‘Ermeni soykırımının Sherlock Holmes’u’ kayıp kanıtları ortaya çıkarıyor – Tim Arango

22Genocide01-sub-superJumbo

Diyarbakır, Çüngüş’teki düdene akan küçük bir pınar. Civar köyün Ermeni sakinleri, Osmanlı jandarması ve Kürt milisler tarafından toplanıp getirildikten sonra buradan aşağı atılmış.

Kaynak: nytimes.com

Çeviri: Serap Şen

Türkiye, yüzyıldan uzun süredir, tarihçilerin 1. Dünya Savaşı’nın kıtalara yayılmış durumda olduğu 1915’te başlamış bir soykırım olarak kabul ettiği Ermeni katliamlarının örgütlenmesindeki rolünü inkâr ediyor. Türk inkarcılığı, soykırım planlayıcılarını mahkûm eden savaş sonrası mahkemelerin orijinal belgelerinin hiçbir yerde bulunamadığı argümanına dayanıyor.

Devletin katliamlardaki suçunu ortaya çıkarmak için dünyanın dört bir yanından belgeleri bir araya getirerek onlarca yıl soykırım üzerine çalışmış Clark Üniversitesi’nden bir Türk tarihçi olan Taner Akçam, bu mahkemelerden orijinal bir telgrafı Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesinin arşivinde açığa çıkardığını söylüyor. Okumaya devam et “‘Ermeni soykırımının Sherlock Holmes’u’ kayıp kanıtları ortaya çıkarıyor – Tim Arango”

Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri

Laurentius_de_Voltolina_001

Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri

Eric Chaney[1]

Kaynak

Özet

Sürdürülebilir ekonomik büyümenin kökenlerini Avrupa’nın benzersiz kurumsal çerçevesinde gören etkili bir literatür var. Bu makalede, Avrupa’nın özgün kurumsal bağlamını daha iyi anlamayı sağlayacak kavramsal bir çerçeve önermek için, tarihsel bulguları süregiden araştırmamın çıkarımlarıyla birleştiriyorum. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü takip eden bir dizi şokun, toprak sahibi aristokrasi, ruhban sınıf ve hükümdar arasında aşamalı bir güçler ayrılığına yol açtığını gösteriyorum. Bu güçler ayrılığı ise, nihayetinde, büyümeyi artıran kurumsal yenilenmeye benzersiz şekilde olanak sağlayan bir siyasal ortam sağladı. Ortadoğu’da hükümdarlar benzer bir şoklar dizisini yaşamadılar ve köle ordularının kullanımı üzerinden, Avrupa tarzı bir güçler ayrılığının önüne geçebildiler. Okumaya devam et “Güçler ayrılığı ve Avrupa ile İslami Ortadoğu arasındaki kurumsal ayrışmanın Ortaçağ’daki kökenleri”

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher

71923

Türk tarih yazımı savaş sonrası hareketi beş yıl sonraki cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş gibi gösterse de, rejim değişikliği bu koalisyonun gündeminde yoktu. Gerçekte mesele yeni bir devletin kuruluşu değil, eskisini mümkün olabildiğince kurtarmakla alakalıydı.

Aykırı Adam veya

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı?

Erik-Jan Zürcher

Kaynak

Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunun Avrupa’nın siyasi haritasını değiştirdiği yaygınca söylenir. Savaşın yarattığı en kapsamlı sonuç şüphesiz ki Avrupa’nın büyük kıtasal imparatorluklarının ortadan kalkmasıydı: Romanov, Habsburg, Hohenzollern ve Osmanlı imparatorlukları. Alman İmparatorluğu hariç, ki özünde Bismarck tarafından Prusya iktidarını konsolide etmek için terkip edilmiş bir yapıydı, üçü gerçek, tipik imparatorluklardı: coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış, derin tarihsel köklere sahip hanedanlıklar tarafından yönetilen kompozit siyasal sistemler. Moskof’un hükümdarları, 1547’den beri “Tüm Rusyaların Çarı” imparatorluk unvanını taşıyorlardı. Habsburglar 1438’den 1806’ya dek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, sonrasında ise Avusturya’nın imparatorları oldular. İmparatorluk orijinal olarak Roman İmparatorluğu’nun devamcısı olma iddiasından kaynaklanan bir Ortaçağ Avrupa’sı geleneği olduğundan, Osmanlı devletinin ne zaman bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemek kolay değil. Ancak 1453’te İstanbul’un fethi itibariyle, Osmanlının imparatorluk statüsü taşıdığını kesinlikle söyleyebiliriz. Okumaya devam et “Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Neden Rejim Değişikliği Olmadı? – Erik-Jan Zürcher”

