Slavoj Žižek: Köln saldırıları müstehcen bir karnaval versiyonuydu

colognerally

Çeviri: Serap Güneş

Köln’deki son cinsel saldırılardan çıkarılacak ders filminkiyle olağan dışı bir benzerlik taşımıyor mu? Mülteciler (çoğu), yıkıma uğramış ülkelerden kaçan kurbanlar olsalar bile, bu durum aşağılıkça davranmalarının önüne geçmiyor. Acı çekmenin telafi edici bir yanı olmadığını unutmaya meyilliyiz: sosyal hiyerarşinin dibindeki bir kurban olmak, sizi ayrıcalıklı bir ahlak ve adalet timsali yapmıyor.

Quentin Tarantino’nun aynı adlı filmindeki “nefret dolu sekizli” kim? TÜM katılımcı grup – beyaz ırkçılar ve siyah Birlik askerleri, erkek ve kadınlar, yasa uygulayıcıları ve suçlular – hepsi eşit derecede kötü, gaddar ve intikam dolu insanlar. Filmdeki en utandırıcı an, siyah subayın (eşsiz Samuel L. Jackson canlandırıyor), eski bir Konfederasyon generaline onun birçok siyahın ölümünden sorumlu olan ırkçı oğlunu nasıl öldürdüğünü ayrıntılı bir şekilde ve açık bir keyifle anlattığı sahne. Okumaya devam et “Slavoj Žižek: Köln saldırıları müstehcen bir karnaval versiyonuydu”

Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)

gettyimages-169866606

Slavoj Žižek, “Türkiye Hakkında Konuşmalıyız”, New Statesman, 9 Aralık 2015


TÜRKİYE HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

Slavoj Žižek

Çeviren: Levent Gökyiğit

Ciddi ciddi açıklamalarla İslâm Devleti’yle savaşta olduğumuz söyleniyor ama bu açıklamaların tuhaf bir yanı var aslında — dünyanın tüm süpergüçleri çoğunluğu çölden oluşan küçük bir toprak parçasını kontrol altına alan dinî bir çeteye karşı silahları eline alıyor… Hayır, IŞİD’i “ama” filan demeden kayıtsız şartsız yok etmeye odaklanmamalıyız demek istemiyorum. Denilebilecek tek “ama” var, o da şu: IŞİD’i yok etmeye GERÇEKTEN odaklanmalıyız ve bunun içinse, şeytan kılığına büründürülmüş düşmana karşı tüm “medeni” güçlerin yaptığı acınası beyanlar ve dayanışma çağrılarından çok daha fazlasına ihtiyaç var. Okumaya devam et “Slavoj Žižek: Türkiye Hakkında Konuşmalıyız (New Statesman)”

Slavoj Zizek: Sol, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine sarılmalı

Zizek mülteci krizi konusunda kendisini eleştirenlere cevap veriyor.

IŞİD teröristlerini “anlamak” için (“müessif eylemlerinin yine de Avrupa’nın gaddar müdahalelerine bir tepki olduğu” anlamında) çaba harcamamalıyız; neyseler öyle anlaşılmalılar: Avrupalı mülteci karşıtı ırkçıların İslamofaşist muadilleri olarak.

cbb05735-a883-40b4-a425-6530965c579e-2060x1371

2015’in ilk yarısında Avrupa, radikal özgürlükçü hareketlerle (Syriza ve Podemos) meşguldü, ikinci yarısında ise dikkatler mültecilere “insani yardım” gündemine kaydı. Sınıf mücadelesinin üstü tamamen örtüldü ve yerini liberal kültürel hoşgörü ve dayanışma gündemi aldı. 13 Kasım Cuma günkü Paris terör katliamı ile birlikte, esaslı sosyoekonomik sorunlara işaret etmeye devam eden bu gündem bile şimdi terör güçleri ile acımasız bir savaşa tutulmuş tüm demokratik güçlerin basit muhalefetine kapılmış durumda.

Bunu neyin izleyeceğini tahmin etmek zor değil: Mülteciler arasında paranoyakça IŞİD ajanları aranacak. (Medya teröristlerin Avrupa’ya Yunanistan üzerinden mülteci olarak girdiği haberlerine başladı bile.) Paris terör saldırılarının en büyük kurbanı yine mülteciler olacak; gerçek kazananlarsa, je suis Paris tarzı basmakalıp lafların ardında, her iki tarafta da topyekun savaş yanlıları olacak. Paris katliamını gerçekten lanetlemek istiyorsak yapmamız gereken terör karşıtı dayanışma şovlarına katılmakla yetinmeyip o basit “kime yarıyor?” sorusunu ısrarla sormak. Okumaya devam et “Slavoj Zizek: Sol, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine sarılmalı”

Slavoj Žižek’ten Yunanistan üzerine: Bu Avrupa için bir uyanma şansı

gettyimages-477311742Çeviri: Melike Ölker & Eda Ağca & Serap Güneş

Çaresiz bir durumda yapılan tarihi oylama ile Yunan referandumundan çıkan sonuç, umulmadık biçimde güçlü bir Hayır oldu. Sovyetler Birliği’nde başka bir ülkeye göç etmek isteyen bir Yahudi olan Rabinoviç hakkındaki meşhur bir fıkra vardır, sık sık anlatırım. Göç bürosundaki bürokrat ona niçin göç etmek istediğini sorar. Rabinoviç şöyle cevap verir: “İki gerekçem var. Birincisi, Sovyetler Birliği’nde Komünistlerin iktidarı kaybetmesinden, bir karşı-devrim olmasından ve yeni iktidarın Komünist suçları hepten bize, Yahudilere yıkacağından, Yahudilere karşı pogromlara girişilmesinden korkuyorum.”

“Ama” diye lafa girer bürokrat, “bu tamamen saçmalık, Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişmeyecek! Komünistlerin iktidarı ilelebet payidar kalacak!”

“Tamam işte,” diye sakince yanıtlar Rabinoviç, “bu da ikinci gerekçem.”

Şu sıralar, bu fıkranın Atina’da dolaşan yeni bir uyarlamasından haberdar oldum. Yunan bir genç adam Atina’daki Avustralya Konsolosluğu’nu ziyaret eder ve iş vizesi talebinde bulunur. “Niçin Yunanistan’dan ayrılmak istiyorsun?” diye sorar memur.

“İki sebepten” diye cevap verir Yunan genç. “İlki, Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasının ülkede yeni yoksulluğa ve kaosa neden olacağından endişeleniyorum…”

“Ama” diye sözünü keser memur, “bu tamamen saçmalık. Yunanistan, Avrupa Birliği’nde kalacak ve mali disipline boyun eğecek!”

“Tamam işte,” diye sakince cevap verir Yunan genç, “ikinci sebebim de bu.” Okumaya devam et “Slavoj Žižek’ten Yunanistan üzerine: Bu Avrupa için bir uyanma şansı”

Gri alanda – Slavoj Žižek

zizek2“Ben şuyum” (veya “Hepimiz şuyuz”) şeklindeki acıklı özdeşleşme formülü ancak belirli sınırlar dâhilinde iş görüyor; bu sınırları aştığındaysa müstehcen bir hal alıyor. “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) diyebiliriz fakat “Hepimiz Saraybosna’da yaşıyoruz!” ya da “Hepimiz Gazze’deyiz!” gibi örnekler verildiğinde iş karışmaya başlıyor. Hepimizin Saraybosna veya Gazze’de yaşamıyor olduğumuzu hatırlatan acımasız gerçek, acıklı bir özdeşleşme ile üstü örtülemeyecek kadar güçlü hale geliyor. Söz konusu olan Muselmänner, yani Auschwitz’deki yaşayan ölüler olduğunda böyle bir özdeşleşme müstehcenleşiyor. Şunu söylemenin mümkünatı yok: “Hepimiz yaşayan ölüleriz!” Auschwitz’de, kurbanların insanlıktan çıkarılması öyle bir raddeye varmıştı ki, onlarla herhangi bir anlamlı özdeşleşme kurmak olanaklı değildir. (Ve, tam zıddı yönde, “Hepimiz New Yorkluyuz!” diyerek 11 Eylül kurbanları ile dayanışma beyan etmek de saçma olur. Milyonlarca insan şöyle der: “Evet, New Yorklu olmayı çok istiyoruz, bize vize verin!”

