Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk

erdogan-turkey-is-entering-a-very-different-period-in-relations-with-russia

Independent

Pek de uzak olmayan bir süre önce, Putin’le “sıfırlama” düğmesine basmak isteyen Hillary Clinton’dı. Şimdi ise, etkileri çok daha büyük olacak şekilde, Erdoğan.

Sultan, Çar’ı St. Petersburg’daki tahtında görmeye gidiyor. Ve Şam Halifesi, BAAS Partisi politikasının işe yaradığını bir kez daha ispatladığına kanaat getirmiş vaziyette Suriye’den seyredecek. Politika mı? Bir saniye.

Türkiye’nin Suriye üzerindeki gücü – Arap Körfezi’nden para ve silahların iç savaşa aktarılmasındaki Pakistan benzeri rolü, IŞİD, el Kaide (veya Nusra Cephesi ya da Şam’ın Fethi ya da her ne ise) için kaçakçılık yolu olması – Şam için ciddi bir tehdit gibi görünürken, Türkiye’nin gizemli darbesi geliverdi, ordusu iğdiş edildi ve Sultan Erdoğan ülkesini NATO’dan Rusya Ana’ya doğru yanaştırmak için St. Petersburg’a koşturuyor.

Okumaya devam et “Erdoğan-Putin görüşmesi Suriye’de bizi neyin beklediğini gösterecek – Robert Fisk”

Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman

1136107945

Erdoğan, sadece AKP’nin çoğu zaman bariz bir anti-Semitizm’le lekeli, kuvvetli biçimde İsrail karşıtı geçmişinden değil, Türkiye iç siyasetinden de kaynaklı olarak, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde her zaman küçümseyici bir ton kullandı. Değişen ne?

27 Haziran 2016, Haaretz

Türkiye ile İsrail arasındaki bağların yenilenmesi, dokuz Türk vatandaşının öldüğü 2010 Gazze filosu olayından bu yana dondurulmuş olan ikili ilişkiler tarihinde esaslı bir dönüm noktasını teşkil ediyor. O zamandan beri Türkiye İsrail’den resmi özür (ki Başkan Obama’nın zorlaması ile 2013’te gelmişti) ve kurbanların ailelerine maddi tazminat talep ediyordu.

Ancak ilişkilerin normalleşmesinin önündeki esas engel, Türkiye’nin İsrail’in doğrudan kendi güvenliği ile ilgili bir mesele olduğu için kabul edilemez saydığı ‘Gazze ambargosunu kaldırmasını’ talep etmesiydi.

Son altı aydır Türkiye ve İsrail Gazze konusunda bir uzlaşmaya varmaya çalışıyorlardı. Türkiye Filistinlilere insani yardım tedarik edebileceğine ilişkin garantiler aldı ve buna ek olarak bir hastane inşa edebilecek, oradaki Filistinlilerin yaşamlarını geliştirmeye dönük başka adımlara ek olarak Gazze şeridinde çok büyük ihtiyaç olan elektriği ve temiz suyu sağlayabilecek. Okumaya devam et “Netanyahu’nun Türkiye zaferi: Erdoğan İsrail’e muhtaç olduğunu nasıl idrak etti? – Louis Fishman”

Erdoğan Suriye’de ABD ihanetinden korkuyor – Finian Cunningham

erdogan_obama7

Kobane’deki insani kriz, görmek isteyen herkes için açık. Bu krizin en büyük sebeplerinden biri, ABD ve Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği için oynadığı kedi-fare oyunu.

ABD ve Türkiye, insani durumun vahametini veya IŞİD terör örgütünün yenilgiye uğratılmasını pek umursamıyor. Nasıl umursuyor olabilirler ki? İki hükümet de son üç yıldır Suriye halkına devasa acılar çektirmeleri için örtülü şekilde IŞİD çetelerini ve diğerlerini destekliyordu.

Hayır, bütün mesele Washington’un şu anda Türkiye’yi Suriye’de kara harekatına sokmaya çalışıyor olması ancak aynı zamanda Ankara’yı Suriye hükümetine karşı bir topyekün saldırıdan da alıkoymaya çalışması.

Yani, ABD, Türkiye’nin saldırganlığını dizginlemeye çalışıyor.

Washington ve Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki Türkiye, ABD öncülüğündeki askeri koalisyonun nasıl ilerlemesi gerektiğini tartışarak değerli zamanı ve canları heba ederken, Kobane’nin büyük oranda Kürt olan nüfusu IŞİD terör örgütünün üç haftadır süren saldırılarına karşı direniyor. Okumaya devam et “Erdoğan Suriye’de ABD ihanetinden korkuyor – Finian Cunningham”

Sykes-Picot’nun sonu mu? – Patrick Cockburn

suriyehizbullah

Patrick Cockburn’den Suriye’deki savaş ve Ortadoğu’ya ilişkin tehdit üzerine

Suriye iç savaşının ilk iki yılında, yabancı liderler Beşar Esad yönetimine ha düştü ha düşecek gözüyle baktılar. Kasım 2011’de, Ürdün Kralı Abdullah, Esad’ın ayakta kalma şansının çok düşük olduğunu, bu nedenle iktidarı bırakması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz Aralık’ta, NATO genel sekreteri Anders Rasmussen, “Şam rejimi çöküşe yaklaşıyor” dedi. Genellikle Esad’ı savunan Rus Dışişleri Bakanı bile, zaman zaman benzer iddialarda bulundu. Bu açıklamaların bazıları, devrilmesini kaçınılmaz gibi göstererek Esad destekçilerini demoralize etme amaçlıydı. Ancak birçok durumda dışardan bakanlar gerçekten de son virajda olduklarına inanıyorlardı. İsyancılar zafer ilan etmeye devam ettiler ve iddialar sorgulanmaksızın kabul edildi.

Esad yönetiminin ecelinin yakın olduğu hep bir mitti. Muzaffer isyancı savaşçıların askeri noktaları ve hükümet binalarını ele geçirmelerine ilişkin Youtube videoları, dikkatleri savaşın üçüncü yılına girdiği ve isyancıların 14 vilayetten sadece birini ele geçirme başarısı gösterdiği gerçeğinden saptırmak içindi. (Libya’da asiler, ayaklanmanın başından beri batıda Misrata ve küçük kasabaların yanı sıra Bingazi’yi ve doğunun tamamını ellerinde tutuyorlardı.) Suriyeli isyancılar askeri olarak asla dış dünyanın farz ettiği kadar güçlü olmadılar. Ancak uluslararası medyaya erişim konusunda daima yönetimin kat be kat ilerisindeydiler. İsyan gaddar ve yozlaşmış bir polis devletine karşı kitlesel bir ayaklanma olarak başladığı Mart 2011’den beri neye dönüşmüş olursa olsun, bu böyle sürüp gitti. Rejim ilk başta bu medya kampanyasına pek yanıt vermemeyi tercih etti, ancak bıraktığı boşluğun düşmanları tarafından nasıl doldurulduğunu görünce incinip afalladı. Sadık kalan hükümet birimleri hiç haberleştirilmez ve görünmezken, saf değiştiren Suriye ordusu askerleri, televizyonlarda eski efendilerini lanetliyordu. Ve bu büyük ölçüde bu şekilde devam etti. İsyancıların küçük, bazı durumlarda da aldatıcı “zaferlerini” gösteren hazır ve nazır YouTube videoları, dünyayı daha fazla para ve silah verirse, kesin bir zaferi hızla kazanabileceklerine ve savaşı sona erdirebileceklerine ikna etme amacı taşıyordu.

Suriye savaşının Beyrut’tan (şimdi bile arabayla Şam’dan birkaç saatlik yol) nasıl göründüğü ile Suriye’nin içinde, sahada gerçekte ne olduğu arasında çarpıcı bir fark var. Beyrut’ta isyancıların zaferinin yakın olduğuna gerçekten inanan Suriyelileri ve Suriyeli olmayanları dinlemiş olarak Şam’a yaptığım son yolculuklarda, yönetimin kontrolü halen büyük ölçüde elinde tuttuğunu görüyordum. Başkent çevresinde, isyancılar bazı mahalleleri ve civar kasabaları ellerinde tutuyorlardı ancak Aralık’ta Şam ile Suriye’nin en büyük üçüncü şehri Hums arasında, hiçbir koruma olmaksızın ve yolda olağan trafikle, doksan millik bir yolculuk yapmayı başardım. Beyrut’taki dostlarım, bunu anlattığımda inanmaz şekilde kafalarını salladılar ve nazikçe rejimin beni kandırdığını ima ettiler.

Suriye’deki savaşı haberleştirmenin bazı zorlukları yeni değil. Televizyonun, savaş dramına, Ortadoğu şehirleri üzerinde, uçaksavar ateşi arasında patlayan füzelerin resimlerine iştahı büyük. Basılı gazetecilik, bu görüntülerle baş edemez ancak bunlar neler olduğuna dair nadiren gerçeği yansıtıyor. İkonik resimlere rağmen, Bağdat aslında ne 1991 ne de 2003’te ağır bir bombardımana maruz kalmıştı. Bu sorun Suriye’de, Irak veya Afganistan’da (2001’de) olduğundan bile beter çünkü Suriye’den gelen en dikkat çekici görüntüler önce YouTube’da görülüyor ve büyük ölçüde, politik aktivistlerce sağlanıyor. Ardından TV haberlerinde kanalın doğruluğunu garanti edemeyeceğine ilişkin uyarı ile gösteriliyor. Ancak izleyiciler kanalın söz konusu görüntüleri gerçek olmasa yayınlamayacağını varsayıyorlar. Şam’daki çatışmanın birkaç sokak ötesinde yaşayanlar bile artık bilgilerinin çoğunu internet veya TV’den aldığından, gerçek görgü şahitleri bulmak zorlaşıyor.

Tüm YouTube kanıtları şüpheli değil. Kolayca uydurulabilmelerine rağmen, belirli görevleri iyi yerine getiriyorlar. Zulüm yapıldığını gösterebiliyor ve hatta doğrulayabiliyorlar: Hükümet yanlısı milislerin isyancı köylüleri katletmesi durumunda örneğin, veya isyancı komutanların hükümet askerlerinin kafasını kesmesini veya idam etmesini. Bunu yaparken bir videosu olmasa, bir isyancı komutanın ölü bir hükümet askerinin içini açıp kalbini yediğine kim inanırdı? Fiziki yıkım görüntüleri daha az güvenilir çünkü en kötü hasara odaklanıyorlar ve tüm bölgenin harap olduğu (gerçek olsun ya da olmasın) izlenimini veriyorlar. YouTube’un size söyleyemeyeceği şeyse savaşı kimin kazandığı.

Gerçek, kimsenin kazanmadığı. Son bir yıl içinde askeri açıdan pata kalma durumu söz konusu, tarafların ikisi de en güçlü oldukları bölgelerde saldırılar düzenliyorlar. İki taraf da kesin ama sınırlı başarılara sahip. Geçtiğimiz haftalarda, hükümet güçleri Hums’tan batıda Akdeniz sahiline ve Şam’dan güneye, Ürdün sınırına giden yolu açtılar. Başkent çevresinde ellerinde tuttukları alanı genişlettiler ve bir zamanlar Suriye ordusunun elinde olan pozisyonları korumak üzere altmış binlik bir milis ordusu (Ulusal Savunma Gücü) eğittiler. Bu kemer sıkma ve konsolidasyon stratejisi yeni değil. Altı ay kadar önce ordu çeperdeki pozisyonların denetimini elinde tutmaya çalışmaktan vazgeçti ve bunun yerine ana nüfus merkezlerini ve bunları birbirine bağlayan güzergâhları savunmaya odaklandı. Bu planlı geri çekilme, savaş alanındaki gerçek kayıplarla aynı anda gerçekleşti ve Suriye dışından, rejimin çökmek üzere olduğu şeklinde yanlış yorumlandı. Strateji gerçekten de askeri zayıflığın bir belirtisi ancak güçlerini belirli alanlara yoğunlaştırarak, hükümet hayati yerlere karşı saldırılar başlatabildi. Esad toptan bir zafer kazanmayacak ancak muhalefet de onu devirmeye yakın değil. Batılı politikacılar ve gazeteciler rejimin son günlerini yaşadığını öyle sık belirtiyorlar ki, bu gerçeğin altını çizmek gerek. İngiliz ve Fransızların isyancılara silah sevkiyatı konusundaki AB ambargosunun kaldırılmasına ilişkin gerekçesi (ilkin Mart’ta ortaya atılan ancak AB üyelerinin güçlü bir şekilde itiraz ettiği bir plan), bu ekstra silahların sonunda dengeleri Esad aleyhine kesin şekilde değiştireceği. Suriye’den gelen kanıtlar ise, daha fazla silahın sadece daha fazla ölü ve yaralı anlamına geleceğini gösteriyor.

