Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası

TOPSHOTS-EGYPT-POLITICS-DEMO

VersoBooks.com

Çeviri: Bircan Polat

İslam imgesi, hiçbir zaman kamuoyunun ilgisini bu kadar çekmemişti. Hoş, bu imaj, İslam teolojisi, tarihi ve pratiği hakkında yalan yanlış bilgiler ve cehaletle dolu.

Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, İslam Mozaiği (Mosaic of Islam) kitabında, Muhammed’den bugüne İslam’ın uzun tarihini ve anlayışını, açık ve anlaşılır bir üslupla sunmayı amaçlıyorlar. Kitaptan alıntılanan bu bölümde Anderson ve Murad, Şiiler ve Sünniler arasındaki husumeti, Arap Baharı’nın nedenlerini ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki yerini ve Pan-Arabizmin tarihini tartışıyorlar.

Perry Anderson: Ortadoğu’da Sünniler ve Şiiler arasındaki husumetin bugünlerde şiddetlice nüksetmesi ne anlatıyor? İki topluluk arasındaki gerginlik yüzyıllar boyunca bu seviyeye ulaşmamıştı. Gerginliğin bu dereceye ulaşmasının arkasındaki modern dinamikler nelerdir?

Süleyman Murad: Modern İslam’ın pan-İslamcı olarak bilinen üç büyük figürü var: Mısır’da Kutub (1906-1966), İran’da Humeyni (1902-1989) ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Okumaya devam et “Perry Anderson ve Süleyman Murad: İslamcılık ve Modern Arap Dünyası”

Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk

pg-21-pakistan-3-epaPakistan ve Türkiye. Kuzey Batı’daki eski sınır şehri Peşaver’in dışında yaşanan üniversite katliamı, Başbakan Navaz Şerif’in “terörü zapt etmekten” halen ne kadar uzak olduğunun yeni bir işareti; Türkiye’nin daha da kibirli Başkanı Recep Tayyip Erdoğan içinse neler yaşanabileceğinin kötü bir işareti. Sınırlarının yabancı savaşçılar ve kaçakçılar tarafından Suriye’ye geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin verdikten sonra – tıpkı Pakistan’ın 1979’daki Sovyet işgali sonrası mücahitlerin Afganistan’a geçişine izin verdiği gibi – Türkiye şimdi halkına yönelik neredeyse Pakistan’daki kadar saldırı ile karşı karşıya. Okumaya devam et “Pakistan’da üniversite baskını: İslamcıların eski müttefiklerine düşman olmaları, Türkiye için bir uyarı – Robert Fisk”

Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)

gettyimages-169866606

Slavoj Žižek, “Türkiye Hakkında Konuşmalıyız”, New Statesman, 9 Aralık 2015


TÜRKİYE HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

Slavoj Žižek

Çeviren: Levent Gökyiğit

Ciddi ciddi açıklamalarla İslâm Devleti’yle savaşta olduğumuz söyleniyor ama bu açıklamaların tuhaf bir yanı var aslında — dünyanın tüm süpergüçleri çoğunluğu çölden oluşan küçük bir toprak parçasını kontrol altına alan dinî bir çeteye karşı silahları eline alıyor… Hayır, IŞİD’i “ama” filan demeden kayıtsız şartsız yok etmeye odaklanmamalıyız demek istemiyorum. Denilebilecek tek “ama” var, o da şu: IŞİD’i yok etmeye GERÇEKTEN odaklanmalıyız ve bunun içinse, şeytan kılığına büründürülmüş düşmana karşı tüm “medeni” güçlerin yaptığı acınası beyanlar ve dayanışma çağrılarından çok daha fazlasına ihtiyaç var. Okumaya devam et “Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)”

Ahrar el-Şam: Türkiye’nin Suriye’deki favori İslamcıları – Sam Heller & Aaron Stein

Ahrar2

Çeviren: Serap Güneş

18 Ağustos 2015

Türkiye’nin Selefi bir isyancı hareket olan Ahrar el Şam ile yakın ilişkisi ABD çıkarlarına ters ve Ankara’nın Suriye’de neyi amaçladığı konusunda ciddi sorulara neden oluyor

Nisan 2012’de Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin Arap Baharı doktrinine temel oluşturacak bir makale kaleme aldı: sallantıdaki bir bölge için “değerlere dayalı bir dış politika”. Davutoğlu, Türkiye’nin daha büyük bölgesel entegrasyon yöneliminde olacağı ve temsili demokrasiyi teşvik edeceği müdahaleci bir yaklaşım ortaya koydu. Stratejik Derinlik kitabının merkezi bir temasını da tekrarlayarak Türkiye’nin bölgede özellikle de mezhepsel ve siyasi hatlarda “yeni gerilim ve kutuplaşmalardan” kaçınacağını vaat etti.

Üç yıl sonra, Davutoğlu’nun manifestosunun pozitif vizyonu, en çok da komşu Suriye için tersine dönmüş görünüyor. Okumaya devam et “Ahrar el-Şam: Türkiye’nin Suriye’deki favori İslamcıları – Sam Heller & Aaron Stein”

IŞİD’in Gizemi – Anonim*

A still from the video released by ISIS on April 19, which appears to show the execution of Ethiopian Christians by members of Wilayat Fazzan, another affiliate of ISIS, in southern Libya
IŞİD’in 19 Nisan’da yayınladığı bir videoda Etiyopyalı Hıristiyanların Libya’daki IŞİD uzantısı örgüt üyelerince infazı gösteriliyor

Çeviri: Serap Güneş

Ahmet Fadıl, babası 1984’te öldüğünde 18 yaşındaydı. Fotoğraflar kısa ve toplu olduğunu,  numaralı gözlük taktığını gösteriyor. Çok yoksul bir öğrenci değildi, ortaokulda dersleri de iyiydi ama okulu bırakmaya karar verdi. Memleketi Ürdün’ün Zerka şehrinde tekstil ve deri fabrikaları vardı ama o bir video dükkânında çalışmayı tercih etti ve kendisine dövme yaptırabilecek kadar para kazandı. Alkol içiyor, uyuşturucu kullanıyor ve polisle başını derde sokuyordu. Bu yüzden annesi onu İslamcı bir kursa gönderdi. Bu, alkol ve uyuşturucuyu bırakıp farklı bir yola girmesini sağladı. Ahmet Fadıl 2006’da öldüğünde, Ürdün’den daha büyük bir alanda, 8 milyon insanın yaşadığı bağımsız bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Okumaya devam et “IŞİD’in Gizemi – Anonim*”

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

salah-chouaki

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü. Okumaya devam et “Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI”

İslamcılığın sonu mu? – Hazem Kandil

Tahrir Meydanı

İslamcılık 1928’de Mısır’da doğdu. Ve 85 yıl sonra yine Mısır’da, İslamcı bir iktidara karşı ilk başarılı ayaklanma gerçekleşti. Müslüman Kardeşler’in devrilmesi, çok önemli bir olay. Ancak yabancı gözlemciler için, ordunun müdahalesi diğer her şeyi gölgeledi.

Şok ve inkar içindeki ruh halleriyle Müslüman Kardeşler, koltuktan edilmelerinin kesinlikle eski rejimin saf bir darbesi olduğunu düşüneceklerdir. Ortodoks olmayan İslam yorumlarını empoze etmek için seksen yıllık bir kültür savaşının ardından, Mısırlıların kalplerinin ve akıllarının çantada keklik olduğunu düşündüler. Onları hiç kimse ‘halkın’ (veya bu kadar fazlasının) onları kendi iradeleri ile reddedeceğine inandıramazdı. Bu inançlarında yalnız değillerdi. Yıllar boyunca, onlarca haber ve akademik çalışma, bizleri ”takva politikasının” her türlü iktidar mücadelesinde, en azından özgürse, koz olacağına inandırdı. Ve isyan patlak verir vermez, gazeteciler ve uzmanlar, olan bitenin, İslamcı karşıtı darbelerin mütedeyyin çoğunluğu bastırdığı Cezayir, Türk ve Pakistan örneklerinden bir farkı olmadığı görüşüyle teselli buldular.