Okumaya devam et “Gri alanda – Slavoj Žižek”

WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek

wikileaks-julian-assange-time-cover

Ocak 2011

WikiLeaks tarafından sızdırılan diplomatik yazışmalardan birinde Putin ve Medvedev, Batman ve Robin’e benzetiliyor. Kullanışlı bir benzetme: WikiLeaks’in örgütleyicisi Julian Assange Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki karşılığı değil mi? Filmde takıntılı bir infazcı olan ve cinayetler işleyen bölge savcısı Harvey Dent, Batman tarafından öldürülüyor. Batman ve dostu polis şefi Gordon, Dent’in cinayetlerinin ortaya çıkması durumunda şehrin moral açıdan zarar göreceğini düşünüyor ve bu cinayetlerden Batman’i sorumlu göstererek savcının imajını korumaya karar veriyorlar. Filmin verdiği kıssadan hisse, halkın ahlakını korumak için yalan söylemenin gerekli olduğu. Yalnızca yalan kurtarabilir bizi. Filmdeki tek doğruluk figürünün baş kötü Joker olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Joker, Gotham şehrine yönelik saldırılarının Batman maskesini çıkarıp gerçek kimliğini gösterdiği zaman sona ereceğini açıkça söylüyor; bu ifşayı engellemek ve Batman’i korumak için, Dent basına Batman’in kendisi olduğunu söylüyor. Bir başka yalan! Joker’i tuzağa düşürmek için, Gordon ölmüş numarası yapıyor. Bir yalan daha!

Joker, bunun sosyal düzeni ortadan kaldıracağı inancıyla, maskenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak istiyor. Ona ne demeliyiz? Terörist? Kara Şovalye, klasik western’ler Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance’in etkili bir versiyonu. Bu filmlerde, Vahşi Batı’yı medenileştirmek için yalanın gerçek olarak sunulması gerekiyor. Yani medenileşme, bir yalan üzerine inşa edilmek zorunda. Film olağanüstü bir popülerlik kazandı. Soru, tam da şu an, toplumsal sistemi korumak için bir yalana duyulan bu yenilenmiş ihtiyacın nedeninin ne olduğu. Okumaya devam et “WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek”

İnsan Yüzlü Barbarlık – Slavoj Žižek

Resim

Kiev’de Yanukoviç hükümetine yönelik kitlesel gösterilere dair televizyon haberlerinde, tekrar ve tekrar, göstericilerin Lenin heykellerini yıktığını görüyoruz. Bu, öfkeyi sergilemenin kolay bir yolu: Heykeller Sovyet baskısının sembolleriydiler ve Putin Rusya’sı Rusya’nın komşuları üzerinde egemenliğe dayanan Sovyet politikasının devamı olarak algılanıyor. Lenin heykellerinin Sovyetler Birliği’nde yaygınlaşmaya başlamasının ancak 1956’da olduğunu unutmayın. O zamana kadar Stalin heykelleri çok daha yaygındı. Fakat Kruşçev’in Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde Stalin’i ‘gizli’ ifşasından sonra, Stalin heykellerinin yerini Lenin’inkiler aldı. Lenin ezici bir şekilde Stalin’in yerini alıyordu. Bu, Pravda’nın künyesinde 1962’de yapılan değişiklikle aynı ölçüde açık hale getirildi. O zamana kadar, ön sayfanın sol köşesinde iki profilin, Lenin ile Stalin’in çizimi yan yana duruyordu. Kısa süre sonra 22. Kongre Stalin’i açıktan reddetti, profili sadece kaldırılmakla kalmadı, Lenin’in ikinci bir profili ile değiştirdi. Artık yan yana basılmış iki aynı Lenin profili vardı. Bu garip tekrar, bir anlamda Stalin’in yokluğunu daha da vurguluyordu.

Yine de Ukraynalıların Lenin heykellerini yıkmasını Sovyet egemenliğinden kurtulma ve ulusal bağımsızlıklarını savunma isteklerinin bir göstergesi olarak izlemenin tarihsel bir ironisi var. Ukrayna ulusal kimliğinin altın çağı, Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkının engellendiği Çarlık Rusya’sı değil, savaş ve kıtlıktan bitap düşmüş bir Ukrayna’daki Sovyet politikasının ‘yerlileşme’ olduğu Sovyetler Birliği’nin ilk on yılıydı. Ukrayna kültürü ve dili yeniden dirildi ve sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hakları getirildi. Yerlileşmeyi, Lenin tarafından belirsizliğe yer vermeden formüle edilmiş ilkeler izledi:

Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır. Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı; ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu.

Lenin, sonuna kadar bu duruşunu korudu. Rosa Luxemburg, Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında, küçük uluslara ancak yeni devlette ilerici güçler hakim olacaksa tam bağımsızlık verilmesi gerektiğini savunurken, Lenin, koşulsuz ayrılma hakkından yanaydı.

Lenin, Stalin’in merkezi bir Sovyetler Birliği projesine karşı son mücadelesinde, yine küçük ulusların koşulsuz ayrılma hakkını savunuyordu (bu durumda söz konusu olan Gürcistan’dı) ve Sovyet devletini oluşturan ulusal varlıkların tam bağımsızlığında ısrar ediyordu – 27 Eylül 1922’de, Politbüro’ya bir mektupta, Stalin’in Lenin’i ‘nasyonal liberalizm’ ile suçlamasına şaşmamalı. Stalin’in hâlihazırda yöneldiği gidişat, Sovyet Rusya hükümetinin diğer beş cumhuriyetin de (Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) hükümeti olmasını önermesinden açıkça belliydi:

Geçerli karar RKP Merkez Komitesi tarafından onaylanırsa, kamuoyuna açıklanmayacak, söz konusu Cumhuriyetlerin Sovyet organlarında, Merkezi Yürütme Komitelerinde veya Sovyetler Kongrelerinde, bu Cumhuriyetlerin isteği olarak açıklanacağı Tüm Rusya Sovyetler Kongresi toplantısından önce dolaşıma sokulmak üzere Cumhuriyetlerin Merkez Komitelerine iletilecek.

Böylece üst yetki organı olan Merkez Komite’nin, kendi tabanı ile etkileşimi bozuluyordu. Üst yetki organının yaptığı şey kendi isteğini dayatmaktan başka bir şey değildi. Durumu daha da vahimleştirense, tabanın üst yetki organından hangi kararı almasını isteyeceğine, sanki kendi isteğiymiş gibi, Merkez Komite’nin karar vermesiydi. 1939’daki dikkat çekici bir olayda üç Baltık devleti Sovyetler Birliği’ne katılmak istediler. İstekleri kabul edildi. Bunların tümünde Stalin devrim öncesi Çarlık politikasına geri dönüyordu: Rusya’nın Sibirya’yı 17. yüzyılda ve Müslüman Asya’yı 19. yüzyılda sömürgeleştirmesi artık emperyalist genişleme olarak kınanmıyor, bu geleneksel toplumları ilerici modernleşme sürecine soktuğu için kutlanıyordu. Putin’in dış politikası açık bir şekilde Çarlık Rusya’sı çizgisinin devamı. Rus Devrimi sonrasında, Putin’e göre, Bolşevikler Rusya’nın çıkarlarına ciddi şekilde zarar verdiler: ‘Bolşevikler, bir dizi sebeple, Rusya’nın tarihsel güneyinin büyük kesimlerini Ukrayna Cumhuriyeti’ne eklediler. Bu, nüfusun etnik yapısı dikkate alınmadan yapıldı ve bugün bu alanlar Ukrayna’nın güneydoğusunu oluşturuyor.’

Lenin ortadan kaybolurken Stalin portrelerinin askeri geçit törenlerinde ve resmi kutlamalarda yeniden boy göstermeye başlamasına şaşmamalı. 2008’de Rossiya TV kanalının düzenlediği bir ankette, Stalin tüm zamanların en büyük üçüncü Rus’u seçildi ve yarım milyon oy aldı. Lenin uzak ara farkla altıncı oldu. Stalin bir komünist olarak değil, Lenin’in anti-vatansever ‘sapma’sından sonra Rusya’ya büyüklüğünü geri kazandıran kişi olarak kutlanıyor. Putin yakın zamanda, Ukrayna’nın yedi güneydoğu ili için, en son 1917’de kullanılan bir terimi yeniden canlandırarak, Novorossiya (‘Yeni Rusya’) terimini kullandı.

