“Kaynak nerede” sorusuna radikal yanıtlar: Kazova’dan sonra KoopUlarca

CBWmoE8W4AAW21p“Sermaye birikimi için iktidar, iktidar için sermaye birikimi” diyen, bu karşılıklı mecburiyet için de yapma denilen ne varsa yapan AKP ile, doğanın talanına, kentin sermaye lehine yeniden üretilmesine ve toplumsallığımızın tüm hücrelerine kadar ticarileştirilmesine tanık oluyoruz.

AKP’nin en radikal uygulayıcısı olduğu bu neoliberal politikalarla yalnızca maddi yaşamlarımız değil, algılarımız da öylesine keskin bir değişim geçirdi ki, dün suyun paralı olmasına şaşıranların, yarın havanın parasız olmasını sorgulaması yakındır.

Kapitalizm ölü sermaye demek: Barajlar, yüksek binalar, yollar, santraller, havaalanları… Kapitalizm yaşamla yan yana gelmiyor. Bu üretim ve tüketim çılgınlığında yaşamın kendisi yok, tarzı var.

Ve kapitalizmin ifade ettiği “yaşam tarzı”nın özünü oluşturan nükleer enerjide son virajdayız. Nükleer enerji, bu ekonomik düzenin bizi götürmekte olduğu uçurumun dibi.

Kocaman ve göz boyayıcı bir laf: ENERJİ

Seçim beyannamelerindeki sosyal adalet içerikli vaatleri “Kaynağı nereden bulacaksın?” sorusu ile savuşturan mantıkla hesaplaşmak kolay görünebilir. Ne de olsa Kaçak Saray’ın 1 aylık elektrik faturasını gözlerine sokabiliriz hemen.

Peki ama bundan mı ibaret, nükleer enerjiye ve onun özünü teşkil ettiği kapitalizme karşı sözümüz?

Nükleer konusundaki itirazımızın “nasıl”ı çok belirleyici aslında. AKP projesi olduğu için, sırf AKP karşıtlığı üzerinden mi karşıyız nükleer enerjiye? Bu iktidarın yaptığı hiçbir işe güvenmeyiz ama mesela bir başka siyasal partinin iktidarında ülkemizin kalkınması adına destekler miyiz? Ya da nükleer çok riskli, dışa bağımlı, çöplük teknoloji ve kesinlikle alternatifleri var mı?

Alternatifler elbette var ama tam da burada şu soru sorulabilir: Bu kadar enerjiye ihtiyacımız var mı? Veyahut kimin ihtiyacı var? Enerji kullanımı konusundaki veriler, bizlerin, yani üretenlerin, büyütenlerin, yetiştirenlerin, öldürerek değil yaşatarak yaşayanların enerji tüketiminde çok az payı olduğunu gösteriyor.

İşte bu yüzden, tam buradan geri dönmeliyiz. Sermayenin kimi yerde dozerlerle, kimi yerde barajlarla, kimi yerde polislerle, savaş uçaklarıyla açtığı alanlara doluşmak yerine, geri çekilmeliyiz. Bu hıza ayak uydurmak zorunda değiliz.

Kapitalizmin dayattığı üretim ve tüketim anlayışının mutlak olmadığını görmekle başlıyor iş. Ama onunla kalmıyor. Yerine ne koyacağız?

Seçenek bol!

Mevcudu sorgulayan her şüpheyi korkutup geri kaçıran o bildik soru: “Peki senin alternatifin ne? Ne öneriyorsun?”

İcat çıkarmaya gerek var mı? Toplumsal belleğimizi dümdüz ederek algılarımızı işgal etmiş olan tüketim kültürünün altını biraz kazırsak, kriz anlarında hayatta kalma içgüdülerimizle çekip çıkardığımız eski usulleri, aslında hiç de öyle yeni, bilinmedik veya orijinal olmayan “alternatifi” görebiliriz: Dayanışmak, azla yetinmek, hep almamak, doğaya iade etmek…
Bunun en yakın somut örneği Özgür Kazova Tekstil Kooperatifi olmuştu. Şimdi de KoopUlarca!