Ancak bu fantezilerini tatmin edecek bir sebep yok. Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteği olmaksızın, ayaklanmanın boşa çıkacağı doğru. Ve Başkan Mursi’nin ne eski rejimin kalıntılarını ne de seküler muhalefeti tatmin edememesinin kendisine karşı taktik bir ittifak oluşturduğu da bir gerçek. Ancak, bunların hiçbiri 22 milyon Mısırlının son üç aydır ‘isyan imzası’ verdiği ve resmi rakamlara göre bu hafta bunlardan 17 milyonunun (muhalefete göre 33 milyon), İslamcılığın baş temsilcilerine karşı yürüdüğü gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Her fırsatta demokratik hüviyetini öne çıkarmış bir başkan için, muhaliflerine karşı kullandığı dini retoriğin ahlaksızlığı sinir bozucu: Göstericiler toptan aforoz edildi; destekçiler Baş Melek Cebrail’in, kamp yaptıkları camide olduğunu söylediler; peygamberin kâfirlere ve Yahudilere karşı epik savaşlarının görüntülerine başvuruldu. İslamcı din adamları protestoculara karşı televizyon kameraları önünde açıkça cihat ilan ettiler ve kendilerini ‘şehadetin yansımaları’ olarak sundular. Müslüman Kardeşler’in özgürlük ve yurttaşlık savunusu için bu çok fazlaydı. Ve bu, iktidar sarhoşu Mursi destekçilerinin aylar boyunca kullandıkları saldırgan dilin en son taksiti idi. Geri tepti. Kendinden menkul milyonlarca Müslüman tehdit edilmeyi ve küçük görülmeyi reddetti; Müslüman Kardeşler’in İslamcılık ve İslam’la bir tutulmasını onaylamayı reddettiler.

Müslüman Kardeşler’in düşüşüne, islamcılığın meşruiyeti üzerine tartışmalardan çok, kendi iktidar performanslarının sebep olduğu muhakkak. Hareketin politikalarında İslamcı olan hiçbir şey yok. Tersine, yansıttıkları ahlaki imaj, eski rejimin kurumları ve daha önce lanetledikleri yabancı güçler ile giriştikleri (ve başarısız oldukları) aşağılık anlaşmalarla hızla ortadan kalktı. Mursi, iktidara gelir gelmez İçişleri Bakanlığı’nı o kadar övdü ki bu en vatansever kurumun 2011 devrimindeki temel ortak olduğunu bile iddia etti; ve yardımcıları onun başkanlığını kurtarmak için Amerika’ya yalvarmaktan imtina etmedi. Mısırlılar İslamcı beceriksizlik, paranoya, çift taraflı oynama ve hepsinden de ötesi, kendilerinden daha az Müslüman gördükleri halka karşı belirgin bir kibir karşısında hızla kendilerine geldiler.

Mursi’nin şerrinden bir hayır çıkmış görünüyor. Başkanlık seçimini kaybetseydi, İslamcılık henüz denenmemiş bir yol olarak kalacaktı. Ama bugün, milyonlarca Müslüman İslamcı iktidara karşı ayakları ile oy kullandı. Sandık demokrasisine edilen bu hakarete vahlananlar, Mısır’ın, her yeni demokrasi gibi, gelecekteki siyasal sisteminin dayanacağı temel ilkeler üzerinden popüler bir konsensüs aramaya her şekilde hakkı olduğunu unutuyor. Devrimci Fransa bugünkü düzenine varana dek beş cumhuriyet yaşadı ve Amerika’nın demokrasi yolunu bulması için bir iç savaş gerekti. Devrimler tarihinde darbelerin yolu açması veya halk ayaklanmalarının kaderini belirlemesi görülmedik bir şey değil. Askeri darbeden ötesini göremeyenler, kör olmalı. Tahrir Meydanı’nda yan yana dikildiğimiz yaşlı, bıyıklı adama protestolara neden katıldığını sordum. “Bize çözüm vaat ettiler,” dedi. “Ama Müslüman Kardeşler iktidarı altında ne İslam ne de çözüm bulabildik.” İslamcılığı icat eden ülke büyüyü çözme yolunda olabilir.

4 Temmuz 2013

LRB

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

‘Arap Baharı’ sonrası siyasal İslam – Alain Gresh

Körfez, Müslüman Kardeşler’den soğuyor

Müslüman Kardeşler, Selefiler ve Körfez emirleri arasındaki bir ittifaktan kaynaklanan İslamcı bir dalga Ortadoğu’yu silip süpürüyor. Ancak yeni siyasal görünümün şifrelerini çözmenin anahtarı İslam değil.

Dubai’nin polis şefi, General Dahi Kalfan el Tamim, Müslüman Kardeşler’in “doğru yoldan sapmış küçük bir grup” olduğunu iddia ediyor. Ayrıca, Mısır’daki devrimin de “İran’ın desteği olmasaydı mümkün olamayacağını ve yeni bir Sykes-Picot anlaşmasının başlangıcı” olduğunu söylüyor (1). Ve Mısır’da Muhammed Mursi’nin seçilmesinin “talihsiz bir seçim” olduğunu belirtiyor. Arap dünyasındaki birçok önde gelen figür gibi el Tamim de Twitter kullanıyor ve şunu diyor: “Müslüman Kardeşler Körfez’in güvenliğini tehdit ederse, akan kanda boğulur.”

Bu yaz boyunca, el Tamim “ölümü yaklaşan günahkâr bir çete” olarak adlandırdığı MK’yı eleştirdi ve varlıklarının ve banka hesaplarının dondurulması çağrısında bulundu (2). Dubai’nin bir parçası olduğu BAE’deki yetkililer, rejime karşı komplo kurma suçlamasıyla 60 kadar MK üyesi hakkında dava açtılar.

Arap yanlısı El Şark El Evsat gazetesi, Suudi kraliyet prensi Salman’ın ailesine ait. Batı’daki ününe rağmen, Arap politikası meselelerinde neredeyse hiçbir bağımsızlığa sahip değil. Muhammed Mursi’nin 30 Haziran’da yemin etmesinin ertesi günü, editörü Abdül Rahman El Raşit bazı sorular sordu (aslında El Suud ailesinin soruları) (3). Mısır’ın yeni devlet başkanı terörizmle mücadele edecek ve El Kaide’ye karşı çıkacak mıydı? Mısır’ın Filistin’deki arabulucu rolüne devam edecek miydi? Dış müdahaleye muhalefeti bilinen yeni başkan, Suriye muhalefetini içtenlikle destekleyecek miydi? Ürdün Kralı Abdullah’ı Müslüman Kardeşler’in Ürdün kolunun meydan okumasına karşı destekleyecek miydi?

El Raşit şöyle yazdı: “İran Mısır’da Müslüman Kardeşler’in uzun süreden beri güçlü bir müttefiki olduğundan, yeni başkan Tahran’la ilişkileri İran’ın Körfez devletlerinde elçilikler ve elçiler bulundurduğu bahanesiyle yeniden sürdürmeye karar verecek mi? İran’ın Mübarek’in devrilmesinden bu yana yoğunlaşan ve Tahran’ın Şii ideolojisini bazı Mısır çevrelerinde yaymak için yerel gruplara olan desteğinde ve girişimlerinde görülebilen ideolojik ve dini faaliyetleri konusunda sessiz mi kalacak? Bu, Mısır’da mezhep çatışmasına yol açabileceği uyarısıyla hâlihazırda El Ezher [Sünni İslam’ın Kahire’deki önde gelen kurumu] tarafından eleştirilmiş bir durum.”

Eylül itibariyle, El Raşit Kahire’nin Tahran’ı (Riyad ve Ankara ile birlikte) Suriye krizine çözüm bulmak için oluşturulmuş bir gruba dâhil edilmesi çabalarını kınıyordu (4). Suudi dışişleri bakanı, bu grubun Kahire’de 17 Eylül’deki bir toplantısını boykot etti.