Fakat halen mevcut olan gizli Leninist akım, Stalin’e karşı komünist yeraltı muhalefetinde ısrar ediyordu. Christopher Hitchens’ın 2011’de yazdığı üzere, Soljenitsin’den çok daha önce, ‘Gulag konusunda, Boris Souvarine’den Victor Serge’e, C.L.R. James’e kadar sol muhalifler tarafından, gerçek zamanlı ve büyük bir riske girilerek kritik sorular soruluyordu. Bu cesur ve öngörülü heretikler, bir şekilde tarihten silindiler (bundan çok daha kötüsünü bekliyorlardı, çoğunlukla da başlarına geldi).’ Bu iç muhalefet, faşizmin aksine komünist hareketin doğal bir parçasıydı. ‘Nazi Partisi’nde, Führer’in nasyonal sosyalizmin özüne ihanet ettiğini savunmak için hayatlarını riske atan muhalif yoktu,’ diye devam ediyordu Hitchens. Tam da komünist hareketin kalbindeki bu gerilim yüzünden, 1930’ların tasfiye yıllarında olunabilecek en tehlikeli yer egemen sınıfın tepesiydi: Yalnızca birkaç yıl içinde, Merkez Komite’nin ve Kızıl Ordu liderliğinin yüzde 80’i öldürüldü. Muhalefetin bir başka işareti, protestocu kitlelerin, iktidardakilere yerine getirmedikleri vaatlerini hatırlatmak için ulusal marşlar dahil resmi marşlar söylediği, ‘gerçekten var olan sosyalizm’in son günlerinde tespit edilebilir. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde ise, bunun aksine, 1970’ler ve 1989 arasında, ulusal marşı kamusal alanda söylemek suç teşkil ediyordu. Sözleri (‘Deutschland einig Vaterland’, ‘Almanya, birleşik Anavatan’), yeni bir sosyalist ulus olarak Doğu Almanya fikrine uymuyordu.

Rus milliyetçiliğinin yeniden dirilişi, belirli tarihsel olayların yeniden yazılmasına neden oldu. yakın tarihli bir biyografik film olan Andrei Kravchuk’un Admiral‘ı, 1918 ile 1920 arasında Sibirya’ya hükmetmiş olan Beyaz Ordu komutanı Aleksandr Kolchak’ın yaşamını konu almaktadır. Fakat Beyaz Ordu karşı devrimci güçlerinin bu dönemdeki ölçüsüz gaddarlığının yanı sıra, totaliter potansiyelini de hatırlamak gerekir. İç savaşı Beyaz Ordu kazansaydı, neler olacağını şöyle yazıyor Hitchens: ‘Faşizm, genel bir sözcük olarak İtalyanca değil Rusça olacaktı… Sibirya’nın 1918’deki işgali sırasında Amerikan Yurtdışı Sefer Kuvvetlerine komuta etmiş olan (Amerikan ders kitaplarından tamamen silinmiş bir olay) Tümgeneral William Graves, hatıralarında Rus sağ kanadına hakim olan yayılmacı, ölümcül anti-Semitizm hakkında yazmış ve şöyle eklemiştir: “Tarihin, Amiral Kolchak’ın hükümranlığı altındaki Sibirya’dan başka, son elli yılda dünyada bu denli rahatça ve daha az ceza tehlikesi ile cinayet işlenebilen bir ülkesini yazabileceğini sanmıyorum.”

Tüm bir Avrupa neo-faşist sağı (Macaristan, Fransa, İtalya, Sırbistan), Rusya’nın Kırım referandumunu Rus demokrasisi ile Ukrayna faşizmi arasında bir seçim gibi göstermesini yalanlayacak şekilde, süregiden Ukrayna krizinde kesin şekilde Rusya’yı destekliyor. Ukrayna’daki olaylar – Yanukoviç ve çetesini iktidardan eden kitlesel protestolar – Putin’in yeniden canlandırdığı karanlık mirasa karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır. Protestoları tetikleyen, Ukrayna hükümetinin Rusya ile iyi ilişkileri Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile entegrasyonunun önüne koyma kararı olmuştur. Öngörülebilir şekilde, birçok antiemperyalist solcu haberlere Ukraynalılara tepeden bakarak tepki göstermiştir: ‘Ne kadar da kandırılmış durumdalar! Halen Avrupa’yı idealize ediyorlar, AB’ye katılmanın Ukrayna’yı Batı Avrupa’nın ekonomik sömürgesi yapacağını, eninde sonunda Yunanistan’la aynı sonu paylaşacaklarını göremiyorlar!’ Aslında, Ukraynalılar AB realitesi konusunda kör olmaktan çok uzaklar. İçindeki sorunların ve eşitsizliklerin gayet farkındalar: Mesajları sadece kendi durumlarının çok daha kötü olduğu. Avrupa sorun yaşıyor olabilir ancak bunlar zengin bir adamın sorunları.

O zaman ne yapmalıyız? Ukrayna’nın tarafını mı tutmalıyız? Bunu yapmak için ‘Leninist’ bir neden var. Lenin son yazılarında, Devlet ve Devrim’in ütopyasını terk ettikten çok sonra, Bolşevizm için makul, ‘gerçekçi’ bir proje fikrini araştırdı. Rus kitlelerinin ekonomik az gelişmişliği ve kültürel geriliği yüzünden, Rusya’nın ‘sosyalizme doğrudan geçişi’ için yol olmadığını savunur: Sovyet iktidarının tüm yapabileceği, ‘devlet kapitalizminin’ ılımlı politikalarını köylü kitlelerinin yoğun kültürel eğitimi ile birleştirmek olabilir – propaganda ile beyin yıkamak değil ama uygar standartların sabırlı, aşamalı bir şekilde empoze edilmesi. Rakamlar, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek için halen yapmak zorunda olduğumuz epeyce zorunlu iş olduğunu gösteriyor… Kendimizi halen kurtaramadığımız yarı Asyatik cehaleti aklımızdan çıkarmamalıyız.’ Ukraynalı protestocuların Avrupa referanslarını, onların hedefinin de, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek’ olduğunun işareti sayabilir miyiz?

Fakat işler burada hızla karışabiliyor. Ukraynalı protestocuların referans aldığı ‘Avrupa’, tam olarak neyi ifade ediyor? Tek bir fikre indirgenemez: Milliyetçi, hatta faşist unsurları bile kapsıyor fakat uygulamada bugün Avrupalı kurumlar ve yurttaşların kendileri çoğunlukla ihanet etse de, Avrupa’nın küresel politik muhayyile benzersiz katkısı olan, Etienne Balibar’ın égaliberté, “eşitlik içinde özgürlük” dediği fikri de içeriyor. Bu iki kutup arasında, Avrupa liberal demokrat kapitalizminin değerine nahif bir güven de söz konusu. Avrupa Ukrayna protestolarında kendi en iyi ve en kötü yanlarını, karanlık yabancı düşmanlığının yanı sıra, kendi özgürlükçü evrenselciliğini de görebilir.

Karanlık yabancı düşmanlığı kısmından başlayalım. Ukrayna milliyetçi sağı, Balkanlardan İskandinavlara, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a dek bugün ne olduğunun bir örneği: Etnik ve dini tutkular patlama halinde ve Aydınlanma değerleri geriliyor. Bu tutkular daima vardılar, beklemedeydiler; yeni olan sergilenme şekillerindeki arsızlık. Kendisini özgürlük, eşitlik, bütün mensupları için eğitim ve sağlık hakkı gibi büyük modern aksiyomlarla tamamen bütünleştirmiş, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kabul edilemez ve saçma şeyler olarak görüldüğü bir toplum hayal edin. Fakat sonra da şunu hayal edin; toplum bu aksiyomlara sözde bağlılık sergilemeye devam etmesine rağmen, fiilen özlerinden koparılmış durumdalar. Avrupa tarihinden çok yakın tarihli bir örnek: 2012 yazında, Macaristan’ın sağcı başbakanı Viktor Orbán, Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç duyulduğunu açıkladı: ‘Umarım Tanrı yardımcımız olur da ekonomik açıdan ayakta kalabilmek adına, demokrasi yerine hayata geçirmek zorunda kalacağımız yeni bir politik sistem icat etmeye mecbur olmayız… İşbirliği bir niyet meselesi değil, zor meselesi. Belki işlerin bu şekilde ilerlemediği ülkeler de var, örneğin İskandinavya ülkeleri, fakat bizim gibi yarı Asyatik toplumlarda, yalnızca zor birleştirebilir.’

