Çokkültürlülük ve çelişkileri – Immanuel Wallerstein

xenofobia-e1382918753776

Bugünlerde çokkültürlülük hakkında dünya çapında yaygın ve tutkulu tartışmalar var. Hem onu savunanlar hem de kınayanlar çokkültürlülüğün yeni bir şey olduğu yanılsaması içinde. Oysa hiç de yeni değil. Çokkültürlülük insan kültürlerinin varoluşu kadar eski. Ve daima tutkulu tartışmaların konusu olageldi.

İnsanların yerleştiği her yerde, kendilerini başkalarından daha fazla bölgenin yerlisi gören gruplar daima olmuştur. “Yerliler” genellikle bölgede marjinal olan veya bölgeye yeni gelen ve dolayısıyla yerli gruplardan daha az hakka sahip olanlar (veya hiçbir hakka sahip olmayanlar) tarafından bozulduğunu veya tehdit edildiğini iddia ettikleri bir “kültürel saflık” söylemi kullanırlar. Bu ikinci grubun buna yanıtı, daima çokkültürlülüğün şu ya da bu versiyonunu öne sürmek olmuştur. Yani, kendinden menkul “yerli” nüfusun kültürel kimi pratiklerini paylaşıyor olsun ya da olmasınlar, herkes (veya ikamet edenlerin çoğu) için eşit haklar tanınmasını savunurlar.

İnsanlar birçok sebeple daima hareket halinde olmuşlardır. Bir sebep, ayrıldıkları alanın ekolojik açıdan tükenişidir. Bir diğeri başka yerdeki daha yüksek yaşam standartlarının çekici gelmesidir. Üçüncüsü ise herhangi bir nedenle bulundukları alandan zorla göç ettirilmeleridir. Gerçek şu ki, geçmişi yeterince derine kazarsak, hiç kimsenin, bir zamanlar atalarının olduğu yerde olmadığını görürüz. Hepimiz göçmeniz. Tarihsel hakikatleri bastırmaksızın hiçbirimiz yerli değiliz.

Şüphesiz, bu meselenin son yıllarda daha şiddetli bir ıstıraba sebep olmasının iki basit sebebi var. Ulaşım ve iletişimdeki teknolojik gelişmeler, eski zamanlardan daha uzağa ve daha hızlı şekilde göçü çok daha kolay kıldı. Ve dünya sistemindeki kutuplaşma [gelir uçurumu, çn.] çok daha yüksek ve yoksul ülkelerdeki insanlar için daha zengin ülkelere göçü çok daha cazip hale getiriyor.

Bunun yanı sıra, modern dünya sisteminin yapısal krizi içinde yaşıyor oluşumuz gerçeği, gerçek işsizlik oranının keskin şekilde yükselmiş olması anlamına geliyor. Bunun yol açtığı günah keçisi bulma çabası, daha varlıklı ülkelerdeki yüksek işsizliğin sebebi olarak gösterilen göçmenlere odaklanılmasına yol açtı.

Müreffeh ülkeler merdivenini tırmanma modeli, elbette Küresel Güneyden Küresel Kuzeye göç eden insanlar için de geçerli. Örneğin Meksika’dan ABD’ye, Fas’tan Fransa’ya, Filipinlerden Japonya’ya. Ve refah merdiveninin daha altında da geçerli. Guatemala’dan Meksika’ya, Mozambik’ten Güney Afrika’ya, Paraguay’dan Brezilya’ya. Her durumda, alan ülkeden, görünüşte yerli kültürünü muhafaza etme adına ve alan ülkedeki işleri korumak amacıyla, gelen göçmenlerin dışlanması veya kovulması yönünde daima bir reaksiyon söz konusu.

Çokkültürlülük karşıtı söylem, herhangi bir ülkede normalde sola oy verecek seçmenleri sağ ve aşırı sağ hareketlerden bu yabancı düşmanı dili kullananları desteklemeye yöneltmeye hizmet ediyor (ve etmesi amaçlanıyor). Ve hiç şüphe yok ki, çoğunlukla bunu beceriyor. Çokkültürlülük yanlısı söylem, normalde görece merkeze oy veren seçmenlerin yabancı düşmanlığına siper olmak adına daha solda olan hareketleri desteklemesini sağlamaya hizmet ediyor (ve etmesi amaçlanıyor). Ve bunu yapmayı beceriyor da.

Birçok ülkede gerçekten ne olup bittiğini biliyor muyuz? Öyle ya da böyle, tüm ülkeler çokkültürlü. Yani, birbirinden ayrı kültürel pratiklere sahip insan grupları var. Farklı dinlere veya dillere ya da evlilik geleneklerine sahiptir. Bu farklı gelenekler farklı özen dereceleriyle takip ediliyor. Ekonomik açıdan fazla gerilimli olmayan dönemlerde, farklı gruplardan insanlar arasında epeyce komşuluk ilişkisi oluyor ve çoğunlukla gruplar arası evlilik oranı yüksek oluyor ve grup farklılıklarını daha az önemli ve daha zor ayırt edilebilir hale getiriyor.

Ancak ekonomik gerilim zamanlarında, yabancı düşmanı temalar popüler söylemde daha fazla öne çıkıyor ve çoğunlukla büyük acılara yol açıyorlar. Komşu komşuya düşman oluyor. Gruplar arası evliliklerin çocukları sıklıkla gruplardan birine bağlılık belirtmeye zorlanıyor. Ülkeler korumacı hale geliyor. Sınırların ötesine hareket serbestisi yasalarla zorlaştırılıyor. Her türden şiddette ciddi bir artış oluyor.

Kuşkusuz, demografik açıdan farklı durumlar arasında bir ayrım gözetmemiz gerekir. Öyle bölgeler oldu ki, buradaki mevcut nüfus, bölgeye gelen daha büyük ve güçlü bir göçmen nüfus tarafından süpürüldü (veya tamamen boyunduruk altına alındı). Pasifik’teki Hindu göçü sonrasında Karayip adalarındaki Tainoların veya Fijililerin başına geleni düşünün.

Ve bir de Küresel Kuzey’den varlıklı kimselerin, makbul topraklar satın aldıkları bölgelere göçü, buralarda fiyatları arttırmaları ve daha önce orada bulunan grupları marjinal bir varoluşa mecbur bırakmaları durumu söz konusu. Bu şu anda küresel ölçekte iklim olarak daha makul bölgelere doğru gerçekleşmekte.

“Yerli” grupların kendi kültürel dokularını ve kolektif değerlerini koruma iddiaları, alt sosyal tabakadan olanların göçüne karşı direniş söz konusu olduğunda, üst sosyal tabakadan olanların göçüne karşı olandan son derece farklı bir tonlamaya sahip. Ve işte burada çelişkiler olduğu muhakkak. Bu ayrımı anlama ve buradan doğru eylem geliştirme becerisine sahip miyiz? İki durum için makul şekilde farklı politikalar geliştirebilir miyiz? Kültürel değerler arasında verimli ve barışçıl bir etkileşimin ve değişimin temeli olan, kaçınılmaz ve arzu edilir bir çokkültürlülük formunu gerçekten destekleyebilir miyiz? Yoksa dünya genelindeki yabancı düşmanı etnik temizlik hastalığına teslim mi olacağız?

15 Şubat 2015

İngilizce metin

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s