Bu uyarılar ve Körfez basınındaki daha birçoğu, Batı’da çok az ilgi buldu, belki de öne çıkan görünüme ters düştükleri için: yani sanki herkesin paylaştığı ortak bir muhafazakâr İslam görüşü, siyasal değerlendirmelerin ve diplomatik rekabetlerin, ulusal farklılıkların ve birbirinden ayrı stratejilerin üzerini örtebiliyormuş gibi, Körfez’deki emirleri ve İslamcı hareketleri, katı bir dini düzen ve şeriat empoze etme isteklerinde birleştiren geniş bir ittifakın söz konusu olduğu.

Resmi anlaşma yok

Dinden çok politikanın konusu olsalar da, böylesi bir görünümün geçmişte de örnekleri var. 1950’li ve 60’lı yıllarda, Mısır’da, Suriye’de, Cezayir’de ve Irak’ta eziyet gören binlerce Müslüman Kardeşler üyesi, Körfez ülkelerine yerleştiler, özellikle de Suudi Arabistan’a. Ancak MK ile bağlantıları olan bir Mısırlının da belirttiği üzere: “Ortada resmi bir anlaşma yoktu. Örgüt dağıtılmıştı ve liderlik yapısına sahip değildi. Ancak Suudi Arabistan’a yerleşen aktivistlerin anavatanlarına Arap nasyonalizmine, özelikle de Mısır başkanı Cemal Abdül Nasır’a ve sola karşı savaşan binlerce üye kazandırdığı bir gerçektir.”

1980 Aralık ayında Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi, bu ittifaka komünizme karşı savaş adında taptaze bir enerji kazandırdı. Müslüman Kardeşler ağları da dâhil olmak üzere (Mısır kolu büyük ölçü de rezervde kalsa da(5)) farklı İslamcı gruplar tarafından harekete geçirilmiş, ABD ve CIA tarafından desteklenen ve Körfez’in petrol monarşilerince finanse edilen binlerce gönüllü Kızıl Ordu’ya karşı savaşmak üzere üşüştü. El Kaide Afgan “özgülük savaşçılarını” destekleme amaçlı bu mobilizasyonun içinden çıktı.

Arap Baharı’nın bu kutsal ittifakın üçüncü aşamasını temsil ettiğine dair bu aldatıcı hipotez, soğuk savaş sonrası dönemin daha karmaşık gerçekliklerinin üstünü örtüyor. İlki, MK ile Suudi monarşisi arasında 1990’ların başlarında, Kuveyt’in işgalinden sonra yaşanan ayrışmaydı. Suudilerin o zamanki içişleri bakanı, güçlü Prens Nayif, Kuveyt gazetesi El Siyasa’da 2002’de şöyle yazdı (6): “Müslüman Kardeşler Arap dünyasındaki birçok sorunun sebebi ve Suudi Arabistan’a çok zarar verdiler. Bu gruba çok fazla destek verdik. … Müslüman Kardeşler Arap dünyasını mahvetti.”

Okurlara 1990-91’deki Körfez krizi sırasında içlerinde hepsi Müslüman Kardeşler’le bağlantılı Raşit el Gannuşi’nin (Tunus, Nahda partisinin şu anki başkanı), Hasan el Turabi (Sudan), Abdül Macit el Zindani (Yemen) ve Necmettin Erbakan’ın da (Türkiye) olduğu bir delegasyonu kabulünü hatırlattı. “Onlara Kuveyt’e bir saldırıyı kabul edip etmeyeceklerini sorduk. Görüş almaya geldiklerini söylediler. Ama Irak’a vardıklarında, Irak’ın Kuveyt işgalini destekleyen açıklamalar yaparak bizleri şaşırttılar.”

Prens, bu öfkenin diğer sebebinden söz etmiyor (bölgedeki diğer emirlerin de paylaştığı bir sebep). Körfez ülkelerinde MK’nın kurulması ve Körfez savaşından bu yana krallığı etkileyen protestolara dâhil olmaları. Siyasal görüşleri – İslami bir devlet, ama demokratik yoldan seçilmiş -, kraliyet ailesine sorgusuz sadakate dayanan Suudi Arabistan’ınkinden ayrılıyor. Kraliyet ailesi, siyasete dâhil olmayı reddetmeleri ve kraliyet ailesi ile Mübarek rejimi dâhil, bölgedeki güçleri desteklemelerinin verdiği güvenle, onlar yerine Selefi hareketleri – çok parçalı ve sayısız – desteklemeyi tercih etti.

Riyad ile MK arasındaki ayrışma, MK’nın Hamas üzerinden İran, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ı ile birlikte “direniş eksenine” katıldığı 2000’lerde genişledi.

Arap Baharı’nın yeni kartları

Arap devrimleri kartları yeniden dağıttı. Suudi Arabistan ve emirlikler ayaklanmalara karşı çıktılar. MK’nın Mısır ve Tunus’ta başarıyla yürüttükleri deneyleri hiç de iyi karşılamadılar. Suudi Arabistan’ın Hüsnü Mübarek’le mükemmel ilişkilere sahip olan ve Tunus’tan kaçtıktan sonra Bin Ali’ye kucak açan (Tunus’un yeni liderinin sınır dışı etme talebini reddettiler) Vahabi liderleri, MK’nın bu diktatörleri devirmesine ve ABD’nin de onları terk etmesine içerlediler. Monarşi kendisini karşı devrimin merkezine yerleştirdi ve Bahreyn’deki Mart 2011 ayaklanmasını ezdi. Riyad da MK’nın etkin bir rol oynadığı Ürdün’deki protestolara karşı Kral Abdullah’ı destekledi (7).

Yine de Başkan Mursi’nin 11 Temmuz 2012’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ilk yurtdışı ziyareti, “İslamcı” dayanışmasından ziyade reel politik uğrunaydı. Mısır Suudi parasına ümitsizce muhtaç; 1,5 milyar dolar aldı ve 2,5 milyar dolar daha vaat edildi (8). 1,5 milyondan fazla Mısırlı Suudi Arabistan’da çalışıyor ve anavatana yolladıkları para ödemeler dengesini destekliyor. Aynı zamanda, Suudi Arabistan ne kadar istese de, kendisini Ortadoğu’daki en önemli ülkeden koparamaz.

“Mursi’nin ziyareti tüm sorunları çözmeyecek,” diyor bir Mısırlı diplomat imalı şekilde. Mısırlıların Suudi Arabistan’da gördüğü muamele ve Mısır’daki Suudi yatırımlarının kaderi gibi birçok gerilim kaynağı varlığını sürdürüyor. Nisan’da, Kahire’deki Suudi elçisi, Suudi Arabistan’da uyuşturucu bulundurmakla suçlanan bir avukat olan Ahmed el Cizavi’nin tutuklanmasına yönelik gösterilerin ardından geri çağrıldı. Ağustos’ta, MK’nın üst düzey liderlerinden biri ve sonrasında başkan danışması olan Essam el Aryan, Suudi elçisinden Twitter’da “Mısır vatandaşı Necla Vefa’nın (2009’dan beri krallıkta tutulan ve bir Suudi prensi ile mali anlaşmazlık yaşaması ardından beş yıl hapse ve 500 kırbaç darbesine mahkûm edilen iki çocuklu bir kadın) tutuklanmasını çevreleyen koşulları, suçu ve cezayı netleştirmesini” istedi (9).

Suudi yatırımlarının Mısır’daki kaderi de bir sorun. Haziran 2011’de, zengin prens Velid bin Talal bir basın açıklamasıyla, Mübarek’in yozlaşmış rejimi altında kelepir fiyata aldığı 420 km2’lik çiftliğin %75’ini “Mısır halkına verdiğini” duyurdu (10). Bu Mısırlı yetkililerle çıkabilecek bir sorundan kaçınmak içindi. Kahire ve Riyad gerilimleri asgariye indirmeye çalışmasına rağmen Mısır yargısı tarafından Suudi çıkarlarını inceleyen başka soruşturmalar da başlatıldı ve Mısır Suudi Arabistan’la mali uzlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak için özel bir büro kurdu (11).