Suriye’yi bekleyen uzatmalı çatışma Lübnan ve Irak iç savaşlarıyla, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden veya Arap Baharının başlangıcında Mısır ve Tunus’taki daha hızlı rejim değişikliklerinden çok daha fazla benzerliğe sahip. Lübnan iç savaşı 15 yıl sürdü, 1975’ten 1990’a kadar; ve sebep olan mezhep bölünmeleri her zamanki gibi belirgin. Irak’ta, 2006 ve 2007 genellikle katliamın en kötü yılları olarak tanımlanır, her ay üç bin kişi öldürülmüştür, ancak mezhep temelli ölümler 2003’teki ABD işgalinin hemen ardından başlamış ve halen de durmamıştır. BM’ye göre Nisan’da yedi yüz Iraklı öldürüldü: 2008’den bu yana aylık en yüksek rakam. Suriye artan şekilde batı ve doğu komşularına benzemekte: Yakın zamanda Akdeniz ile İran arasında sıkışmış parçalı ülkelerden oluşan yekpare bir blok ortaya çıkacak. Cemaatler kendilerinin iyi savunulan ve neredeyse otonom yerleşim yerlerine geri çekilirken, üç yerde de merkezi devletin gücü tükeniyor.

Bu arada, yabancı ülkeler yerel proksilere yardımla etki kazanıyorlar ve bunu yaparak isyancıların destekçileri, Washington’un on yıl önce Irak’ta yaptığı hatayı tekrarlıyor. Saddam’ın devrilmesi ardından yaşanan sarhoşluk günlerinde, Amerikalılar bir sonraki rejim değişikliği hedeflerinin İran ve Suriye olacağını ilan etmişlerdi. Bu büyük ölçüde cahilce bir böbürlenmeydi ancak tehdit Suriyeliler ve İranlıların Amerikalıların onlara karşı harekete geçmesini durdurmak için ABD’nin Irak işgalini stabilize etmesini durdurmak ve desteklerini Şii ya da Sünni olsun, Amerika’nın tüm muhaliflerine vermek zorunda olduklarına karar vermeleri için yeterince gerçekti.

Suriye ayaklanmasının erken aşamalarından başlayarak, ABD, NATO, İsrail ve Sünni Arap devletleri, çok yakında İran ve Lübnan Hizbullah’ına sıra geleceği konusunda açıkça bayram ettiler: Esad’ın eli kulağındaki düşüşü, bunları Arap dünyasındaki en önemli müttefiklerinden mahrum bırakacaktı. Sünni liderler ayaklanmayı demokrasinin bir zaferi olarak değil, Şii veya Şii hâkimiyetindeki devletlere yönelik bir kampanyanın başlangıcı olarak gördüler. Hizbullah ve İran, 2003’te Irak’ta olduğu gibi, savaşmaktan başka alternatifleri olmadığına ve henüz Şam’da halen bir dostları varken yola onunla devam etmenin daha iyi olduğuna inanıyorlar. İran Devrim Muhafızlarının üst düzey istihbarat görevlisi Hüseyin Taib, ‘Düşman bize saldırırsa,’ diyor ‘ve Suriye’yi veya Huzistan’ı ele geçirmeye çalışırsa (İran’ın bir eyaleti), öncelik Suriye’yi korumaktır, çünkü Suriye’yi korursak, Huzistan’ı geri alabiliriz. Ama eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.’ Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 30 Nisan tarihli konuşmasında Lübnan Şiiliğinin de Suriye’yi yenilgiyi kaldıramayacakları bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça belirtti. ‘Suriye,’ dedi, ‘bölgede ve dünyada, Suriye’nin Amerika, İsrail veya tekfirci grupların eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.’ Bunun Şiilik için hayat memat meselesi olduğuna inanıyor. Ortadoğu’daki pek çok kimse için bu bir savaş ilanı: Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı yürüttüğü gerilla savaşındaki deneyimi ile durum ciddi. Düzensiz savaştaki yeteneklerinin etkisi hâlihazırda Lübnan’ın kuzey sınırının hemen ötesindeki Kuseyr’de ve Hums’taki çatışmalarda görüldü. ‘Lübnanlı aktörlerin geri adım atmasını beklemek muhtemelen gerçekçi değil,’ diyor Uluslararası Kriz Grubunun bir çalışması. ‘Suriye’nin kaderinin kendi kaderleri olduğunu düşünüyorlar ve kenarda kalmanın bedeli onlar için çok büyük.’

Suriye iç savaşı yayılıyor. Bu, savaş alanında pek de bilinmeyen ilerleme ve geri çekilmeler, en önemli yeni gelişme. Bölgedeki siyasi liderler, tehlikeleri dünyanın geri kalanından daha net görüyorlar. ‘Ne muhalefet ne de rejim diğerini bitirebilir,’ dedi Irak başbakanı Nuri el Maliki bu yılın başında. ‘Muhalifler kazanırsa, Lübnan’da bir iç savaş, Ürdün’de bölünmeler ve Irak’ta bir mezhep savaşı yaşanacak.’ Sünniler ve Şiiler arasındaki bölünme ele alındığında, bu ülkelerin en hassası olan Lübnan, zayıf bir devlet, geçirgen sınırlara sahip ve yoğun Şii nüfuslu alanlara yakın. Dört milyon nüfuslu bir ülke hâlihazırda yarım milyon Suriyeli mülteci almış durumda, bunların çoğu Sünni.

Suriye iç savaşı, Irak’ta hiçbir zaman tamamen bitmemiş olan bir mezhep çatışmasını yeniden alevlendirdi. Bu ülkede, Maliki’nin muhalefetin zaferi durumunda öngördüğü destabilizasyon, zaten başlamış durumda. Saddam’ın devrilmesi, Irak devletinin 1921’deki kuruluşuna kadar giden Sünni yönetiminin yerine Şii-Kürt hükümetini iktidara taşımıştı. Kısa süre önce kurulmuş olan bu statüko da artık tehdit altında. Suriye’deki Sünni çoğunluğun isyanı, Irak’taki Sünni azınlığa bölge dengelerinin kendi lehlerine değiştiğini hissettiriyor. Aralık’ta, Arap Baharını örnek alarak gösterilere başladılar. Devrimden ziyade reform istiyorlar ancak Şii çoğunluk için göstericiler, tüm Ortadoğu’da korkutucu şekilde güçlü bir Sünni karşı saldırısının parçası gibi görünüyor. Bağdat hükümeti, tankların desteğindeki bir askeri gücün, Kerkük’ün güneybatısındaki bir Sünni kasabası olan Havice’deki bir oturma eylemini bastırıp sekizi çocuk en az 50 kişiyi öldürdüğü 23 Nisan’a dek kaçamaklı konuştu. O zamandan beri daha önce Kürtlere karşı Irak ordusunu desteklemiş olan yerel Sünni liderler, bu ordudan eyaletlerini terk etmesini istiyorlar. Irak bölünüyor olabilir.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını Birinci Dünya Savaşı sonrasında paylaştırdığından bu yana ilk kez, tüm devletlerin geleceğinin kuşkulu durumda olduğu hissiyatı, Ortadoğu boyunca büyümekte. ‘Bu Sykes-Picot’nun sonu,’ sözlerini kerelerce duydum Irak’ta; atıfta bulunulan, kalıntıların İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı ve sonraki anlaşmalara zemin teşkil eden 1916 anlaşmasıydı. Bazıları eski düzenin çökmesini coşkuyla karşılıyor, özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra devletsiz bırakılmış ve şimdi Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye yayılmış otuz milyon Kürt. Onların devrinin geldiğini düşünüyorlar: Irak’ta bağımsızlığa yakınlar ve Türk hükümeti ile siyasal haklar ve anayasal eşitlik için anlaşma yapıyorlar. Mart’ta, PKK’li Kürt gerillalar, Türk hükümeti ile otuz yıllık savaşa son verdiklerini ilan ettiler ve Kuzey Irak dağlarına çekilmeye başladılar. Suriye’nin kuzeyindeki 2,5 milyon Kürt, nüfusun yüzde 10’unu oluşturuyor ve kendi kasaba ve köylerinin kontrolünü ellerine aldılar, savaş sonrası Suriye hükümetinden daha yüksek dereceli bir otonomi talep etmeleri muhtemel.

Ortadoğu’nun yeni düzeni nasıl bir şey olacak? Bu Türkiye’nin bölgedeki büyük anı olabilir: Güçlü bir ordusu, gelişmekte olan bir ekonomisi ve sağlam bir hükümeti var. Suriye muhalefetinin desteklenmesinde Suudi Arabistan ve Katar ile müttefik ve ABD ile arası iyi. Ancak bunlar yüzmesi tehlikeli sular. Üç yıl önce Ankara; Suriye, Irak ve İran’la barışçıl ilişkiler içindeydi, şimdi ise üçüyle de zehirli bir ilişkisi var. Suriye’ye isyancıların safında müdahil olmak, içeride pek desteklenmiyor ve hükümet çatışmanın halen bitmemesine kesinlikle şaşkın. Şiddetin, Suriye ile, isyancı grupların istedikleri gibi girip çıktığı 877 km’lik bir sınıra sahip Türkiye’ye sıçradığını gösteren işaretler var. 11 Mayıs’ta, Türkiye’nin sınır kasabasında patlayan iki bomba, neredeyse hepsi Türk en az 49 kişiyi öldürdü. Öfkeli Türklerden oluşan bir kalabalık ‘Suriyelilere ölüm’ sloganları ile sokakları doldurdu ve Suriyeli esnafa saldırdı. Arap siyasetçiler Türklerin nereye gittiklerini ve bununla nasıl başa çıkacaklarını bilip bilmediklerini merak ediyor. ‘Türklerin ağzı laf yapıyor ama operasyon kabiliyetine geldiğinde çoğunlukla sonuç hayal kırıklığı,’ diyor bir Arap lider, ‘İranlılar ise tam zıddı.’ Hükümet ile Türkiye’nin Kürtleri arasındaki son anlaşma kolaylıkla yıkılabilir. Suriye’de uzun bir savaş Türkiye’de ayrımları başka her yerde yaptığı gibi derinleştirebilir.

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde, bölgedeki genel güç dengesini değiştirdi ve her ülkeyi destabilize etti. Aynı şey yine yaşanıyor, tek fark Suriye savaşının kolayca sınır içinde tutulması daha az olası. Irak’ın batı çöllerini Suriye’nin doğu çöllerinden ayıran sınır, hâlihazırda herhangi bir somut gerçekliğe sahip olmaktan çıkmış durumda. Nisan’da, Irak’taki el Kaide, askeri olarak en etkili isyancı grup olan el Nusra’yı kurduğunu, deneyimli savaşçılarla güçlendirdiği ve bütçesinin yarısını onu destekleme ayırdığını açıklayarak isyancıların Batılı destekçilerini utandırdı. Mart’ta Irak’a kaçan Suriyeli askerler el Kaide tarafından pusuya düşürülüp 48’i Suriye topraklarına dönemeden öldürüldü.