Bu sözlerdeki ironi, bazı eski Macar muhaliflerde de etki bırakmadı değil: Sovyet ordusu 1956 ayaklanmasını bastırmak için Budapeşte’ye hareket ettiğinde, kuşatılmış Macar liderlerin Batı’ya tekrar tekrar gönderdiği mesaj, Asyalı komünistlere karşı Avrupa’yı korudukları idi. Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan muhafazakâr hükümet, ana düşmanını, bugün Batı Avrupa’nın ifade ettiği çok kültürlü tüketimci liberal demokrasi olarak belirliyor. Orbán, hâlihazırda ‘Asyalı değerlere sahip bir kapitalizm’e olan sempatisini ifade etmiş durumda; Orbán üzerindeki Avrupa baskısı devam ederse, Doğu’ya ne mesaj yollayacağını kolayca tahmin edebiliriz: ‘Biz burada Asya’yı savunuyoruz!’

Günümüzün göçmen karşıtı popülizmi, doğrudan barbarlık yerine insan yüzlü bir barbarlık getirdi: Hıristiyan ahlakının ‘komşunu sev’ anlayışından, kabileyi barbar Öteki’nin önüne koyan pagan ayrıcalıklılığı anlayışına bir gerileme. Kendisini Hıristiyan değerlerinin savunucusu olarak sunsa da, aslında Hıristiyan mirasına yönelik en büyük tehdit. G.K. Chesterton, yüzyıl önce şöyle yazdı: ‘Özgürlük ve insanlık adına Kilise ile savaşmaya başlayanlar, sonunda Kilise ile savaşmak adına özgürlük ve insanlığı bir kenara fırlattılar … Laiklik taraftarları, kutsal şeyleri mahvetmediler; eğer onları rahatlatacaksa, laiklik taraftarları, laik şeyleri mahvettiler.’ Din savunucuları için de aynı şey geçerli değil mi? Fanatik din savunucuları çağdaş laik kültüre saldırmaya başladılar; sonunda vardıkları yerin, anlamlı tüm dini deneyimden vazgeçmek olması şaşırtıcı değil. Benzer şekilde, birçok özgürlük savaşçısı antidemokratik köktenciliğe karşı savaş verme konusunda o kadar hevesliydi ki, sonunda eğer ki savaştıkları terör ise, özgürlük ve demokrasiyi bir kenara atar oldular. ‘Teröristler’ başka bir dünyaya sevdaları uğruna bu dünyayı mahvetmeye hazır olabilirler, fakat teröre karşı savaşanlar salt Müslüman ötekiye olan nefret adına kendi demokratik dünyalarını mahvetmeye hazırlar. Bunların bazıları insan onuruna o derece düşkün ki, onu savunmak adına işkenceyi yasallaştırmaya hazırlar! Göçmen ‘tehlikesine’ karşı Avrupa’yı savunanlar da farklı bir şey yapmıyor. Yahudi-Hıristiyan mirasını koruma gayretlerinde, o mirasta önemli olan şeyleri feda etmeye hazırlar. Avrupa’ya yönelik gerçek tehdit, onu işgal etmeyi bekleyen hayali göçmen kitleleri değil, Avrupa’nın göçmen karşıtı savunucuları.

Bu gerilemenin işaretlerinden biri, yeni Avrupa sağının sık sık duyulan bir talebi: İki ‘aşırıcılığa’, yani sağa ve sola daha ‘dengeli’ bir bakış. Bize tekrar ve tekrar, aşırı sola (komünizme) Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşırı sağa (yenilgiye uğratılan faşistlere) davrandığı gibi davranılması gerektiği söylendi. Ancak gerçekte burada hiçbir denge yok: Faşizm ile komünizmin eşitlenmesi, faşizme örtülü bir ayrıcalık tanımaktır. Sağ, faşizmin komünizmin kopyası olduğunu söyler: Mussolini, faşist olmadan önce bir sosyalistti; Hitler de nasyonal sosyalistti; toplama kampları ve soykırıma varan şiddet, Naziler bunlara başvurmadan on yıl önce Sovyetler Birliği’nin özellikleriydi; Yahudilerin imhasının örneği, sınıf düşmanının imhasında net şekilde bulunabilirdi vb. Bu argümanların özü, ılımlı faşizmin komünizm tehdidine karşı meşru bir yanıt olduğunu iddia etmektir (uzun zaman önce Ernst Nolte tarafından Heidegger’in Nazizm’le ilişkisini savunmak adına öne sürülmüş bir görüş). Slovenya’da sağ, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlarla savaşan antikomünist İç Savunmanın (büyük şeytan komünizmi alt etmek için Nazilerle işbirliği yapmak şeklindeki zorlu kararı vermişlerdi) geri getirilmesini savunmaktadır.

Ana akım liberaller, temel demokratik değerler etnik veya dini köktenciliğin tehdidi altındayken, liberal demokratik değerler etrafında birleşmemiz, ne kurtarabiliyorsak kurtarmamız ve daha radikal toplumsal dönüşüm hayallerini bir kenara bırakmamız gerektiğini söylüyorlar bize. Fakat bu dayanışma çağrısında ölümcül bir kusur var: Liberalizmin ve köktenciliğin kötücül bir döngüye nasıl yakalandıklarını görmezden geliyor. Köktenciliğin öfkeyle karşılık vermesine ve kendisini dayatmasına neden olan şey, liberal hoşgörüyü ihraç etmeye dönük saldırgan girişim. Günümüz politikacılarının bize liberal özgürlük ile köktenci baskı arasında bir seçim yapmayı önerdiğini ve ‘Kadınların kamusal hayattan dışlanmasını ve haklarından yoksun kalmasını mı istiyorsunuz? Her din eleştirisinin idam cezası almasını mı istiyorsunuz?’ şeklindeki retorik soruyu zafer kazanmışçasına sorduklarını duyduğumuzda, şüphelenmemiz gereken şey yanıtın aşikarlığı: Bunu kim ister ki? Sorun, liberal evrenselciliğin uzun süreden beri masumiyetini yitirmiş olması. Max Horkheimer’ın kapitalizm ve faşizm hakkında 1930’larda söyledikleri, farklı bir bağlamda bugün için de geçerli: Liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler dini köktencilik konusunda da susmalı.

Ukrayna’daki liberal demokratik kapitalist Avrupa hayalinin kaderi ne olacak? Ukraynalıları AB’de ne beklediği net değil. Sık sık Sovyetler Birliği’nin son on yılından bilindik bir fıkrayı anlatırım ama ancak bu kadar uyar. Bir Yahudi olan Rabinovitch yurtdışına göçmek istemektedir. Göçmen ofisindeki bürokrat ona sebebini sorar, Rabinovitch şöyle cevap verir: ‘İki sebeple. Birincisi korkarım komünistler Sovyetler Birliği’nde iktidarı kaybedecek ve yeni iktidar komünistlerin tüm suçlarını bize, yani Yahudilere yıkacak.’ Bürokrat ‘Ama bu saçmalık’ der, ‘Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişemez, komünist iktidar sonsuza dek sürecek!’ Rabinovitch’in cevabı şöyle olur: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Bir Ukraynalı ile bir AB yöneticisi arasında benzer bir konuşmayı hayal edin. Ukraynalı şöyle der: ‘Ukrayna’da panik içinde olmamızın iki sebebi var. Birincisi, Rus baskısı altında AB bizi terk edecek ve ekonomimiz çökecek.’ AB yöneticisi sözünü keser: ‘Ama bize güvenebilirsiniz, sizi terk etmeyeceğiz. Tersine, ülkenizin kontrolünü elimize alacak ve size ne yapmanız gerektiğini söyleyeceğiz!’ Ukraynalı da cevap verir: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Mesele Ukrayna’nın Avrupa’ya layık olup olmaması, AB’ye girecek kadar iyi olup olmaması değil, bugünün Avrupa’sının Ukraynalıların özlemlerini karşılayıp karşılamaması. Ukrayna’nın sonu, iplerin oligarkların elinde olduğu bir tür etnik köktencilik ile liberal kapitalizm karışımı olursa, bugün Rusya’nın (veya Macaristan’ın) olduğu kadar Avrupalı olabilir. (Ukrayna’daki olaylarda çeşitli oligarşi gruplarının – ‘Rus yanlısı’ olanlar ve ‘Batı yanlısı’ olanlar – oynadığı role çok az dikkat çekiliyor.)