Suudi korkuları

Suudi Arabistan, Mısır’ın büyük ölçüde ortalıkta görünmediği veya Vahabi öncülüğünü izlediği bir on yılın ardından Kahire’nin diplomatik sahneye geri dönüşünden memnun değil. Mursi’nin önce Çin’e (ABD ile balaylarının bittiğinin bir işareti) ve sonra da İran’a seyahatleri, Suudilerin korkularının yersiz olmadığını gösterdi. Tahran ziyareti Mursi’ye, ABD baskısına direndiği için onunla gurur duyan (Körfez liderlerinin İran ve Şii karşıtı söylemlerinden pek de haberdar olmayan) Mısır kamuoyunun gözünde bir miktar kredi sağladı. Suudi Arabistan’la zıtlaşmaktan kaçınmak için, Mısır başkanı ince bir dengeleyici hamle yapmalıydı: Tahran’da yalnızca birkaç saat kaldı, İran Dini Rehberi ile planlanan şekilde görüşmedi ve karşılıklı diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasını konuşmayı reddetti. Nasır’a hürmetlerini sunduktan sonra (ki bu, Nasır’ın MK’yı 1950’ler ve 60’lar boyunca sert şekilde bastırdığı hatırlandığında son derece şaşırtıcı), Suudi Arabistan’ın evet dediği dış müdahaleyi reddederken Beşar Esad’ın Suriye’den ayrılması çağrısında bulundu.

Uzun sürgünlüğü döneminde, Tunus’un Nahda hareketinin (ki MK’nın parçasıdır) lideri olan Gannuşi, Riyad yerine Londra’da yaşadı. 2011 Aralık ayında ABD’ye yaptığı bir ziyarette, Arap Baharı’nın Körfez’deki emirlerin sonu olacağı öngörüsünde bulundu ve bu Suudi gazetesi El Riyad’ın (12) bu öngörünün büyük bir Nahda destekçisi olan Katar emirini de içerip içermediğini sormasına yol açtı.

Katar (Suudi Arabistan gibi, Arap yarımadasına egemen olan katı bir İslam formuna bağlı olan bir Vahabi devlet) ile MK arasındaki ilişkiler sağlam. Katar, bölgede aktif bir rol oynamak için gereken büyüklükte orduya veya yeterli sayıda diplomat ya da casusa sahip olmadığından, MK’da kendi politikalarını yürütecek bir kanal bulduğuna inanıyor. Dipsiz kasaları ellerindeki tek koz. 1970’ler boyunca Katar’da bulunan ve El Cezire’deki Şeriat ve Yaşam programı kendisini bölgenin en popüler vaizlerinden biri haline getiren Şeyh Yusuf el Karadavi’den faydalandılar. Karadavi, bağımsızlığını korusa ve Mısır’daki kolun mezhepçiliğini eleştirse de eski bir üyesi olduğu MK için bir dini referans noktası.

ABD ile sağlam ilişkiler sürdürürken bir süre Hizbullah, Suriye ve İran’la flört eden Katar, Arap Baharı’ndan bu yana yüzünü yeniden MK’ya döndü. Tamamen Katar tarafından finanse edilen bir kanal olan El Cezire, bunun sonucu olarak parıltısını (ve en iyi gazetecilerinden bazılarını) büyük ölçüde yitirdi ve Mısır’da (daha az ölçüde de Tunus’ta) bir MK sözcüsüne dönüştü. Katar emirinin bu Ağustos’ta Ramazan ortasında Mısır’a yaptığı ziyaret ve Mısır merkez bankasındaki hazineye yardım eden 2 milyar dolarlık hesabı, bağların ne kadar güçlü olduğunun kanıtı. Ancak bu stratejik bir ittifak anlamına gelir mi? Nahda ile bu hareketin Tunus’ta istikrarı sağlayamamasından kaygı duymaya başlayan Katar arasındaki yakın zamanlı gerilimler, öyle olmadığına işaret ediyor.

General de Gaulle, “karmaşık Doğu” hakkında basitleştirerek konuşurdu ancak Ortadoğu da dünyanın geri kalanını açıklamak için kullanılanlarla aynı siyasi kavramlar kullanılarak analiz edilebilir. Ancak bu kavramların hayata geçirilmesi halen kabul görme aşamasında. MK’nın kolları, İslam dogmalarına dayalı bir şekilde Mekke’deki sekter bir önderi izlemiyorlar; stratejileri sıklıkla tek tek söz konusu ülkenin ulusal çıkarlarını takip ediyor, tıpkı Mursi’nin İsrail veya Gazze politikasının gösterdiği gibi (Hamas için büyük hayal kırıklığı).

Selefilerin Mısır ve Tunus’ta siyasal sahneye çıkışı yeni zorlukları da beraberinde getiriyor (13): Katar ile Suudi Arabistan arasındaki uzlaşma (Vahabi Suudi krallığı, MK’nın katılımıyla bile olsa, Arap dünyasında başarılı bir demokratik geçişten korkarken, Katar güven duymamaya devam etmesine rağmen Suudi Arabistan’la daha fazla yakınlaştı) ve artık Suudi isyancılara olan yardımını, MK’yı desteklediğinden şüphelendiği Katar’la birlikte koordine etmeyi reddeden Ürdün monarşisine yönelik tehditler. Tamamen dini mercekle bakıldığında, bölgesel İslamcı manzarayı anlamak mümkün değil.

(1) Birinci dünya savaşı sırasında Fransa ile İngiltere arasında gizlice müzakere edilen bu anlaşma, iki gücün Ortadoğu’yu kendi aralarında nüfuz veya kontrol alanları şeklinde paylaşması ile sonuçlandı.
(2) Bkz. “Dubai police chief warns of Muslim Brotherhood, Iran threat” (Dubai polis şefi Müslüman Kardeşler, İran tehdidi konusunda uyardı), Egypt Independent, Kahire, 26 Temmuz 2012; El Şark web sitesi, Doha, 6 Eylül 2012; El Arabiya TV, Dubai, 9 Eylül 2012.
(3) Abdül Rahman El Raşit, “What will Mursi do?” (Mursi Ne Yapacak?), El Şark El Evsat, Londra, 2 Temmuz 2012.
(4) El Şark El Evsat, 19 Eylül 2012, Mideast Mirror tarafından alıntılanmış, Londra, 19 Eylül 2012.
(5) Stéphane Lacroix, “Osama bin Laden and the Saudi Muslim Brotherhood” (Usame bin Ladin ve Suudi Müslüman Kardeşleri), Foreign Policy web sitesi, 3 Ekim 2012.
(6) Metin, çevrimiçi resmi Suudi gazetesi Ayn El Yakın tarafından, 6 Aralık 2002’de İngilizceye çevrilmiş.
(7) See Hana Jaber, “Jordan awaits its own spring” (Ürdün kendi baharını bekliyor), Le Monde diplomatique, İngilizce baskı, Ağustos 2012.
(8) Ahram Online, 19 Eylül 2012.
(9) El Vatan, Kahire, 2 Eylül 2012.
(10) Reuters, 11 Haziran 2011. Ayrıca bkz. Alain Gresh, “Egypt’s revolution is only beginning” (Mısır devrimi daha yeni başlıyor), Le Monde diplomatique, İngilizce baskı, Temmuz 2011.
(11) “Saudi-Egyptian ties get big boost” (Suudi-Mısır bağları güçleniyor), Arab News, Cidde, 14 Eylül 2012; “Through special office, government to protect Saudi investors” (Hükümet Suudi yatırımcıları özel bir büro ile koruyacak), Egypt Independent, Kahire, 4 Ekim 2012.
(12) “Ghannushi sparks polemic in Saudi Arabia” (Gannuşi Suudi Arabistan’da polemik konusu oldu), BusinessNews.com, 15 Aralık 2011.
(13) Mısır’ın ana Selefi partisi Nur Partisi içindeki mevcut yarılma, bu siyasete girme denemesinin ve siyasal olarak tutarlı bir Selefi çizgi tanımlamanın zorluklarını gösteriyor.