“Patron Yok, Biz Varız”

“Kooperatif tembellik hakkını savunur. Patronu süpürünce onun için çalışmak zorunda kalmazsınız. Koop-Patron Yok Biz Varız”

Metin Yeğin böyle özetlemiş aslında meseleyi. Ne bu kadar çalışmak, ne bu kadar üretmek, ne de bu kadar tüketmek zorundayız. Sermayenin tembellik olarak kötülediği, bizim en temel insan hakkımızdır! Patronu süpürmeli, ondan kalan zamanda tembellik hakkımızın keyfini sürmeliyiz. Bunun için de dayanışmacı bir üretim modeli, yani kooperatif.

Kooperatif yeni bir model değil, Türkiye’ye de yabancı değil. Ama dünyadaki örneklerini “solda” bırakacak denli yanlış uygulanmakta. Elbette hakkını veren birçok örnek de var. Kazova’dan sonra KoopUlarca da aynı yolda ilerliyor.

KoopUlarca’nın hikayesi, Soma’da yaşanan iş katliamı ile başlıyor. Soma’nın Ularca köyü, maden işçiliğine mecbur edilen o güzelim topraklardaki tarım ve hayvancılık yerlerinden sadece bir tanesi. Hem doğaya hem de insana düşman bu mahkumiyeti ortadan kaldırmak için, tarım ve hayvancılığı tekrar yerelin en önemli geçim kaynağı haline getirmek için kuruldu KoopUlarca. İtirazı bir üst noktaya taşımak için kuruldu.

“KoopUlarca”, patronsuz, aracısız, dayanışmaya ve işbirliğine dayalı sosyal ekonomiyi örgütlemek üzere yola çıktı. Köylülerin, süt ve süt ürünlerinden oluşan ilk üretimi 1 Mayıs’ta raflarda olacak ama aklınıza dev süper marketler gelmesin. Çünkü %100 organik bu ürünler şimdilik köyde, Ayvalık’taki halk pazarında ve İzmir Konak’ta oluşturulan “Patronsuzlar Sokağı”nda satılacak.

Yaşanan felaketin ardından yola düşüp Soma’ya giden Metin Yeğin, her gün bıkıp usanmadan köy kahvesine, tarlalara, ağıllara giderek köylüleri projeye ikna etmiş. “İlk gittiğimizde köyde ortalıkta gezen tavuk bile yok gibiydi. Bütün köy depresyondaydı” diyor. Bu havayı kıran kooperatif olmuş. Bu kasvetli havanın yerini, KoopUlarca ile biraz merak, biraz umut dolu bir heyecan almış.

“Kapitalizm vazgeçmiyor, biz niye geçelim?”

Ularca, Soma’ya 18 kilometre uzaklıkta. 180 haneyle, kalabalık sayılabilecek bir köy. İşsizlik çok yoğun. Tarım bitirilmiş, herkes madene muhtaç edilmiş. Faciada, Soma merkezde yaşayan iki Ularcalı yaşamını yitirmiş. Köydeki 40 madenci ise vardiyalarına denk gelmediği için kurtulmuş. Metin Yeğin, Soma’yı, tüm sonuçlarıyla, neoliberalizmin Türkiye’deki pilot bölgesi olarak tarif ediyor. Harika taş evlerde yaşayan, mükemmel toprağa sahip insanların, tarımdan vazgeçmelerini, ‘düşünsel hegemonya’ ile açıklıyor. Köylüleri, madende ölüme mahkum edilmedikleri, başka türlü bir yaşama ikna etmeleri biraz zor olmuş. Yeldeğirmenlerine karşı savaştıklarını dile getiriyor Yeğin:

“Bu kooperatif tutmaz diyenlere, batan bankaları, şirketleri hatta ülkeleri anlatıyoruz. Neden kapitalizmden vazgeçmiyorlar? Biz de daha çok kooperatif, daha çok dayanışma öreceğiz. İnsanların AVM’lerde intihar etmeleri tesadüf değil. Çünkü, bu dünyada, artık tüketim ilişkilerimiz üzerinden var olabiliyoruz.
100 saat çalışanın üye olacağı KoopUlarca’da, sistemin tapınağı halindeki AVM’lere ve yabancılaşmaya karşı, köylülerin depresyonunu ve bizim kentteki yalnızlığımızı birleştirecek bir ilişki biçimi yaratmaya çalışıyoruz.”

