırlayalım.

Independent