Le Monde diplomatique

Bahar Kışla Yüzleşiyor – Mike Davis (NLR)

Büyük çalkantıların yaşandığı dönemlerde, analojiler şarapnel parçaları gibi havada uçuşur. 2011’in heyecan verici protestoları-süregiden Arap baharı, ‘sıcak’ İber ve Helen yazları, ABD’de ‘işgal edilen’ güz-kaçınılmaz şekilde 1848, 1905, 1968 ve 1989 ile karşılaştırıldı. Bazı temel özellikler kesinlikle geçerli ve klasik motifler tekrarlanıyor. Tiranlar titriyorlar, zincirler kırılıyor ve saraylar basılıyor. Sokaklar yurttaşların ve yoldaşların yaratıldığı sihirli laboratuarlara dönüşüyor ve radikal görüşler aniden dünyevi güç kazanıyor. Iskra Facebook oluyor. Ama bu yeni protesto yıldızı, gökyüzünde kışın da görülecek mi yoksa kısa, göz kamaştıran bir meteor yağmuru olarak mı kalacak? Önceki devrim günlerinin kaderinin bizleri uyardığı üzere, bahar, en kısa mevsimdir, özellikle de komünarlar gerçek hiçbir projesine ve hatta tasavvuruna sahip olmadıkları ‘başka bir dünya’ adına savaşırken.

Ancak belki de buna sıra sonra gelecek. Şu anda, yeni toplumsal hareketlerin-işgalciler, yerliler, küçük Avrupalı antikapitalist partiler ve Arap yeni solu-ayakta kalması, küresel ekonomik yıkıma karşı kitlesel direnişte daha derin kök salmalarını gerektiriyor, bu da-itiraf edelim ki-‘yataylık’ için mevcut huysuzluğun, en sonunda, stratejiler belirleyecek şekilde tartışan ve kararlara varan yeterli disipline sahip ‘dikeyliğe’ erişebilmesini gerektirmektedir. Yeni bir dünyayı inşa etme konusundaki önceki girişimlerin sadece başlangıç noktalarına ulaşmak için bile korkutucu derecede uzun bir yol bu. Ancak yeni bir kuşak en azından yolculuğu cesur bir şekilde başlattı.

Derinleşen ve artık dünyanın büyük kısmını sarmış olan bir ekonomik kriz, solun küresel yenilenmesini illa ki hızlandırır mı? Aşağıdaki maddeler, bu konudaki yorumlarımdır. Tartışmayı kışkırtmak üzere tasarlanmış olan bu görüşler, 2011 olaylarının ve bunların önümüzdeki yıllarda şekillendirebilecekleri sonuçların tarihsel özgünlükleri konusunda yüksek sesli düşünceler olarak da görülebilir. Altta yatan önerme, oyunun ikinci perdesinin büyük ölçüde, Avrupa ve ABD’de devam eden durgunluğun yanı sıra, BRIC ülkelerindeki ihracata dayalı ekonomik büyümenin çöküşünün dekoru oluşturduğu kış sahnelerini gerektireceğidir.

1. KAPİTALİST KÂBUSLAR

Öncelikle, kapitalizmin yüksek kademelerini kasıp kavuran korku ve panikten söz etmeliyiz. Marksistler için bile bir yıl önce hayal edilemeyecek olan şeyler, artık iş dünyası basınında yorum sayfalarını işgal eden bir heyula: küreselleşmenin kurumsal çerçevesinin büyük kısmının eli kulağındaki yıkımı ve 1989 sonrası uluslararası düzenin altının oyulması. Senkronize bir dünya resesyonunun takip ettiği Avro bölgesindeki krizin, bizi milliyetçi hınçla delirmiş, 1930’lara özgü bir yarı-özerk parasal ve ticari bloklar dünyasına geri döndürebileceğine dair giderek büyüyen kaygılar var. Para ve talebin hegemonik regülasyonu, bu senaryoda artık mevcut olmayacak: ABD, çok zayıf; Avrupa, çok düzensiz; ve Çin, görünmez kusuru ile, ihracata çok fazla bağımlı. İkinci düzeydeki her güç, kendi zenginleştirilmiş uranyum sigortasına sahip olmak isteyecektir; bölgesel nükleer savaşlar, bir olasılık halini alacaktır. Çok mu zorlama? Belki de, ama 1990’ların gümbürtülü günlerine bir zaman yolculuğuna inanmak da öyle. Analog zihinlerimiz, Avro bölgesinin başlangıç aşamasındaki parçalanmasının veya Çinli büyüme motorundaki bir şişmiş contanın üreteceği diferansiyel denklemlerin tümünü çözemiyor işte. 2008’de Wall Street’teki patlama, çeşitli uzmanlar tarafından az ya da çok kesinlikle görülmüştü, şimdi bize doğru gelmekte olan şey ise, herhangi bir Cassandra’nın, veya bu hususta, Karl Marx’ların tahminlerinin epeyce ötesindedir.

2. SAYGON’DAN KABİL’E

Neoliberal kıyamet gerçekten yakınsa, (iklim felaketini hafifletmek için her türlü şansı baltalamanın yanı sıra) Kuzey Atlantik finans sistemi ile Ortadoğu’yu eş zamanlı olarak havaya uçuran Washington ve Wall Street, baş ölüm melekleri olarak görüleceklerdir. Bush’un Irak ve Afganistan’ı işgali, tarihsel retrospektiften klasik bir kibirlinin hileli eylemleri olarak görülebilir: Washington açısından Moskova’nın çeyrek yüzyıl önceki Oksus seferinde olduğu kadar kötü şekilde sona erme riski barındıran uzun yıpratma ve zulüm savaşlarının izlediği çabuk kazanılmış Panzer zaferleri ve her şeye kadir olma illüzyonları. Birleşik Devletler, bir cephede Pakistan destekli Taliban ve diğer cephede İran destekli Şiiler tarafından engellenmiş durumda. Gökyüzünü suikast uçakları ile doldurma veya ölümcül bir NATO saldırısını koordine etme kabiliyetine sahip İsrail’le halen etle tırnak gibi bağlı olsa da, Washington, Irak’taki kuvvetleri için bir bağışıklık garanti edememiştir ve bu, dayanak bir Ortadoğu devletinde, muharebe alanındaki güçlerinin sayısını sınırlandırmaktadır. Tunus ve Mısır’daki demokratik ayaklanmalar, Obama ve Clinton’ın favori rejimlerinden ikisinin kellesinin uçurulmasını nazikçe alkışlamak zorunda kalışını gördü.

Geri çekilmenin aşikâr kazancı–ABD ordusunun gücü ve mali kaynakları daraltma hedeflerinin ve küresel ekonomik nüfuzun daha rasyonel bir dengesi–halen Tel Aviv’de kotarılan çılgın planların veya Suudi mutlakıyetçiliğine karşı ölümcül bir tehdidin tutsağı. Kanada’nın devasa ağır petrol rezervleri ve Allegheny doğalgaz kayaları, Ortadoğu havzalarına ABD’nin doğrudan bağımlılığını azaltsa da, Amerikan ekonomisinin, bazılarının iddia ettiği gibi Körfez’deki politikaların belirlediği, dünya pazarı enerji fiyatlarının zincirlerinden kurtulmasını sağlamıyorlar.