Bazı politik yorumcular AB’nin Ukrayna’ya Rusya ile gerilimde yeterince destek vermediğini, AB’nin Rusya’nın Kırım’ı işgaline ve kendine bağlamasına verdiği yanıtın yarım ağız olduğunu iddia ediyor. Ama yokluğu daha göze batan başka bir destek daha var: Tıkanmayı aşmaya dönük herhangi bir uygulanabilir strateji önerisi. Avrupa, tarihindeki özgürlükçü öze olan bağlılığını yenilemediği müddetçe, böyle bir strateji önerecek pozisyonda hiçbir şekilde olmayacak. Ancak ve ancak eski Avrupa’nın çürüyen cesedini arkamızda bırakarak Avrupa’nın égaliberté -eşitlik içinde özgürlük- mirasını canlı tutabiliriz. Avrupa’dan öğrenmesi gereken Ukraynalılar değil: Avrupa, Meydan’daki protestoları motive eden rüyayı yaşatmayı öğrenmeli. Korkmuş liberallerin öğrenmesi gereken ders, bugün liberal mirasta kurtarılmaya değer olanı yalnızca daha radikal bir solun kurtarabileceği.

Meydan protestocuları kahramandılar ancak gerçek kavga – yeni Ukrayna’nın ne olacağına ilişkin kavga – yeni başlıyor ve Putin’in müdahalesine karşı olandan çok daha sert olacak. Yeni ve riskli bir kahramanlık gerekecek. Bu yeni kahramanlık, kendi ülkelerinin milliyetçi arzularına karşı çıkan ve bunu iktidarın bir aracı olarak kınayan Ruslar tarafından gösterilmiş durumda. Artık Ukraynalılar ile Ruslar arasında dayanışmayı yükseltmenin ve gerilim sözlerini bir yana bırakmanın zamanı. Sonraki adım, Ukraynalı siyasi aktivistlerle Putin rejiminin Rus muhalifleri arasında kurulacak örgütlenme ağları ile kardeşliği sergilemek. Bu ütopik görünebilir, fakat ancak böyle düşünerek protestolara gerçekten özgürlükçü bir boyut kazandırılabilir. Aksi takdirde, oligarklar tarafından manipüle edilen milliyetçi arzuların çatışmasından başka bir şey kalmaz elimizde. Böylesi jeopolitik oyunlar, özgün özgürlükçü politikanın hiçbir şekilde yararına değildir.

25 Nisan

Barbarism with a Human Face

Kapitalizm artık özgürlüğü kaldıramaz – Slavoj Zizek

Zizek

Marks’ın Kapital’ini yakın tarihli yeniden okumasında Fredric Jameson, dünya pazarının kalıtsal çelişkisini belirliyor: işsizliği (giderek daha fazla işçi yararsız hale geliyor) üreten şey kapitalizmin başarısından (yüksek verimlilik vb.) başka bir şey değil, dolayısıyla bir lütuf olması gereken şey (daha az ağır iş gerekiyor) lanet haline geliyor.

Jameson’un sözleriyle, dünya pazarı bu nedenle “herkesin bir zamanlar üretken işçi olduğu ve emeğin her yerde kendi fiyatını sistemin üzerine çıkarmaya başladığı bir alan.” Yani, süregiden kapitalist küreselleşme sürecinde, işsiz kategorisi, klasik “yedek işgücü ordusu” mefhumunun ötesinde yeni bir boyut kazanıyor ve artık şunları içermeli:

“dünyanın dört bir yanındaki, ‘tarihin dışına düşmüş’, Birinci Dünya kapitalizminin modernleşme projelerinden bilinçli olarak dışlanmış ve ümitsiz vaka olarak üstü çizilmiş olan kalabalık nüfuslar.”

Bu nedenle, sözde “aciz devletler” denilen (Kongo ve Somali gibi) işsizleri, kıtlık veya ekolojik felaket kurbanlarını, uydurma-arkaik “etnik düşmanlıklar” arasında sıkışıp kalmışları, hayırseverlik veya “teröre karşı savaşın” hedefindekileri de veya (sıklıkla aynı insanlar) buna dahil etmeliyiz.

Bu nedenle işsiz kategorisi, geçici işsizlerden artık istihdam edilemez ve kalıcı olarak işsiz olanlara, varoşlarda ve diğer türlü gettolarda yaşayanlara (yani Marks’ın kendisinin de “lümpen proleter” olarak sıklıkla tüm o devre dışı bıraktıkları) ve son olarak da, eski haritalardaki boş alanlar gibi küresel kapitalist süreçten dışlanmış nüfuslara ve devletlere kadar, küresel nüfusun geniş bir aralığını kapsayacak şekilde genişletilmeli.

“İşsiz” çemberindeki bu genişleme, bir zamanlar tarihin hareketsiz arka planında kalanların, özgürlük mücadelesinin potansiyel bir temsilcisi haline geldiği gerçeğine işaret etmiyor mu? Marks’ın 18. Brumaire’de Fransız köylülerini nasıl karakterize ettiğini hatırlayın:

“Fransız ulusunun büyük kitlesi, aynı cinsten büyüklüklerin basit bir toplamı ile, hemen hemen patates dolu bir çuvalın bir çuval patates meydana getirmesi gibi, aynı biçimden oluşmuştur…  Küçük köylüler arasında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ olduğu ve onların çıkarlarının benzeşmesi onlar arasında hiçbir ortaklık, hiçbir ulusal bağ, hiçbir siyasal örgütlenme yaratmadığı ölçüde de bir sınıf meydana getirmezler. Bunun içindir ki, onlar, kendi sınıf çıkarlarını kendi adlarına, ister bir parlamentonun aracılığı ile, ister bir meclisin aracılığı ile savunacak durumda değildirler. Onlar, kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar.”

Büyük yirminci yüzyıl devrimci köylü hareketlerinde (Çin’den Bolivya’ya dek), tarihsel süreçten dışlanmış bu “patates çuvalları” kendi kendilerini aktif şekilde temsil etmeye başladılar.

Ancak Jameson sonrasında, bu yeni “işsiz” kategorisinin kendisinin bir kapitalist sömürü formu oluşturduğuna ilişkin kritik bir gözlemde bulunuyor – sömürülenler artık sadece, sermaye tarafından ayrılan artı değeri üreten işçileri değil, aynı zamanda, coğrafi alanlar ve hatta ulus devletler dahil, sömürülen ücretli işgücü kapitalist anaforuna yakalanmaları yapısal olarak engellenenleri de içeriyor.

Bu, ardından, sömürü kavramını yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Bugün, sömürülenler yalnızca üreten ya da “yaratanlar” değil, aynı zamanda (ve hatta daha bile) “yaratmamaya” mahkum olanlar. Burada her şey, kapitalist mekanizmanın yalnızca işçilere ihtiyaç duymakla kalmayıp, aynı zamanda iş bulamayanlardan bir “yedek ordu” da yarattığı gerçeğine dayanıyor: ikincisi basit şekilde sermaye dolaşımının dışında değil, bu dolaşım tarafından, etkin şekilde, çalışmıyor olarak üretiliyor.

Sömürü üzerine bu vurgu kaymasının önemi, onu postmodern “mikro-iktidar politikasının” farklı versiyonlarının favori motifine, egemenliğe karşıtladığımızda net hale geliyor. Basitçe söylemek gerekirse, Michel Foucault ile Giorio Agamen’in etkili teorileri yetersiz kalıyor: egemenliğin düzenleyici iktidar mekanizmalarına ilişkin tüm ayrıntılı değerlendirmeleri, çıplak hayat, homo sacer (kutsal insan) vb. kavramları ile birlikte, sömürünün merkezde olmasına dayandırılmak (veya sömürü merkezlilikle sağlanmak) zorunda. Jameson’un haklı olarak ısrar ettiği üzere, ekonomiye bu referans olmaksızın, egemenliğe karşı mücadelenin anlamı şu olacaktır:

“üretim tarzının böylesi bir dönüşümünden ziyade anlık ayaklanmalara ve direniş eylemlerine yol açan esasen moral ya da etik bir mücadele.”

Yani, egemenliğe vurgunun sonucu demokratik bir programdır, sömürüye vurgunun sonucu ise komünist bir program. Burada, Üçüncü Dünya’nın dehşetini egemenliğin etkileri açısından tanımlamanın sınırı yatar: amaç demokrasi ve özgürlük haline gelir.

