ABD ulusal güvenlik danışmanı: Katar ve Türkiye radikal ideolojinin yeni sponsorları – Joyce Karam

trump_national_security_advisor_50566

General HR McMaster, Katar ve Türkiye’nin aşırılıkçı ideolojiye sponsorluk yapma ve fon sağlama konusundaki “yeni rollerini” eleştirdi.

ABD ulusal güvenlik danışmanı General HR McMaster, Salı günü yaptığı açıklamada, Katar ve Türkiye’nin aşırılıkçı ideolojiye sponsorluk yapma ve fon sağlama konusundaki “yeni rollerini” eleştirdi ve Türkiye’nin Batı ile artan sorunlarını Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yükselişine bağladı.

Washington’daki Policy Exchange kuruluşunun ev sahipliğini yaptığı etkinlikte Britanyalı mevkidaşı Mark Sidwell ile basın önüne çıkan McMaster, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni ulusal güvenlik stratejisini Pazartesi günü açıklayacağını duyurdu.

Stratejinin ABD açısından hayati dört stratejik çıkara dayalı olacağını ekleyerek bunları şöyle sıraladı:

  1. ABD anayurdunun ve yurttaşlarının korunması
  2. Amerikan refahının geliştirilmesi
  3. Barışın güç ile korunması
  4. Amerikan nüfuzunun artırılması

Continue reading “ABD ulusal güvenlik danışmanı: Katar ve Türkiye radikal ideolojinin yeni sponsorları – Joyce Karam”

Reklamlar

Erdoğan Çukuru – Daniel Finn

170117184031-turkey-erdogan-red-super-169

Türk topraklarından yayılan tiranlık kokusu artık öylesine keskin bir hal aldı ki, en yalaka yorumcular bile olan biteni onaylamadıklarını mırıldanmak ve AKP’nin önceki soylu standartlarından sözüm ona geri düştüğünden şikayetlenmek zorunda kaldılar. Gerçekte ise, Erdoğan döneminde özgürleşmenin altın çağının yaşanması gibi bir durum hiç olmadı.

Kurulu düzenin Batı’daki bilgeleri için, Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yükselişi, çağımızın en büyük başarı öykülerinden biri olmuştu. Obama lider Erdoğan’ı dünya sahnesinde en güvendiği beş dosttan biri olarak saymıştı; David Cameron Ankara’nın AB üyeliğini ‘olası en güçlü şekilde savunacağı’ sözünü vermişti. Financial Times gazetesi, AKP’nin ‘anayasal devrimine’ ve ‘iyi yönetim ve güçlü büyüme’ siciline övgüler yağdırmış, NYT ise tüm Müslüman Ortadoğu’ya yapıcı bir örnek teşkil eden ‘canlı, rekabetçi bir demokrasinin’ ortaya çıkışını alkışlamıştı. Avrupa Birliği de kendi üye devletlerinden biri olan Kıbrıs’ın toprakları üzerindeki 30.000 Türk askerinin varlığına rağmen, Ankara ile üyelik müzakerelerini resmen başlatarak onay mührünü basmıştı. İslam dini ile demokratik normlara bağlılığı kaynaştırdığı iddia edilen ‘Türk modeli,’ Mısır ve Tunus’taki İslamcı partilerin AKP modelini izlemeyi vaat ettikleri ve Erdoğan’ın da ‘komşularında ne olup bittiği konusunda Türkiye’nin söz hakkı olduğunu’ iddia ettiği 2011 Arap ayaklanmaları sonrasında, en yüce mertebesine ulaştı. Continue reading “Erdoğan Çukuru – Daniel Finn”

Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası

TOPSHOTS-EGYPT-POLITICS-DEMO

VersoBooks.com

Çeviri: Bircan Polat

İslam imgesi, hiçbir zaman kamuoyunun ilgisini bu kadar çekmemişti. Hoş, bu imaj, İslam teolojisi, tarihi ve pratiği hakkında yalan yanlış bilgiler ve cehaletle dolu.

Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, İslam Mozaiği (Mosaic of Islam) kitabında, Muhammed’den bugüne İslam’ın uzun tarihini ve anlayışını, açık ve anlaşılır bir üslupla sunmayı amaçlıyorlar. Kitaptan alıntılanan bu bölümde Anderson ve Murad, Şiiler ve Sünniler arasındaki husumeti, Arap Baharı’nın nedenlerini ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki yerini ve Pan-Arabizmin tarihini tartışıyorlar.

Perry Anderson: Ortadoğu’da Sünniler ve Şiiler arasındaki husumetin bugünlerde şiddetlice nüksetmesi ne anlatıyor? İki topluluk arasındaki gerginlik yüzyıllar boyunca bu seviyeye ulaşmamıştı. Gerginliğin bu dereceye ulaşmasının arkasındaki modern dinamikler nelerdir?

Süleyman Murad: Modern İslam’ın pan-İslamcı olarak bilinen üç büyük figürü var: Mısır’da Kutub (1906-1966), İran’da Humeyni (1902-1989) ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Continue reading “Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası”

Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk

pg-21-pakistan-3-epaPakistan ve Türkiye. Kuzey Batı’daki eski sınır şehri Peşaver’in dışında yaşanan üniversite katliamı, Başbakan Navaz Şerif’in “terörü zapt etmekten” halen ne kadar uzak olduğunun yeni bir işareti; Türkiye’nin daha da kibirli Başkanı Recep Tayyip Erdoğan içinse neler yaşanabileceğinin kötü bir işareti. Sınırlarının yabancı savaşçılar ve kaçakçılar tarafından Suriye’ye geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin verdikten sonra – tıpkı Pakistan’ın 1979’daki Sovyet işgali sonrası mücahitlerin Afganistan’a geçişine izin verdiği gibi – Türkiye şimdi halkına yönelik neredeyse Pakistan’daki kadar saldırı ile karşı karşıya. Continue reading “Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk”

Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)

gettyimages-169866606

Slavoj Žižek, “Türkiye Hakkında Konuşmalıyız”, New Statesman, 9 Aralık 2015


TÜRKİYE HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

Slavoj Žižek

Çeviren: Levent Gökyiğit

Ciddi ciddi açıklamalarla İslâm Devleti’yle savaşta olduğumuz söyleniyor ama bu açıklamaların tuhaf bir yanı var aslında — dünyanın tüm süpergüçleri çoğunluğu çölden oluşan küçük bir toprak parçasını kontrol altına alan dinî bir çeteye karşı silahları eline alıyor… Hayır, IŞİD’i “ama” filan demeden kayıtsız şartsız yok etmeye odaklanmamalıyız demek istemiyorum. Denilebilecek tek “ama” var, o da şu: IŞİD’i yok etmeye GERÇEKTEN odaklanmalıyız ve bunun içinse, şeytan kılığına büründürülmüş düşmana karşı tüm “medeni” güçlerin yaptığı acınası beyanlar ve dayanışma çağrılarından çok daha fazlasına ihtiyaç var. Continue reading “Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)”

Ahrar el-Şam: Türkiye’nin Suriye’deki favori İslamcıları – Sam Heller & Aaron Stein

Ahrar2

Çeviren: Serap Güneş

18 Ağustos 2015

Türkiye’nin Selefi bir isyancı hareket olan Ahrar el Şam ile yakın ilişkisi ABD çıkarlarına ters ve Ankara’nın Suriye’de neyi amaçladığı konusunda ciddi sorulara neden oluyor

Nisan 2012’de Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin Arap Baharı doktrinine temel oluşturacak bir makale kaleme aldı: sallantıdaki bir bölge için “değerlere dayalı bir dış politika”. Davutoğlu, Türkiye’nin daha büyük bölgesel entegrasyon yöneliminde olacağı ve temsili demokrasiyi teşvik edeceği müdahaleci bir yaklaşım ortaya koydu. Stratejik Derinlik kitabının merkezi bir temasını da tekrarlayarak Türkiye’nin bölgede özellikle de mezhepsel ve siyasi hatlarda “yeni gerilim ve kutuplaşmalardan” kaçınacağını vaat etti.