3. BİR ARAP 1848’İ

Tamamlanmamış Arap politik devrimi, kapsamı ve toplumsal enerjisi itibariyle destansıdır, 1848 veya 1989’la kıyaslanabilir bir tarihsel sürprizdir. AB tarafından reddedilmiş (görünen o ki bu pek de kötü bir şey değilmiş) Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı olan topraklarda merkezi bir nüfuz iddia etmesine imkan verirken, İsrail’i miadı dolmuş bir Soğuk Savaş ileri karakoluna dönüştürerek (dolayısıyla da her zamankinden daha tehlikeli ve öngörülmez kılarak), Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, demokrasinin özgün anlamının, NATO tarafından pazarlanan ıslah edilmiş versiyonlarından arındırılmasına da yardımcı oldu. Geçmiş ve mevcut “renkli devrimler”le provokatif paralellikler kurulabilir. 1848 ve 1989’la olduğu gibi, Arap mega intifadası, Mısır’ın ilk başta Fransa’ya, ikinci olarak ise Doğu Almanya’ya benzetilebileceği, bölgesel bir otokratik sisteme karşı zincirleme reaksiyon şeklinde gerçekleşen bir ayaklanma. Karşı devrimci Rusya’nın yerinde bugün Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri var. Filistinliler (analojiyi kırılma noktasına kadar gererek) Lehler gibi kaybedilmiş bir romantik dava iken, Türkiye liberal İngiltere’nin rolünü oynuyor; Şiiler ise, Slovaklar ve Sırplar gibi öfkeli dışlanmışlar rolünde. (Financial Times, yakın zamanda Obama’yı ‘yeni Metternich’ gibi düşünmeye teşvik etmişti.)

Söz konusu devrimlerin temel mekanizmalarını derinlikli şekilde anlamak için, Marx ve Engels’in ciltler dolusu 1848 el yazmalarının sayfalarını karıştırmaya değer (Troçki’nin sonraki yorumlarının yanı sıra). Bir örnek Marx’ın, Avrupa’daki hiçbir devrimin-demokratik veya sosyalist-Rusya büyük bir savaşta yenilgiye uğratılana veya içerden devrimle değişene dek başarılı olamayacağına yönelik, zaman içinde dogmaya dönüşen inancıdır. Suudi Arabistan’ı Rusya’nın yerine koyun, tez halen anlamını koruyor.

4. HALKIN PARTİSİ

Siyasal İslam, 1989 olaylarının Doğu Avrupalı liberallere verdiği kadar (artık belki de uzun ömürlü olmasa da) kapsamlı bir halk desteği kazanıyor. Aksi de olamazdı zaten. Son yarım yüzyıl boyunca, İsrail, ABD ve Suudi Arabistan-ilk ikisi işgal ederek, üçüncüsü dini propaganda üzerinden-Arap dünyasındaki seküler politikayı neredeyse yıkıma uğrattılar. Hatta, Şam’daki sığınağındaki son BAAS’çının kaçınılmaz şekilde devrilmesiyle, 1950’lerin büyük pan-Arap siyasal hareketlerinden (Nasırcılık, Komünizm, BAAS’çılık, Müslüman Kardeşler) geriye, Müslüman Kardeşler ile onun Vahabi rakipleri kalacak.

Müslüman Kardeşler, özellikle de doğum yeri olan Mısır’da, siyasal hareketin, 1940’ların sonunda halihazırda milyonlarla sayılmakta olan, Nil boyunca yoğun bir kitle desteğine rağmen iktidara gelmeyi 75 yıldan uzun süredir beklemiş evde kalmış kız kurusudur. En az beş Arap ülkesindeki bu çokuluslu yaşlı kurt siyasal hareketin dayanıklılığı, 2011 ayaklanması ile Avrupalı emsalleri arasındaki en önemli farklardan da biridir. Hem 1848’de hem de 1989’da, demokratik halk hareketleri yalnızca embriyo halinde siyasal örgütlere sahiptiler. Aslında 1848’de, ABD dışında, modern anlamda neredeyse hiç kitlesel siyasal parti yoktu. Öte yandan 1989-91’de, siyasal örgüt ve halkla ilişkiler boşluğunun yerini hızla, tabandan gelen gerçek liderliğin çoğunu kenara iten ve Alman muhafazakarları ile Wall Street komiserlerinden oluşan zorba bir güruh doldurdu.

Bunun tersine Müslüman Kardeşler, Mısır sahnesine sessiz ve alttan hâkim oldu. Yarı legal faaliyet gösteren kitlesel cephe örgütleri, yoksullar için kritik yardım ağlarını içeren bir alternatif devletin etkileyici unsurlarını inşa ettiler. Şehit listesi (Nasır tarafından 1966’da katledilen ‘İslamcı Lenin’ Seyyid Kutub’un da içinde bulunduğu), birçok dindar Mısırlı için, krallar zincirinin İngilizlere veya başkanların Amerikalılara olduğu kadar tanıdıklar. Müslüman Kardeşler, Batı’daki korkutucu imajına rağmen, Türkiye’de iktidardaki AKP tarafından temsil edilen serbest piyasa İslamcılarının görüşlerini kucaklayacak şekilde evrimleşti.

5. MISIR’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAIRE’İ Mİ?

Yine de, Mısır’ın parlamento seçimlerinin ilk aşamasının canlı bir şekilde gösterdiği üzere, Müslüman Kardeşler artık halk dininin tek temsilcisi olduğunu iddia edemez. Eğreti Selefi partisi El-Nur’un oyların tahminen yüzde 24’ünü kazanabilmesi (Müslüman Kardeşler’in yüzde 38’ine kıyasla), Mısır toplumunun köklerindeki çalkantıyı göstermektedir. Gerçekten de Selefiler, 25 Ocak devriminin başında ortalıkta görünmemelerine rağmen, artık Sünni dünyadaki en büyük kadro örgütünü oluşturabilirler. Müslüman Kardeşler’in eski ayakkabıları içinde ve Riyad’ın cömert mali desteği ile ilerleyerek, Kıptiler ile Sufiler arasına fesat soktular. İki İslamcı kamp arasındaki güç dengesini, önümüzdeki yıl ekmek fiyatları ve ordu konusundaki politika belirleyecek gibi. Müslüman Kardeşler iktidara son on yılda daha önce gelmiş olsaydı, küresel büyüme Türkiye yolunun hem çekiciliğini hem de olasılığını güçlendirmiş olurdu. Ancak tüm rüzgar gülleri artık iflası gösterdiğinden, Ankara’nın paradigması (tıpkı Güney Amerika’daki Brezilya modeli gibi), ekonomik başarısından soyunup önemli bir bölgesel cazibe kaybına uğrayabilir.

Öte yandan, Selefilerin kamuoyu imajı-yolsuzluğa bulaşmamış, antipolitik ve sekter- daha fazla sefalet ve İslam’a karşı tehdit algısı ile birleştiğinde otomatikman mıknatıs etkisi yaratacak. Mısır ordusunun bazı unsurlarının, Selefilerle örtülü veya resmi bir ittifaka yönelik ‘Pakistan seçeneği’ni değerlendirmiş olduğuna şüphe yok. Çeşitli koşullar bu senaryoyu hızlandırabilir: Generallerin, iktidarı devretmeye karşı devam eden direnişi; Müslüman Kardeşler’in ekonomik refah konusunda asgari halk beklentilerini karşılayamaması; veya liberal sol koalisyonun parlamento çoğunluklarının belirleyicisi haline gelmesi. (İsrail, Mısır demokrasisini tek bir hava saldırısı ile istikrarsızlaştırabilir. Sünni partiler İran’a bir saldırıya nasıl yanıt verirler?)

Mısır solu Nasır’dan beri On Sekizinci Brumaire’i çalışıyor. Halk oylamalarını, lümpen proleterleri, Napolyonvari egemenleri ve patates çuvallarını iyi biliyorlar. Grupçuk ve ağları, her kesimden işçilerle ve gençlikle ittifak içinde, Kasım’da Tahrir Meydanı’nın yeniden ele geçirilmesinin yanı sıra 25 Ocak devriminin de itici gücüydüler. İslami çoğunluklu bir hükümet, yeni solun ve bağımsız sendikaların örgütlenme ve açık kampanyalar yürütme hakkını garanti edecek mi? Bu, Mısır demokrasisinin turnusol kağıdı olacak.