Yeğin ve arkadaşları, 3 ay önce yola çıktıklarında köyde günde 8 kilo kadar keçi, 400-500 kilo günlük inek sütü çıkıyordu. İnek sütü 85 kuruşa, sadece Soma’ya satılıyordu. Köylüler, mandıralardan paralarını alamazken, Soma’da, süt 2 liraydı. İlk iş olarak bir bina imece usulü çalışılarak ürün toplama ve işleme merkezi haline getirildi. Şimdilik hedef, kişi başı, yer üstü maden fiyatı olan 1200 lirayı kazanmak. Kooperatif üyeliğinin tek kuralı var: Toplam 100 saat çalışma. Ortaklar, tüm kararları birlikte alıyor. Herkesin kendi çalışma saatini yazdığı bir defter var. Keçiler dağda, kekiklerin arasında yetişiyor. Veteriner haftada bir kez hayvanları kontrol ediyor.

Fransız çiftçiden peynir yapmayı öğrenecekler

KoopUlarca, köylüleri haftada bir organik tarım konusunda işin uzmanlarıyla buluşturacak. Fransız çiftçiler gelerek, ünlü Fransız peynirlerinin yapımını Ularcalılar’a öğretecek. Yeğin, “Tüketici, kimin yoğurdu olduğunu, hangi koşullarda üretildiğini bilecek. Sağlıklı gıda tüketmek isteyenlerle üretenler arasındaki aracıları kaldırdık. Ayvalık, İzmir tarafında olanlar hemen sipariş verebilir. Twitter’da ‘@metinyegin’ hesabımdan bana ulaşabilirler. İnternet sitemiz yakında faaliyete geçecek” diyor.

Kaynak: Cumhuriyet’ten Hilal Köse’nin haberi, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/257443/Komurun_karasindan_peynirin_beyazina.html

Serap Güneş

Cadı Hikayeleri: Silvia Federici ile röportaj

cadilar

Çeviren: Serap Güneş

Giriş

Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim (Otonom) kitabında, İtalyan feminist Silvia Federici, cadı katliamlarını kadınları evcilleştiren [eve hapseden], onlara işgücünün yeniden üretimini karşılıksız bir angarya olarak dayatan bir kapitalist sistemin temeli olarak değerlendiriyor. Federici, yeniden üretim işinin bu gelişme şeklinde, kadın hareketi için merkezi bir mücadele alanı görüyor. Okumaya devam et

Yeniden örgütlenmek için imkanlar, deneyimler, örnekler, tartışmalar, çerçeve metinler

fem-barris_1Ev işçileri, diplomalı işsizler, güvencesiz işçiler, seks işçileri, evsizler, borç köleleri, antidepresan bağımlısı performans köleleri, mülksüzleştirilenler, vasıfsızlaştırılanlar, mega kentlerin dehlizleri ile plazaları arasında mekik dokuyanlar, serviste uyuyanlar, sigortası üçte bir oranında yatırılanlar…

Bağımsız sendikalar, tüketici/üretici kooperatifleri, mülteci, sağlık, eğitim, hukuk, ilaç dayanışmaları, barınma hakkı mücadeleleri, direniş odakları, yeni toplumsallık formları…

Dünyadan Çeviri’de okuyabileceğiniz çeviri yazılardan bazıları:

Okumaya devam et

Müşterek Barselona’nın belediye başkan adayı Ada Colau: “Saygı talep ediyoruz”

Çevirenler: Baybars Külebi, Pelin Doğan

Tüm içtenlik ve samimiyetimle, tek başıma bir hiç olduğumun bilinci ile buradayım ve şunun da farkındayım ki burada olmamın tek sebebi gerçeklere sadık kalarak yönetilebileceğini kanıtlamak istememiz.