Bu egemenlik kavramının kaydetmeyi başaramadığı şey, sömürünün yalnızca kapitalizmde “nötralize edildiği,” ekonominin işleyişine kazındığıdır. Egemenlik, ekonomi dışı baskının ve şiddetin sonucu değildir ve bu nedenle, kapitalizmde, kişisel özgürlük ve eşitliğe sahibizdir: doğrudan toplumsal egemenliğe gerek yoktur çünkü egemenlik halihazırda üretim sürecinin yapısına kazınmıştır.

İşte bu yüzden artı değer kategorisi kritiktir: Marks daima, işçi ile kapitalist arasındaki değişimin, meta olarak emek güçlerinin tam karşılığını alan işçilerin algısında (kural olarak) “adil” olduğunu vurgulamıştır. Burada doğrudan bir “sömürü” yoktur – yani işçiler “kapitaliste sattıkları metanın tam değerini almıyor” değillerdir. Bu yüzden piyasa ekonomisindeyken, de facto bağımsız kalırım, bu bağımsızlık yine de “medenidir,” doğrudan kölelik ve hatta fiziksel zorlama formunun yerine, benimle diğer kişiler arasında “serbest” piyasa değişimi şeklinde realize olur.

Ayn Rand ile dalga geçmek kolay, ancak Atlas Shrugged (Atlas Silkindi, Plato Film Yayınları) kitabındaki ünlü “para marşında” bir gerçeklik payı var:

“Paranın tüm iyiliğin kökeni olduğunu keşfedene dek ve keşfetmedikçe, kendi yıkımınızı istersiniz. Para insanların birbiri ile alışverişindeki araç olmaktan çıktığında, insanlar diğer insanların aracı haline gelir. Ya kan, sopa ve silah ya da dolar. Tercihinizi yapın – başka seçenek yok.”

Marks, metalar evreninde, “insanlar arasındaki ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler kılığına” nasıl büründüğüne dair iyi bilinen formülünde benzer bir şey söylememiş miydi? Piyasa ekonomisinde, insanlar arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak tanınmış özgürlük ve eşitlik ilişkileri olarak görülebilir: egemenlik artık böyle bir şekilde doğrudan kullanılmaz ve görünmez.

Egemenliğe liberal yanıt tanımadır – dolayısıyla tanıma, Jameson’a göre, “çeşitli grupların barışçıl ve seçim yoluyla ganimeti bölüştüğü çokkültürlü bir düzende bir pay haline gelir.” Tanımanın özneleri sınıflar değil (proletaryanın kolektif bir özne olarak tanınması talebi anlamsızdır – bunu yapacaksa, sınıfların karşılıklı tanınmasını talep ederek faşizm yapar). Tanınmanın özneleri ırk, cinsiyet vb. ile tanımlananlardır – tanınma politikası, burjuva sivil toplumun çerçevesi içinde kalır, sınıf politikasının değil.

Çağdaş solun yinelenen öyküsü, evrensel coşku ile seçilen ve “yeni bir dünya” vaat eden bir liderin veya partinin öyküsüdür (Güney Afrika’da Mandela’yı veya Brezilya’da Lula’yı ele alın) – ancak, ardından, er ya da geç, kilit ikilemle yüz yüze kalırlar: kapitalist mekanizmaya bulaşmaya cüret etmek mi yoksa sadece “oyunu oynamak” mı? Biri mekanizmayı rahatsız ederse, piyasa tedirginlikleri, ekonomik kaos vb. tarafından seri şekilde “cezalandırılır.”

Bu yüzden antikapitalizmin siyasal eylemin doğrudan amacı olamayacağı doğru olmasına rağmen – politikada, somut siyasal aracılara ve eylemlerine muhalif olunur, anonim bir “sisteme” değil – burada Lacan’cı gaye ve hedef ayrımını uygulamamız gerekir: antikapitalizm, özgürleştirici politikanın acil gayesi değilse bile, nihai hedefi, tüm faaliyetinin ufku olmalıdır.

Marks’ın “ekonomi politiğin eleştirisi” kavramının dersi bu değil mi? Ekonomi alanı apolitik gibi görünse bile, “siyasal mücadelenin gizli referans noktası ve yapılandırma ilkesidir.”

Rand’a dönersek, problematik olan altta yatan önermesi: tüm alternatiflerin ütopik denilerek devre dışı bırakıldığı ve tek tercihin doğrudan ve dolaylı egemenlik ve sömürü ilişkileri arasında olduğu önermesi. Ancak, söylemiş olduğum gibi, yine de Rand’ın aksi halde saçma ölçüde ideolojik olacak iddiasındaki gerçeklik anını kabul etmeliyiz: devlet sosyalizminin gerçekten de, özel mülkiyetin ve piyasa tarafından düzenlenen değişimin derhal kaldırılmasının, üretim sürecinin somut toplumsal düzenleme biçimlerinin yokluğunda, doğrudan esaret ve egemenlik ilişkilerini bilinçli olarak hortlattığı.

Fredric Jameson’un kendisi, bu nokta açısından yetersiz kalıyor. Kapitalist sömürünün demokrasi ile ne gibi bir uyuşması olduğuna, yasal özgürlüğün sömürü biçiminin kendisi olabildiğine odaklanarak, solun yirminci yüzyıl deneyiminin acı derslerini görmezden geliyor: üretim ve bölüşümde uygun bir komünist örgütlenme biçimi koymaksızın sadece piyasayı ortadan kaldırırsak (piyasa sömürüsü dahil), egemenlik ve onunla beraber de doğrudan sömürü intikam için geri dönüyor.

Durumu daha da karmaşıklaştıran şey, küresel kapitalizmdeki boş alanların yükselişinin kendi içinde kapitalizmin özgürlük ve demokrasiye dayalı evrensel idare şeklini artık kaldıramayacak olduğu, giderek artan şekilde dışlamayı ve egemenliği gerektirdiği.

Çin’deki Tien An Mien baskını vakası, buna örnek niteliğindedir: zalim askeri müdahale ile ezilen, liberal demokratik kapitalist düzene hızlı bir giriş beklentisi değil, daha demokratik ve daha adil bir topluma dair gerçekten ütopik olasılıktı. Vahşi kapitalizmin 1990 sonrasındaki patlaması, bu nedenle demokratik olmayan Parti düzeninin yeniden tasdik edilmesi ile el ele gitti. Erken modern İngiltere üzerine klasik Marksist tezi hatırlayın: politik iktidarı aristokrasiye bırakmak ve ekonomik iktidarı kendisine almak burjuvazinin kendi çıkarınaydı. Belki de bugün Çin’de benzer bir şey yaşanıyor: siyasal gücü Komünist Parti’ye bırakmak yeni kapitalistlerin çıkarına.

Bu, elbette, İşgal hareketi sonrasında, periferide (Ortadoğu ve Yunanistan’da) başlayan protestolar, merkeze (ABD’ye ve İngiltere’ye) yayıldığında ve ardından güç kazanıp dünya çapında katlandığında ne yapılacağı sorusunu akla getiriyor hemen.

Bu aşamada direnilmesi gereken şey tam olarak, protesto enerjisinin hızla bir dizi “somut” pratik talebe tercüme edilmesi. Protestolar bir boşluk yarattılar – hegemonik ideoloji alanında bir boşluk ve bu boşluğun düzgün bir şekilde doldurulması için zaman gerekiyor, gebe olduğundan, gerçekten Yeni olana bir açılım.

Aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken şey, herhangi bir tartışmanın mecburen düşmanın çöplüğünde bir tartışma olarak kalacak olması: yeni içeriğin yayılması için zaman lazım. Şimdi söylediğimiz her şey sisteme entegre edilebilir, uygun hale getirilebilir ve geri dönüştürülebilir – sessizliğimiz hariç her şey. Bu sessizlik, diyalog kurmayı, açıklık getirmeyi bu reddediş, bizim “terör”ümüzdür – olması gerektiği gibi meşum ve netameli.

Herman Meelville’in sembolik Bartleby figürünü çağrıştırarak, Wall Street’i İşgal Et protestocuları, sermayenin ve dolaşımının dansına katılmamayı tercih ettiklerini söylemekle kalmıyorlar, aynı zamanda (“bizim” adaylarımız için) kritik oy vermemeyi ya da herhangi bir “yapıcı diyalog” biçimine katılmamayı da tercih ediyorlar. Bu Yeni için alan açan, en saf haliyle çıkarma, tüm kalitatif farkların saf bir formel minimal farka indirgenmesi tavrıdır.