6. AKDENİZ REJİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bu arada Güney Avrupa, Latin Amerika’nın 1980’lerde yaşadığı yapısal düzenlemeler ve zorla dayatılan kemer sıkma politikaları sebebiyle aynı yıkımla karşı karşıya. İroniler can alıcı. Kuzey merkezli Avrupa aniden akut bir amnezi vakası geliştirmiş olsa da, birkaç yıl önce finans basını İspanya’yı, Portekiz’i ve hatta Yunanistan’ı (artı AB dışı Türkiye’yi) kamu harcamalarını kesme ve büyüme oranlarını artırma konusundaki başarıları sebebiyle övüyordu. Wall Street bozgunu sonrasındaki ilk günlerde, AB’nin korkuları temel olarak İrlanda’ya, Baltık ülkelerine ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştı. Akdeniz bir bütün olarak, ses hızıyla Atlantik’i geçen finansal tsunamiden görece iyi korunmuş sayılıyordu.

Arap Akdenizi, yatırım sermayesi ve türev ticaretinin trombotik devrelerinde çok az paya sahipti ve bu nedenle finans krizinden minimum etkilendi. Güney Avrupa ise, genellikle itaatkar hükümetlere ve İspanya örneğindeki gibi güçlü bankalara sahipti. İtalya batmak için fazla büyük ve zenginken, küçük suçları devleti tehdit eden Yunanistan, baş ağrısıysa da, bir Liliput ekonomisiydi (AB GSMH’nın sadece yüzde 2’si). On sekiz ay sonra, Alman ve Avusturyalı aşırı sağcılar, Akdenizli refah kraliçelerinin, Yunanistan gün boyu isyan edebilsin ve İspanya daha uzun siesta yapabilsin diye uyanık burgerlere tasarruflarını teslim etmeleri ve çocuklarını satmaları için şantaj yaptığını haykırıyorlardı. Yine de Alman başarısının aslında Avro bölgesini tarumar ettiği üzerine akla çok daha yatkın bir yorum yapılabilir. Doğudaki düşük maliyetli “Meksikalıları”, mukayese edilemez verimlilik avantajları ve devasa ihracat fazlalıkları konusundaki Çin benzeri fanatizmi ile, Almanya güney Avrupa’daki Avrodaşlarına rekabette üstün geliyor. Bu arada AB bir bütün olarak, ücret ödemeleri, turizm ve yabancı yatırım üzerinden bilanço hesaplarına bağımlı kalmalarını sağlayacak şekilde, Türkiye ve petrol olmayan Kuzey Afrika ülkeleri ile en büyük göreli ihracat fazlalığını yaşıyor (2010’da 34 milyar dolar). Tüm Akdeniz, sonuç olarak, AB içindeki siklik talep ve faiz oranı hareketlerine akut bir hassasiyet içinde; oysa Almanya, Fransa ve İngiltere ile diğer zengin kuzey ülkeleri, şok emicileri olarak işlev görecek büyük ikincil pazarlara sahipler.

Avro, çoklu hıza sahip bu Grosseuropäische (Büyük Avrupa) ekonomisinin volanı. Almanya için Avro, ani değer kazanmaya daha az hassas olduğu için Berlin’in AB ekonomisi içindeki de facto veto gücünde çok az azalmaya sebep olurken Alman ihracatına rekabetçi fiyat sağlayan elverişli bir Alman Markı gibi işlev görüyor. Öte yandan Güney Avrupalılar için, bu iyi zamanlarda sermaye çeken ama kötü zamanlarda ticari açıklarla ve işsizlikle mücadele etmek için parasal araçların kullanımını engelleyen bir Faust yükü. Artık İber ve Helen frengisi İtalya’ya da bulaşmış durumda ve Fransa’yı da tehdit ettiğine göre, Avro-Avrupa’nın Berlin ve Paris’ten yükseldiğine dair zor sevilir bir vizyon: anlaşma revizyonu üzerinden mali entegrasyon. Para politikaları üzerinde kontrolünü zaten yitirmiş ve AB ve IMF teknokratlarının denetimi altında kamu sektörlerini kırpmayı zorla kabul etmiş olan borçlu ülkelerden, artık bütçeleri ve kamu harcamaları konusunda kalıcı bir Franko-Alman vetosunu kabul etmeleri isteniyor. On dokuzuncu yüzyılda, İngiltere Latin Amerika ve Asya’daki borçlu ülkelere böyle yedieminlikler empoze etmek için sık sık savaş gemilerini gönderirdi. Müttefikler Almanya’yı Versay’da benzer bir şekilde boyunduruk altına almışlar ve bu nedenle, Üçüncü Reich’ı dikmişlerdi.

İster Sarkozy-Merkel’e itaat etsinler, isterse batıp Avro bölgesinden (ve belki de AB’den) çıksınlar, Akdeniz ekonomileri yıllar boyu sürecek çürümeye ve hiper işsizliğe mahkûm ediliyorlar. Ancak halkları bu uykuya nazikçe dalmayacak. Gerçek toplumsal devrimlere 1970’lerde çok yaklaşmış olan Portekiz ve Yunanistan, Avrupa’daki en sert sol kanat kültürlere sahipler. İspanya’da, yeni muhafazakâr hükümet, yeniden canlanmış bir Birleşik Sola geniş ve davetkar bir hedef ve daha da büyük ama halen amorf olan gençlik hareketleri sunuyor. Hatta antikapitalizmin közleri, Avrupa’nın her yerini saracak alevleri körükleyebilir. Ancak göçmen karşıtı, Brüksel karşıtı sağ, Avro bölgesindeki çöküşten ve AB vagonlarının çekirdek yörüngesindeki dönüşünden, solun kazanacağından çok daha fazlasını kazanabilir. Mısır’daki Selefilerin veya ABD’deki Çay Partisi’nin durumunda olduğu gibi, Avrupa yeni sağ partileri kimlik politikalarına ve adrese teslim edilmeyi bekleyen paketlenmiş günah keçisi arama öfkesine sahipler. Batı Avrupa’da antikapitalist sol için olağan dışı bir hırs, komünistler tarafından 1945 sonrası otuz yıl boyunca tutulmuş olan siyasal alanın yeniden işgal edilmesi olacaktır. Öte yandan Marine Le Pen ve Geert Wilders öncülüğündeki hareketler, kendi ulusal politikalarında çok daha büyük ve iyi donanımlı muhafazakâr temsilcilik için makul ümitlere sahipler. Aşırı sağın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yerine geçmesi, onlara ilham verici bir şablon sunuyor.

7. İSYAN MOTORU

Avrupa ve ABD’de 1968’deki kampus isyanları, manen ve politik olarak Vietnam’daki Tet Saldırısı, Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri, Çin’deki kültür devrimi ve ABD’deki getto ayaklanmaları ile tetiklenmişti. Benzer şekilde geçtiğimiz yılın “Öfkelileri” ilk güçlerini Tunus ve Kahire örneklerinden aldılar. (Arap göçmenlerin güney Avrupa’daki milyonlarca çocuğu ve torunu, bu bağlantıyı en incelikli şekilde canlı ve militan kıldı.) Sonuç olarak, tutkulu 20’likler, şu anda Braudel’in temel Akdeniz’inin her iki kıyısında da meydanları işgal ediyorlar. Ancak 1968’de, Avrupa’da (Kuzey İrlanda’daki önemli istisna dışında) ve ABD’de protestolara katılan beyaz gençliğin çok azı, Güney ülkelerindeki muadillerinin varoluşsal gerçekliklerini paylaşıyordu. Derin şekilde yabancılaşmış olsalar da, birçoğu üniversite diplomalarını bolluk içindeki orta sınıf kariyerlerine dönüştürmek istiyordu. Bugün ise tersine, New York, Barselona ve Atina’daki protestocuların birçoğu, ebeveynlerinkinden dramatik ölçüde daha kötü geleceklerle yüz yüzeler ve Kazablanka ve İskenderiye’deki muadillerininkine daha yakınlar. (Zuccotti Park’ın bazı işgalcileri, on yıl önce mezun olmuş olsalar, bir koruma fonu veya yatırım bankasında, doğrudan yıllık $100,000 maaşlı işlere başlamış olacaklardı. Bugünse Starbucks’ta çalışıyorlar.)

ILO’ya göre, genç yetişkin işsizliği küresel olarak rekor seviyelerde—gençlik protestolarının olduğu ülkelerin birçoğunda yüzde 25 ila 50. Dahası, Arap devriminin Kuzey Afrika potasında, üniversite diploması iş olanağı ile ters orantılı. Aynı şekilde diğer ülkelerde de, eğitime aile yatırımı, girilen borç düşünüldüğünde, negatif sonuç yaratıyor, yani harcanan parayı karşılamıyor. Aynı anda, yüksek öğretime erişim de daha kısıtlı hale geldi, en dramatik olarak da ABD, İngiltere ve Şili’de.

8. BEDAVA YEMEK KUYRUKLARI

Ekonomik kriz halk varlıklarının deflasyonu (ABD, İrlanda ve İspanya’da ev değerleri ve dolayısıyla aile varlığı) ile temel tüketim maddelerinde, özellikle de yakıt ve gıdada aşırı enflasyonu birleştiriyor. Geniş fiyat trendlerinin iş döngüsü ile ahenkli hareket edeceğinin beklendiği klasik teoriye göre, bu olağan dışı bir çatallanma; gerçekte, çok daha kaygı verici olabilir. ABD’deki ve diğer yerlerdeki morgıç krizi, daha büyük finans krizlerinin parçası ve ya hükümet müdahalesi ile ya da alacak-değerinin basit yıkımı ile çözülecek. Endüstriyel Asya yavaşladığı ve Irak’taki üretim düzeyleri yükseldiği için ham petrolün taban fiyatı düşebilir. (Tavan petrol tartışması bana hem belirlenemez hem de bitmek bilmez görünüyor.) Ancak finans krizine ve endüstriyel yavaşlamaya büyük ölçüde dışsal olan güçlerce belirlenen gıda fiyatları, ikinci bir trend olarak yükselişte görünüyor. Hatta, büyüyen bir uzman görüşü korosu, 2000’lerin başından beri küresel gıda güvenliği sisteminin çökmekte olduğu uyarısını yapıyordu. Birden fazla sebep var ve bunlar birbirini de tetikliyor: tohumların ete ve biyoyakıt üretimine yönlenmesi; gıda sübvansiyonlarının ve fiyat desteklerinin neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılması; mahsul piyasalarındaki ve başta gelen tarımsal topraklardaki azgın spekülasyon; tarım araştırmalarına yatırım yapılmaması; değişken enerji fiyatları; toprakların yıpranması ve su havzalarının tükenmesi; kuraklık ve iklim değişimi vb. Daha yavaş büyümenin bu basınçları bir miktar azaltması ölçüsünde (örneğin Çin daha az et yiyor), nüfus artış hızı-bugünün protestocularının yaşam süresindeki başka üç milyar insan-talep yönlü basıncı koruyacaktır. (GMC’ler, mucizevi çözümler olarak sunuldular ancak mahsulleri korumaktan ziyade tarım şirketleri karlarına yönelikler.)

‘Ekmek’ Tahrir Meydanı’ndaki protestoların ilk talebiydi ve sözcük Arap Baharı’nda en azından Rus Ekimi’ndeki kadar yüksek sesle dillendirildi. Sebebi basit: Örneğin, sıradan Mısırlılar, aile bütçelerinin yüzde 60’ını ham petrole (ısınma, pişirme, ulaşım), una, nebati yağlara ve şekere harcıyorlar. 2008’de, bu temel gıda fiyatları aniden yüzde 25 artmıştı. Mısır’daki resmi yoksulluk oranı aniden yüzde 12 arttı. Aynı oranı diğer ‘orta gelirli’ ülkelere uygulayın, temel gıda enflasyonu Dünya Bankası’nın ‘yükselen orta sınıfı’ için önemli bir kesimini siler.

9. ÇİN’İN İNİŞİNİ BEKLERKEN

Marx, California’yı—Altına Hücum ve bunun sonucu olarak dünya ticaretine giren yüksek para—1840’ların devrimci döngüsünü vakitsiz şekilde sona erdirmekle suçlamıştı. 2008’in hemen sonrasında, BRIC adı verilen ülkeler yeni California oldular. Wall Street zeplini gökten düştü ve yere çakıldı, ancak Çin; Brezilya ve Güneydoğu Asya ile yakın formasyon içinde, birlikte uçmaya devam etti. Hindistan ve Rusya da uçaklarını havada tutmayı becerdiler. BRIC ülkelerinin havada kalma dayanıklılığı, yatırım danışmanlarını, ekonomi yazarlarını ve profesyonel astrologları hayrete düşürdü. Bunların tümü Çin’in veya Hindistan’ın dünyayı artık tek elle tutabileceğini veya Brezilya’nın yakında İspanya kadar zengin olacağını iddia ediyor. Sevinçten kendini kaybetmiş bönlükleri, elbette Çin Halk Bankası’ndaki Houdini’lerin kullandığı el çabukluğu teknikleri konusundaki cahilliklerinden kaynaklanıyor. Pekin, tam aksine, uzun süredir ülkenin ihracata aşırı bağımlılığı, hane halkı satın alma gücünün yetersizliği ve uygun maliyetli konut kıtlığının mevcudiyeti ve bunlarla yan yana giden kocaman gayrimenkul balonu konusunda belirgin korkular sergiliyor.

Geçtiğimiz sonbaharın sonlarında, Çin optimistlerinden gelen inanç makaleleri aniden yorum sayfalarından kayboldu ve ‘sert iniş’ senaryosu kitapçıların favorisi oldu. Çin liderliği de dahil hiç kimse, ekonominin küresel karşı rüzgara rağmen daha ne kadar süre bu vaziyette kalabileceğini bilemiyor. Ancak yabancı yolcuların kaçınılmaz felaket listesi yapıldı bile: Güney Amerika, Avustralya, Afrika’nın büyük bölümü ve Güneydoğu Asya’nın çoğu. Ve Çin ile ABD’nin yaptığından daha fazla ticaret yapan-özel olarak dikkat çekici şekilde-Almanya. Enikonu nirengilenmiş küresel durgunluk, elbette, başta atıfta bulunduğum bu doğrusal olmayan kabustur. Halkın ekonomik gelişme beklentilerinin yakın zamanda bu derece yükseldiği BRIC ülkelerinde, yeniden sefilleşmenin acısının pek dayanılmaz olacağını söylemek, neredeyse totolojidir. Binlerce meydan işgal edilebilir. Buna Tiananmen adındaki de dahil.

İmalattaki işgücünün mutlak veya göreli boyutunun son nesilde dramatik şekilde daraldığı ülkelerde yaşayan Batılı post Marksistler, bizi ‘çokluklar’, yatay kendiliğindenlikler gibi şeyler üzerine düşünmeye zorlayarak tembelce proleter aktörün artık geçerliliğini yitirip yitirmediği üzerine dalıp gidiyorlar. Ancak bu Das Kapital’in, Viktorya İngiltere’si veya New Deal Amerika’sından çok daha isabetli şekilde tarif ettiği büyük sanayileşen toplumdaki bir tartışma değil. İki yüz milyon Çinli fabrika işçisi, madencisi ve inşaat işçisi gezegendeki en tehlikeli sınıfı oluşturuyorlar. (İsterseniz Pekin Devlet Konseyi’ne bir sorun.) Balondan tamamen uyanışları sosyalist bir dünyanın olası olup olmadığını belirleyebilir.

NLR