Üç yıl sonra, Davutoğlu’nun manifestosunun pozitif vizyonu, en çok da komşu Suriye için tersine dönmüş görünüyor. Continue reading “Ahrar el-Şam: Türkiye’nin Suriye’deki favori İslamcıları – Sam Heller & Aaron Stein”

IŞİD’in Gizemi – Anonim*

A still from the video released by ISIS on April 19, which appears to show the execution of Ethiopian Christians by members of Wilayat Fazzan, another affiliate of ISIS, in southern Libya
IŞİD’in 19 Nisan’da yayınladığı bir videoda Etiyopyalı Hıristiyanların Libya’daki IŞİD uzantısı örgüt üyelerince infazı gösteriliyor

Çeviri: Serap Güneş

Ahmet Fadıl, babası 1984’te öldüğünde 18 yaşındaydı. Fotoğraflar kısa ve toplu olduğunu,  numaralı gözlük taktığını gösteriyor. Çok yoksul bir öğrenci değildi, ortaokulda dersleri de iyiydi ama okulu bırakmaya karar verdi. Memleketi Ürdün’ün Zerka şehrinde tekstil ve deri fabrikaları vardı ama o bir video dükkânında çalışmayı tercih etti ve kendisine dövme yaptırabilecek kadar para kazandı. Alkol içiyor, uyuşturucu kullanıyor ve polisle başını derde sokuyordu. Bu yüzden annesi onu İslamcı bir kursa gönderdi. Bu, alkol ve uyuşturucuyu bırakıp farklı bir yola girmesini sağladı. Ahmet Fadıl 2006’da öldüğünde, Ürdün’den daha büyük bir alanda, 8 milyon insanın yaşadığı bağımsız bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Continue reading “IŞİD’in Gizemi – Anonim*”

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

salah-chouaki

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü. Continue reading “Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI”

İslamcılığın sonu mu? – Hazem Kandil

Tahrir Meydanı

İslamcılık 1928’de Mısır’da doğdu. Ve 85 yıl sonra yine Mısır’da, İslamcı bir iktidara karşı ilk başarılı ayaklanma gerçekleşti. Müslüman Kardeşler’in devrilmesi, çok önemli bir olay. Ancak yabancı gözlemciler için, ordunun müdahalesi diğer her şeyi gölgeledi.

Şok ve inkar içindeki ruh halleriyle Müslüman Kardeşler, koltuktan edilmelerinin kesinlikle eski rejimin saf bir darbesi olduğunu düşüneceklerdir. Ortodoks olmayan İslam yorumlarını empoze etmek için seksen yıllık bir kültür savaşının ardından, Mısırlıların kalplerinin ve akıllarının çantada keklik olduğunu düşündüler. Onları hiç kimse ‘halkın’ (veya bu kadar fazlasının) onları kendi iradeleri ile reddedeceğine inandıramazdı. Bu inançlarında yalnız değillerdi. Yıllar boyunca, onlarca haber ve akademik çalışma, bizleri ”takva politikasının” her türlü iktidar mücadelesinde, en azından özgürse, koz olacağına inandırdı. Ve isyan patlak verir vermez, gazeteciler ve uzmanlar, olan bitenin, İslamcı karşıtı darbelerin mütedeyyin çoğunluğu bastırdığı Cezayir, Türk ve Pakistan örneklerinden bir farkı olmadığı görüşüyle teselli buldular.