Machiavelli’den Sultanlara: Osmanlı İmparatorluğu bağlamında iktidar ağları – Demetrios Stamatopoulos

Demetrios Stamatopoulos – Makedonya Üniversitesi

Kaynak

Kolokotronis_und_seine_Soldaten

Sosyal ağlar konsepti birkaç on yıldır özellikle kullanışlı bir teorik ve metodolojik araç teşkil etmiş durumda, özellikle de tarihe sosyolojik yaklaşımlarda. Bu makale, özel olarak Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bir imparatorluğun çerçevesi içindeki iktidar ağları olarak adlandıracağım şeyin işlevselliğini ayırt etmeye çalışıyor. Ancak temel amacım, uluslararası çalışmalarda hem açıktan hem de örtülü olarak yürütülen iki paralel tartışmanın nasıl bir araya getirilebileceğini önermek; yani, önceki imparatorluklara ilişkin tartışmaların, epeyce yüksek sayıda ferasetli gözlemcinin “imparatorluk” olarak karakterize ettiği çağdaş bir fenomenin anlaşılması veya yorumlanması için ne kadar kullanışlı olduğunu.1

Ağların sosyal teorinin (ana olarak yapı-özne ilişkilerine dair sosyal teorinin) geleneksel sorunlarının çözümü için köşe taşı olabileceği sonucuna varmadan önce, konseptin kökenlerine bakmak gerekli. Öncelikle, ağlar konsepti politika ve bilim dünyaları arasına gerili bir ip üzerindedir ve sonuç olarak avantajlarını hükümsüz kılabilen belirli bir anlamsal içeriğe sahiptir. Bilimsel kökenlerinin izi, Harvard araştırmacılarının 1930’larda ve Manchester Okulu’nun sosyal antropologlarının ise savaş sonrası dönemde ayrıntılandırdıkları şekliyle yapısal-işlevsel yaklaşım kadar, psikolojideki Gestalt geleneğinin temsilcileri tarafından sosyometrik analizin geliştirilmesine kadar sürülebilir.2 Her halükarda, konseptin kabulü, ABD’de enformatik ve iletişim çalışmalarının çiçeklenmesi ve özellikle Palo Alto’da, birinci dereceden sibernetik okulunun gelişmesi ile bağlantılı olmuştur.3 Okumaya devam et “Machiavelli’den Sultanlara: Osmanlı İmparatorluğu bağlamında iktidar ağları – Demetrios Stamatopoulos”

Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan Ortodoks Ruhban Sınıfı Arasında Varsıllık ve Yoksulluk (18. yy.) – Dimitris Stamatopoulos

14577816650_b243ef36f1

İSA’NIN YOKSUL ADAMLARI VE ONLARIN LİDERLERİ: OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN HIRİSTİYAN ORTODOKS RUHBAN SINIFI ARASINDA VARSILLIK VE YOKSULLUK (ON SEKİZİNCİ YÜZYIL)

Dimitris Stamatopoulos

Kaynak

Ekümenik Patrikhane’nin finansal dünyasını, on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçerken Büyük Kilise’nin belki de en büyük entelektüeli olan Manuel Gedeon’un ilginç bir anekdotu çok iyi anlatmaktadır. Anadolu taşrasında makamının giderlerini yanlış hesap eden bir piskopos, nostalji içinde eskiyi, piskopos olmadan önce bir deve sahibi olarak geçirdiği daha müreffeh günlerini hatırlamaktadır. Piskopos olmak—daha önce papaz olarak atanmıştır—için, develerinden 12’sini satmak ve gelirini Patriğe vermek zorunda kalmıştır. Ona bu seçimi yaptıran hatayı hatırlayarak, sık sık “on iki deve sattım” cümlesini tekrarlamaktadır. Bir keresinde, Büyük Perhiz sırasında bir Cuma günü, Akathist İlahisi’ni söylerken, yedinci kasidenin dördüncü troparion’u olan “Ey Tanrı-doğuran, sana hizmet edenlerin isimlerini yaşam kitabına yazması için O’na yalvar,” diyeceğine, “on iketeve” yerine “on iki deve” diyerek “Ey Tanrı-doğuran, sana hizmet edenlerin isimlerini yaşam kitabına yazması için on iki deve,” der. Piskopos olmak için ödediği bedel, gerçekten de yüksek olmuştur.