40 yıldır (40 yıl önce) Lizbon sokaklarında söylenen şarkı gibi (Portekizce şarkı sözleri)

24 Mayıs’ta Barselonalılar olarak açıkça iki farklı şehir modeli arasında seçim yapabileceğiz: Xavier Trias ve CiU liderliğindeki özelleştirilmiş, eşitsizliğe ve adaletsizliğe dayalı bir kent modeli ya da halkın önderliğini yaptığı müşterek bir şehir. Okumaya devam et

Barselona bir feminist devrimin eşiğinde mi? – Kate Shea Baird

1423518278_773174_1423567233_noticia_normal7 Haziran seçimleri için aday listeleri açıklandı. HDP yüzde 48’lik kadın aday oranı ve programı ile öne çıkarken, politikanın feminizasyonu ve feminist politika konusunda Katalanlara dönüp Müşterek Barselona (Barcelona en Comú) yurttaş platformuna bakmak gerek.

ROARMAG.org’daki İngilizcesinden çevirenler: Eda Ağca ve Serap Güneş

7 Nisan 2015

Ada Colau ve Barcelona en Comú yurttaş platformunun diğer kadın üyeleri, belediye politikasının aşağıdan yukarıya doğru nasıl feminize edilebileceğini gösteriyor.

Barselona’da özel bir şey gerçekleşiyor. Mayıs ayındaki yerel seçimlerde, yurttaş platformu Barcelona en Comú (Müşterek Barselona), şehir konseyinin kontrolünü almayı başardı. Başarılı olması, Barselona’nın ve belki de tüm dünya şehirlerinin kadınları için radikal sonuçlar doğurabilir. Okumaya devam et

Bu bir şeyleri değiştiriyor – Jodi Dean

Jodi DeanJodi Dean’in, Naomi Klein’ın Agora Kitaplığı’nca yayıma hazırlanan “This Changes Everything” kitabı ile ilgili eleştiri yazısı, ekoloji mücadelesi hakkındaki tartışmalar açısından verimli bir çerçeve çizebilir.

Jodi Dean’in kendi blogundaki İngilizce yazısından çeviren: Serap Güneş – 17 Mart 2015

İklim değişikliğini nasıl tahayyül ediyoruz?

Bazı senaryolar bulut ekimi veya yeni karbon yutakları gibi teknolojik çözümler içeriyor. Havalı teknoloji, çoğu zaman daha da havalı bir girişimcinin elinde günü kurtarıyor: Iron Man, Al Gore, Steve Jobs, çevreciler…

Diğer senaryolar ise kıyametvari: Kar fırtınaları, sel baskınları, tsunamiler ve kuraklıklar; düşen uçaklar; güneyden kuzeye göç edip vardıkları sınırda buldukları tek şey vurulmak olan milyonlarca göçmen. Kavga ve açlık içindeki yoksullar; karizmatik türlerin tükenişini gördükleri ve sıradaki olmamaya ant içtikleri için parıldayan kubbeli şehirlere kapanan zenginler. Okumaya devam et

Yeniden örgütlenmek için imkanlar, deneyimler, örnekler, tartışmalar, çerçeve metinler…

lenmod1gridfolioBeşi bir yerde derleme broşürü indirmek için tıklayın:

Yeniden örgütlenmek için imkanlar, deneyimler, örnekler, tartışmalar, çerçeve metinler

İçindekiler:

  • Yoksulluk, yoksullaştırma ve kapitalist birikim – Samir Amin (2003)
  • Umut vaat edici notlar: Krizden müştereklere – Midnight Notes Kolektifi ve dostları (2009)
  • Giriş: Bakım İşi ve Müşterekler – Camille Barbagallo ve Silvia Federici (The Commoner)
  • Yunanistan’ın dayanışma hareketi: Tamamen yeni bir model ve işe yarıyor – Jon Henley
  • Portekiz: Yeni bir şeyin başlangıcı – rhithinkyourfuture

‘Yaşamlarımızın yalnız kokpitinde’—Franco ‘Bifo’ Berardi’den Germanwings uçağının düşmesi üzerine

150327113123_lubitz_footing_624x351_reuters
Andreas Lubitz kendini kokpite kilitledi çünkü ıstırabına dayanamıyordu, çünkü ıstırabının sorumlusu olarak meslektaşlarını, yolcuları ve tüm insanlığı görüyordu. Bunu yaptı çünkü, reklamlar sosyal beyni mecburi mutluluklarla bombalamaya başladığından, dijital yalnızlık sinirli uyarımları katlayarak artırdığından ve bedenleri ekran kafesine kapattığından, finans kapital herkesi sefil ücretler karşılığında güvencesiz işlerde daha ve daha fazla çalışmaya mahkum ettiğinden beri günümüz insanını yiyip bitiren mutsuzluktan kurtulamıyordu. Okumaya devam et

Yunanistan: İkinci Aşama (Costas Lapavitsas’la Röportaj)

lapavitsasYunanistan: İkinci Aşama (Costas Lapavitsas’la Röportaj)

(Yunanistan: Birinci Aşama – Stathis Kouvelakis’le Röportaj)

Çeviri: Çeviri Komünü

Yunan milletvekili Costas Lapavitsas’la Syriza’nın önündeki engeller ve Avro bölgesinden çıkışın zorlukları üzerine

Sebastian Budgen’ın Jacobin için Yunan milletvekili Costas Lapavitsas’la Syriza’nın önündeki engeller ve avrobölgeden çıkışın zorlukları üzerine yaptığı röportajını [İngilizcede yayımlandığı tarih 15 Mart 2015] sizlere sunuyoruz.

Jacobin’in iki röportajını birlikte okumak için indirebilirsiniz.

David Harvey’le röportaj: Syriza ve Podemos üzerine

okupayÇeviren: Serap Güneş

Mike Watson / 19 Mart 2015

Marksist coğrafyacı David Harvey il manifesto’ya kapitalizmin içsel çelişkileri, bunların çözülmesine dair ihtimaller ve Syriza ile Podemos’un kapitalizme karşı muhalefette nerede durduğu üzerine konuştu.

79 yaşında ve yeni kitabını (Kapitalizmin 17 Çelişkisi ve Sonu, Sel Yayıncılık) henüz yayınlamış olan David Harvey, halen bir gözü Marx’ta diğer gözü toplumsal hareketlerde toplumsal değişimi okuyor.

Profesör Harvey, son kitabınızda, Marx’ın teleolojik dogmatizme karşı devrimci hümanizmi seçtiğini söylüyorsunuz. Söz konusu devrimci hümanizmin hayata geçebileceği politik alan neresi olabilir?

Bu, yaratmak zorunda olduğumuz bir şey değil – dışarda, yaşadıkları dünyaya dair sıkıntısı olan, yabancılaşmadığı bir varoluş arayışında, yaşamlarına yeniden anlam kazandırmak isteyen epeyce insan var. Sorunun, dünyayı gerçekten değiştirebilecek tek güç olan tarihsel solun bu hareketi kavrayamamasında olduğunu düşünüyorum. Şu anda bu anlam arayışı dinci hareketlerin (evangelistler gibi) etkisi altında ve politik olarak bu, tamamen farklı bir şeye dönüşmüş olabileceği anlamına geliyor. Burada yolsuzluğa karşı yükselen öfkeyi, Avrupa’da yükselişteki faşizmi ve ABD Çay Partisi’nin radikalizmini kastediyorum. Okumaya devam et