Bölgede iç çatışmanın yaşanmadığını devlet yok neredeyse. Ürdün, Suriye’de cihatçıların zaferinden korksa da, Suudi Arabistan’dan güney Suriye’deki isyancılara karayoluyla silah sevkiyatına izin veriyor. Katar’ın son iki yılda isyancılara destek için 3 milyar dolar harcadığı ve Suriye ordusundan ayrılan her askere ve ailesine 50 bin dolar teklif ettiği söyleniyor. CIA ile koordinasyon halinde, Katar, Türkiye’ye isyancılar için silah ve ekipman dolu yetmiş askeri hava sevkiyatı yaptı. Tunus hükümeti sekiz yüz Tunuslunun isyancıların safında savaştığını söylüyor ancak güvenlik güçleri gerçek rakamın iki bine yakın olduğunu belirtiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu’nun sempatik başkanı ve muhalefeti temsil ettiği varsayılan Muaz el Hatip, kısa süre önce, grubun yabancı güçlerin (örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın) kontrolünde olduğunu söyleyerek istifa etti. ‘Suriye halkı,’ dedi, ‘kendi kaderini tayin edebilme yetisini yitirdi. Farklı kesimler Suriye adına karar verirken, ben salt kâğıt imzalayan birine dönüştüm.’ Sırf maaşlarını verenlerden onay alamadıkları için, hükümet güçleri tarafından katliam yapılan bir köye yardıma gitmeyen bir isyancı birlikten bahsetti.

Yaygın düzensizlik ve istikrarsızlık korkusu, ABD, Rusya, İran ve diğerlerini çatışmaya diplomatik bir çözümü konuşmaya zorluyor. En azından işlerin daha da kötüleşmesini önlemek amacıyla, Cenevre’de önümüzdeki ay bir tür barış konferansı toplanabilir. Ancak diplomasi konusunda istek olsa da, kimse çözümün ne olacağı hakkında fikre sahip değil. Çıkarları çatışan bunca oyuncu söz konusuyken, gerçek bir uzlaşmaya varılabileceğini hayal etmek zor. Suriye’de beş ayrı çıkar birbirine girmiş durumda: Aynı zamanda Sünni ve Alevi mezhepleri arasındaki bir mezhep savaşı da olan, diktatörlüğe karşı bir halk ayaklanması; İran öncülüğündeki gruplaşma ile İran’ın geleneksel düşmanları ABD ve Suudi Arabistan arasında aynı zamanda onlarca yıllık geçmişe sahip eski bir çatışma da olan, Şiilik ve Sünnilik arasındaki bölgesel bir mücadele. Son olarak da, bir başka seviyede, yeniden doğmuş bir Soğuk Savaş mücadelesi: Rusya ve Çin karşısında Batı. Çatışma, sözüm ona demokratik ve laik Suriye muhalefetinin, köktenci Sünniler olan Körfez’in mutlak monarşilerince fonlanıyor olması gibi, beklenmedik ve absürt çelişkilerle dolu.

Ancak Beşar Esad iki yıl önceki gösterileri vahşice bastırarak, kitlesel protestoların Suriye’yi ortadan ikiye ayıran bir ayaklanmaya dönüşmesine yardımcı oldu. Muhtemelen diplomasinin başarısız olacağını, Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerinin bir barış anlaşmasında uzlaşamayacak kadar bölünmüş olduğunu doğru şekilde öngörüyor. Aynı zamanda, daha büyük bir dış müdahalenin ‘açık bir olasılık’ olduğuna inanmakta da haklı. Kördüğüm giderek Irak’takinden daha derin ve daha tehlikeli bir hal alıyor.

23 Mayıs

Bahar Kışla Yüzleşiyor – Mike Davis (NLR)

Büyük çalkantıların yaşandığı dönemlerde, analojiler şarapnel parçaları gibi havada uçuşur. 2011’in heyecan verici protestoları-süregiden Arap baharı, ‘sıcak’ İber ve Helen yazları, ABD’de ‘işgal edilen’ güz-kaçınılmaz şekilde 1848, 1905, 1968 ve 1989 ile karşılaştırıldı. Bazı temel özellikler kesinlikle geçerli ve klasik motifler tekrarlanıyor. Tiranlar titriyorlar, zincirler kırılıyor ve saraylar basılıyor. Sokaklar yurttaşların ve yoldaşların yaratıldığı sihirli laboratuarlara dönüşüyor ve radikal görüşler aniden dünyevi güç kazanıyor. Iskra Facebook oluyor. Ama bu yeni protesto yıldızı, gökyüzünde kışın da görülecek mi yoksa kısa, göz kamaştıran bir meteor yağmuru olarak mı kalacak? Önceki devrim günlerinin kaderinin bizleri uyardığı üzere, bahar, en kısa mevsimdir, özellikle de komünarlar gerçek hiçbir projesine ve hatta tasavvuruna sahip olmadıkları ‘başka bir dünya’ adına savaşırken.

Ancak belki de buna sıra sonra gelecek. Şu anda, yeni toplumsal hareketlerin-işgalciler, yerliler, küçük Avrupalı antikapitalist partiler ve Arap yeni solu-ayakta kalması, küresel ekonomik yıkıma karşı kitlesel direnişte daha derin kök salmalarını gerektiriyor, bu da-itiraf edelim ki-‘yataylık’ için mevcut huysuzluğun, en sonunda, stratejiler belirleyecek şekilde tartışan ve kararlara varan yeterli disipline sahip ‘dikeyliğe’ erişebilmesini gerektirmektedir. Yeni bir dünyayı inşa etme konusundaki önceki girişimlerin sadece başlangıç noktalarına ulaşmak için bile korkutucu derecede uzun bir yol bu. Ancak yeni bir kuşak en azından yolculuğu cesur bir şekilde başlattı.

Derinleşen ve artık dünyanın büyük kısmını sarmış olan bir ekonomik kriz, solun küresel yenilenmesini illa ki hızlandırır mı? Aşağıdaki maddeler, bu konudaki yorumlarımdır. Tartışmayı kışkırtmak üzere tasarlanmış olan bu görüşler, 2011 olaylarının ve bunların önümüzdeki yıllarda şekillendirebilecekleri sonuçların tarihsel özgünlükleri konusunda yüksek sesli düşünceler olarak da görülebilir. Altta yatan önerme, oyunun ikinci perdesinin büyük ölçüde, Avrupa ve ABD’de devam eden durgunluğun yanı sıra, BRIC ülkelerindeki ihracata dayalı ekonomik büyümenin çöküşünün dekoru oluşturduğu kış sahnelerini gerektireceğidir.

1. KAPİTALİST KÂBUSLAR

Öncelikle, kapitalizmin yüksek kademelerini kasıp kavuran korku ve panikten söz etmeliyiz. Marksistler için bile bir yıl önce hayal edilemeyecek olan şeyler, artık iş dünyası basınında yorum sayfalarını işgal eden bir heyula: küreselleşmenin kurumsal çerçevesinin büyük kısmının eli kulağındaki yıkımı ve 1989 sonrası uluslararası düzenin altının oyulması. Senkronize bir dünya resesyonunun takip ettiği Avro bölgesindeki krizin, bizi milliyetçi hınçla delirmiş, 1930’lara özgü bir yarı-özerk parasal ve ticari bloklar dünyasına geri döndürebileceğine dair giderek büyüyen kaygılar var. Para ve talebin hegemonik regülasyonu, bu senaryoda artık mevcut olmayacak: ABD, çok zayıf; Avrupa, çok düzensiz; ve Çin, görünmez kusuru ile, ihracata çok fazla bağımlı. İkinci düzeydeki her güç, kendi zenginleştirilmiş uranyum sigortasına sahip olmak isteyecektir; bölgesel nükleer savaşlar, bir olasılık halini alacaktır. Çok mu zorlama? Belki de, ama 1990’ların gümbürtülü günlerine bir zaman yolculuğuna inanmak da öyle. Analog zihinlerimiz, Avro bölgesinin başlangıç aşamasındaki parçalanmasının veya Çinli büyüme motorundaki bir şişmiş contanın üreteceği diferansiyel denklemlerin tümünü çözemiyor işte. 2008’de Wall Street’teki patlama, çeşitli uzmanlar tarafından az ya da çok kesinlikle görülmüştü, şimdi bize doğru gelmekte olan şey ise, herhangi bir Cassandra’nın, veya bu hususta, Karl Marx’ların tahminlerinin epeyce ötesindedir.

2. SAYGON’DAN KABİL’E

Neoliberal kıyamet gerçekten yakınsa, (iklim felaketini hafifletmek için her türlü şansı baltalamanın yanı sıra) Kuzey Atlantik finans sistemi ile Ortadoğu’yu eş zamanlı olarak havaya uçuran Washington ve Wall Street, baş ölüm melekleri olarak görüleceklerdir. Bush’un Irak ve Afganistan’ı işgali, tarihsel retrospektiften klasik bir kibirlinin hileli eylemleri olarak görülebilir: Washington açısından Moskova’nın çeyrek yüzyıl önceki Oksus seferinde olduğu kadar kötü şekilde sona erme riski barındıran uzun yıpratma ve zulüm savaşlarının izlediği çabuk kazanılmış Panzer zaferleri ve her şeye kadir olma illüzyonları. Birleşik Devletler, bir cephede Pakistan destekli Taliban ve diğer cephede İran destekli Şiiler tarafından engellenmiş durumda. Gökyüzünü suikast uçakları ile doldurma veya ölümcül bir NATO saldırısını koordine etme kabiliyetine sahip İsrail’le halen etle tırnak gibi bağlı olsa da, Washington, Irak’taki kuvvetleri için bir bağışıklık garanti edememiştir ve bu, dayanak bir Ortadoğu devletinde, muharebe alanındaki güçlerinin sayısını sınırlandırmaktadır. Tunus ve Mısır’daki demokratik ayaklanmalar, Obama ve Clinton’ın favori rejimlerinden ikisinin kellesinin uçurulmasını nazikçe alkışlamak zorunda kalışını gördü.

Geri çekilmenin aşikâr kazancı–ABD ordusunun gücü ve mali kaynakları daraltma hedeflerinin ve küresel ekonomik nüfuzun daha rasyonel bir dengesi–halen Tel Aviv’de kotarılan çılgın planların veya Suudi mutlakıyetçiliğine karşı ölümcül bir tehdidin tutsağı. Kanada’nın devasa ağır petrol rezervleri ve Allegheny doğalgaz kayaları, Ortadoğu havzalarına ABD’nin doğrudan bağımlılığını azaltsa da, Amerikan ekonomisinin, bazılarının iddia ettiği gibi Körfez’deki politikaların belirlediği, dünya pazarı enerji fiyatlarının zincirlerinden kurtulmasını sağlamıyorlar.

3. BİR ARAP 1848’İ

Tamamlanmamış Arap politik devrimi, kapsamı ve toplumsal enerjisi itibariyle destansıdır, 1848 veya 1989’la kıyaslanabilir bir tarihsel sürprizdir. AB tarafından reddedilmiş (görünen o ki bu pek de kötü bir şey değilmiş) Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı olan topraklarda merkezi bir nüfuz iddia etmesine imkan verirken, İsrail’i miadı dolmuş bir Soğuk Savaş ileri karakoluna dönüştürerek (dolayısıyla da her zamankinden daha tehlikeli ve öngörülmez kılarak), Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, demokrasinin özgün anlamının, NATO tarafından pazarlanan ıslah edilmiş versiyonlarından arındırılmasına da yardımcı oldu. Geçmiş ve mevcut “renkli devrimler”le provokatif paralellikler kurulabilir. 1848 ve 1989’la olduğu gibi, Arap mega intifadası, Mısır’ın ilk başta Fransa’ya, ikinci olarak ise Doğu Almanya’ya benzetilebileceği, bölgesel bir otokratik sisteme karşı zincirleme reaksiyon şeklinde gerçekleşen bir ayaklanma. Karşı devrimci Rusya’nın yerinde bugün Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri var. Filistinliler (analojiyi kırılma noktasına kadar gererek) Lehler gibi kaybedilmiş bir romantik dava iken, Türkiye liberal İngiltere’nin rolünü oynuyor; Şiiler ise, Slovaklar ve Sırplar gibi öfkeli dışlanmışlar rolünde. (Financial Times, yakın zamanda Obama’yı ‘yeni Metternich’ gibi düşünmeye teşvik etmişti.)

Söz konusu devrimlerin temel mekanizmalarını derinlikli şekilde anlamak için, Marx ve Engels’in ciltler dolusu 1848 el yazmalarının sayfalarını karıştırmaya değer (Troçki’nin sonraki yorumlarının yanı sıra). Bir örnek Marx’ın, Avrupa’daki hiçbir devrimin-demokratik veya sosyalist-Rusya büyük bir savaşta yenilgiye uğratılana veya içerden devrimle değişene dek başarılı olamayacağına yönelik, zaman içinde dogmaya dönüşen inancıdır. Suudi Arabistan’ı Rusya’nın yerine koyun, tez halen anlamını koruyor.

4. HALKIN PARTİSİ

Siyasal İslam, 1989 olaylarının Doğu Avrupalı liberallere verdiği kadar (artık belki de uzun ömürlü olmasa da) kapsamlı bir halk desteği kazanıyor. Aksi de olamazdı zaten. Son yarım yüzyıl boyunca, İsrail, ABD ve Suudi Arabistan-ilk ikisi işgal ederek, üçüncüsü dini propaganda üzerinden-Arap dünyasındaki seküler politikayı neredeyse yıkıma uğrattılar. Hatta, Şam’daki sığınağındaki son BAAS’çının kaçınılmaz şekilde devrilmesiyle, 1950’lerin büyük pan-Arap siyasal hareketlerinden (Nasırcılık, Komünizm, BAAS’çılık, Müslüman Kardeşler) geriye, Müslüman Kardeşler ile onun Vahabi rakipleri kalacak.

Müslüman Kardeşler, özellikle de doğum yeri olan Mısır’da, siyasal hareketin, 1940’ların sonunda halihazırda milyonlarla sayılmakta olan, Nil boyunca yoğun bir kitle desteğine rağmen iktidara gelmeyi 75 yıldan uzun süredir beklemiş evde kalmış kız kurusudur. En az beş Arap ülkesindeki bu çokuluslu yaşlı kurt siyasal hareketin dayanıklılığı, 2011 ayaklanması ile Avrupalı emsalleri arasındaki en önemli farklardan da biridir. Hem 1848’de hem de 1989’da, demokratik halk hareketleri yalnızca embriyo halinde siyasal örgütlere sahiptiler. Aslında 1848’de, ABD dışında, modern anlamda neredeyse hiç kitlesel siyasal parti yoktu. Öte yandan 1989-91’de, siyasal örgüt ve halkla ilişkiler boşluğunun yerini hızla, tabandan gelen gerçek liderliğin çoğunu kenara iten ve Alman muhafazakarları ile Wall Street komiserlerinden oluşan zorba bir güruh doldurdu.

Bunun tersine Müslüman Kardeşler, Mısır sahnesine sessiz ve alttan hâkim oldu. Yarı legal faaliyet gösteren kitlesel cephe örgütleri, yoksullar için kritik yardım ağlarını içeren bir alternatif devletin etkileyici unsurlarını inşa ettiler. Şehit listesi (Nasır tarafından 1966’da katledilen ‘İslamcı Lenin’ Seyyid Kutub’un da içinde bulunduğu), birçok dindar Mısırlı için, krallar zincirinin İngilizlere veya başkanların Amerikalılara olduğu kadar tanıdıklar. Müslüman Kardeşler, Batı’daki korkutucu imajına rağmen, Türkiye’de iktidardaki AKP tarafından temsil edilen serbest piyasa İslamcılarının görüşlerini kucaklayacak şekilde evrimleşti.

5. MISIR’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAIRE’İ Mİ?

Yine de, Mısır’ın parlamento seçimlerinin ilk aşamasının canlı bir şekilde gösterdiği üzere, Müslüman Kardeşler artık halk dininin tek temsilcisi olduğunu iddia edemez. Eğreti Selefi partisi El-Nur’un oyların tahminen yüzde 24’ünü kazanabilmesi (Müslüman Kardeşler’in yüzde 38’ine kıyasla), Mısır toplumunun köklerindeki çalkantıyı göstermektedir. Gerçekten de Selefiler, 25 Ocak devriminin başında ortalıkta görünmemelerine rağmen, artık Sünni dünyadaki en büyük kadro örgütünü oluşturabilirler. Müslüman Kardeşler’in eski ayakkabıları içinde ve Riyad’ın cömert mali desteği ile ilerleyerek, Kıptiler ile Sufiler arasına fesat soktular. İki İslamcı kamp arasındaki güç dengesini, önümüzdeki yıl ekmek fiyatları ve ordu konusundaki politika belirleyecek gibi. Müslüman Kardeşler iktidara son on yılda daha önce gelmiş olsaydı, küresel büyüme Türkiye yolunun hem çekiciliğini hem de olasılığını güçlendirmiş olurdu. Ancak tüm rüzgar gülleri artık iflası gösterdiğinden, Ankara’nın paradigması (tıpkı Güney Amerika’daki Brezilya modeli gibi), ekonomik başarısından soyunup önemli bir bölgesel cazibe kaybına uğrayabilir.

Öte yandan, Selefilerin kamuoyu imajı-yolsuzluğa bulaşmamış, antipolitik ve sekter- daha fazla sefalet ve İslam’a karşı tehdit algısı ile birleştiğinde otomatikman mıknatıs etkisi yaratacak. Mısır ordusunun bazı unsurlarının, Selefilerle örtülü veya resmi bir ittifaka yönelik ‘Pakistan seçeneği’ni değerlendirmiş olduğuna şüphe yok. Çeşitli koşullar bu senaryoyu hızlandırabilir: Generallerin, iktidarı devretmeye karşı devam eden direnişi; Müslüman Kardeşler’in ekonomik refah konusunda asgari halk beklentilerini karşılayamaması; veya liberal sol koalisyonun parlamento çoğunluklarının belirleyicisi haline gelmesi. (İsrail, Mısır demokrasisini tek bir hava saldırısı ile istikrarsızlaştırabilir. Sünni partiler İran’a bir saldırıya nasıl yanıt verirler?)

Mısır solu Nasır’dan beri On Sekizinci Brumaire’i çalışıyor. Halk oylamalarını, lümpen proleterleri, Napolyonvari egemenleri ve patates çuvallarını iyi biliyorlar. Grupçuk ve ağları, her kesimden işçilerle ve gençlikle ittifak içinde, Kasım’da Tahrir Meydanı’nın yeniden ele geçirilmesinin yanı sıra 25 Ocak devriminin de itici gücüydüler. İslami çoğunluklu bir hükümet, yeni solun ve bağımsız sendikaların örgütlenme ve açık kampanyalar yürütme hakkını garanti edecek mi? Bu, Mısır demokrasisinin turnusol kağıdı olacak.

6. AKDENİZ REJİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bu arada Güney Avrupa, Latin Amerika’nın 1980’lerde yaşadığı yapısal düzenlemeler ve zorla dayatılan kemer sıkma politikaları sebebiyle aynı yıkımla karşı karşıya. İroniler can alıcı. Kuzey merkezli Avrupa aniden akut bir amnezi vakası geliştirmiş olsa da, birkaç yıl önce finans basını İspanya’yı, Portekiz’i ve hatta Yunanistan’ı (artı AB dışı Türkiye’yi) kamu harcamalarını kesme ve büyüme oranlarını artırma konusundaki başarıları sebebiyle övüyordu. Wall Street bozgunu sonrasındaki ilk günlerde, AB’nin korkuları temel olarak İrlanda’ya, Baltık ülkelerine ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştı. Akdeniz bir bütün olarak, ses hızıyla Atlantik’i geçen finansal tsunamiden görece iyi korunmuş sayılıyordu.

Arap Akdenizi, yatırım sermayesi ve türev ticaretinin trombotik devrelerinde çok az paya sahipti ve bu nedenle finans krizinden minimum etkilendi. Güney Avrupa ise, genellikle itaatkar hükümetlere ve İspanya örneğindeki gibi güçlü bankalara sahipti. İtalya batmak için fazla büyük ve zenginken, küçük suçları devleti tehdit eden Yunanistan, baş ağrısıysa da, bir Liliput ekonomisiydi (AB GSMH’nın sadece yüzde 2’si). On sekiz ay sonra, Alman ve Avusturyalı aşırı sağcılar, Akdenizli refah kraliçelerinin, Yunanistan gün boyu isyan edebilsin ve İspanya daha uzun siesta yapabilsin diye uyanık burgerlere tasarruflarını teslim etmeleri ve çocuklarını satmaları için şantaj yaptığını haykırıyorlardı. Yine de Alman başarısının aslında Avro bölgesini tarumar ettiği üzerine akla çok daha yatkın bir yorum yapılabilir. Doğudaki düşük maliyetli “Meksikalıları”, mukayese edilemez verimlilik avantajları ve devasa ihracat fazlalıkları konusundaki Çin benzeri fanatizmi ile, Almanya güney Avrupa’daki Avrodaşlarına rekabette üstün geliyor. Bu arada AB bir bütün olarak, ücret ödemeleri, turizm ve yabancı yatırım üzerinden bilanço hesaplarına bağımlı kalmalarını sağlayacak şekilde, Türkiye ve petrol olmayan Kuzey Afrika ülkeleri ile en büyük göreli ihracat fazlalığını yaşıyor (2010’da 34 milyar dolar). Tüm Akdeniz, sonuç olarak, AB içindeki siklik talep ve faiz oranı hareketlerine akut bir hassasiyet içinde; oysa Almanya, Fransa ve İngiltere ile diğer zengin kuzey ülkeleri, şok emicileri olarak işlev görecek büyük ikincil pazarlara sahipler.

Avro, çoklu hıza sahip bu Grosseuropäische (Büyük Avrupa) ekonomisinin volanı. Almanya için Avro, ani değer kazanmaya daha az hassas olduğu için Berlin’in AB ekonomisi içindeki de facto veto gücünde çok az azalmaya sebep olurken Alman ihracatına rekabetçi fiyat sağlayan elverişli bir Alman Markı gibi işlev görüyor. Öte yandan Güney Avrupalılar için, bu iyi zamanlarda sermaye çeken ama kötü zamanlarda ticari açıklarla ve işsizlikle mücadele etmek için parasal araçların kullanımını engelleyen bir Faust yükü. Artık İber ve Helen frengisi İtalya’ya da bulaşmış durumda ve Fransa’yı da tehdit ettiğine göre, Avro-Avrupa’nın Berlin ve Paris’ten yükseldiğine dair zor sevilir bir vizyon: anlaşma revizyonu üzerinden mali entegrasyon. Para politikaları üzerinde kontrolünü zaten yitirmiş ve AB ve IMF teknokratlarının denetimi altında kamu sektörlerini kırpmayı zorla kabul etmiş olan borçlu ülkelerden, artık bütçeleri ve kamu harcamaları konusunda kalıcı bir Franko-Alman vetosunu kabul etmeleri isteniyor. On dokuzuncu yüzyılda, İngiltere Latin Amerika ve Asya’daki borçlu ülkelere böyle yedieminlikler empoze etmek için sık sık savaş gemilerini gönderirdi. Müttefikler Almanya’yı Versay’da benzer bir şekilde boyunduruk altına almışlar ve bu nedenle, Üçüncü Reich’ı dikmişlerdi.

İster Sarkozy-Merkel’e itaat etsinler, isterse batıp Avro bölgesinden (ve belki de AB’den) çıksınlar, Akdeniz ekonomileri yıllar boyu sürecek çürümeye ve hiper işsizliğe mahkûm ediliyorlar. Ancak halkları bu uykuya nazikçe dalmayacak. Gerçek toplumsal devrimlere 1970’lerde çok yaklaşmış olan Portekiz ve Yunanistan, Avrupa’daki en sert sol kanat kültürlere sahipler. İspanya’da, yeni muhafazakâr hükümet, yeniden canlanmış bir Birleşik Sola geniş ve davetkar bir hedef ve daha da büyük ama halen amorf olan gençlik hareketleri sunuyor. Hatta antikapitalizmin közleri, Avrupa’nın her yerini saracak alevleri körükleyebilir. Ancak göçmen karşıtı, Brüksel karşıtı sağ, Avro bölgesindeki çöküşten ve AB vagonlarının çekirdek yörüngesindeki dönüşünden, solun kazanacağından çok daha fazlasını kazanabilir. Mısır’daki Selefilerin veya ABD’deki Çay Partisi’nin durumunda olduğu gibi, Avrupa yeni sağ partileri kimlik politikalarına ve adrese teslim edilmeyi bekleyen paketlenmiş günah keçisi arama öfkesine sahipler. Batı Avrupa’da antikapitalist sol için olağan dışı bir hırs, komünistler tarafından 1945 sonrası otuz yıl boyunca tutulmuş olan siyasal alanın yeniden işgal edilmesi olacaktır. Öte yandan Marine Le Pen ve Geert Wilders öncülüğündeki hareketler, kendi ulusal politikalarında çok daha büyük ve iyi donanımlı muhafazakâr temsilcilik için makul ümitlere sahipler. Aşırı sağın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yerine geçmesi, onlara ilham verici bir şablon sunuyor.

7. İSYAN MOTORU

Avrupa ve ABD’de 1968’deki kampus isyanları, manen ve politik olarak Vietnam’daki Tet Saldırısı, Latin Amerika’daki gerilla mücadeleleri, Çin’deki kültür devrimi ve ABD’deki getto ayaklanmaları ile tetiklenmişti. Benzer şekilde geçtiğimiz yılın “Öfkelileri” ilk güçlerini Tunus ve Kahire örneklerinden aldılar. (Arap göçmenlerin güney Avrupa’daki milyonlarca çocuğu ve torunu, bu bağlantıyı en incelikli şekilde canlı ve militan kıldı.) Sonuç olarak, tutkulu 20’likler, şu anda Braudel’in temel Akdeniz’inin her iki kıyısında da meydanları işgal ediyorlar. Ancak 1968’de, Avrupa’da (Kuzey İrlanda’daki önemli istisna dışında) ve ABD’de protestolara katılan beyaz gençliğin çok azı, Güney ülkelerindeki muadillerinin varoluşsal gerçekliklerini paylaşıyordu. Derin şekilde yabancılaşmış olsalar da, birçoğu üniversite diplomalarını bolluk içindeki orta sınıf kariyerlerine dönüştürmek istiyordu. Bugün ise tersine, New York, Barselona ve Atina’daki protestocuların birçoğu, ebeveynlerinkinden dramatik ölçüde daha kötü geleceklerle yüz yüzeler ve Kazablanka ve İskenderiye’deki muadillerininkine daha yakınlar. (Zuccotti Park’ın bazı işgalcileri, on yıl önce mezun olmuş olsalar, bir koruma fonu veya yatırım bankasında, doğrudan yıllık $100,000 maaşlı işlere başlamış olacaklardı. Bugünse Starbucks’ta çalışıyorlar.)

ILO’ya göre, genç yetişkin işsizliği küresel olarak rekor seviyelerde—gençlik protestolarının olduğu ülkelerin birçoğunda yüzde 25 ila 50. Dahası, Arap devriminin Kuzey Afrika potasında, üniversite diploması iş olanağı ile ters orantılı. Aynı şekilde diğer ülkelerde de, eğitime aile yatırımı, girilen borç düşünüldüğünde, negatif sonuç yaratıyor, yani harcanan parayı karşılamıyor. Aynı anda, yüksek öğretime erişim de daha kısıtlı hale geldi, en dramatik olarak da ABD, İngiltere ve Şili’de.

8. BEDAVA YEMEK KUYRUKLARI

Ekonomik kriz halk varlıklarının deflasyonu (ABD, İrlanda ve İspanya’da ev değerleri ve dolayısıyla aile varlığı) ile temel tüketim maddelerinde, özellikle de yakıt ve gıdada aşırı enflasyonu birleştiriyor. Geniş fiyat trendlerinin iş döngüsü ile ahenkli hareket edeceğinin beklendiği klasik teoriye göre, bu olağan dışı bir çatallanma; gerçekte, çok daha kaygı verici olabilir. ABD’deki ve diğer yerlerdeki morgıç krizi, daha büyük finans krizlerinin parçası ve ya hükümet müdahalesi ile ya da alacak-değerinin basit yıkımı ile çözülecek. Endüstriyel Asya yavaşladığı ve Irak’taki üretim düzeyleri yükseldiği için ham petrolün taban fiyatı düşebilir. (Tavan petrol tartışması bana hem belirlenemez hem de bitmek bilmez görünüyor.) Ancak finans krizine ve endüstriyel yavaşlamaya büyük ölçüde dışsal olan güçlerce belirlenen gıda fiyatları, ikinci bir trend olarak yükselişte görünüyor. Hatta, büyüyen bir uzman görüşü korosu, 2000’lerin başından beri küresel gıda güvenliği sisteminin çökmekte olduğu uyarısını yapıyordu. Birden fazla sebep var ve bunlar birbirini de tetikliyor: tohumların ete ve biyoyakıt üretimine yönlenmesi; gıda sübvansiyonlarının ve fiyat desteklerinin neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılması; mahsul piyasalarındaki ve başta gelen tarımsal topraklardaki azgın spekülasyon; tarım araştırmalarına yatırım yapılmaması; değişken enerji fiyatları; toprakların yıpranması ve su havzalarının tükenmesi; kuraklık ve iklim değişimi vb. Daha yavaş büyümenin bu basınçları bir miktar azaltması ölçüsünde (örneğin Çin daha az et yiyor), nüfus artış hızı-bugünün protestocularının yaşam süresindeki başka üç milyar insan-talep yönlü basıncı koruyacaktır. (GMC’ler, mucizevi çözümler olarak sunuldular ancak mahsulleri korumaktan ziyade tarım şirketleri karlarına yönelikler.)

‘Ekmek’ Tahrir Meydanı’ndaki protestoların ilk talebiydi ve sözcük Arap Baharı’nda en azından Rus Ekimi’ndeki kadar yüksek sesle dillendirildi. Sebebi basit: Örneğin, sıradan Mısırlılar, aile bütçelerinin yüzde 60’ını ham petrole (ısınma, pişirme, ulaşım), una, nebati yağlara ve şekere harcıyorlar. 2008’de, bu temel gıda fiyatları aniden yüzde 25 artmıştı. Mısır’daki resmi yoksulluk oranı aniden yüzde 12 arttı. Aynı oranı diğer ‘orta gelirli’ ülkelere uygulayın, temel gıda enflasyonu Dünya Bankası’nın ‘yükselen orta sınıfı’ için önemli bir kesimini siler.

9. ÇİN’İN İNİŞİNİ BEKLERKEN

Marx, California’yı—Altına Hücum ve bunun sonucu olarak dünya ticaretine giren yüksek para—1840’ların devrimci döngüsünü vakitsiz şekilde sona erdirmekle suçlamıştı. 2008’in hemen sonrasında, BRIC adı verilen ülkeler yeni California oldular. Wall Street zeplini gökten düştü ve yere çakıldı, ancak Çin; Brezilya ve Güneydoğu Asya ile yakın formasyon içinde, birlikte uçmaya devam etti. Hindistan ve Rusya da uçaklarını havada tutmayı becerdiler. BRIC ülkelerinin havada kalma dayanıklılığı, yatırım danışmanlarını, ekonomi yazarlarını ve profesyonel astrologları hayrete düşürdü. Bunların tümü Çin’in veya Hindistan’ın dünyayı artık tek elle tutabileceğini veya Brezilya’nın yakında İspanya kadar zengin olacağını iddia ediyor. Sevinçten kendini kaybetmiş bönlükleri, elbette Çin Halk Bankası’ndaki Houdini’lerin kullandığı el çabukluğu teknikleri konusundaki cahilliklerinden kaynaklanıyor. Pekin, tam aksine, uzun süredir ülkenin ihracata aşırı bağımlılığı, hane halkı satın alma gücünün yetersizliği ve uygun maliyetli konut kıtlığının mevcudiyeti ve bunlarla yan yana giden kocaman gayrimenkul balonu konusunda belirgin korkular sergiliyor.

Geçtiğimiz sonbaharın sonlarında, Çin optimistlerinden gelen inanç makaleleri aniden yorum sayfalarından kayboldu ve ‘sert iniş’ senaryosu kitapçıların favorisi oldu. Çin liderliği de dahil hiç kimse, ekonominin küresel karşı rüzgara rağmen daha ne kadar süre bu vaziyette kalabileceğini bilemiyor. Ancak yabancı yolcuların kaçınılmaz felaket listesi yapıldı bile: Güney Amerika, Avustralya, Afrika’nın büyük bölümü ve Güneydoğu Asya’nın çoğu. Ve Çin ile ABD’nin yaptığından daha fazla ticaret yapan-özel olarak dikkat çekici şekilde-Almanya. Enikonu nirengilenmiş küresel durgunluk, elbette, başta atıfta bulunduğum bu doğrusal olmayan kabustur. Halkın ekonomik gelişme beklentilerinin yakın zamanda bu derece yükseldiği BRIC ülkelerinde, yeniden sefilleşmenin acısının pek dayanılmaz olacağını söylemek, neredeyse totolojidir. Binlerce meydan işgal edilebilir. Buna Tiananmen adındaki de dahil.

İmalattaki işgücünün mutlak veya göreli boyutunun son nesilde dramatik şekilde daraldığı ülkelerde yaşayan Batılı post Marksistler, bizi ‘çokluklar’, yatay kendiliğindenlikler gibi şeyler üzerine düşünmeye zorlayarak tembelce proleter aktörün artık geçerliliğini yitirip yitirmediği üzerine dalıp gidiyorlar. Ancak bu Das Kapital’in, Viktorya İngiltere’si veya New Deal Amerika’sından çok daha isabetli şekilde tarif ettiği büyük sanayileşen toplumdaki bir tartışma değil. İki yüz milyon Çinli fabrika işçisi, madencisi ve inşaat işçisi gezegendeki en tehlikeli sınıfı oluşturuyorlar. (İsterseniz Pekin Devlet Konseyi’ne bir sorun.) Balondan tamamen uyanışları sosyalist bir dünyanın olası olup olmadığını belirleyebilir.

NLR

Suriye’de tutuklu 49 Türk istihbarat görevlisine karşı kaçırılan İranlılar – Roads to Iraq

Aljazzera tarafından dolaşıma sokulan haberler Özgür Suriye Ordusu’nun Suriye’deki İranlıları kaçırdığını söylüyor (İran ve Suriye kaçırılanların mühendis olduğunu bildiriyor). Daha sonra, sözde “Özgür Suriye Ordusu” haberi yalanladı

Suriye’de kaybolan Rus gazetecinin Türkiye’de olduğu ortaya çıktı .

Birkaç gün önce Türk gazetesi Aydınlık‘ta yayınlanan haber, Suriye ordusunun Suriye’deki 49 Türk istihbarat görevlisini (askeri istihbarat değil, MİT) tutukladığını ortaya çıkardı.

Öne sürülen senaryoya göre:

İranlı mühendisler Suriye’de kaçırıldı, İran ile Suriye’deki Türk istihbarat görevlileri ile takas pazarlığında kullanılmak üzere Türkiye’ye götürüldü.

Roads to Iraq

Rusya’nın Suriye planı: Savaşı yükseltmek ve BM ateşkesi – Roads to Iraq

Araplar, Batılı ülkeleri “histeri” içinde bırakan oyunun yeni kurallarına karar verecek olan yeni güçlerin (Çin ve Rusya) öncülük ettiği yeni bir dünya düzeninin ortaya çıktığını ve bu mesajı anlayan ilk dünya gücünün ABD olduğunu unutuyorlar.

Yarınki Suriye ziyaretinde Rus Dışişleri Bakanı Lavarov’a istihbarat şefi Frad­kov (İsrail karşıtı Rus Yahudisi) eşlik edecek olması, Rusya’nın Suriyeli yetkililerle görüşmek istediği daha derinlikli güvenlik meseleleri olduğu izlenimini veriyor.

Moskova Güvenlik Konseyi taslağının Suriye’ye askeri müdahalenin önünü açan bir Madde içerdiğini ifşa etti. Pravda, ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki mevcut üçlü ilişkiye ilişkin mükemmel bir açıklama sunuyor bize, ama Alakhbar daha da ileri giderek Batılı ülkelerin neden Suriye’de bir askeri müdahaleyi zorladığını açıklıyor:

Rusya ve Çin, Suriye’ye askeri müdahale konusundaki Batı – Arap planının, İran’la savaşa girmeye karar vermeleri halinde sınırlarında bir savaş tehlikesi ile yüz yüze olan Körfez Arap ülkelerinin savunulmasının parçası olduğunu biliyorlar. Suriye’de öncelikleri, Moskova, Pekin ve Tahran’ı dışarıda bırakacak yeni temellerde, gelecekte bölgesel haritanın yeniden çizilmesi olasılığına karşı kayıpları azaltmak ve zaferi garantiye almak.

Lavarov planı, Suriyeli yetkililerle önümüzdeki günlerde askeri bir zafere ulaşma olasılığını görüşmek, ardından Rusya BMGK’nden derhal ateşkes ilan edilmesine ilişkin bir acil toplantı talep edecek (daimi üye olarak hakkı var). Muhalefetin (sözde Özgür Suriye Ordusu) bunu reddetmesi halinde, Suriye makamları askeri operasyonlarına devam etmekte haklı duruma gelecek. Bu yüzden veto sonrasında Suriye ordusunun askeri operasyonlarını yükselttiğine şahit oluyoruz (Aljazeera: Mil­i­tary esca­la­tion in many areas in Syria – Suriye’nin birçok bölgesinde askeri operasyonlar tırmanışta). Assafir sitesine göre:

Rus askeri uzmanları, Suriye ordusunu hâlihazırda muhaliflerin denetimindeki alanlarda kontrolü yeniden sağlaması için, ayrıca Batı tarafından desteklenen bir darbeyi önlemek üzere eğitmeye başladı.

Batı medyası, ABD, İngiltere ve Fransa gibi dünya güçlerinin neden maziden yankılar olduklarını açıklamak için akla karayı seçiyor.

Roads to Iraq

Patrick Cockburn: Türkiye’nin ekonomik mucizesi sönmek üzere mi?

Komşuları tökezlerken, İslami demokrasi açısından rol modeli olan ülke aşırı kendine güvenin kurbanı olabilir

Pazar, 22 Ocak 2012

Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden doğuşuna mı tanıklık ediyorlar yoksa Avrupa’daki ekonomik kaosun ve Ortadoğu’daki siyasal kargaşanın yeni kurbanları mı olacaklar? Türkiye komşuları düşüş ve yıkım içindeyken kendisine büyük başarı getirmiş olan on yıl boyunca şişen aşırı kendine güvenin bedelini mi ödemek üzere?

Keyifler yerinde. Türkiye’nin başarıları yakın tarihe dayanıyor ve son derece gerçek. Kuruluşundan bu yana örtülü veya açık askeri vesayet altında kalmış olan bir ülkede, nihayet demokratik yollardan seçilmiş bir hükümet ipleri eline aldı; ekonomisi çarpıcı bir şekilde yükseldi ve dünyanın 15. büyük ekonomik gücü oldu; Arap Baharı ülkeleri için rol modeli olması gereken ılımlı bir İslami devlet olarak tüm dünyadan övgüler aldı.

Türk iyimserliği, bir zamanlar İrlanda ve Yunanistan’da duyulan kendini önemseme fikirleri ile pek de hayra alamet olmayan paralellikler taşıyor. Tıpkı Türkiye’de şu an olduğu gibi, bu iki ülke de, kendilerini, uzun zamandır onlardan haksız bir şekilde esirgenen refahı en sonunda elde ettiklerine dair aldatıcı bir fikre psikolojik olarak açık hale getiren bir yoksulluk ve dış göç geçmişine sahipti. Kendi başarılarına olan aşırı güvenleri, yıkıcı ekonomik balonlar yarattı.

Türkiye, yakın başarıları hakkındaki mitten benzer bir şekilde zarar görecek mi? Bazı uzmanlar bundan korkuyorlar. Globalsource’un parçası olan Istanbul Analytics’te çalışan bir ekonomi danışmanı olan Atilla Yeşilada şunları söylüyor: “Tüm ulus eşsiz olduğumuza ve kendi başarılı ekonomik modelimizi yarattığımıza inanmaya hipnotize olmuş ve uyuşmuş gibiyiz.” Türkiye’yi yıkıcı bir kredi krizinin vuracağından kuşkulanıyor. “Zarar görmezliğimize olan inancımız, vurduğu zaman, en son darbenin en kötüsü olacağı anlamına geliyor,” diyor.

Türk ekonomik mucizesi, yabancı sermaye akışına bağımlıydı ve bu, yakın zamanda durabilir. Avrupa bankaları kendi sorunlarıyla cebelleşiyorlar ve Türkiye onlar için bir zamanlar olduğu kadar ümitvar bir ihtimal gibi görünmeyebilir. İstanbul’daki Koç Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Sumru Altuğ, herkesin Türkiye’nin bu yıl çok daha düşük bir ekonomik büyüme seviyesi tutturacağını kabul ettiğini söylüyor ve uyarıyor: “Türkiye riskli bir oyun oynuyor.”

Dış politikada Türkiye benzer şekilde pik yapıp inişe geçmiş olabilir. Yirmi yıl önce düşman ülkelerle çevriliydi ama 2009’la birlikte bunlar büyük oranda dostlar haline geldi. Türkiye Irak ve Suriye ile Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde önemli bir etki haline geldi. Suriye Başkanı Beşir el Esad’ın yakın bir müttefikiydi ve Libya’da Muammer Kaddafi ile dostça ilişkilere sahipti. Ticaret bayrağı izledi. “Bağdat ve Basra’da çöp toplayan Türk firmaları bile var,” diyordu Iraklı bir dost geçen yıl.

Arap Baharı protestocularının talep ettiği ılımlı İslami demokrasi türü, Türkiye’nin hâlihazırda ulaşmış olduğuna epeyce benziyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi gibi inanmış Müslümanlar için bile laik devletin erdemlerini överek birçok Türk’ü şaşırttığı ve Mısırlı İslamcıların canını sıktığı Mısır’da, coşkulu bir şekilde karşılandı.

Erdoğan’ın hükümeti kazananlara oynamayı seviyor. Türkiye, Kaddafi’yle olan bağlarını biraz alaya maruz kalsa da becerikli bir şekilde kopardı ve isyancılar cephesi ile uyum sağladı. Hemen ardından, Misrata’da kuşatma altındaki Libyalı asilerin imdadına yetişmek üzere Türk hastane gemileri yola çıkarıldı ve Libya devletinin Türkiye bankalarındaki parası Bingazi’deki isyancı hükümetin hesabına geçirildi.

Suriye konusunda Türkiye daha az başarılı. Hatta, Kadir Has Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler dersi veren Soli Özel, lafını esirgemiyor: “Türkiye’nin Suriye politikası rezil bir başarısızlık.” Bu politikanın Şam’da hiçbir baskı gücüne sahip olmayan bir noktaya vardığını ve Suriye hükümeti tarafından uzlaşma konusundaki samimiyeti konusunda aldatıldığı iddiasıyla aşırı saldırganlaştığını savunuyor. “Rejimle doğru düzgün bir diyaloga sahip olmamak, sizi dezavantajlı bir pozisyona sokar,” diyor.

Kendine aşırı güven, tıpkı ekonomi konusunda olduğu gibi, ciddi hatalara yol açtı. Birincisi, Türkiye, Şam’da Başkan Esad’ı ciddi reformlar uygulamaya, iktidarı muhaliflerle paylaşmaya veya bırakmaya ikna edebilecek bir etkiye sahip olduğuna dair yanlış bir hayale kapıldı. Ardından açığa çıktı ki Suriye liderliği bunu yapmaya hiç de niyetli değildi ve sadece suyu bulandırıyor ve Türkleri oyalıyordu.

Irak’ta Türkiye, önemli ama halen sınırlı bir varlığa sahip. Geçmişteki düşmanlıklar göz önüne alındığında, bugün Ankara’dan çok Bağdat’tan çekinen Iraklı Kürt liderlerle belirgin şekilde daha iyi ilişkilere sahip. Ancak bütünsel olarak Irak’ta, Türkiye hiçbir büyük yarar sağlamaksızın epeyce diplomatik enerji harcamış durumda. Ana başarısı ticari alanda oldu: Irak, Almanya’dan sonra en büyük ihracat pazarı.

Türkiye, son parlamento seçimlerinde muhalefet partisinin Irak Başbakanı Nuri el Maliki’ye karşı aday çıkarmasına yardım etti. Sürpriz olmayan bir şekilde, Maliki bundan memnun olmadı ve Türkiye’yi içişlerine müdahale ile suçladı. Iraklı bir devlet görevlisi, “Tüm çabalarına rağmen Türkler Irak’ta ne elde ettiler?” diye soruyordu bana geçen yıl. “Ceplerindeki birkaç politikacıdan başka hiçbir şey.”

Ancak haberlerin hepsi kötü değil. Türkiye gerçekten bölgesel bir güç haline geldi. Kendi gücüne dair algısı abartılı olabilir ama bir zaman bölgede güçlü olan devletler – Mısır, Suriye, Irak ve hatta Libya – bugün bölünmüş ve istikrarsız durumdalar. İran bir zamanlar olduğundan daha az etkiye sahip ve Yunanistan bu yılı kendine gelmekle geçirecek. Türkiye, kendisine güvenilir bir müttefik olarak ihtiyaç duyan ABD ile iyi ilişkilerinin de faydasını görüyor elbette.

Türkiye’nin bir güç olma momenti, halen dünyanın pek az başarı öyküsünden biri olarak övülürken geçen her saniye ile birlikte kaçıyor olabilir mi? Avrupa Birliği’ne gireceğine dair beklentiler Türkiye’de reformlara ivme kazandırmış ve bunlar da ordunun hegemonyasına son vermişti. AB üyelik müzakereleri, yatırımcılara güven vermiş ve Türkiye’nin liberal bir demokrasiye doğru ilerleyişinin altını çizmişti. AB ile müzakerelerin bir sonuca ulaşmaması, yasal reformları, güvenlik devletinin tasfiyesini, Kürt ayaklanmasının çözüme ulaştırılması arayışlarını ve Kıbrıs konusundaki uzlaşma sürecini kesintiye uğrattı.

AB’nin Türkiye ile ilişkileri kritik önemde. Uzun süredir Türkiye’nin en büyük ticari ortağı ve yabancı yatırımlarının ana kaynağı AB. Ortadoğu üzerine Türk fikirleri aldatıcı ölçüde çekici ancak illa ki sonuca ulaşmaları gerekmiyor.

Türkiye halen kendine güveniyor ancak istikrarsız bir bölgenin tam kalbinde. Ekonomi konusunda ise, Türkiye’nin geleceği açısından doğru olma ihtimali ile, Yeşilada şunu söylüyor: “‘Türk mucizesi’nin ‘Türk hayal kırıklığı’na dönüşmesine şahit olabiliriz.”

The Independent

Rusya, Türkiye ve Büyük Oyun: Takım değişikliği – Eric Walberg

Global Research, 26.01.2010

Rusya Başkanı Dmitri Medvedev’in geçtiğimiz aylardaki Türkiye ziyareti Türkiye ile Rusya’nın hızla yakın ekonomik ve siyasi bağlar geliştirdiğini gösteriyor.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Türkiye, İslamofobi’nin kalesi ve ABD diktasının tutsağı kabul ederek, Avrupa Birliği’nden vazgeçti. İsviçre minareyi ve Fransa ise peçeyi yasaklarken, İstanbul’daki popüler İslamcı hükümet zıt yönde gidiyor – başörtüsü giyme özgürlüğü destekliyor, İsrail’i cesurca eleştiriyor ve Suriye ile köprüler inşa ediyor. Bu, Türk siyasetinde Türkiye’nin doğal müttefiklerine – Araplar ve Ruslara doğru köklü bir yeniden düzenleme demek.

Rusya ile bu yeni düzenleme, 2001’de Türk ve Rus dışişleri bakanlarının Avrasya İşbirliği Eylem Planı’nı imzalaması ile başladı. Bu süreç, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Rus Federasyonu’nun büyüyen ve enerji zengini Tataristan Özerk Cumhuriyeti dâhil Rusya’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdiği 2009 Şubat’ında ivme kazandı. Boru hatları, nükleer enerjisi ve ticareti ile ilgi odağı olan Tataristan’da nüfusun çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşuyor.

Geçmişte Rusya, 1922’de cumhuriyet olarak kuruluşundan bu yana Batı kampının sıkı bir üyesi olan ve Moskova tarafından Kafkaslar ile Türki güney cumhuriyetlerine düşman sızmaları için bir sıçrama tahtası olarak görülen Türkiye ile zayıf bağlara sahipti. Sovyetler Birliği’nin 1991’de çökmesi ile, Yeltsin Rusya’sı bölgedeki ABD hegemonyasına boyun eğdi ve Batı’ya açılımın parçası olarak, çok sayıda Türk okulu, inşaat firması ve tüccar eski Sovyet “istan”larına (Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan) geldi. 11 Eylül Rusya başkanı Vladimir Putin’i en stratejik “istan”larda ABD askeri üslerini hoş karşılamaya ikna etti. Eski Büyük Oyun, Rusya’nın mağlubiyetiyle bitmiş görünüyor.

Ancak dünya ABD destekli “teröre karşı savaş”tan bıkmış durumda, Büyük Oyun meğer bitmemiş. Bir NATO üyesi olan Türkiye, Karadeniz’i de facto NATO gölüne dönüştürmede, şimdi toparlanan Rusya için alarm vererek kısa zamanda Bulgaristan ve Romanya’ya katılmıştı.

Ukrayna’nın 2004’teki Batı destekli “Turuncu Devrimi” dengeyi Rusya aleyhine daha da bozdu. Ukrayna Başkanı Viktor Yushchenko NATO’ya katılmak ve Rus filosunu Kırım dışına defetmek hakkında cüretkâr beyanlar veriyordu. Hatta Rusya’ya karşı 2008’deki savaşta Gürcistan’ı silahlandırdı.

Ancak, yeni pax americana’dan yaka silken yalnızca Rusya değildi. Türklerin yüzde 90’ından fazlası 2007’de ABD karşısında olumsuz görüşe sahipti. Türkiye’nin, 2008’de ABD savaş gemilerinin Gürcistan’ı desteklemek üzere Boğazlardan geçmesine izin vermeyi reddederek ve o yıl İsrail’in Gazze işgalini izleyen dobra eleştirileri ile, NATO’yu ve bilhassa 2003 Irak işgali sırasında ABD’yi koşulsuz desteklemekten uzaklaşmaya başlaması şaşırtıcı değil.

Eski sosyalist blok ülkelerindeki ABD destekli renkli devrimlerin tersine, Türkiye’nin “Yeşil Devrimi”, dini odaklı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002’de iktidara gelmesini sağladı. Siyasi yönelimi, bölgede denge ve Ermenistan ve Kürtler dahil, komşuları ile barışçıl ilişkiler arayışı içinde oldu. 2004’te Rus başkan Vladimir Putin Ankara’da ortak bir işbirliği deklarasyonu imzaladı, bu deklarasyon, 2009 Şubat’ında Moskova’da Gül ve Rus Başkan Dmitri Medvedev tarafından güncellendi. Gül, “Rusya ve Türkiye’nin ilişkilerini karşılıklı güven temelinde geliştiren komşu ülkeler” olduğunu, “bu ziyaretin ilişkilere yeni bir özellik kazandırmasını umduğunu” ifade etti.

Bunun püf noktası, Türkiye’nin bir Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu kurulması önerisi. Gül’ün ziyaretini takiben, Türk medyası Türk-Rus ilişkilerini “stratejik ortaklık” olarak tanımladı. Bunun Washington’da alarm zillerini çaldırdığına şüphe yok.

Katı ekonomik çıkarlar olmasaydı bunları hiçbiri gerçekleşmezdi. Türk-Rus ekonomik ilişkileri geçtiğimiz on yıl içinde çok büyük büyüme kaydetti. Ticaret 2008’de 33 milyar dolara ulaştı. Bunun çoğunu gaz ve petrol oluşturuyor ki bu Rusya’yı Türkiye’nin bir numaralı ortağı yapıyor. Dış ticarette Türk lirası ile Rus rublesini kullanmaya başlamaları yakındır.

Medvedev’in daha çok enerji konusunda işbirliğine yoğunlaşan 13 Ocak’taki Ankara ziyaretinin içeriği buydu. Rusya şirket AtomStroiExport, geçen yıl Türkiye’nin ilk nükleer tesisinin inşaat ihalesini kazanmıştı ve Medvedev Avrupa’ya Gazprom Güney Akım gaz botu hattında Türkiye’nin işbirliği konusunda nihai onayı almak için can atıyordu. Türkiye yakın zamanda gazının yüzde 80 kadarını Rusya’dan almaya başlayacak ancak bu bağımlılık iki ülkenin yeni stratejik işbirliğinin ışığında artık bir yükümlülük olarak görülmüyor.

Batı’nın yine Türkiye’den geçmesi planlanan rakip Nabucco boru hattına ne olacağı, artık tartışma konusu. Nabucco, İran ve Azerbaycan gazını Türkiye ve Gürcistan üzerinden Avrupa’ya taşımayı umuyor. Batı ile İran arasındaki soğukluk ve Gürcistan’daki istikrarsızlık, Rusya’nın planlarına bu alternatifin giderek daha az çekici görünmesine yol açıyor. Azerbaycan, uyanıkça Güney Akım anlaşmasını imzaladı bile.

Kommersant gazetesi, Gazprom görevlilerinin Türkiye’nin Rusya’nın “stratejik ortağı” olarak yakın zamanda İtalya ve Almanya’ya katılabileceğini söylediklerini aktardı. İtalyan ENI şirketi, Güney Akım projesinin finansman ortaklarından. Gazprom’un Ukrayna kıskaca alan diğer kolu Kuzey Akım ve Almanya geçen yılın sonunda Kuzey Akım’a nihai onayını verdi. Polonyalı bir bakan, Rusya-Almanya Kuzey Akım projesini 1939 tarihli Molotov-Ribbentropp paktına benzetti, çünkü boru hattı Rusya’nın gazı Batı Avrupa’ya taşımasına ve Turuncu devrimin ardından birçok kez olduğu gibi, ödemeyi kesmesi veya gaz çalmaya başlaması ihtimaline karşı Ukrayna’ya giden “çeşmeyi kapatmaya” izin veriyor.

Türkiye, bu yeni Büyük Oyun’da hayli önemli bir oyuncu ancak bu kez taraf değiştirmiş görünüyor. Rus ve Türk başbakanları ticaretlerinin 2015’te üçe katlanmasını umduklarını ifade ettiler ve bu yıl Mayıs ayından vizesiz geçişi başlatmayı planladıklarını duyurdular. Türk Başbakan Recep Erdoğan, “Vizesiz geçiş, sonunda ülkelerimiz arasında şüphesiz artan bir işbirliğine yol açacaktır,” dedi.

Ukrayna’daki başkanlık seçimleri Güney Akım’ın hevesini biraz kursakta bırakabilir. Yeni Ukrayna başkanı Moskova’yı artık daha fazla dalavere olmayacağına ikna ederse, gerekçesi sorgulanır hale gelebilir. Ekonomik sıkıntı içindeki Ukrayna, mevcut planların gerçekleşmesi halinde kaybedeceği geçiş ücretine ihtiyaç duyuyor.  Ancak Turuncu devrimin Ukrayna ekonomisine ve Rusya ile ilişkilerine verdiği zarar olup bitmiş durumda. Almanya Dışişleri Konseyi üyesi Alexander Rahr, “Ukrayna, hangi liderlik altında olursa olsun, coğrafi konumundan faydalanmaya çalışacak ve Rusya yakın zamanda bunu fark etti,” dedi. “Ukrayna’nın çevresini dolanmak istemesinin nedeni bu.”

Ukrayna, takım değiştirip NATO genişleme planlarını reddetse dahi, büyük ihtimalle gaz geçiş komisyonlarını azaltacak yeni bir rolü tartışmak zorunda kalacaktır. Seçimde yarışan Yanukovich Rusya ile bir ekonomik işbirliği anlaşması imzalayacağının ve Rus filosu sorunu gibi mevcut siyasi sorunları yumuşatacağının ve Güney Osetya ve Abhazya’yı tanıyabileceğinin işaretini verdi. Bu Türkiye’ye de uyar. “Batılı herhangi bir ülke Abhazya’yı tanıyacaksa, bu, ülkede yaşayan kalabalık Abhaz diasporası nedeniyle Türkiye olacaktır,” diyor Rahr.

Ukrayna’nın, zıtlaşma ve düşmanlığa dayalı olan mevcut NATO ittifakı yerine bölgesel istikrar ve barış üzerine kurulu Rus-Türk ittifakına katılamaması için hiçbir neden yok.Bu bir “artık” devletin diktatörü olan deli Gürcü Başkan Mikheil Saakaşvili’yi yeldeğimenlerine karşı Don Kişot’vari savaşında yalnız bırakacaktır – asıl amaçladığı role, doğuya doğru yürüyüşünde NATO’ya liderlik eden cesur şovalye rolüne oldukça ters. Geçen yıl karşılıklı elçiliklerin açılması ile de görüldüğü üzere, Türkiye’nin tarihsel hasmı Ermenistan bile yeni dizilişe katılmaya istekli.

Osmanlı nostaljisi: Avrupa’yla düş kırıklığı sonrasında, Türkiye yüzünü doğuya döndü – Daniel Steinvorth

12 Kasım 2009


Türkiye’nin AB üyeliği için Avrupa’da muhalefet artarken, Ankara komşularıyla daha yakın bağlar geliştirmeye koyuldu. Türkiye, bir kez daha Ortadoğu’da öncü bir güç olmak istiyor – ancak bunun sonucu İsrail’le ilişkilerin bozulması olabilir.

Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu yüzyıllar boyunca kontrol etmiş büyük bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son veliahdıydı. Ancak Osman Ertuğrul Osmanoğlu ülkesiz bir prensti ve hayatının büyük kısmında da devletsizdi. Türk devlet adamları 1924’te cumhuriyet ilan ettiğinde, Osmanoğlu ile tüm ailesini sürgüne gönderdiler. Sürgündeki prense ancak 2004’te Türk vatandaşlığı verildi.

Prens 23 Eylül’de 97 yaşında öldü ve bir zamanlar onu yasaklayan cumhuriyet Osmanoğlu ile barıştı. Cenaze töreninin davetlileri arasında, muhafazakar İslamcı AKP hükümetinin kabinesinden dört bakan, bir bakan yardımcısı, sayısız meclis üyesi, İstanbul valisi ve şehrin polis şefi de vardı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da taziyelerini gönderdi – özel olarak. Türkiye’nin Osmanlı mirası için nadir bir cumhuriyetçi kadirşinaslık örneğiydi.

Birçok Türk bugün gerçek büyüklüğün imparatorluk geçmişinde yattığına ve bu geçmişin artık yalnızca Batı’ya bakarak bulunamayacağına inanıyor. Türkiye’yi eleştirme konusundaki hevesi ile Avrupa, giderek dünde kalan bir ideal haline geliyor.  Yılın başında İstanbul’da açılan ve belediye başkanlığı zamanında Erdoğan tarafından oluşturulan bir müze komisyonunca açılan yeni bir tarih müzesindeki bir sergi ile de açığa çıktığı üzere, “Yeni-Osmanlıcılık” Türkiye’de revaçta. Müzede, yüksek sesle hoparlörlerden yayınlanan top atışı ve savaş narası sesleri ile tamamlanan devasa bir panorama tabloda, Osmanlı’nın 1453’te İstanbul’u fethini resmediliyor.

Geçmiş Zaferleri Anımsarken

Osmanlı geçmişine duyulan bu nostalji, politikada giderek daha fazla belirginleşen bir geriye dönüşle de uyumlu. Türk siyasiler artık Osmanlı çağını ülkelerinin Ortadoğu ve Kafkaslar bölgesinde halen saygı duyulan bir egemen güç olduğu bir zaman olarak anımsıyor – ve övüyorlar. Bu, bugün Ankara’nın tekrar oynamak istediği – belki de halihazırda oynadığı bir rol.

Türkiye, iletişim kanallarını açıp diplomasiye olağan dost düşman ikiliğinin ötesine geçen bir yaklaşım getirerek, aslında bir kez daha dikkatini doğuya yöneltti. Kısaca söylersek, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bölgedeki anlaşmazlıkları “sıfır problem” politikası ile çözmeyi umuyor. Mümkün olduğunda, bir arabulucu olarak harekete geçmeyi amaçlıyor ve komşuları ile bir barışma sürecinin sonunda, Türkiye’nin hem ekonomik hem de politik olarak Ortadoğu’daki en güçlü devlet olarak ortaya çıkacağını umuyor.

Girişimler çok sıkı bir şekilde geliyor. Ekim başında, Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanları diplomatik ilişki kurulması konusunda bir protokol imzaladılar. Ancak, iki baş düşman öncelikle sağlam engellerin üstesinden gelmek zorundalar. Türkiye’nin kardeş ülkesi Azerbaycan, Ermenistan Azerbaycan’daki etnik bir Ermeni iç bölgesi olan Dağlık Karabağ’daki kontrolünden vazgeçmediği sürece barış sürecini bloke etmekle tehdit ediyor. Özellikle yurtdışında yaşayan Ermeniler, Ankara’nın sınırlar açılmadan önce 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Ermeni soykırımını tanıması gerektiğinde ısrar ediyorlar. Bu engellere rağmen, Türkiye ve Ermenistan müzakerelere devam etmek istiyorlar.

Ankara ayrıca yakın zamanda bir başka zorlu komşu ile de görüşmelere başladı. Kuzey Irak’taki de facto Kürt devleti – Kürdistan İşçi Partisi (PKK) asileri için güvenli bir cennet ve Türk ordusunun uzatmalı ana hasmı – bölünen bir Irak’ta, Şii ve Sünni Araplarla yalnız başına kalmaktan kaygılanıyor. Tersine, Irak Kürtleri Türkiye ile bağlar geliştirmeye çalıştılar.

İki hafta önce Davutoğlu, Türkiye’nin konsolosluk açma planlarını duyurduğu Erbil’e, Kürt bölgesinin başkentine gitti. Davutoğlu ile seyahat eden bir gazeteci, bir Türkiye dışişleri bakanının Kürt flaması taşıyan bir limuzinde oturduğunu görmekten afalladığını ve bunun geçmişte Türkiye’nin resmi politikasını oluşturan her şeyi baş aşağı ettiğini söyledi.

Sınırları Açmak

Ancak yine de, Türklerin en yakın bağ kurduğu komşu, Suriyeliler oldu.

Ekim ortasında, Türkiye-Suriye sınırındaki Öncüpınar’da Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Davutoğlu ve kalabalık maiyetiyle bir araya geldi. 1989 Eylül’ünde Macaristan-Avusturya sınırının açılışını imrendiren bir sahneyle, iki adam neşe içinde sınırı oluşturan bariyerleri kaldırdılar.

1990’ların sonunda, Suriye’nin PKK aşırılıkçılarına desteği nedeniyle, iki ülke henüz savaşın eşiğindeydi. Bugün, dışişleri ve savunma bakanları bir “stratejik işbirliği konseyi”nin parçası olarak bir araya gelirken, silahlı kuvvetleri ortak tatbikatlar yapıyorlar. Gazeteci Zeynep Gürcanlı’nın Hürriyet gazetesinde yazdığı gibi, Türkiye başka bir ülkeyle asla bu denli yakın işbirliği yapmamıştı. Ankara’nın mevcut çabaları en sonunda Avrupa Birliği modelinde bir “Ortadoğu Birliği”ne yolu açabilecek mi?

Türkiye ve Suriye arasında onlarca yıldır süren anlaşmazlığın sonu, Davutoğlu – ve ülkelerinin, Batı tarafından dışlanması ardından terfi etmesinin mutluluğunu yaşayan Suriyeliler – için gerçek bir başarı olarak görünüyor. Ancak Şam’ım memnuniyetinin başka bir sebebi daha var. Türkiye-Suriye barışması ile neredeyse aynı zamanda, Türkiye’nin bir başka ülkeyle ilişkileri aniden tepetaklak oldu.

Türkiye, hükümetin başta “teknik nedenlerle” alındığını iddia ettiği bir kararla, İsrail’i “Anadolu Kartalı” adlı uluslararası askeri tatbikattan çıkardı. Erdoğan kararın gerçek sebebini daha sonra açıkladı: Türkiye, Gazze Şeridi’nde Filistinlilere karşı operasyonlarda kullanılmış olan savaş jetlerinin Türk hava sahasında uçmasına izin veremezdi. Türklerin, İsrail’le sıkça “stratejik ortaklık” olarak anılan ilişkilerini rafa kaldırırken Suriye ile ortak tatbikat yürütme kararı, Ankara’nın dış politikasında hâlihazırda ne kadar derin bir değişikliğin olduğunu gösteriyor.

Bu ayrıca ülke içindeki bir hassasiyetin de yansıması: Çünkü muhafazakâr İslamcı AKP hükümeti laik ordu ile olumlu ilişkilerini güçlendirdi, artık daha bağımsız bir dış politika yürütebilir. Artık, aslında daima elit kesimin projesi olmuş olan Türkiye-İsrail ittifakına o kadar saygı göstermesine gerek yok.

Memnuniyetsizlik Göstergeleri

Ancak, Ankara’nın İsrail’le ağız dalaşı, Türkiye kamuoyunda tepki toplayan Gazze savaşından önce zaten başlamıştı. Emekli bir Türk generali olan Haldun Solmaztürk, İsrail ile uzun süredir hiçbir güvenilir anlaşma olmadığı ve Türkler İsraillilerin kendilerine küçümseyici davrandığını hissettiği için, ordunun da İsrail konusunda düş kırıklığına uğradığını söylüyor.

İsraillilerin Gazze saldırısı, bardağı taşıran son damlaydı. Türk tarafında İsrail’e karşı memnuniyetsizlik gösterilerini tetikledi. 2009 başında İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda, Erdoğan öfkesini İsrail Başkanı Şimon Peres’ten çıkardı. Yüksek perdeden yaptığı çıkış, o günden beri “Davos Fatihi” olarak adlandırıldığı ülkesinde ve Arap dünyasında, kendisine yepyeni bir popülarite sağladı.

İran Başkanı Mahmud Ahmedinejad artık Türkiye başbakanını iyi bir dost olarak değerlendiriyor ve bu duygu – Batı’nın canını sıksa da – karşılıklı. Erdoğan, İslam Cumhuriyeti’ne yaptığı son ziyaret öncesinde, Tahran hükümetine adil davranılmadığını söyledi. Batı, Erdoğan’a göre, İran’ı müeyyidelerle tehdit etmeden önce kendi nükleer silahlarını bırakmak zorunda.

Batılı diplomatlar kulaklarına inanmakta zorlandılar. NATO’nun tek Müslüman üyesi, İran’ın iddia edilen nükleer ihtirasları konusundaki anlaşmazlıkta Tahran’la mı saflaştı? Bu – özellikle de Erdoğan’ın İsrail karşıtı söylemleri sonrasında – Avrupa’nın Türkiye’yi çoktan kaybettiğinin ve Ankara’nın yüzünü artık doğuya döndüğünün daha açık bir kanıtı değil miydi?

Erdoğan’ın dışişleri başdanışmanı İbrahim Kalın, böylesi suçlamaları garip buluyor. Batı’nın kendisinin de, pragmatik, çıkar temelli politika konseptine yabancı olmadığını söylüyor. “Amerikalılar Rusya’ya açıldığında, bu diplomaside yeni bir çağ olarak selamlandı,” diyor. “Ancak Türkiye İran’a açıldığında, insanlar kendilerine eksen değiştirip değiştirmediğimizi soruyorlar.” Bu arada Ahmedinejad, geçtiğimiz Pazar günü İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) bir zirvesine katıldığı İstanbul’a ikinci bir ziyaret gerçekleştirdiği.

Bir başka zirve davetlisi, Darfur’da işlenen savaş suçları nedeniyle uluslararası toplum tarafından mahkum edilmiş Sudan Başkanı Ömer El Beşir, Türkler tarafından açıkça davet edilmiş olmasına rağmen zirveye katılmadı. “Bir Müslüman soykırım gerçekleştiremez,” diyen Erdoğan, Batı’yı bir kez daha şaşkına çevirdi.

Avrupa’nın Menfaatine

Türkiye’nin AB İlişkileri Bakanı Egemen Bağış, her şeye rağmen, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını kabul etmek istemiyor. Ankara’nın Doğu ile diplomasi başarılarının, Avrupa’nın menfaatine olduğunun görülmesi gerektiği konusunda ısrar ediyor.

Bağış, Batı’nın Türkiye’yi devamlı olarak Doğu ile Batı arasında bir köprü olarak tanımladığını söylüyor. Bir köprü yalnızca tek bir güçlü ayak ile nasıl ayakta durabilir, diye soruyor.

“İyi haber şu ki Türkiye Batı’dan uzaklaşmıyor,” diyor Erdoğan’ı eleştiren Burak Bekdil. “Kötü haber ise artık Batı’ya da yüzünü dönmediği.”

Peki, bu bir sürpriz mi? Fransız ve Avusturya hükümetleri Türkiye’nin AB üyeliği taahhüdüne net şekilde karşı çıkıyorlar. Diğer taraftan Almanya’da halkın çoğunluğu AB’nin genişlemesi konusunda gözünü açmış durumda.

Almanya’nın tutucu Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinde, köprü imajı, mesafenin açılması olarak bile görülüyor. Finans Bakanı Wolfgang Schauble, tam bir AB üyesi olması halinde, Türkiye’nin köprü rolünü oynayamayacağını söylüyor. Ne de olsa, diyor, bir köprü hiçbir tarafa ait değildir.

URL: http://www.spiegel.de/international/world/0,1518,660635,00.html