Anadolulu deve sahibi piskopos vakası, piskopos kariyerinin sunduğu varsıllaşma beklentisi ile gerçeklik arasındaki çatışmanın iyi bir örneğidir, özellikle de Anadolu gibi cemaati az olan (kalabalık olmayan) taşra illerinde. Geçim zorluğuna ilişkin benzer deneyimler, Balkan milliyetçiliği tarihindeki başka bir tanınmış piskopos olan, Vratsa Piskoposu Sophronious tarafından da kaydedilmiştir. Ancak onun kötü mali durumu büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun onun Piskoposluk bölgesinin sınırında art arda girdiği savaşlarla bağlantılıdır.2 Okumaya devam et “Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan Ortodoks Ruhban Sınıfı Arasında Varsıllık ve Yoksulluk (18. yy.) – Dimitris Stamatopoulos”

Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete

Jadaliyya

parcalanan-devrim-dusleri

Bedross Der Matossian, Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete. İletişim Yayınları, 2016.

Jadaliyya (J): Sizi bu kitabı yazmaya iten ne oldu?

Bedross Der Matossian (BDM): Geç Osmanlı dönemi tarihine her zaman ilgim olmuştu, özellikle de 2. Abdülhamid (1876-1909) ve İkinci Meşrutiyet (1908-1918) dönemlerine. Geçmişte bu döneme ilişkin bilimsel çalışmaların çoğu hâkim yönetici elitin/siyasi merkezin perspektifinden doğru yazıldı. Hâkim olmayan grupları da dahil ederek dönemin daha geniş bir tablosunu veren yeni çalışmaları ancak son on yıldır görebiliyoruz. Modern Ortadoğu’nun başlangıcındaki en önemli dönüm noktalarından birini hâkim olmayan grupların (“millet-i hâkime” dışındaki etnik-dini gruplar, çn.) incelemeye yoğunlaşmaya bu niyetle karar verdim. Okumaya devam et “Parçalanan Devrim Düşleri: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Hürriyetten Şiddete”

Vive la Commune! – ROAR Kolektifi

paris-barricade-1920x895

roarmag.org

Komün Yaşıyor

ROAR Kolektifi

18 Mart 1871’de Paris halkı baskıcı ve kalleş hükümete karşı ayağa kalktı, devrimci bir komün kurdu ve kızıl bayrağı Hôtel de Ville üzerinde baş eğmezce dalgalandırdı. Bu olay tüm kıtaya şok dalgaları gönderdi: silahlı yurttaşlar işçi sınıfı mahallelerine barikatlar kurar ve hükümet görevlileri geri çekilirken, Işığın Şehri Versaillais bir anda halkın eline geçti.

Sonraki iki ay boyunca, Paris proletaryası mahalle meclisleri ve üretici dernekleri kurarak, hemen geri çağrılabilecek ve maaşı yüksek olmayan delegeler seçerek ve kamusal eğitime ücretsiz erişim, göçmenlere vatandaşlık vermek ve işyerlerini işçi denetimi altında yeniden açmak gibi temel reformları hayata geçirerek kendi kaderini ellerine alırken, Fransız başkentinde devlet iktidarı buharlaştı. Okumaya devam et “Vive la Commune! – ROAR Kolektifi”

Batı egemenliğinin kökenleri: Alexander Anievas ile söyleşi

cover

counterpunch.org

George Souvlis: Sizi akademik ve siyasi olarak etkileyen deneyimleriniz üzerinden kendinizi tanıtabilir misiniz?