Ancak bu fantezilerini tatmin edecek bir sebep yok. Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteği olmaksızın, ayaklanmanın boşa çıkacağı doğru. Ve Başkan Mursi’nin ne eski rejimin kalıntılarını ne de seküler muhalefeti tatmin edememesinin kendisine karşı taktik bir ittifak oluşturduğu da bir gerçek. Ancak, bunların hiçbiri 22 milyon Mısırlının son üç aydır ‘isyan imzası’ verdiği ve resmi rakamlara göre bu hafta bunlardan 17 milyonunun (muhalefete göre 33 milyon), İslamcılığın baş temsilcilerine karşı yürüdüğü gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Her fırsatta demokratik hüviyetini öne çıkarmış bir başkan için, muhaliflerine karşı kullandığı dini retoriğin ahlaksızlığı sinir bozucu: Göstericiler toptan aforoz edildi; destekçiler Baş Melek Cebrail’in, kamp yaptıkları camide olduğunu söylediler; peygamberin kâfirlere ve Yahudilere karşı epik savaşlarının görüntülerine başvuruldu. İslamcı din adamları protestoculara karşı televizyon kameraları önünde açıkça cihat ilan ettiler ve kendilerini ‘şehadetin yansımaları’ olarak sundular. Müslüman Kardeşler’in özgürlük ve yurttaşlık savunusu için bu çok fazlaydı. Ve bu, iktidar sarhoşu Mursi destekçilerinin aylar boyunca kullandıkları saldırgan dilin en son taksiti idi. Geri tepti. Kendinden menkul milyonlarca Müslüman tehdit edilmeyi ve küçük görülmeyi reddetti; Müslüman Kardeşler’in İslamcılık ve İslam’la bir tutulmasını onaylamayı reddettiler.

Müslüman Kardeşler’in düşüşüne, islamcılığın meşruiyeti üzerine tartışmalardan çok, kendi iktidar performanslarının sebep olduğu muhakkak. Hareketin politikalarında İslamcı olan hiçbir şey yok. Tersine, yansıttıkları ahlaki imaj, eski rejimin kurumları ve daha önce lanetledikleri yabancı güçler ile giriştikleri (ve başarısız oldukları) aşağılık anlaşmalarla hızla ortadan kalktı. Mursi, iktidara gelir gelmez İçişleri Bakanlığı’nı o kadar övdü ki bu en vatansever kurumun 2011 devrimindeki temel ortak olduğunu bile iddia etti; ve yardımcıları onun başkanlığını kurtarmak için Amerika’ya yalvarmaktan imtina etmedi. Mısırlılar İslamcı beceriksizlik, paranoya, çift taraflı oynama ve hepsinden de ötesi, kendilerinden daha az Müslüman gördükleri halka karşı belirgin bir kibir karşısında hızla kendilerine geldiler.

Mursi’nin şerrinden bir hayır çıkmış görünüyor. Başkanlık seçimini kaybetseydi, İslamcılık henüz denenmemiş bir yol olarak kalacaktı. Ama bugün, milyonlarca Müslüman İslamcı iktidara karşı ayakları ile oy kullandı. Sandık demokrasisine edilen bu hakarete vahlananlar, Mısır’ın, her yeni demokrasi gibi, gelecekteki siyasal sisteminin dayanacağı temel ilkeler üzerinden popüler bir konsensüs aramaya her şekilde hakkı olduğunu unutuyor. Devrimci Fransa bugünkü düzenine varana dek beş cumhuriyet yaşadı ve Amerika’nın demokrasi yolunu bulması için bir iç savaş gerekti. Devrimler tarihinde darbelerin yolu açması veya halk ayaklanmalarının kaderini belirlemesi görülmedik bir şey değil. Askeri darbeden ötesini göremeyenler, kör olmalı. Tahrir Meydanı’nda yan yana dikildiğimiz yaşlı, bıyıklı adama protestolara neden katıldığını sordum. “Bize çözüm vaat ettiler,” dedi. “Ama Müslüman Kardeşler iktidarı altında ne İslam ne de çözüm bulabildik.” İslamcılığı icat eden ülke büyüyü çözme yolunda olabilir.

4 Temmuz 2013

LRB

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs