Trump’ın Suriye saldırısına kimse sevinmemeli – Eugene Robinson

170406_WS_Trump-Syria.jpg.CROP.promovar-mediumlarge

The Washington Post

Çeviri: Yakov Petroviç

Birleşik Devletler Suriye’nin korkunç iç savaşının bir parçası oldu. Ölümcül askeri güçle müdahale eden Trump yönetimi ne yaptığını veya neden yaptığını bildiğine dair bir işaret vermiyor.

Dışişleri Bakanı Rex Tillerson saçma bir şekilde hiçbir şeyin değişmediğini savunmaya çalıştı. Yanılıyor. Elli dokuz seyir füzesi bir politika değişimidir. Peki bu yönetimin stratejik vizyonu nedir? Bundan elde edilmek istenen sonuç nedir? Oraya nasıl gelinecek? Ve ondan sonra ne olacak? Okumaya devam et “Trump’ın Suriye saldırısına kimse sevinmemeli – Eugene Robinson”

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher

71923

Türk tarih yazımı savaş sonrası hareketi beş yıl sonraki cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş gibi gösterse de, rejim değişikliği bu koalisyonun gündeminde yoktu. Gerçekte mesele yeni bir devletin kuruluşu değil, eskisini mümkün olabildiğince kurtarmakla alakalıydı.

Aykırı Adam veya

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı?

Erik-Jan Zürcher

Kaynak

Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunun Avrupa’nın siyasi haritasını değiştirdiği yaygınca söylenir. Savaşın yarattığı en kapsamlı sonuç şüphesiz ki Avrupa’nın büyük kıtasal imparatorluklarının ortadan kalkmasıydı: Romanov, Habsburg, Hohenzollern ve Osmanlı imparatorlukları. Alman İmparatorluğu hariç, ki özünde Bismarck tarafından Prusya iktidarını konsolide etmek için terkip edilmiş bir yapıydı, üçü gerçek, tipik imparatorluklardı: coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış, derin tarihsel köklere sahip hanedanlıklar tarafından yönetilen kompozit siyasal sistemler. Moskof’un hükümdarları, 1547’den beri “Tüm Rusyaların Çarı” imparatorluk unvanını taşıyorlardı. Habsburglar 1438’den 1806’ya dek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, sonrasında ise Avusturya’nın imparatorları oldular. İmparatorluk orijinal olarak Roman İmparatorluğu’nun devamcısı olma iddiasından kaynaklanan bir Ortaçağ Avrupa’sı geleneği olduğundan, Osmanlı devletinin ne zaman bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemek kolay değil. Ancak 1453’te İstanbul’un fethi itibariyle, Osmanlının imparatorluk statüsü taşıdığını kesinlikle söyleyebiliriz. Okumaya devam et “Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher”

Güneydoğu Türkiye’de insan haklarının durumuna ilişkin BM raporu

Sur-bm

Özet bölümü

1.     Bu rapor, Temmuz 2015 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında, Türkiye’nin güneydoğusunda, özellikle de Türkiye Hükümeti tarafından yürütülen operasyonlarla bağlantılı temel insan hakları kaygılarına genel bir bakış sağlamaktadır.

2.     Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik operasyonları bağlamında 2000’e yakın insanın öldürüldüğü bildirilmiştir. Alınan bilgilere göre, bu sayı 800’e yakın güvenlik güçleri mensubunu ve belirsiz sayıdaki bir kısmı devlete karşı şiddet içeren veya içermeyen eylemlere karışmış olabilecek yaklaşık 1200 yerel sakini içermektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (BMİHYK) sayısız aşırı güç kullanımı; öldürme; zorla kaybetme; işkence; konut ve kültürel mirasın yıkımı; nefret suçu; acil tıbbi hizmete, gıdaya, suya ve geçim kaynaklarına erişimin engellenmesi; kadına yönelik şiddet ve siyasal katılımın yanı sıra düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının ciddi şekilde engellenmesi vakası belgelemiştir. Bildirilen en ciddi insan hakkı ihlalleri, tüm yerleşim bölgelerinin giriş çıkışa kapatıldığı ve hareketin engellendiği günlerce süren sokağa çıkma yasakları dönemlerinde yaşanmıştır. Okumaya devam et “Güneydoğu Türkiye’de insan haklarının durumuna ilişkin BM raporu”

Trump üzerine yedi tez – Adaner Usmani (Jacobin)

rustbelt_2000x1124_0

Çeviren: Barış Satılmış

Korku tellalı, ırkçı, yırtıcı bir İslamafobik Beyaz Saray’a girdi. İşte bazı düşünceler.

Donald Trump’un seçilmesinin ne anlama geldiği – ve gelmediği – üzerine yedi tez.

Sol Trump’ın tabanını defterden silerse bizim de bir cevabımız olmaz. Ülkedeki beyaz olmayan tüm sosyalistleri toplasak, dişe dokunur bir toplam etmek bir yana, bir futbol stadyumunu bile doldurmaz. Ana olarak üniversitelerde ve/veya demokratların kalesi olan eyaletlerde yaşıyoruz. Örgütlenmek sayıca ikiye katlanmak dışında bir anlama gelmiyorsa başımız belada demektir.

1.

Korku tellalı, ırkçı, yırtıcı bir İslamafobik Beyaz Saraya girdi. Donald Trump’a dair ilk düşüncelerimi Central Park 5’inden biri olan Yusuf Salam dinleyerek oluşturdum. Donald Trump onun mirasını linç edilmeleri için kullandı. Yakında dünyanın en güçlü adamı olacak. Başka söze gerek yok.

2.

Ancak solcular hep çeşitli yöntemlerle dünyayı değiştirmeye çalışıyorlar; önce şunu anlayalım. Haber ağım örgütlenme gerekliliği üzerine uyarılarla ilgili. Kesinlikle. Ama organize olmak için bu bozgundan doğru dersleri çıkarmalıyız. Ve doğru dersleri çıkarmak için doğru açıklamalara ihtiyacımız var. Okumaya devam et “Trump üzerine yedi tez – Adaner Usmani (Jacobin)”

Milli işçicilik ve ırk savaşı – Franco “Bifo” Berardi

berardi_wide

DiEM25.org

Neler olduğunu anlamaya çalışalım. İşçiler, 1933’te yaptıkları gibi, kendilerini uzun süredir aldatmakta olanlardan öçlerini aldılar: “demokrat” reformist sol politikacılar.

Hiç vergi ödememiş bir köleci, bir seri tecavüzcü, Birleşik Devletlerin Başkanı oldu. Ona oy verenler, ABD’de ve Avrupa’da solun ihanetine uğrayan işçilerdi. Bu ‘sol’ çöpe atılmalı: Finans kapitale hizmet etmeyi seçerek ve neoliberal “reformları” hayata geçirerek faşizme giden yolu döşediler.

Birkaçını sıralayalım: Bill Clinton ve Tony Blair, Massimo D’Alema ve Matteo Renzi, Giorgio Napolitano, François Hollande, Manuel Valls ve Sigmar Gabriel. Sinizmleri ve korkaklıkları yüzünden, insanları şirketlerin ve başımızdaki hükümetlerin eline teslim ettiler. Bunu yaparak, şimdi her yere yayılan faşizme ve artık durdurulamaz görünen küresel iç savaşa giden yolu açtılar. Okumaya devam et “Milli işçicilik ve ırk savaşı – Franco “Bifo” Berardi”

Clinton neden Trump’dan daha tehlikeli? – John Pilger

27 Ekim 2016 Perşembe | Yeni Özgür Politika

Çeviri: Barış Satılmış

Şimdi “kimlik politikaları” olarak bilinen postmodern kült, bir nesil önce birçok zeki ve liberal zihniyetli insanın, aslında ne tür bir davayı ve kişiyi desteklediklerini sorgulamalarının önüne geçti, aynı Obama ve Clinton sahtekarlığında olduğu gibi; tıpkı halkına ihanet ederek düşmanlarıyla birlik olan Yunanistan’daki sahte ilerici Syriza hareketi gibi.

Sırf kendiyle meşgul olma, bir tür “ben’cilik,” ayrıcalıklı batı toplumlarında çağın yeni düşünce biçimi oldu ve savaş, soysal adaletsizlik, eşitsizlik, ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi büyük kolektif hareketlerin ölümünü haber verdi.

Aşağıdaki yazı John Pilger tarafından Sydney Üniversitesinde ‘Bir Dünya Savaşı Başladı’ başlığıyla yapılan konuşmanın düzenlenmiş halidir.

Avustralya’nın kuzeyinde, Pasifik Okyanusunun ortasındaki Marshall Adalarında film çekiyordum. İnsanlara ne zaman nerede olduğumu söylesem, “Orası nerede?” diye soruyorlar. “Bikini” diyerek ipucu verdiğimde “Mayo olan mı?” diyorlar.

Bikini mayolarının, Bikini adasını yok eden nükleer patlamaları kutlamak için bu adı aldığından çok azı haberdar görünüyor. 1946 ve 1958 yılları arasında Marshall Adalarında atmış altı nükleer deneme yapıldı; bu on iki yıl boyunca her gün Hiroşima’ya atılan bombanın 1,6 misline eşit.

Okumaya devam et “Clinton neden Trump’dan daha tehlikeli? – John Pilger”

Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?

Geçtiğimiz Temmuz’daki başarısız darbe girişimin arkasında yatan patlamanın kendisi, son derece yüksek askeri kayıplarıyla bu faydasız savaş değil miydi? Sürgündeki Gülen’i ve takipçilerini boşverin. Bunun aslında hükümete karşı ordu tarafından tezgahlanmış bir saldırı – dilerseniz mini-devrim deyin – olduğunu herkes biliyor. Ve darbeye giden aylarda, ordu tamamen gereksiz bir savaşta, “barış süreci” bozularak tamamen siyasi gerekçelerle çıkarılan bir savaşta kayıplar veriyordu. Bu savaşla Türkiye için ne amaçlanıyordu? Veya Suriye içine sürülebilecek ve sonrasında da zaten sürülmüş olan ordu için?

20-kurdish-fighter-get.jpg

independent.co.uk

Çeviri: Serap Şen

Çatışma alanını dümdüz ediyorlar. Tel örgülerin ardında, kilometreler boyunca, Türk vinçleri ile kamyonlarının Nusaybin’den arta kalanları yıkıp döktüğünü görebilirsiniz: apartman blokları, dükkanlar, sokaklarda ezilmiş beton yığınları. Türk askerleri ve polisi, yaya ve zırhlı araçlar içinde, “yasak bölgede,” geçtiğimiz bahar 72 gün boyunca PKK tarafından zapt edilmiş olan, Türkiye’nin bu tarihi güneydoğu kentinin enkaza dönmüş arazileri üzerinde devriye geziyorlar.

Türk devletinin en azılı düşmanı, Kürdistan İşçi Partisi ve sınırın Suriye tarafında, Kamışlı’da onlar için faaliyet yürüten Kürt “Halk Savunma Birlikleri,” asla geri dönemeyecekler. Geri dönülecek bir yer olmayacak. Tel örgüden vinçlerde çalışan adamların, moloz taşıyan kamyonların fotoğrafını çekebilirsiniz. Okumaya devam et “Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?”

Mülteci krizi feminist bir mesele, öylece oturup seyredemeyiz – Helen Pankhurst

refugee-women-syria

Çeviri: Eda Ağca

The Guardian

Mevcut mülteci krizi, modern zamanlarda dünya geneline yayılmış en ağır insani felaketlerden biri. Evrensel dehşet çokluğu arasında bu kriz, milyonlarca mülteci kadın açısından spesifik tehditler ve zorluklar arz ediyor ve tüm feminist meselelerde olduğu gibi bunun da çözümü dayanışmadan geçiyor.

Bu hafta düzenlenen “Mülteci ve Göçmenler Küresel Zirvesi,” feministlerin dünya liderlerine “vaat değil icraat” çağrısı yapması için kilit bir an.

Tüm dünya kafasını öte yana çevirmişken Care International ve Women for Refugee Women (Mülteci Kadınlar için Kadınlar), mülteci kadınlara kendi hikâyelerini -bu krizin yerden göğe kadar bir kadın krizi olduğunu gün yüzüne çıkaran keder ve cefa hikâyelerini- anlatacakları bir platform yapıvermek için zirve öncesinde beraber çalışıyorlardı. Okumaya devam et “Mülteci krizi feminist bir mesele, öylece oturup seyredemeyiz – Helen Pankhurst”

Kolombiya: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve barış süreçleri için yeni bir yol mu? – Nelson Camilo Sánchez León

Bu durumla birlikte, barış ile adalet arasındaki kutuplaşma konusunda eski bir ikilem ortaya çıktı. Bu anlaşılır bir durum çünkü Rodrigo Uprimny’nin de açıkladığı gibi, “barış ve adalet uzun vadede aynı istikamette gidebilse de kısa vadede çatışma halindedirler: insanlığa karşı suçlar ciddi cezaları hak eder ama bu tür yaptırımlar barışı müzakere etmeyi de imkansız kılar.”

kol1
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsüne Taraf Devletler 9. Toplantısının açılışı sırasında bir konuşma yapıyor. Fotoğraf: UCM Koalisyonu

dejusticiablog.com

Pek çok kötü haberle dolu bir yılda, dünya, Kolombiya’daki silahlı çatışma dönemini sona erdirecek müzakere sürecinin nihayetlenmekte oluşunu sevindirici bir haber olarak karşıladı. Sadece 50 yıldan uzun süredir birbiriyle savaşan iki ordu silahlı çatışmayı sona erdirme konusunda anlaşmaya vardığı için değil, müzakereler boyunca yaşanan olumlu gelişmeler nedeniyle de.

Bu olumlu gelişmelerden bazıları, uluslararası hukuk ile barış süreçleri arasındaki ilişkilere baktığımızda çok alakalı olabilir. Örneğin, uluslararası insancıl hukukça öngörülmüş insancıl anlaşmaların (3. madde)*, savaş hallerini insancıllaştırmadaki geleneksel rollerinin ötesinde, barış anlaşmasına normatif güç kazandıracak bir araç olarak kullanılması.

Ancak en çok tartışma yaratan ve ilgi çeken mesele, barış anlaşmasının adalet ve hesap verebilirlik bileşeni ile devletin uluslararası ceza hukuku açısından görevleri arasındaki ilişki. Okumaya devam et “Kolombiya: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve barış süreçleri için yeni bir yol mu? – Nelson Camilo Sánchez León”

Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare

lmd_09-16_03__getty_528854424_-a1360

Moskova’da bu yılki 9 Mayıs Zafer Günü yürüyüşünde askerler

mondediplo.com

Askeri avantajını kaybeden Batı korku içinde

Büyük güçler savaşa hazırlanıyor ve bunun savaşa karşı savunmada en iyi yol olduğunu düşünüyorlar. Bu karşılıklı yırtıcılık silahlı çatışmaya gidecek mi?

ABD başkanlık yarışı zirve noktasına yaklaşır ve Avrupalı yetkililer İngiltere’nin AB’den çıkış oylamasının etkileri üzerine kafa yorarken, kamuoyunda güvenlikle ilgili tartışmalar büyük oranda uluslararası terörle mücadele stratejilerine daralmış durumda. Hem Hillary Clinton hem de Donald Trump, seçmenleri, bu mücadelede kendisinin daha üstün vasıflara sahip olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Avrupalı liderlerse ülke savunmalarını içerde yetişmiş aşırılıkçılara karşı güçlendirme telaşındalar. Ancak haberleri ve siyasal alanı terör gündemi doldursa da, bu konu generallerin, amirallerin ve savunma bakanlarının sohbetlerinde ikinci sırada. İlgilerini çeken şey düşük seviyeli çatışma değil, ‘büyük savaşlar’ – Rusya ve Çin gibi rakip büyük güçlerle geniş çaplı, üst düzey çatışma. Uzun zamandır ihtimal dışı tutulan bu tür büyük çaplı çatışmalar, önlemek ve gerekirse bu gibi angajmanlarda üstün gelmek için acil adımların gerektiğini iddia eden batılı askeri stratejistler tarafından artık ‘olası’ görülüyor. Okumaya devam et “Büyük savaşa doğru uyurgezer adımları – Michael T. Klare”