Tutarlı bir programa sahip olmayan bir uluslararası protesto hareketinin ortaya çıkması kazara değildir: daha derin, açık bir çözümü olmayan bir krizin yansımasıdır. Durum psikanalizinkine benzer, hasta yanıtı bilir (semptomları böyle yanıtlardır) ancak soruyu bilmez. Doğru sorunun ortaya çıkması ancak hasta analiz çalışması üzerinden olur.

Müteveffa Demokratik Alman Cumhuriyeti’nden kalma eski bir fıkra var. Bir Alman işçi Siberya’da iş bulur. Mektuplarının okunup sansürleneceğinin farkında olarak, arkadaşlarına şunu söyler:

“Bir şifremiz olsun. Benden mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırsanız doğrudur; kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalandır.”

Bir ay sonra, dostları ilk mektubunu alırlar, mavi mürekkeple yazılmıştır:

“Burada her şey harika: dükkanlar dolu, yemek bol, apartmanlar büyük ve doğru düzgün ısınıyor, film salonlarında Batı filmleri gösteriliyor, takılabileceğim bir sürü güzel kız var – olmayan tek şey, kırmızı mürekkep.”

Durumumuz aynen bu değil mi? Batı’da, her türlü özgürlüğe sahibiz – eksik tek şey “kırmızı mürekkep.” Yani, kendimizi özgür hissediyoruz çünkü özgür olmayışımızı dile getirecek dile sahip değiliz.

Belki de, o zaman, aydınların rolü bu: protestocuların taleplerini dinlememek ve net yanıtlar vermemek – protestocular yanıtın kendisi – bunun yerine doğru sorular ortaya atmak. Yani protestoculara kırmızı mürekkep vermek.

25 Mayıs 2012

ABC.net.au

Düşman: demokrasi – Slavoj Žižek

‘Wall Street ve St Paul’s Katedralindeki protestolar, odaklanma eksiklikleri, tam oturmamış doğaları ve bunların tümünün üzerinde, mevcut demokratik kurumlara katılmayı reddetmeleri ile, birbirine benziyor’, diye yazmış Anne Applebaum Washington Post’ta. ‘Londra ve New York protestocularının kendileri ile açıktan (ve saçma bir şekilde) benzerlik kurdukları Tahrir Meydanı’ndaki Mısırlıların aksine,’ diye devam ediyor, ‘bizim demokratik kurumlarımız var.’

Tahrir Meydanı’ndaki protestoları, Applebaum’un yaptığı gibi, Batı tarzı demokrasi talebine indirgedikten sonra, elbette Wall Street protestoları ile Mısır’daki olaylar arasında benzerlik kurmak saçma olacaktır: Batıdaki protestocular, zaten sahip oldukları bir şeyi niye talep etsinler ki? Applebaum’un gözden sakladığı ise, küresel kapitalist sistem karşısında, yerine göre farklı biçimler alan genel bir hoşnutsuzluk olasılığı.

Ancak şunu da kabul ediyor, ‘Yine de uluslararası İşgal hareketinin sağlam meşru önermeler üretememesi bir şekilde anlaşılabilir bir durum: Hem küresel ekonomik krizin kaynakları hem de buna karşı çözümler, tanımı gereği, yerel ve ulusal politikacıların yeterliliğinin dışında.’ Ve şu sonucu çıkarmak zorunda kalıyor: ‘Küreselleşmenin Batı demokrasilerinin meşruiyetini baltalamaya başladığı açık bir gerçek.’ Protestocuların dikkat çekmek istediği nokta tam da bu: Küresel kapitalizm demokrasiyi baltalıyor. Bunu mantıksal olarak izleyen sonuç ise, ekonomik yaşamın yıkıcı sonuçlarını yönetme becerisine sahip olmadığı kanıtlanmış olan çok taraflı ulus devletlere dayalı olarak, demokrasinin, sahip olduğu mevcut biçimin ötesine nasıl genişletileceği üzerine düşünmeye başlamamız gerektiği. Ancak Applebaum bu adımı atmak yerine, suçu bu sorunları ortaya koydukları için protestocuların kendisine atıyor:

‘Küresel’ aktivistler, dikkatli olmazlarsa, düşüşü hızlandıracaklar. Londra’daki protestocular şu sözleri haykırıyor: ‘Bir usulümüz olması gerekiyor!’ Ama zaten bir usulleri var: Buna İngiliz siyasal sistemi deniliyor. Eğer onunla ne yapacaklarını bilemiyorlarsa, daha da zayıflatmasından başka bir şeye sebep olmayacaklar.

Dolayısıyla, Applebaum’un iddiası, küresel ekonomi demokratik siyasetin kapsamı dışında olduğundan, onu idare etmek amaçlı herhangi bir demokrasiyi genişletme girişiminin, demokrasinin düşüşünü hızlandıracağı. Peki, bu durumda ne yapmamız gerekiyor? Görünen o ki, iş görmediğini kendisinin de kabul ettiği bir siyasal sisteme katılımı sürdürmek.

İçinde bulunduğumuz dönemde, antikapitalist eleştiri kıtlığı da söz konusu değil: Boğazımıza kadar, acımasız çevre katliamı yapan şirketler, bankaları bütçe paraları ile kurtarılırken kendileri şişkin ikramiyeleri har vurup harman savuran bankacılar, cadde üzeri mağazalar için ucuz giysiler yapan çocukların fazla mesai yaptığı berbat atölyeler hakkındaki haberlere batmış durumdayız. Ancak doğru bir nokta da var. Bu aşırılıklara karşı mücadelenin aşina olunan liberal demokratik çerçeve içinde gerçekleşmesi gerektiği varsayılır. (Açık veya örtülü) hedef, medya ifşası, meclis araştırmaları, daha sıkı yasalar, polis soruşturmaları vb. üzerinden kapitalizmi demokratize etmek, küresel ekonomi üzerindeki demokratik kontrolü genişletmek. Sorgulanmayan şey ise, burjuva demokratik devletin kurumsal çerçevesi. Bu, en radikal ahlaki antikapitalizm biçimlerinde dahi dokunulmazlığını koruyor– Porto Allegre forumu, Seattle hareketi ve daha birçoğu.

Burada, Marx’ın kilit içgörüsü, bugün de her zamanki gibi geçerliliğini koruyor: Özgürlük sorunu, ana olarak siyasal alan içine yerleştirilmemelidir–örn. özgür seçimler, bağımsız yargı, basın özgürlüğü, insan haklarına saygı gibi şeyler. Gerçek özgürlük, ilerleme için gereken değişimin siyasal reform değil toplumsal üretim ilişkilerinde bir değişim olduğu, pazardan aileye kadar apolitik toplumsal ilişkiler ağındadır. Kimin neye sahip olduğunu veya bir fabrikadaki işçiler arasındaki ilişkileri düşünerek oy vermeyiz. Bu gibi şeyler siyasal alanın dışında bırakılmıştır ve bunların demokrasiyi genişleterek değiştirilebileceğini düşünmek bir illüzyondur: Diyelim ki halkın kontrolü altındaki demokratik bankalar kurarak. Bu alandaki radikal değişimler, yasal haklar vb. gibi demokratik aygıtlar alanının dışında gerçekleştirilmelidir. Elbette olumlu bir rolleri vardır ancak demokratik mekanizmaların, kapitalist yeniden üretimin kesintisiz işlemesini garantiye almak için tasarlanmış burjuva devlet aparatının parçası olduğu akılda tutulmalıdır. Badiou, bugün baş düşmanın adının kapitalizm, imparatorluk, sömürü veya bu türde bir şey değil demokrasi olduğunu söylerken haklıydı: Kapitalist ilişkilerde gerçek bir dönüşümü engelleyen şey, demokrasi illüzyonudur, demokratik mekanizmaların değişimin tek meşru yolu olarak kabulüdür.

Wall Street protestoları sadece bir başlangıç, ama bu şekilde, olumlu içeriğinden daha önemli olan şeklen red yönü ile başlaması gerekliydi zaten, çünkü ancak böylesi bir red yeni bir içerik için alan açabilir. Dolayısıyla ‘Eeee? Peki, sen ne öneriyorsun?’ sorusu kafaları karıştırmamalı. Bu, erkek otoritenin histerik kadına sorduğu sorudur: ‘Tek yaptığın mızıldanıp durmak, peki ne istediğine dair fikrin var mı?’ Psikoanalitik terimlerle, protestocular, efendiyi otoritesini sarsarak provoke eden histeriklerdir ve efendinin sorusunun (‘Eeee? Peki, sen ne öneriyorsun?’) gizli bir alt metni vardır: ‘Bana ya benim terimlerimle cevap ver ya da çeneni kapat!’ Protestocular şimdiye kadar kendilerini Lacan’ın 1968’in öğrencilerine yönelttiği eleştirilerdeki gibi ortaya koymaktan başarıyla kaçındılar: ‘Siz devrimciler, kendilerine yeni bir efendi talep eden histeriklersiniz. İstediğinizi bulacaksınız.’

28 Ekim 2011

LRB blog

Herkes yeşillendi – James Burgess (New Statesman)

24 Kasım 2009

Slavoj Žižek: Ekolojik ütopyacılığın tehlikeleri üzerine

Geçen ay New Statesman’da bir röportajı yayınlanan Sloven filozof Slavoj Žižek, dün akşam Çağdaş Sanat Enstitüsü’nde ekoloji üzerine bir konuşma yaptı. Hiçbir konuyu teorize etmekten çekinmeyen Žižek, karakteristik gösterişle, iklim değişimi politikası üzerine çağdaş tartışmaları sarmalayan çevre ve ideolojiyi ele aldı. Neredeyse asabi bir enerjiyle yaptığı konuşma, hayvan belgesellerinden Hitler ve psikanalize, son Bond filminden Hegel’in doğa teorisine dek birçok farklı alanı kapsıyordu.

Žižek, doğal dünyayı, dengeli bir uyum içinde geri dönebileceğimiz bir tür ütopya varsayarak, doğanın “doğallaştırılmasının” tehlikeleri konusunda uyardı. Doğanın kendisinin dengeli bir sistem olmadığını, çeşitli felaketlerin ve değişen koşulların ortasında hayatta kalabilmek için adapte olan bir dizi şarta bağlı sistem olduğunu söyledi. Bu, iklim değişiminin tehlikelerini görmezden gelmemiz anlamına gelmez. Aksine, mevcut küresel iklim krizi, tek bir türün tek bir altkümesinin belirli bir ekonomik sisteminin yapısı nedeniyle ortaya çıkmış olmasına rağmen, kriz, türlerin çoğunluğu için dünya üzerindeki yaşamın temelini etkileme olasılığına sahip. İnsanlar ilk kez, dünya üzerindeki yaşamın sürmesini sağlayan küresel sıcaklıkları değiştirmeyi becerebilen bir jeolojik güç haline geldiler.

Peki ne yapılmadı? Žižek, yapmamız gerekenin, iş dünyasında sık sık normalleştirici bir mazeret olarak kullanılan “sürdürülebilir gelişme” politikasını izleyerek gelişmeye sınırlar getirmek olmadığını düşünüyor. Endişelerinden biri, politikacı ve bilim insanları tarafından benzer şekilde empoze edilen sınırların keyfiliği. Neyin soykırım inkarı olduğunu belirleyemeyeceğimiz gibi, artık, güvenilir iklim değişimine de ölçülebilir bir sınır belirleyemeyeceğimizi söylüyor Žižek.

Bilim insanların büyük çoğunluğu artık iklim değişiminin ciddi bir tehdit arz ettiği konusunda görüş birliğine sahip olmasına rağmen, muhtemel sonuç konusunda yeterli bir netliğe sahip olmak için bilinmeyenler çok büyük. Bu, Žižek için, seçme özgürlüğünün zorluğu. Kaderlerimiz nasıl belirlenmiş olursa olsun, özgürmüşüz gibi yaşamakla yükümlüyüz. Seçmek zorundayız, ve yine de sahip olduğumuz bilgiler sınırlı; mevcut kanıtlar bir dizi yıkıcı sonuca işaret ediyor ancak özel olarak hangi sonucun gerçekleşeceğini kesin olarak (iş işten geçene dek) bilemeyeceğimiz açık.

Durum buyken, Žižek faydalanacak yeni fırsatlar için iklim değişiminin iyi tarafına bakamayacağımızda ısrarcı. Başta imkansız ve düşünülemez görülen şeyin günlük hayatın bir parçası olarak gerçek ve kabul edilebilir hale geldiğini belirterek (örneğin, ana akım politikada aşırı sağın yeniden yükselişi veya Guantanamo’daki işkencenin normalleştirilmesi), iklim değişiminin normalleştirilmesine karşı direnmemiz gerektiğini söylüyor. Çevre söz konusu olduğunda, iklim değişiminin yıkıcı sonuçları hükümet ve iş çevrelerince önce inkar edildi, daha sonra işin normal bir parçası olarak kabul edildi.

Hükümetlerin ve şirketlerin, insan yapımı veya doğal afetler sonrasında, ulusların veya toplulukların travmalarını sistematik olarak nasıl istismar ettiğinin (Şili’de Allende’ye karşı darbe, Katrina kasırgasının veya Hint Okyanusu Tsunamisinin yıkımı) tarihsel bir analizi olan Naomi Klein’ın Shock Doctrine’inden (Şok Doktrini) yararlanarak, Žižek, uluslararası küresel ısınma şokunun, istismar için yeni fırsatlar sunabileceği konusunda uyarıyor. Şimdi de küresel ısınmanın sonucunda ortaya çıkan yeni fırsatlar üzerine tartışmalar var ve bunlar pek öyle araştırmamız gerekenler (yeşil enerji üretimi gibi) de değiller. Aksine, petrol çıkarma şirketleri, petrol bakımından zengin geniş okyanus zemini alanları ilk kez ortaya çıktığından, Arktik yaz buzunu yeni çıkarma alanları açmak üzere temizlemenin yolları arıyorlar.

Žižek, iklim değişimi gerçekten – türlerin çoğunun yanı sıra, sosyal konum veya refah ayırt etmeksizin tüm insanlığı etkileyen – evrensel bir sorun olmasına ve bu nedenle basitçe kapitalizmin bir krizine indirgenemeyeceğine rağmen, çevre sorununu nedeninden, yani küresel kapitalist ekonomik çerçeveden ayrı ele almaya çalışmanın hata olacağını söylüyor. Bu anlamda, çevrenin “iyiliği” için sıkça siyasi farklılıkları bir kenara bıraktığı için, ekoloji çözüm olamaz. Aksine, iklim krizini ele alırken, spesifik olarak küresel kapitalizm sorununu işaret etmemiz gerekiyor.

Birçok bakımdan bu, Tim Jackson’ın New Statesmen Kopenhag ekinde bu yılın başında yayınlanan makalesini anımsatıyor – ekonomik sistem yıkımın tohumlarını kendi içinde barındırır: Kapitalist ekonomiler ekonomik büyümeye bağlıdırlar ve sınırlı bir ekolojik sistemde ekonomik büyüme sürdürülemez.

Peki, Žižek’in komünist çözümü ne? John Gray, yakın tarihte yaptığı bir değerlendirmede, Žižek’in, arsız korporatizm, çevresel yıkım ve mali çöküşün mevcut bileşimine bir yanıt olarak (belki de bekleneceği üzere) kendi Leninizm’ini savunduğu First as Tragedy, Then as Farce (Önce Trajedi, Sonra Komedi) adlı son kitabında, kamuoyunda veya politikada komünizme duyulan ilginin azlığını göz ardı ettiğini söylerken haklı. Ve Žižek bir aktivist olarak başarısız, çünkü aktivistin gerçekte mevcut koşullarla mücadele etmesi gerekir. Ancak Žižek, (kendisinin de belirlediği üzere) bir entelektüel olarak görevi, sorulara cevap vermek değil formüle edilişlerini düzeltmek olduğu için, entelektüel olarak rolünü oynuyor.

Bu şekilde Žižek, çevre gündeminin çeşitli muhafazakar siyasi (ve iş dünyasından) güçlerce belirlenmesinden rahatsız olan soldaki insanlar için, büyük bir açılım sunuyor. Žižek, haklı bir şekilde, hem finansal hem de iklim krizinden küresel ekonomik kapitalist çerçevenin sorumlu olduğunu söylüyor ve bir tercih sunuyor: Eli kulağındaki iklim kıyametiyle başa çıkmak amacıyla, (kapitalist krizin normal iş koşulları altında kaçınılmaz şekilde yeniden ortaya çıkması ile) siyasi farklılıkları bir kanara bırakabilir veya krizin baş sorumlusuyla kafa kafaya yüzleşebiliriz.

New Statesman