Alexander Anievas: Sanırım beni siyasete çeken ilk kitaplar, liseden mezun olduktan kısa bir süre sonra okuduğum, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları ile William Blum’un Umudu Öldürmek’i idi. Bu kitapları okumak, daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğim bir tarihin kapılarını araladı. ABD’de büyüyen bir çocuk olarak, ABD emperyalizminin dünya üzerindeki uzun ve işkenceli tarihini öğrenmezsiniz; Amerika’nın ‘iyilik’ ve dünya istikrarına adanmış bir güç olduğu öğretilir okulda size. Bu kitapları ve kısa bir süre sonrasında da diğer birçok kitabı okumak, en azından zihin açıcı oldu. ABD dış müdahalelerinin tarihine yönelik ani ilgim ise, 20. yüzyıl ABD dış politikası üzerine amcam Ralph Anievas ile yaptığım birçok uzun tartışmanın ardından geldi. O zamana dek bihaber olduğum bir tarihe gözlerimi açtı bu tartışmalar. İyi bir öğrenci değildim ve siyasetle de pek alakam yoktu. Ama tarihe ilgim vardı ve o da bunu biliyordu: uluslararası ilişkiler yüksek lisansı ve bir süreliğine de geçici öğretim üyeliği yapmıştı, çok entelektüel bir insandı. Dolayısıyla entelektüel ve siyasi gelişimim üzerinde büyük etkisi oldu. Okumaya devam et “Batı egemenliğinin kökenleri: Alexander Anievas ile söyleşi”

Brexit ve Trump sonrası: Durdurulamaz bir yıkım mı geliyor? – Tobias Stone

black_death
La Peste di Firenze

Çeviren: Barış Satılmış

Bu yazıyı belki de, sırf tarihte bunun geldiğini gören tek insan olarak anılabilmek için yazıyorum.

Görünüşe göre insanların epey düzenli aralıklarda kendi başlarına bela ettikleri o aptal dönemlerden birine daha giriyoruz. Burada bilgiye dayalı görüşlerimi sunuyorum, doğru da çıkabilirler yanlış da. Derdim tartışmaya katkı sağlamak ve daha geniş bir diyalogun parçası olmak.

Alanım arkeoloji, dolayısıyla tarih ve antropoloji arka planım da var. Bu benim büyük tarihsel izleklere bakmama neden oluyor. Teorime göre insanların tarih perspektifleri ebeveynleri ve onların ebeveynlerinin anlattıklarıyla, yani son 50-100 yılla sınırlı. Bunun ötesine geçmek için okumalı, araştırmalı ve tarih anlatımında yaygın olan propagandayı ayırt etmeyi öğrenmeliyiz. Üniversitede bir konu üzerine en az iki veya üç karşıt fikri kıyaslamazsam makalem kabul edilmezdi. Olayların tek yanlı bir anlatımını öğreti olarak kabul etmek, Britanya akademisinin çekirdeğini oluşturan karşılaştırmalı analitik araştırma yönteminde tutunamaz. (Diğer sistemler adına konuşamam ama bu bakımdan kesinlikle hepsi benzer değil.) Okumaya devam et “Brexit ve Trump sonrası: Durdurulamaz bir yıkım mı geliyor? – Tobias Stone”

Patriyarkanın oluşumu

Çeviri: Serap

Gerda Lerner’in The Creation of Patriarchy’sinin özetidir.

Perseus_and_Medusa_by_DustpanGirl
Perseus ve Medusa’da Kadınlar ve Kadınlık Teması

Perseus’un hikayelerinde kadınlar ve kadınlık sorunlu bir meseledir. Gördüğümüz gibi, kadınlar ya zor durumda olan güzel ve çaresiz küçük hanımlardır (Danae, Andromeda) ya da çirkin canavarlar (Gorgon, Graeae). Perseus küçük hanımları kurtarır ve canavarları yenilgiye uğratır. Yani bu mitte güçlü kadın karakter göremeyiz. En azından hikayenin sonunda hiçbiri hayatta kalmaz.

Patriyarka, tarihin belirli bir döneminde, yaşam tarzları değiştikçe ve insanlar yeni koşullara adapte oldukça gelişen demografik, ekolojik, kültürel ve tarihsel faktörlerle bağlantılı birçok karmaşık süreç nedeniyle ortaya çıktı. Bu süreçler diyalektik süreçler, yani karşılıklı olarak etkileşimdeler, Neolitik Çağ’ın sonunda ve medeniyetin başlangıcında karşılıklı olarak birbirini güçlendiren süreçler. Nihayetinde erkek egemenliğine yol açan bu yeni yaşam tarzlarının ve süreçlerinin bazıları şunlar: Okumaya devam et “Patriyarkanın oluşumu”